Özgür Turan
Yoğun tempolu geçen yıllardan sonra 2006 Mayıs'ta ara verdim aktif çalışmaya... merhaba dedim yeni hayata ve Doğa'ya... Kendimi buldum, yeniden doğdum ben böyle, mucizelere ve evrenin hediyelerine daha fazla inanır oldum.


View my FriendFeed


Tasarım ve Uygulama:

Veeee Big Bang

Zaman içinde zamansızlık hissiyatı yoğun bugünlerde bende. Örneğin ay, gün yok sanki anlamını kaybetti. Zamanda kaymalar, atlamalar var. Ya çok hızlı geçiyor zaman ya da aynı anda birkaç yerde yaşıyormuşum gibi, paralel evrenler yani. Tam olarak da nasıl ifade edeceğimi bilemiyorum ama açıkça söylemek gerekirse güzel bir boşluk hissi bu. Evet yaptığım enerji çalışmalarıyla, yoga ile de ilgisi var bu durumun ama en son CERN’de (Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi) yapılan deneyden sonra biraz daha anlamlandırabildim sanki. Evrenin varolmasına neden olan büyük patlamayı – Big Bang yaratmaya çalıştılar yani daha ötesi var mı? Fiziksel boyutta baktığınızda mesafe olarak bize uzak bir nokta da yapılmasının hiçbir önemi yok. Enerjitik olarak hepimiz etkilendik bence bu deneyden. Bilincimizde sıçramalar, değişimler oldu. Belki farkındayız belki de değiliz.

Bir süredir okuyorum bu deneyle ilgili; Bazı fizikçiler bu deney sırasında ortaya çıkan yüksek enerjinin zamanda bir kırılma yarattığını, atom düzeyinde olsa bile bir zaman tüneli oluştuğunu söylemişler. Yüksek enerji uzayda bir bozulmaya neden olarak zamanda bir tünel yaratabiliyormuş. Zaman tünelinde neler yapılabilir dersiniz, hayal edin? Örneğin geçmişe yolculuk.

Diğer taraftan bu deneyin büyük riskler içerdiğini söyleyen bilim adamları da var; En büyük riski karadelik (evrende hiç ışık vermeyen ve etrafındaki herşeyi içine çekecek kadar yoğun kütle gösteren oluşumlar) ve depremler. Ve dünyanın dengesi ile oynandığını, bu tür deneylerin insanoğlunun yapabileceği en büyük hata olduğunu düşünüyorlar.

Bilim çevrelerinde geniş kabul gören Big Bang teorisinin temelinde Einstein’ın genel görelilik kuramı var. Bu kuram 1916 yılında, kütlenin içinde bulunduğumuz uzayı ve zamanı eğip bükmekte olduğunu ortaya koydu. Genel görelilik kuramı ile evrenin ortaya çıkışı ve yapısı hakkındaki bugünkü bilgilerimizin de temeli atılmış oldu. Fakat Big Bang teorisinin altyapısını oluşturan kurama imza atan Einstein başlangıçta evrenin genişleyen değil sabit bir yapıda olduğunu düşünüyordu. Daha sonra Einstein’ın da doğruladığı Big Bang teorisini birbirinden bağımsız olarak iki bilim insanı farklı zamanlarda ortaya attı. Bu teorisiyle de Einstein, Cern deneyinin en büyük mimarlarından biri.

Flashforward dizisini izliyor musunuz? İzlemelisiniz! Orada yapılanlar ve olan olaylar da bugün yaşadıklarımızdan pek farklı değil. Birtakım mesajlar içeriyor gibi geliyor bana. Tabii almak isterseniz. Asıl mesaj zamansızlık! Geçmiş, gelecek yok! Sadece “an” lar var. Herşey “an” larda oluyor ve bitiyor, sonra yeniden başlıyor. Hayat bundan ibaret. Geçmiş ve gelecek kaygılarını yaratan biziz, zihnimiz.

Sorular…

Ben aşağıdaki posttaki sorgulamalarla meşgulken pisi de bir yandan sorular bombardımanında bu aralar. Cumartesi günü gayet neşeli bir şekilde evden çıktık otoparka indik ki, bir baktık arabaya hırsız girmiş gece. Önünü komple sökmüş, pisinin araba koltuğunun olduğu cam tuz parça. Eee tabii bu görüntü üzdü pisiyi yeterince. Biz de olduğundan farklı göstermek ya da anlatmak istemedik durumu. Her zaman her koşulda yaptığımız gibi her ne ise basit bir şekilde, anlayacağı dilde anlattık. Dudaklar bükük hafif ağlamaklı çıktık eve geri. Serdar polislerle haşır neşirken ben pisiye olayın nedenlerini, sonuçlarını anlatmaya koyuldum. Sorular daha asansörde başlamıştı zaten;

- Neden girmiş hırsız?

-Nasıl girmiş?

-Ne hakkı varmış bizim arabamızın camını kırmaya?

-Adı neymiş hırsızın? (Bu soru halen devam etmekte. Hayır bir isim de uyduramıyoruz o isme takar diye.)

-Kadın mıymış erkek miymiş?

-Neredeymiş şimdi? Polisler onu kafese mi zindana mı koymuş?

-Yani hırsız ile okulda kafasına lego atan çocuk aynı şeymiymiş? İkisi de kötüymüş sonuçta? (Bu soruda koptum ben)

Bu akşam uyuturken konu daha da başkaydı;

-Anneee, ben bütün ailemi çok seviyorum.

-Biz de seni seviyorum tatlım.

-Ama büyükbabamı da seviyorum. O öldü ama nasıl sevicemmm? Ben çok seviyodum onu ama niye öldü?

-Ölen insanları sevmeye devam edebilirsin. Kalbinde yaşatabilirsin sevgilerini canım.

-Nerde şimdi o anneeee, hangi gezegende?

- Eeeeee, hımmm…. Dünyada değil, yok burada.

-Ama çok üzgünüm ben..

-Ben de öyle canım gel sarılalım.

2008 Şubat ayında kaybettik dedemi. Ara ara aklına geliyor ve soruyor ölümle ilgili sorular. Ama hiç bu kadar irdelememişti konuyu. Ailede kimler yaşlı kimler genç tek tek saydırdı bana uyumadan önce.

Büyüse de ölümün bir son olmadığını konuşacağımız günler gelse…

Sorgulamalar…

Öyle şeylerle karşılaşıyorum ki çevremde “ne de olsa çocuktur” diyemiyorum çoğu zaman. Biliyorum ki ebeveynler var hep arka planda. Ebeveynlik şekilleri üzerinde de yargılama ya da yorum yapmak değil amacım ama o kadar saf sevgiyle dünyaya gözlerini açan bebeklerin, gün gelip de gözleri sevgisizce, hırçın bakan çocuklar haline gelmesine üzülüyorum. Üzülmek ne demek içim acıyor. Hiçbir çocuk bunu hak etmiyor. İşte böyle zamanlarda ciddi sorguluyorum ebeveyn olma kararının nasıl, neye göre verilmesi gerektiğini.

Hayat akıp geçiyor, bize de olanlara uyum sağlamak kalıyor fakat gözümüzü açalım biraz da canım. Önce kendimizi iyileştirelim ki hastalıklı çocuklar yetiştirmeyelim. 30 yıllık ilkokul öğretmeni olan annem, “Hiç bu son 2 yıldaki kadar dikkat eksikliği, geç öğrenme, yemek problemi olan ve okumada zorluk çeken çocuklarla karşılaşmamıştım” diyor.  Uykuları kaçıyor annemin bu yüzden, her gün buna kafa yoruyor, okuyor, araştırıyor ne yapılması gerektiği konusunda. Çalıştığı okulda yoğun çalışmalar yürütülüyor bu konuda. Her çocuk ayrı ele alınıyor. Çoğunlukla görülüyor ki, okul öncesi dönemde kazanılmış davranışlar hepsi. Ya çok televizyon izletilmiş, ya hiç konuşulmamış , iletişim kurulmamış çocukla, ya her işini annesi yapmış, ya bakıcılar arkasından gezip ağzına beslemiş, ya da malesef sevgi görmemiş… Eminim ki çok farklı nedenler de vardır ama geneli böyle annemin anlattığı kadarıyla.

Ben 3 aylıkken Bursa’ya yakın bir köy okulunda çalışıyormuş. “O okuldaki çocukların gözlerindeki pırıltıyı, heyecanı çok az çocukta gördüm” diyor. Çok çeşitli okullarda çalıştı bugüne kadar, özelinden devlet okuluna kadar hep en iyilerinde görev yaptı. Halen çalışıyorsa, bu da sadece meslek aşkından. Ama son dönemde üzüldüğünü, sıkıldığını görüyorum zaman zaman. Yine de çocuklarına yani öğrencilerine olan inancını, umudunu hiç kaybetmiyor. Her birinin hikayelerini, gösterdikleri gelişmeleri anlatırken gözlerinin içi gülüyor.

Çok isterim Doğa’nın annem gibi bir ilkokul öğretmeni olsun. Doğa’yı büyütme sürecinde, şu kısacık 3,5 yılda tabiki nesil farklılığından dolayı didişmelerimiz oldu ama Doğa ile ilgili çok erken yaptığı hiçbir tespitinde yanılmadı ve bizim hep baş destekçimiz, sağ kolumuz oldu biricik anneannemiz. En son geçtiğimiz cuma akşamı şöyle dedi bana; “Bütün çocuklu arkadaşlarına söyle hiçbir şey yapmanıza gerek yok. Sadece boncuk dizdirin, makas kullandırın, hamur oynatın ve puzzle yaptırın. Yazı yazabilmeleri, parmak kaslarının gelişmesi için gerekli olanlar sadece bunlar”. Ben de tamam dedim söylüyorum işte size buradan. Tabiki de tahmin edersiniz ki , birçok öğretmen gibi çok karşı annem de alınan birçok oyuncağa, gereksiz tüketime.

Nereden geldi konu buraya da annemi anlattım ben de bilemedim. Aşkım depreşmiş sanırsam:) Yazmışken bir de fotosunu koysam iyi olur:) Şubat tatilinde Antalya’ya gitmiştik 3 nesil, bu fotoyu Doğa çekmişti.

Bu postu yazmama neden olan olay bende kalsın ama konunun annemle hiçbir ilgisi yok aslında. Yakından tanıdığım bir çocuğun kızıma davranışı üzdü beni geçtiğimiz günlerde. Kızım için değil çocuk için çok üzüldüm. Kızım görmeli, tanımalı farklılıkları, arkadaşlarını sevecekse her haliyle sevmeyi, kabul etmeyi öğrenmeli. Kabul etmek istemiyorsa da seçim yapabilmeyi öğrenmeli. Diğer çocuk için ise yapabileceğim birşey yok malesef. O da bir gün dönecek sevgiye… aslında yuvasına, her zaman bildiği tek şeye…

Satürn ve güneş karşıtlığı nedeniyle önümüzdeki 3  gün gergin geçebilirmiş. Hatta bugün yılın en gergin günlerinden biriymiş. Kronik hastalıklarda ve ruhsal gerginliklerde artış diye uyarıyor astrologlar. Zaten dün akşamdan belliydi bugünün nasıl geçeceği bizde. Sanırım bu gezegenlerin durumu bizim Satürn’de yaşama hayalleri kuran cüceyi etkilemiş olsa gerek ki dün gece 02.00 sularında bir kahkaha atarak uyandı. Şaka yapmıyorum cidden… Hayırdır diye koştuk yanına, çünkü alışık değiliz gece bu hallere. “Size şaka yapmak için uyandım” dedi. Saç baş dağılmış bir şekilde oturdu yatakta ve çocuk cin. Gecenin körü, ben zaten dergiye yazımı bir defa yazıp word dosyasını nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde bilgisayarda uçurduktan sonra, tekrar yazıp 01.00 sularında gönderebilmişim. Bir yandan nezleyim, kafamı koyacak yer arıyorum ama gecenin o saatinde ayakta ve konuşmak isteyen biri var! Yastığını aldı geldi ortamıza. Kikir kikir kikirdemeler, konuşmalar artık saat kaçtı sızmışık hatırlamıyorum ama boynum belim her tarafım tutulmuştu uyandığımda. Her yerimize tekmeler eşliğinde uyuduk tabii güzelim yatağımızda. Neyse ki bu akşam baktım esnemekten ağzı çatlayacak 9 itibariyle uyumaya ikna edebildim. Bu gecenin daha sakin olması dileklerimle…

Permakültürle ilgili yazdım yine Nisan sayısı için. Merak edenlere duyurulur. O kadar önemli bir konu ki ne kadar yazsak çizsek o kadar az. Şehirli insanlar olarak bilincimizi açık tutmalı, akıllıca seçimler yapmalıyız. Ne yediğimiz, ne içtiğimiz, içerikleri öncelikle çocuklarımız için çok önemli. Paranoyaklık derecesinde etiket okur oldum ben örneğin. Hayır zaten vardı bir merak ama bu GDO’larda sonra iyice manyaklaştım. Kutu sütü bıraktık biz de sonunda. Uzunca bir süredir günlük süt alıyoruz. Kefiri de keçi sütüne mayalıyorum. Mayası bile bir başka tutuyor. Kutu süte mayalanan kefir ile günlük süte ya da keçi süte mayalanan kefir arasındak farkı görseniz, kutu sütlerin içindekilerin sütten başka birşey olduğunu kesin anlardınız siz de benim gibi. Bir de ekmek konusu var tabii. O meşhur bir marka var ya hani her türlüsünden ekmek üreten poşetlerde, aman diyim dikkat edin. Ya kendiniz yapın ya da güvendiğiniz mahalle fırınından alın. Nereye kadar elimiz değer, ne kadar koruyabiliriz kendimizi katkılı gıdalardan bilmiyorum ama elimizden geldiğince araştırmak, uyanık olmak gerektiğini düşünüyorum. Çocuklarımıza da bu bilinci verebilmek gerek. Onlara da anlatmak gerek. Bir de anaokulları, ilkokullar, kantinler en fena olanlar. Yemek listelerini veliler olarak dikkatlice inceleyip soruşturmalıyız.

Evet gergin geçebileceği konusunda uyarıldığımız önümüzdeki 3 gün olumlu uyanalım, güneş doğarken olumlu niyetlerle güne başlayıp, şükredek günümüzü bitirelim uykudan önce. Haydi meditasyona davet ediyorum hepinizi. Kendiniz için oturun evinizde seçtiğiniz bir köşeye, kapatın gözlerinizi ve durun öyle bakalım neler oluyor. Ya da yürüyüşe çıkın, bir noktada mola verin, orada oturun durun öyle. Meditasyon gözler açık da olabiliyor. Aslında Mihri Hocam “Meditasyon 24 saat” der. Aynen öyle. Farkındalıkla geçen 24 saat düşünsenize. Meditasyon için gerekli şartlarmış, kurallarmış boşverin. İçinizi dinleyin yeter. Keyifli meditasyonlar o halde…

Hep böyle kalsak

  • Biz kategorisinde.
  • 2 Yorum Var

Salonun ortasında yerlerde pirinçler, bir yanda çamaşır sepeti ve içinde kocaman tüylü oyuncak köpek uyumakta. Pirinçler de köpeğin yemiydi ama doydu artık karnı. Aynı köpek daha önce arka odadaki çamaşır askısının altında yaşıyordu, yuvası orasıydı. Artık salonda. Bazen çok karnı ağırıyor ya da terliyormuş koşarken:) Bu nedenle veterinere gidiyor. Veteriner bendeniz hemen bir iğne yapıveriyorum ona.  Sonra seviyoruz köpeği bolca. Çünkü onu en kolay iyileştirecek şey sevgi…

Yemek saatinde, günün özetini veriyor herkes. Arada pisi, servis altlıklarını yere serip seksek oynuyor. İki de bir yemeğin tadına bakıp “Hımmm delicious” diyor, biz çatlıyoruz orada tabii gülmekten ama çok da belli edemiyoruz. Yeni öğrenmiş bu kelimeyi dünden beri söylüyor sürekli.

Sonra başlar baba ile Gormiti ya da Starwars tiyatrosu. Cidden görülmeye değer. Mutfakta işim varken onlar yoğun tiyatro oyununda:)

Uyku vakti… Eşofman altına, pembe ince yün çorapla giyilmiş siyah pırıldak ayakkabılar çıkarılır. Başlar masal dünyası…

Çocuk olduk yine bu akşam. Özgürce oyun oynadık, hesapsızca eğlendik, coştuk, dans ettik, okuduk, yazdık, çizdik, anlattık… Hep böyle kalmak istedik.

Boğazım da nasıl bir acı bu arada, tahminlerimize göre pisiden önce Serdar’a geçen mikroplar şimdi bana uğradılar. Kulağıma vurdu ağrısı resmen. Oyunlar da bitti ya artık serilip yatabilirim. Nasıl da içimi kıpır kıpır eden birşeyler var ki bu ara ahh boğazımın ağrısı bile canımı sıkamıyor. Paylaşabileceğim zaman gelecek elbet. Mutluluğuma, heyecanıma ortak olacaksınız biliyorum…