Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...

Esra Ekren
F.Mihrimah Temel






Pembe hastalığa yakalandım diyen insan cuma akşamı kusma + ateşle sabahı sabah ettirdi yine bize. Neyse bugün toparladı. Biliyorsunuz en son 2 hafta önce yine bir ateş maceramız vardı. Bu kış böyleyiz biz. Bu defa tek fark var; Birlikte hastalanmadık, ben ayaktayım neyse ki. Bu da yoga ve nefes sayesinde tabii. Bir de beslenme de yaptığım bazı önemli ekler. Eskiye göre daha bol meyve yiyorum ve kefir içiyorum her gün. Bol meyve derken bir portakal yeme durumu var bende bu aralar. Hatta bugün Brajeswari’yi geçirdim içimden 2. portakalımı yerken:) Hani 1 kilo koysalar önüme yerim hepsini sanki. Vücut neye ihtiyacı varsa onu ister çok. Renkleri bile önemlidir yediklerimizin. Örneğin portakal turuncu renk yani 2. çakra; Karın bölgesinde göbek deliğinin biraz altındadır. Yaratıcılığın, saf dikkatin, bilginin çakrasıdır. Böbrek üstü bezleri, bağırsakları ve cinsel organları temsil eder. Çakralarınızı açmak isterseniz, meditasyonunuzda başınızın üzerinden beyaz bir ışık girdiğini ve bütün çakraları tek tek temizlediğini imgeleyebilirsiniz. Her çakraya geldiğinizde önce beyaz ışıkla temizleyip sonra da kendi rengini düşünebilirsiniz. Bir de çakralar için özel mudralar var, onları da kullanabilirsiniz. Siz de bir düşünün bu aralar en çok ne istiyor canınız ya da hangi renkte yiyecekler tüketiyorsunuz en fazla? Ya da hangi bölgenizde problem varsa oradaki çakranın rengine uygun bir beslenme deneyebilirsiniz.
Karın, Hara bölgesi olarak geçiyor. Çok önemli bir bölge. Örneğin, transformal nefes koçları karnınıza bakıp nefesini izleyerek karakter tahlilinizi yapabiliyorlar. Çünkü doğru nefes, alırken karnı şişirip sonra yukarılara kalbe, oradan boğaza doğru akan ve karnı içinize çekerek yavaşça aşağılara inen ve en son kök çakradan toprağa inen, uzunca verilen bir nefes. Transformal nefes tekniğinde bu nefes 45 dakikalık bir seansta çalışılıyor. Fakat mutlaka bir nefes koçu eşliğinde yapılması gerek. Kendi kendinize seans yapabilmeniz için öncelikle en az 5 seans bir nefes koçu ile çalışmanız ve daha sonra 5 günlük nefes eğitimi & kişisel gelişim seminerine katılmanız gerekiyor. Birkaç kişi bu nefes tekniğini burada anlatmamı istedi fakat malesef bu mümkün değil çünkü kişiye özel bir çalışma olduğundan mutlaka nefes koçu ile çalışılması gerekiyor. Kişiye özel çünkü çözülümleri büyük oluyor ve nefes seansı sırasında bu çözülmelere nefes koçu gerekli müdahaleleri yapıyor. Ne anlatacaktım, nereden nereye geçtim. Neyse bugün de konumuz çakralar ve nefes olacakmış:)
Yarın Doğa’nın yuvasında kukla partisi var. “Kendi kuklalarını kendileri yapsın, getirsin” dediler. Tabii bir hastalıkla uğraşmaktan pek bir malzeme edinemedik. Evde olanlarla ancak bu kadar yapabildik. Hani benim bu konularda pek de becerikli olmamam göz önüne alınırsa fena bir şey çıkmadı ortaya. En azından kendisi yaptı. Gözleri daha önce bir tokanın üzerinden kopmuştu saklamışım, burnu ve ağzı fındık kabuğu, saçları da yünlerden.


Başlıktaki bu 3 kelime bizim evin gündemi bu hafta. Doğa babaya tam anlamıyla aşık bir kız çocuğu. Bunu daha önce de birçok defa yazmıştım. Bazen sabahları Serdar götürüyor yuvaya, bu defa da kimi babası kimi annesi götürüyor gözlemeye başladı. Oyuncaklarını ya da nesneleri, meyveleri konuşturuyor sürekli, mesela geçen gün bir portakal ve toka konuşuyorlar. Portakal tokanın babası oldu. Eve geliyor ve tokaya “merhaba tatlım” diyor falan:) Baba ile ilgli hikaye çok… Neyse geçen gün “Anne Ezo öğretmenimin babası var mı?” diye sordu. O an donmuşum kalmışım. Hey gidi Kemal Sunal dedim içimden. Kızıma ölümü senin adınla mı anlatacaktım şimdi ben ne diyeceğim. Hani zaten ailemizde hastalarımız var ve uzun zamandır böyle bir durum olursa Doğa’ya nasıl söylerim diye düşünmekteyim. Hadi bakalım pat diye geldi şimdi soru sıkıysa cevapla. “Yok canım ölmüş babası” dedim. 2 dk. sessizlik sonra klasik bizim “Aaaaaaaaa” diye bir şaşırma ve arkasından “Ama o zaman yeni bir baba gerekli ona”… ve “Benim babam ölmedi ama dimi”… Sonra konuyu fazla uzatmadan ve karmaşık hale sokmadan gayet basit tek cümle ile her canlının belli bir yaşam süresi olduğunu ve sonunda öldüğünü söyledim ve rahatladım.
Ama yok daha rahatlamamışım. Bu konuşmadan 1 gün sonra, “Anne benim büyükbabam nerde?” Hay Allahım çatlayacağım. Ben kaçtıkça üstüme üstüme geliyor bu konu. “Büyükbaban geçen yıl ölmüştü Doğa’cığım” dedim. Yine “Aaaaaaaaa” şeklinde bir şaşırma. Yorum yapmadı daha fazla. O günden beri her gün ara ara sordu. İlk defa bugün sormadı.
Pembe renk üzerine ise ne desem yetmez. “Ben en çok pembe rengi severim” diyerek başladı bu haftaya. Dünyayı pembe görüyor resmen! Herşeyin pembesi olacak. Pembe bir roketimiz olsaymış aya gitseymişiz mesela. En son dün şöyle dedi; “Ben pembe bir hastalığa yakalandım anne!”
)
Bugün yere şekeri düşen bir çocuk ağlıyordu yolda ve annesi şöyle dedi ona; “Bak ben sana ne demiştim. Bir yerin acır ya da incinir ancak o zaman ağlayabilirsin. Onun dışında ağlaman çok gereksiz”. Baktım kaldım kadına öyle çünkü daha dün ağlama konusunda bir konuşma yaptım Doğa’yla. “Ben büyüdüm artık ağlamam bebekler ağlar” dedi bana dün. Ben de “herkes ağlayabilir, gülmek kadar doğal birşey ağlamak” dedim. Ve dünden beri düşünüyorum ben mi soktum acaba çocuğun kafasına büyüyünce ağlanmaz diye birşeyi… Bugün de o kadın öylece çıktı karşıma…
İşte bu hafta böyleyiz…Fotoğraftaki Mini yeni katıldı ailemize. Her gün okula gidiyor Doğa ile, birlikte uyuyorlar, tuvalete giriyorlar, poposu bile siliniyor Mini’nin. Bir muhabbetteler ki sormayın.

“Yaklaşan felaketler ve değişim konusu Amerikalıların eline geçince her konuda olabildiği gibi bu da hayli sulandırılabildi. İlk önce bu konuda çok sayıda kitap yazıldı. Hatta ‘Complete Idiot’s Guide to 2012′ (Tamamen Aptal Olanlar İçin 2012 Rehberi) adlı bir kitap bile var. 2012 yılındaki felaketlerden nasıl kurtulunabileceğini ve hayatta kalma ipuçlarını öğretmek Amerika’da belli başlı bir sektör haline gelmiş durumda. Gaz maskesi satan mı, deprem sonrası yardım malzemesi satan mı dersiniz, her telden çalan var ABD’de. Bunların bir özetini bu sitede bulabilirsiniz. Tabii bu konuda birçok film de yapıldı. Bu konuya ilgi çok. Sadece Survive 2012 sitesini bile bugüne kadar 5 milyon kişi ziyaret etmiş. Yani 2012 yılı kendi başına bir marka olmuş durumda.”
Yukarıdaki paragraf Serdar Turgut’un dünkü yazısından. Tamamı için tıklayın. Yazının en çok yukarıdaki son paragrafı hoşuma gitti ve burada örnek verdiği web sitesini gerçekten komik buldum.
2012 çok uzun zamandır yazılan çizilen, tartışılan bir konu. Tamamen bilinç değişimi olacağı kısmına katılıyorum ama ne şekilde yani ruhsal mı fiziksel mi olur onu kimse bilemez bence. Zaten görünen köy kılavuz istemez. Dünya genelinde su savaşlarının başlamasına az kaldı, guguk kuşlarının bile nesli tükendi… yani nasıl bir tablo bekleyebiliriz ki. Mayalar hakkında okumak ve iyi anlamak gerek. Tabii en önemlisi de içsel olarak hazırlanmak yani güçlenmek gerek.

Günlerden birgün kurbağaların yarışı varmış. Hedef, çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış. Bir sürü kurbağa da arkadaşlarını seyretmek için toplanmışlar ve yarış başlamış. Gerçekte seyirciler arasında hiçbiri yarışmacıların kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyormuş. Sadece şu sesler duyulabiliyormuş:
“Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!”
Yarışmaya başlayan kurbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar. İçlerinden sadece bir tanesi inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş.
Seyirciler bağırıyorlarmış:
“…Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!..”
Sonunda, bir tanesi hariç, diğer kurbağaların hepsinin ümitleri kırılmış ve yarışı bırakmışlar. Ama kalan son kurbağa büyük bir gayret ile mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış. Diğerleri hayret içinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemişler. Bir kurbağa ona yaklaşmış ve sormuş; “Bu işi nasıl başardın?”
O anda farkına varmışlar ki… Kuleye çıkan kurbağa sağırmış!
Dışarıdaki olumsuzluklar bizi yıldırmasın. İçimizdeki sesi dinleyerek yolumuza devam…
Mucizelerle dolu bir hafta olsun…

Bu hafta ev dışında zamanımın çoğu yogada geçiyor. Geçen hafta Doğa’nın hastalanması ve sonra da bana geçmesi nedeniyle gidemediğim 2 dersimi de tamamlamaya çalışıyorum. Derslere böyle üstüste gitmek çok iyi geldi, iyice açıldım birden. Mihri Hoca sağolsun engin bir deniz. Bir bilgi denizi! Oturup günlerce konuşsam yine de sıkılmam her an yeni bir bilgi daha ediririm kendisinden. Bugün dersten önce bizlerle ilginç bir paylaşımda bulundu. Yaklaşık 2 aydır düzenli olarak kefir içtiğinden ve sağlığına ne kadar faydası olduğundan bahsetti. Hem de evde kendisi mayalıyormuş. Önce inek sütüne yapmış istediğikıvamı yakalayamamış. Daha sonra keçi sütüne denemiş ve tam kıvamını tutturmuş. Özellikle keçi sütü, biliyorsunuz mutlaka, inek sütüne göre çok daha faydalı. Hele bir de içine kefir mayalanıp içilince tabii tam bir mucizevi içeçeğe dönüşüyor. Ben haftaya Mihri Hoca’nın Kadıköy’de tarif ettiği bir yerden gidip kefiri alıp evde mayalayacağım. Keşke Doğa’ya da içirebilsem ama günlük sütün bile tadını ayırt eden bir şahsiyet kefiri nasıl içer bilinmez:) Neyse anne sağlıklıysa çocuk da sağlıklı. Ne gerekiyorsa yapmak gerek sağlık için.
İşte Kefirle ilgili Tübitak’ın sitesinden aldığım bilgiler;
Kefir esasen Kafkasya’da yapılan yöresel bir içecektir. Fakat ülkemize son yıllarda kimi rahatsızlıklara iyi geldiği düşüncesiyle evlerde üretilip kullanılmaya başlanmıştır.
Kefirin evde yapımı oldukça kolaydır. Kefirin ana maddesi süttür. Yapım aşamasında ilk önce süte maya olarak kefir tanesi katılır. Kefir tanesi, karnabaharı andıran bir yapıda, bezelye büyüklüğünde ve beyaz renklidir. Üzerinde çok çeşitli mikroorganizmalar bulunur. Kefir için kullanılacak süt iyice kaynatılır ve 25°C’ye kadar soğutulduktan sonra kaymağı alınıp üzerine kefir taneleri eklenir. Kefir tanesinin miktarı her 1 litre süt için 15-20 gram kadardır. Eğer hava soğuksa kabın etrafı yoğurt yapımında olduğu gibi bezle sarılabilir. Bundan sonra karışımın pıhtı halini alması beklenir. Pıhtı hazır olduktan sonra buzdolabında saklanır. Soğuduktan sonra da süzgeçten geçilerek tanelerden arındırılır ve içilmeye hazır olur.
Kefirin faydalarına gelince… Öncelikle kefir besin değeri oldukça yüksek, sindirimi kolay bir içecektir. Bağırsak rahatsızlıkları, sinirsel rahatsızlıklar, iştahsızlık, ve uykusuzluğa iyi geldiği bilinmektedir. Ayrıca halk arasında ülser, yüksek tansiyon, bronşit, astım, safra bozuklukları ve diğer bazı hastalıkların tedavisinde etkili olduğuna inanılmaktadır. Yakından tanıdığım bir yüksek tansiyon hastasının kefir sayesinde oldukça iyileştiğini biliyorum. Fakat kendisi aynı dönemde normalden fazla kilo almış ve bunun sebebinin kefir olduğunu düşünüyor. Eğer kefirin iştah açıcı ve besleyici özelliklerini düşünürsek büyük olasılıkla bu doğru bir tahmin.
Bu da günün olumlaması; “Bütün organlarım muhteşem bir düzenle yapmaları gereken işlemleri yaparlar. Keyifle ve neşe ile.” – R. Şanal’ın “Kuantum Olumlama” kitabından.
