Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...

Esra Ekren
F.Mihrimah Temel






Nefis bir dolunay akşamından merhabalar! Ay bütün heybeti ile ışıl ışıl yıkıyor içimizi sanki şu an. Dolunaylarda pek bir asabi olan ben nedense bu defa pek bir dinginim. Geçtiğimiz 1 ay boyunca asabiyetim öyle bir tavan yaptı ki, sanırım pek birşey kalmadı da içerde ondan belki de:) Neden mi? Ben de bilmiyorum. Zorlu bir dönem geçirdim. İndim çıktım, dalgalandım duruldum, sorguladım durdum, yanıtı yine taa içerlerde buldum. Fazlalıklarımdan, kalıplarımdan, ezberlerimden kurtuldum. Ya da kurtulmaya başladım diyelim. Uzun zamandır bu kadar fazla zihin karışıklığı yaşamamıştım. Koptu gitti zihin ta ki ben tutup durdurana kadar çıldırmış haldeydi. Fakat ben böyle besleniyorum, böyle öğreniyorum. Sorgulamadan, didiklemeden, kendimle savaşmadan olmuyor. Uzun zamandır, son birkaç yıldır diyelim bu kadar uğraşmamıştım kendimle, iyi ki de oldu. Yeni bir dönem başladı içimde, kalbimde, yeni farkındalıklarla ve kabullenişlerle yeni kapılar açıldı. Ruhuma bahar geldi sanki hele de pisimin doğumgünüyle birlikte.
5. yaşında oldu Doğa dün. Ben de 5 yıldır anne. 5 yıl önceki ben ile şimdiki ben arasında ne fark var diye bakarsak; minik rehberimin karnımda büyümeye başladığı andan itibaren deneyimlediklerim bildiğimiz zaman kavramıyla ölçülemez. Onun bana öğrettikleri hiçbir yerde, hiçbir kitapta yok, olmayacak da. Beni bana olduğu gibi anlatan, böylesine ayna tutan başka biri de yok. Umarım ben de görevimi iyi yapabiliyorumdur, çünkü onun annesi olmak kadar beni onurlandıran başka bir his de yok.


Küçükken anneannem ya da dedem kafamı masaya çarptığımda, masaya vururlardı ve “Hımm ne yaptın bakalım sen bizim kızımıza bakalım” diye masayı azarlarlardı. Bu davranışı daha sonra birçok büyükanne ve dedede hatta anne, babalarda da gördüm. Öyle yer etmiş ki bende anne olduğumda en karşı çıktığım ve sevdiklerimi “sakın yapmayın” diye uyardığım durum bu oldu. Oysa ki bir çocuğun kafasını masaya çarpmasından doğal ne olabilir ki değil mi ama bunun için masayı dövmek neden? Sonradan okuduklarım ve araştırdıklarımdan öğrendim ki bu davranış çocuğa “senin canını acıtanı sen de acıt” mesajı veriyormuş. İşte bu mesajlarla büyüme sürecine girip sonra ilkokula başlayınca bize hakaret edene biz de hakaret ediyor hatta bizi iten, döven çocukları biz de dövüyoruz. Ve şiddet böyle çaktırmadan giriyor hayatımıza hiç çıkmamacasına. Sonunda bugünkü halimize geliyoruz ve “dünya bizim canımızı acıtıyorsa biz de ayakta kalabilmek için onu acıtırız” felsefesini güderek yaşayıp gidiyoruz. Ama gerçek anlamda yaşıyor muyuz yoksa sadece hayatta kalmaya mı çalışıyoruz onun farkına varmak gerek. Çok sevdiğim bir kitap olan Tanrılar Okulu’nun yazarı Stefano E. D’Anna’nın dediği gibi “Dünya böyle çünkü sen böylesin”. Şu koskoca evrenin bizim şahane bir yansımamız olduğu gerçeğini kabul edelim artık hadi. Bizler değişmedikçe dünya değişmeyecek. Değişim de bizim dilimizden ve iletişim şeklimizden başlayacak öncelikle. Öfkemizi bile sevgiyle ifade edebilecek iletişim becerisini kazandığımız gün bireyler, aileler, toplum, kıtalar yani dünya daha şevkat dolu bir yer olacak.
Marshall Rosenberg, Şiddetsiz İletişim yaklaşımını ortaya koymadan önce “En zor şartlar altındayken bile doğamızdaki şefkate bağlı kalabilmemizi sağlayan nedir” diye düşünmüş ve bu sorunu yanıtlarını aramış uzun yıllar. Araştırmaları sonucunda ise, şefkatli kalabilme yeteneğimizi etkileyen sebepler üzerinde çalışırken, dilin ve kelimeleri kullanış şeklimizin ne kadar önemli olduğunu fark etmiş. Ondan sonra iletişime – konuşma ve dinleme – yönelik özel bir yaklaşım getirmiş. Bu yaklaşımı, doğamızda var olan şefkat duygusunun gelişmesini sağlayacak şekilde bizi kendimizle ve diğer insanlarla birleştiren, böylece birbirimizle gönülden bir alışverişe, paylaşıma yönelten “Şiddetsiz İletişim” olarak tanımlaşmış. Burada şiddetsizlik sözcüğünü Gandhi’nin kullandığı anlamda, yani “şiddetten arındığında yüreğimizde doğal olarak var olan şefkat hali” anlamında kullanıyor.
Mahatma Gandhi’nin torunu Arun Gandhi, 1940’larda ırk ayrımcılığı yapılan Güney Afrika’da derisi koyu bir kişi olarak büyümenin zorluklarını çok derinden yaşamış. Bu anlamda öfkesini ve içindeki intikam duygusunu hafifletmesi için ailesi tarafından 18 aylık kısa bir süre için dedesi Mahatma Gandhi’nin yanına Hindistan’a gönderilmiş. Sadece 13 yaşıdaymış. Arun Gandhi, dedesinden öğrendiklerini şöyle özetliyor; “Dedemden öğrendiğim pek çok şeyden biri de şiddetsizliğin derinliğini ve kapsamını anlamak; hepimizin şiddet dolu olduğunu, bu yüzden davranışlarımızda nicel bir değişim yaratmamız gerektiğini kabul etmekti. Çoğu zaman içimizdeki şiddeti kabul etmeyiz çünkü bu konuda cahiliz. Şiddetli olmadığımızı varsayarız çünkü bizim için şiddet, dövüşmek, öldürmek, dövmek ve savaşlardır ki bunlar da normal insanların genelde yapmadıkları şeylerdir.
Beni bu konuda ikna etmek için dedem benden soyağacı oluşturmak için uygulanan kuralları kullanarak şiddetin soyağacını çıkarmamı istedi. Onun savunduğu şey, eğer ben dünyada var olan şiddeti anlar ve kabul edersem şiddetsizliğin kıymetini daha iyi bilecektim.
Her akşam o gün olanları, deneyimlediğim her şeyi, okuduklarımı, gördüklerimi ve başkalarına yaptıklarımı analiz etmeme yardım etti ve soyağacının üzerine bunları, eğer şiddetin yer aldığı durumlarda fiziksel güç kullanılmışsa “fiziksel” başlığı altına veya eğer duygusal acı veren türde bir şiddetse “pasif” başlığı altına yerleştirmemi istedi.
Birkaç ay içinde odamdaki bir duvar, dedemin fiziksel şiddetten daha sinsice olarak tanımladığı pasif şiddet olayları ile örtüldü.
Ondan sonra, bana pasif şiddetin eninde sonunda, birey veya bir topluluğun üyesi olarak, şiddet kurbanı olan kişide öfke yarattığını ve onun da sonuçta şiddetle tepki verdiğini açıkladı. Diğer bir deyişle fiziksel şiddetin ateşini körükleyen şey, pasif şiddetti.
Bu kavramı anlamadığımızdan veya takdir etmediğimizden, barış için sarf ettiğimiz gayretler ya meyve vermiyor ya da kazandığımız barış kalıcı olamıyordu. Önce cehennem ateşini körükleyen yakıtı kesmezsek yangını nasıl söndürürdük?”
Marshall Rosenberg’in “Şiddetsiz İletişim Bir Yaşam Dili” kitabı taze çevrildi Türkçe’ye ve raflarda yerini aldı. Beni derinden etkileyen önsözü de Arun Gandhi yazmış. Her satırı sindire sindire okunası bir kitap. Keyifli okumalar…
*Mayıs köşe yazım

“Gönüllü olarak fukuşima nükleer tesislerinde bulunan ve an itibari ile yüksek radyasyon zehirlenmesinden dolayı kısa bir süre sonra (haftalar belki de günler içinde) ölüme mahkum insanlardır.

Tamamı santral çalışanı olan bu 50 kişi, deprem ve tsunamiyi takip eden patlamaların ardından tahliye edilmektense santralde kalıp duruma müdahale etmeyi tercih etmişlerdir.
Neredeyse 1 hafta reaktöre deniz suyu vererek aşırı ısınan rod’ları soğutmaya çabalamışlardır. Yetkililer şu ana kadar içlerinden 2 kişi ile telefon bağlantısı kurabilmiştir ve bu iki kişi “öleceklerini bilerek çalışmaya devam edeceklerini” açıklamıştır.
Eğitimli ve şu an için yeterli teçhizata sahip olmalarına karşın, uzun süreli olarak inanılmaz yüksek dozlarda radyasyona maruz kalmaktadırlar. Sonları muhtemelen liquidatorlar ile aynı ve belki de daha kötü olacaktır. Maruz kaldıkları radyasyon dozu tahminen bu sabahki patlamadan sonra öylesine yüksek seviyelere ulaşmıştır ki, koruyucu giysilere rağmen vücuda aldıkları rad sebebiyle kanser olmak gibi 1-2 yıllık uzun bir hastalık sürecinden bahsetmek bile mümkün değildir, ömürleri reaktördeki radyasyon seviyesine bağlı olarak haftalar ve günlerle sınırlıdır.
Fukushima 50 olmasaydı, santraldeki durum şu an için çok ama çok daha korkunç olabilirdi, çünkü içeri deniz suyu vererek bir meltdownu engelleyen neredeyse tek şey onların çabasıdır.
Halen hayatta olan insanlardan gelecekte nasıl saygıyla anılacaklarını ve bu saygıyı neden hak ettiklerini açıklayarak bahsetmek çok acı verici bir durum.
Aileleri bu kişilerle haklı gurur duymalıdır (her ne kadar kayıplarının acısını hafifletmeyecek olsa da), çünkü hiçbir hiyeraşik baskı, emir veya zorlama olmaksızın, tamamen gönüllü olarak ölmeyi ve başkalarını kurtarmayı seçmişlerdir.”
Ekşi sözlükte “Fukuşima 50” yukarıdaki satırlarla tanımlanmış. Japonya depremiyle ilgili beni en fazla etkileyen durum bu oldu. 50 santral görevlisinin ölüm pahasına radyasyona maruz kalarak görev bilincinden vazgeçmemeleri. Düşünsenize siz bu görevlilerden birinin annesi ya da babası olsaydınız ne yapardınız? Ben hep bunu düşünüyorum günlerdir. Bir noktaya kadar itiraz edebilirdiniz belki ama karşılaşacağınız direnci görüp eninde sonunda çocuğunuzun verdiği karara saygı duymaktan başka çareniz kalmazdı. “Boşver çocuğum koskoca Japonya’nın kaderi sana mı kalmış” derdiniz? Ya da “Her ne yaparsan yap yanındayız” mı derdiniz? Ne zor bir süreç değil mi?
Japon halkı gerçekten de tüm dünyaya örnek olacak bir metanet ve teslimiyet sergilediler bu felaket sonucunda. Hemen hemen hiç yağmalama yapmamaları, birbirlerini acıtıcı tavırlardan mümkün olduğunca kaçınmaları, yemek kuyruklarında huzursuzluk yaratmamaları ve her lokmalarını evcil hayvanlarıyla paylaşmaları hepimize kapak olsun. Daha köprü trafiğinde birbirimizi boğazlayacak duruma gelen biz, böyle bir felakette ne yaparız kimbilir. Olanı olduğu gibi kabul edebilir miyiz acaba Japonlar gibi? Belki de yaparız bilmem ki, böyle bir felaketin ardından neyin kavgası kalır ki zihinde? Halen öfke kalıntıları kalırsa, zaten dünya yok da olsa, zihin sakinlemez, huzur bulmaz. Gerçi ille de felaket olması gerekmiyor ya teslimiyet duygusu için.
Hep yazıyorum, söyleşiyorum konunun uzmanlarıyla sizin için, doğa olaylarının artacağını ve buna karşı hem bedenen hem ruhen güçlenmemiz gerektiğini söylüyorum ya buradan. İşte gün bugün arkadaşlar. Güçlenme ve farkında olma vakti artık. Kenetlenme, ‘bir’ olma zamanı. Tek bir dünya düşünme, farklılıklarla kabul edip sevebilme zamanı. Sahip olduklarımızı, sahip olamayanlarla paylaşma zamanı. Büyük bir değişime gebe önümüzdeki günlerde dünya. Bu değişime direnmemeyi ve farklı bakış açıları geliştirmeyi seçelim.
Kitap önerisi;
Tehdit, zorlama, baskı yerine gönül bağı, korku yerine sevgi ile ebeveynlik nasıl olur merak ediyorsanız Pam Leo’nun “Çocuklarla El Ele Ebeveynlik” kitabını mutlaka okumanızı öneririm.
Connection Parenting-Çocuklarla El Ele Yöntemi’nin yaratıcısı Pam Leo‘nun kitabı Gün Yayıncılık tarafından dilimize kazandırıldı. Baskısı yakında kitapçılarda olacak kitabın e-kitap hali bugün internet üzerinden satış yapan sayfalara girdi. Yöntemi yaklaşık 2 yıldır deneyimleyen biri olarak şunu söyleyebilirim; Sadece ebeveyn olarak değil insan olarak hayatınızın her alanına sihirli bir dokunuş yapacak bir yöntem. Aslında hep içinizde olan, doğuştan bildiğiniz ama farkında olmadan kaybettiğiniz değerlerinizi tekrar bulmanızı sağlıyor.
*Nisan köşe yazım

Son 6 ayda güneşteki patlamaların ne kadar sıklaştığının ve arttığının farkında mısınız? Güneşteki bu hareketliliğin hem fiziksel hem de ruhsal bedende ne gibi etkiler yaptığını gözlemleyelim. Örneğin anlamsız yere depresif ruh halinde olabiliriz, bedenimizin çeşitli yerlerinde tanımlayamadığımız ağrılar hissedebiliriz, hormonal düzenimizde de değişimler görebiliriz. Çünkü makro kosmosda ne oluyorsa mikro kosmos yani canlılar da bu durumdan etkileniyor. Evrenin bir yansıması olduğumuzu düşünürsek, güneş aktivitelerinden ne boyutta etkilenebileceğimizi de daha iyi anlayabiliriz.

Elektromanyetik dalgalardan nasıl korunalım?
1. Sabah mümkün oldukça erken kalkıp akşam da mümkün oldukça erken yatın. Böylece güneş ışığından daha fazla yararlanıp, ışıkları daha az kullanacaksınız ve evinizdeki kirliliğin azaltılmasına katkıda bulunacaksınız.
2. Elektrikli aletleri olabildiğince az kullanmaya çalışın. Örneğin büyük bir temizlik yapmıyorsanız elektrikli süpürge yerine, bez ya da paspasla silin. Mutfakta eski usul meyve suyu presleri ve el mikserleri kullanabilirsiniz.
3. Bağışıklık sisteminizi güçlü tutun. Bol meyve sebze (mümkünse organik), probiyotik (kefir, yoğurt) içeren bir beslenme alışkanlığı edinin olabildiğince güneş ışınlarından yararlanmaya çalışın. En az 8 saat uyumaya özen gösterin.
4. Pek çok kimyasal toksin içeren kişisel bakım, temizlik ürünlerini doğal alternatifleriyle değiştirin. Örneğin deodorant yerine sodyum bikarbonat (yemek sodası) kullanmayı deneyin. Çok daha memnun kalacaksınız.
5. Doğal tabanlı (kösele, deri) ayakkabılar kullanın, fırsat buldukça parklarda bahçelerde yalınayak yürüyün, bulduğunuz ağaçlara sarılın. Bütün bunlar vücudunuzdaki fazla elektrik alanının toprağa aktarılmasını sağlayacaktır.
6. Kullanmadığınız elektrikli aletlerin fişlerini çekin.
7. Yatak odanızı, özellikle başınızın olduğu yere yakın alanları her türlü elektrikli (lambalar dahil, uyurken fişlerini çekin) aletten temizleyin.
8. Mobilyalarınızı yerleştirirken duvarların, tavanların, yerlerin elektromanyetik alanları engellemediğini aklınızda tutun.
9. Dimmer anahtarları normal anahtarlarla değiştirin. Bunu yapmak elektrik kablolarındaki yüksek frekanslı radyasyonu azaltacaktır.
10. Halojen ve floresan ampullerden sakının. Floresanlar her ne kadar enerji tasarrufu sağlasa da migrene neden olmakta ve civa içermektedir. LED ampulleri kullanın.
11. Hız ayar özelliği bulunan fan, ısıtıcı vb gibi aletleri kullanmayın.
12. Mikrodalga fırın, saç kurutma makinesi, elektrikli battaniye, elektrikli diş fırçası, bebek monitörleri gibi gereksiz aletleri kullanmayın.
13. Kablosuz dekt telefonları kullanmayın. Bunlar cep telefonunun yaydığının 2-3 katı radyasyonu, kullanılmadıkları zaman bile yaymaktadır. Cep telefonlarınızı kullanmadığınız zaman kapatın. Şarj aletlerini kullanmıyorken fişten çekin.
14. LCD ekranlı televizyon ve monitörleri tercih edin. Plazma ve katot tüplü televizyonlardan mümkün oldukça uzak durun.
15. Başarabiliyorsanız, kablosuz ağlardan, internet kafe vb. gibi alanlardan uzak durmaya çalışın. Kullanmadığınızda evinizde varsa kablosuz ağınızı kapatın. Komşularınızı da bu konuda uyarın.
Hatırlarsanız birkaç ay önce güneş fırtınasından bahsetmiştim. Güneş aktivitelerinin 11 yıllık çevrimleri olduğunu ve bu çevrimlerin zirve yaptığında çok büyük patlamalar oluşturduğunu ve gücü çok yüksek parçacık proton, elektron rüzgarı ve fırtınasının dünyaya çarptığını söylemiştim. Böyle bir şey yüzyılda birkez oluyor. Bu da elektrik ve elektromanyetik bütün aletleri bozuyor ve kullanılamaz hale getiriyor. Böyle bir olay 1859’da yaşandı (Carrington Event). O zaman kuzey yarımküreye çarptı ve bütün telgraf sistemleri iptal oldu. 2 haftaya yakın sürdü. Böyle birşey yüz yılda bir geliyor ama yaklaşık 150 yıldır gelmedi ve her an olabilir. Bilim adamları bu olası felaketi elektronik kıyamet olarak tanımlıyorlar. Bu konuda birçok internet sitesi var, olası bir felakette neler yapmanız gerektiğini anlatan. Tabii amacım felaket tellallığı yapmak değil, sadece ufak bir hatırlatma.
*Mart ayı köşe yazım

Pamuk ameliyatını oldu, bugün 3. günü daha iyice. En sevdiği cam kenarına ve dolap tepelerine çıktı bugün, iyileşmeye başladığını anladık. Tam bir kucak kedisi oldu, sevilmeye bayılıyor bugünlerde. Kendi kendini iyileştirdi, dinlenerek, uyuyarak ve sevilerek. Doğa ameliyattan geldiği ilk gün çok üzüldü ve ağladı. Ameliyat yerinin acıyacağını düşünerek kucağına alamıyor henüz ama en azından başını seviyor. Yakında yine evde kucakta taşımalara başlar.
2 yaşında astronot olmaya karar vermişti, geçen yıldan bu yana veteriner olmaya karar verdi. Hatta hayvan hastanesi kurup adını da Dünya koyacakmış. Fakat en son bugün (yani 5 yaşında) verdiği kararla, ”hem insan hem de hayvan doktoru” olacakmış. Hayvan olarak da, kedi, köpek, inek, at, tavşan tedavi edecekmiş.
Bugünlerde en büyük sıkıntımız köpek balıkları kitabındaki avlanmaya ilgili bölüm. Sanırım 1 ay önceydi bu kitabı aldım geldim, başladık okumaya. Ne zamanki köpek balıklarının avlandığı ve etinden çorba yapıldığının anlatıldığı bölüme geldik başladı ağlamaya, susturmak mümkün değil. O günden beri de bir daha okumak istemedi ta ki dün geceye kadar. Getirdi bana kitabı yatmadan önce okuyalım diye. “Tek şartla ama. O bölümü okurken sen ben kulaklarımı kapatırım” dedi. Unutmamış! Aldım karşıma anlattım. ”Malesef köpek balıklarının da avlanıyor ve etinden çorba yapılıyor, bunu kabul edelim, var böyle bir gerçek” dedim. Yok ne dediysem ikna olmadı. Diğer bir sayfada bir çeşit köpek balığının hamsileri yediğini anlatıyordu. Hamsi de Doğa’nın yemeyi en sevdiği balıklardan. Örneğin bu durumu yadırgamadı ve hatta “aaaa demek köpek balığı da benim gibi hamsiyi seviyormuş bak” dedi. “Peki büyük balıkların küçük balıkları yemesi seni rahatsız etmiyor mu” diye sorduğumda ise ”hayır, çünkü aç kalmamak için yiyorlar” dedi.
Zaman zaman et ya da tavuk yerken, “Bu yediklerimiz neşeli tavuklar mı?” ya da “pirzola diye bir hayvan var mı ne yiyoruz biz” diye soruyor. ”Yediklerimizin bir zamanlar neşeli oldukları kesin ama…” diye yanıt veremiyorum tabiki de. Hele böyle bir konuda, kendimle bile çelişirken onun özgür iradesine nasıl karışabilirim ki. Seçenekleri sunmak bana ait, kararı kendine kalmış, ne zaman ne şekilde hissederse öyle olacaktır.
Sorgulaması, dayatılanı kabul etmemesi her ne kadar zorlasa da beni bazen, hoşuma gidiyor çoğu zaman. İçimdeki asi ruhu olduğu gibi çıkartıyor dışarı. Çoğunlukla içimde bir yerlerde susmuş küçük Özgür’ü konuşturuyor, bağırtıyor hatta çığlık çığlığa…
