Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...

Esra Ekren
F.Mihrimah Temel






Herkes yatsın diye bekliyorum sinsice ki o sadece bana kalsın. Otursun kucağıma bütün sıcaklığıyla öylece duralım birlikte. O da biliyor ya benim bu vakti beklediğimi, yalnız kaldığımız an hop geliyor kucağıma koyuyor başını bana, gırgırgır bir ses beni benden alan, ki ben bu sesle daha tanışalı çok yeni. Ne büyük kayıpmış bu keyif sesini bilmeden yaşamak.

Pamuk ilk geldiği gün sevmeye çalışıyorum, gırgır bir ses yine. “Ay bu kedi çok sinirli sanırım garip sesler çıkarıyor”dedim Serdar’a. Hayatında bir kediyi dokunarak sevmemiş 36 yaşındaki ben o an tanıştı bu sesle ve Serdar şokta tabii, kendisi bilmem kaç kediyle büyümüş, “nasıl olur” gibisinden baktı bana ama yorum yapamadı o an.
Mutfağa sokmıyım dedim önce girdikçe çıkardım, sonra yatak odasına girmesin dedim kapadım kapısını, ama Doğa’nın odasında da ne işi var canım tüy falan olur dedim. Hiçbirini yapamadım, gönlüm razı gelmedi kısıtlamaya açtım her yeri. Ama gelin görün ki bizimki geldiği gibi kızgınlığa girdi. Tabii kızgınlık döneminde bir kedi nasıl olur onu da bilmeyen ben birgün evde yalnız bilgisayarımda çalışırken birden bir bağırtı duydum, “Amanın o da ne birşey oldu hayvana” diyip sonra yine durumu Serdar’a telefonla bildirip anladım ki kızışmış bizimkisi. O bağırdıkça benim içim dağlandı haftalardır. Tam çıktı dedik yine girdi. Ha bir de bununla kalmadı evin belli yerlerine çişini yaptı çok lazımmış gibi. 3 yeri belledi ve belli aralıklarla yaptı. Her kedi yapmazmış ama bazısı yaparmış kızgınlık döneminde. Üstelik Serdar seyahatte iken geçen hafta bunlarla uğraşmama sebep oldu. Serdar’ın gittiği ilk gün tiyatroya bilet almışım, baba uzunca bir seyahate çıkıyor ne de olsa haftaya iyi başlayalım Doğa’yla diye, ama sabah kahvaltıdan sonra bir bakarız ki evin hali duman. “Her yeri açtım sana artık birlikteyiz neden bunu yapıyorsun ki” şeklinde Pamuk’a söylenen ben, Doğa’dan şöyle bir yanıt aldım; “kediler de hata yapabilir anne. Sen söylemiyor musun hep herkes hata yapabilir diye. Hem onunla kedice konuşman lazım öyle konuşursen anlamaz. Meoww maouvv….” Ve Pamuk’a bakıp, “Pamuk çiş de yapsan ben seni seviyorum yine” dedi. İyi ki de yaptı çünkü o an ben kopmuştum.
Yeni taşınmış olduğumuz bütün ev dip bucak temizlendim tekrar, yatak, yorgan…vs. Şimdi mecburen işaretlediği odaların kapılarını kapalı tutuyoruz ki yine aynı durumu yaşamayalım. Geldiği günden beri düşündüğüm kısırlaştırma konusu ise böylece bir kesinlik kazandı. Bu durumda başka bir çaremiz kalmadı. Hormon iğnesi yapıldı biraz sakinledi 2 gündür. Bir hafta içerisinde ameliyatını olacak Pamuk.
Herşeye rağmen bir hayvanı onun iradesi dışında kısırlaştırmak bana çok gaddarca, korkunç geliyor. Her ne kadar veterinerler sağlıklı olduğunu söylese de kalbime kabul ettiremiyorum bu durumu. Gerçekçi bakıldığında bizim için en makul çözüm. Fakat kendi kendime söylenmekten, içimdekileri haykıramamaktan, boğaz çakram kitlendi, sesim kısıldı kaç gündür. Serdar’ın yokluğunda çok yorulmuş ve bunalmış olmamın da bunda etkisi var sanırım. Neyse en azından size çemkiriyorum biraz olsun rahatladım.
Serdar geldi ve sarılıp uyudular ikisi. Zaten 10 gündür benimle yatıyordu ama bu gece de, kendi deyimiyle, babasının gelişini kutlamak için bizim yanımızda yatmak istedi. Tanrı tek başına çocuk büyüten annelere güç ve sabır versin, gerçekten çok zor. Onu anladım bu geçen günlerde.
Şimdi ben de gidip kıvrılıyım bizimkilerin yanına. Ama önce Pamuk’la bir iki top çevireyim.:)

Geçen gün annem “niye yazmıyorsun artık sen” dedi. Her postumu okuyor sağolsun, hiç kaçırmaz. Babam da dergideki yazılarımı okur özellikle, yorum yapar mutlaka. Sahi yorumlardan bahsedeyim biraz konu açılmışken. Geçenlerde Cemil İpekçi adıyla biri gayet çirkin bir yorum bırakmış köşe yazarlarımdan birine. Bir de benim dolunay yazıma bir yorum geldi, kimden geldiği belli değil ve neden yazıldığı. Sildim tabiki de yayınlamadım ama şaşırmadım da. Kendimizi ifade etme konusunda nedense hep faklı yollar ve yöntemler deniyoruz. Üstelik de kendi ismimizi kullanmaktan aciziz. Lütfen bu kişiler ne söylemek istiyorsa gerçek adını kullanarak yazsınlar bize. Bizler hepimiz gayet şeffaf, olduğumuz halimizle buradayız.
Bir de sessizliğe bürünmüş bir okuyucu kitlesi var ki sormayın. Örneğin Super Moon başlıklı postu binin üzerinde kişi okudu ama yorum yok. Ne olur ki birkaç satır birşey çizittirseniz birlikte düşünsek, tartışsak, paylaşsak, birlikte büyüsek.
Neden mi yazmıyorum? Belli bir nedeni yok aslında gündelik hayatın koşuşturmacasına dalmışım biraz diyelim ve bir yandan da yoga dersleri vermeye başladım evde ona yoğunlaştım. Eşe, dosta, aileme yoga gösteriyorum. Öğretmen oldum mu? Sertifikamı aldım ama öğretmen olma yolundayım henüz diyelim. Hemen eğitim bittiğinde öğretmen olunmuyor bence, öğreti çok derin. Yaşama geçirmek emek ve disiplin istiyor. Hep öğrenci kalabilmek gerekiyor aslında. Çalışıyorum kendimle bolca, okuyorum, araştırıyorum, özellikle özdisiplinimi oturtmaya çalışıyorum her anlamda. Kendimle çeliştiğim oluyor, tosluyorum bazen duvara, bıdı bıdı konuşuyorum kendimle, kimi zaman da susuyorum sadece. Eh böyle işte bende durumlar, yol uzun. En son okuduğum “Yoga ve Siz” adlı kitabında B.K.S. Iyengar öğretmenler ve öğretmek üzerine şöyle diyor; “Akademik bir alanda öğretmen olmak görece kolaydır, oysa aynı şey sanat öğretmenliği için söylemek zor, ve yoga öğretmenliği de hepsinin en zoru çünkü onların kendilerini eleştiri süzgecinden geçirmeleri ve kendi kendilerini düzeltmeleri gerekir. Yoga sanatı tümüyle öznel ve uygulamalı. Öğretmenlik sertifikaları değersiz sayılır. Asıl değer öğretmenin öğretme işine olan yaklaşımında yatar.”
Bir yandan sevgili Sedef’in “Connection Parenting” eğitimini tamamladım 2. defa. Yaklaşık 2 yıldır Sedef’le üzerinde çalıştığımız bir proje kapsamında katıldığım bu eğitim ebeveynliğe bakışıma ayrı bir anlam kattı. Proje tamamladığında keyifle paylaşacağım sizlerle.
Yazmıyorum ama bolca blog okuyorum bu aralar. Güzel insanlar var okuduğum, kendimden birşeyler bulduğum… Yukarda takipteyim kısmı da bozulmuştu yapamadım halen kısa zamanda onu da halledip okuduğum dostları da paylaşacağım.

19 Mart’ta yaşanacak Super Moon adı verilern doğa olayı yüzünden bilim adamları ve astrologlar birbirlerine girdiler. Hatta bilim adamları da astrologlar da kendi içinde çelişiyor. Kimileri 19 Mart’ın büyük felaketler getireceğini söylerken kimileri de durumu bütün bilimsel gerçekliğiyle gayet olağan bir doğa olayı olarak görüyor. Oldukça fazla makale okudum konuyla ilgili, hatta birkaçını size çevirip buradan yayınlamak istedim ama eminim ki sizler de okudunuz ya da mail olarak düştü posta kutunuza en azından. Yazının en sonunda link olarak vereceğim okuduğum birkaç makaleyi.
Arkadaşlar, bence doğal felaketlere dolunay mı sebep oluyor yoksa nedir şeklinde tartışmaları yapmak için çok geç kalmadık mı sizce de? Zaten olan olmuş ve olmakta! Ekonomik anlamda dünyanın 3.büyük ülkesi Japonya’nın durumunu görüyoruz. Bu duruma neyin sebep olduğu mu önemli yoksa şimdi yani bugün ne yapılması gerektiği mi? Japonya Başbakanı yapılması gerekeni söyledi; “Bu durumu ancak birlikte atlatabiliriz” dedi. BİR-LİK-TE…
Bugün insanlık olarak elele verme vakti. Bireysel endişelerin pek de önemi kalmadı artık bana göre. Büyük resimden bakmak gerekiyor. Çünkü görünen tablo ciddi uyarılar veriyor. Durduğumuz yerde 19 Mart’ta ne felaket olacak acaba diye endişelenmeyi bırakıp işimize bakalım, bugünümüze odaklanalım. Olacağa çare var mı? Yok. Zihinlerimizi sakin tutalım, birbirimizi üzmeyelim, gerilmeyelim boşyere. Hele ki ikili ilişkilerde gerilme vakti hiç değil. Tam tersi kenetlenmeliyiz.

Ve bu güçlü dolunay etkisinde bedenimizi ve ruhumuzu koruyabilmek adına aşağıda Mihri Hocamın yazdıklarına kulak verelim. Nefesimize dikkat edelim, bilmediğimiz ya da henüz yeni tamıştığımız nefes tekniklerini kendi kendimize denemeyelim. Bu süreçte etkisi yıkıcı olabilir. Açık havada yürüyüş yapalım bolca. Gerildiğimizde yalnız kalabileceğimiz bir yerde oturalım, gözlerimizi kapatalım, kendimizle kalalım, sadece burun deliklerimizden çıkan ve tekrar giren havayı hissedelim. Ve o boşluk hissine bırakalım kendimizi. Boşluğun içindeki sessizliği, huzuru hissedelim. Kalalım orada bir süre sessizliğin sesini dinleyelim. Ve gözlerimizi açtığımızda kaldığımız yerden devam edelim. Kaçmadan, yargılamadan, eleştirmeden, şikayet etmeden, bağırmadan, sadece sevgiyle… her ne yapmamız gerekiyorsa yapalım. Kabul ve teslimiyet içinde…
İlgili linkler;
Nasa Bilim Adamı Dr.James Garvin’in açıklamaları burada.
Tüm Super Moon olaylarının tarihleri ve verileri burada.
UniverseToday’dan bir makale burada.

Yaşamın temel unsurlarından olan beslenmek, uyumak, tüm insanoğlunun, hatta yaşayan tüm canlıların ortak paydasıdır. En küçük tek hücreli mikroptan en büyük canlıya kadar yaşayan her varlık, besinini kendi sistemi dışından almak, metabolizmasının faaliyetlerini yavaşlatarak dinlenmek ihtiyacını duyar.
Oruç tutma, kişinin kendisini anlamasını için gelişmiş bir uygulamadır. Çünkü ciddi bir dürtünün etkileri ancak bu dürtü gönüllü olarak inkar edildiği zaman anlaşılabilir ve bunu anladıktan sonra kişi davranışlarını kendi gereksinimlerine göre yeniden programlayabilir.
Özellikle dolunay ve yeniay dönemlerinden 3 gün önce oruç tutabilirsiniz. Çünkü bu dönemlerde ayın çekim gücü artıyor ve bu durum vücuttaki sıvıyı, gazı kabartıyor. Yani dengemiz kayboluyor, enerji fazlamız oluyor. Çoğunlukla çok yiyoruz ve de yediklerimizi dengeleyemiyoruz.

Oruç, sadece sistemi temizlemekle kalmaz, kötü beslenme alışkanlıkları, aşırı alkol kullanımı, düzensiz yaşam ve sindirim bozukluğu gibi zarar görmüş sistemin sağlığına yeniden kavuşması için yeterli zaman tanınmış olur.
Fiziksel ve ruhsal ihtiyaçlarımıza göre tüm gün sadece sıvı alarak, tüm güm hiçbir şey yemeyerek ya da sadece tek bir öğün yiyerek oruç tutabiliriz. Kendimizi nasıl iyi hissedeceksek o şekilde yapmalıyız. Zorlama olmamalı.
Oruçtan mümkün olan en fazla yararı alabilmek için dikkat edilmesi gereken bazı prensipler vardır;
* Yemeğimize dikkat etmemiz gerekir, karışık gıdalar almamız gerekir, midemizi rahat tutan besinleri yememiz gerekir. (Akşamları, bedendeki enerjinin büyük kısmı harcanmış ve kalan enerjinin çoğu da baş bölgesinde toplanmış halde bulunur. Bu yüzden akşam yenen yiyeceklerin hafif ve kolay sindirilebilir özellikte olmasında yarar vardır. Güneşin batışıyla atmosferdeki iyon yükü zayıflar ve kişi ne kadar geç yerse, besinlerin sindirimi de o kadar zor olur. Akşamları çorba içmek, haşlanmış sebzeler, mayalı ekmek, fasulye ve yeşillikler yemek gerekir. Patates gibi kök besinlerin sindirimi güç olduğundan, geceleri yenmemesi doğru olur. Akşamları yağlı yiyecekler ve kızartmalardan kaçınmamız lazımdır. Kuş üzümü ve hurmayı kaynatıp suyunu içmek, sabah temizliğinin rahat ve kolay olmasında yardımcı olur. Sıcak süt de sistemi sakinleştirip rahat uyku uyunmasını sağlar, ayrıca bağırsakların boşaltılmasında da yardımcıdır ).
*Yemek yerken asla acele etmemeliyiz, beden kimyasını bozar. Yemeği yerken sakin bir şekilde, tüm dikkatimizi yemeğe vererek yemeliyiz.
*Nikotinden uzak durmalıyız, orucun hedeflerinden bir tanesi de sistemdeki kimyasal dengeyi düzeltmektir.
*Bedendeki ısı değişimlerine dikkat etmemiz gerekir, sistem son derece hassastır. Soğuk algınlığı ve enfeksiyonu atlatmak zor olabilir.
*Her tür yorucu faaliyetlerden kaçınmak gerekir. Ani enerji harcanmasıyla sonuçlanan her hareket bedendeki uyumu bozabilir.
*Bu dönemde yapılabilecek en iyi egzersiz, derin nefesler alıp-vermektir. Dik oturarak, hiç baskı yapmadan sessiz, uzun nefes-alıp vermek gerekir,
Hafif bir çorba yapalım: Yarım kap tavuk suyu (ben 2tane but alıp havuç, maydanoz, kuru soğan koyup kaynatıyorum ), yarım kap su, içine kırık buğday, az erişte, açık sarı mercimek, isterseniz nohutu iyice haşlayın elinizle ufak parçalara ayırın ekleyin, ince kıyılmış çarliston biber, havucu ince rendede rendeliyorum, soğanı da koyuyorum, bol kıyılmış taze nane, bulgur, az tuz, kırmızı pul biber. Azar azar koyarsanız koyu olmuyor. Yağ koymuyorum, hafif, aynı zamanda yaz zamanı rahatça içebileceğiniz bir tarif. Afiyet olsun.


İzlemek istediğim yapımlardan birisiydi. Dün nihayet gidebildim. Beni bir hayli sarstığı ve etkilediği için de sizlerle paylaşmayı arzu ettim.
Siyah Kuğu, bana göre bir bale konulu sanat filminden çok daha fazlası. Sarsıcı, uyandıran, silkeleyen, acıtan, yüzleştiren, kişiyi içsel hesaplaşmasıyla başbaşa bırakan, kadının yaradılışını, varlığını, potansiyelini, kendiyle rekabetini, gücünü, kariyer mücadelelerini ve en önemlisi de ebeveyn-çocuk ilişkisindeki sevgi, koruma, iyilik adı altında en büyük zararların sevenler tarafından sevilenlere verildiğini kanırtarak, tokat gibi seyredenin yüzüne vurarak gösteren bir film.
Beni filmde iki replik bir hayli etkiledi. Tam birebir aynı kelimelerle size aktaramasam da ben de kaldığı kadarı ile aktaracağım..
Filmdeki erkek karakterin, kuğu kraliçesi rolundeki karaktere söylediği şu replikler;
” MÜKEMMEL olmak istiyorsan konrol etmeyi değil, bırakmayı öğrenmen lazım ”
“İçinde BEYAZ BİR KUĞU olduğu kadar, aynı zamanda da SİYAH BİR KUĞU var. Ben her ikisini de ortaya çıkartabilecek ve canlandıracak TEK BİR KİŞİ arıyorum ”
Bale, DENGE, UYUM, ZERAFET üzerine kurulu bir sanat dalı. Aynı Hayat gibi… Hayatın kendisi ve hayatı yaşamak da bir sanat. DENGE, UYUM ve ZERAFET bu sanatın sırları.
Varlığımızda da uyum ve dengenin olması için SİYAH ile BEYAZ ın BİR olması gerekir. Bu birlik gerçekleştiğinde de Varlığımız gerçek sonsuz potansiyelini ifade eder.
Filmde; BEYAZ ve SİYAH kuğuyu bir kadın olarak içinde yaşayarak ve yaşatarak ifade edebilmenin, başarının, huzurun, gücün, ihtişamın, mükemmelliğin sırrının BIRAKMAK, HİSSETMEK ve FARKINDA OLMAK olarak işlendiğini anlıyoruz..
Film KUĞU GÖLÜ üzerine kurulu. Bir BEYAZ KUĞU, bir de SİYAH KUĞU rolü var ki ikisi de bir kadında can buluyor.
Her kadının içinde BEYAZ KUĞU ile temsil olunan annesinin küçük, tatlı, duygusal, kırılgan, sessiz, söz dinleyen, aman sorun çıkmasın diyerek herşeye evet demeye çalışarak, kendinden ve kendi isteklerinden vazgeçerek itaatkar derecesinde uyum gösteren, uslu, kurallara uyan, hesap veren, hayır kolaylıkla diyemeyen, bir sevimli kız var, bir de SİYAH KUĞU ile temsil olunan kuralları olmayan, sınırsız, doğal, özgür, seksi, fazlasıyla dişi, çekici, cesur, sıradışı, hayranlık ve merak uyandıran bir kadın var.
Kadının içindeki savaşı, kadınların içindeki, zihinlerindeki dinmeyen sen-ben çekişmesini, küçük kızla, özgür ve seksi kadının güç mücadelesini BEYAZ ve SİYAH kuğuyla beyaz perdede izlemek benim için enteresan bir deneyimdi.
Filmdeki ANNE karakterinin yaşamda kendi yapamadıklarını, gerçekleştiremediği yarım kalan hayallerini kızının üzerinden gerçekleştirmek adına bencilce çabalarını, bunaltan ısrarcı kararlılığını donarak izliyorsunuz…
BEYAZ KUĞU ile tasvir olunan tatlı, küçük kızın hayal dünyasında yaşaması ve kendisine zihninin yalanlarını gerçeği yaparak ikinci bir sanal yaşam kurması , zihnin insana nasıl oyunlar oynadığını birkez daha kanıtlayan görsel bir ispat olarak karşımıza çıkıyor.
Film aynı zamanda ZİHNİN ve ZİHNİN EMRİNDEKİ EGO nun en sevdiği araçları ÖNYARGI, YARGI ve ELEŞTİRİ üçlüsünü kullanarak bolca bayram yapacağı, şahlanarak, coşacağı çok güzel sahnelere sahip..:))))
Sonuçta bir film izledim nihayetinde… Başladı, süresince izledik ve bitti… aynı hayat gibi değil mi?…:)) Lakin bazı filmler, sonraya da kalırlar. İçsel hesaplaşmaya, suskunluğa ve üzerine düşünmeye iterler. Bu da benim için işte o kategoride bir film oldu.
Seçerseniz ve giderseniz iyi seyirler diliyorum. Sevgilerimle…
