Özgür Turan
Yoğun tempolu geçen yıllardan sonra 2006 Mayıs'ta ara verdim aktif çalışmaya...
merhaba dedim yeni hayata ve Doğa'ya... Kendimi buldum, yeniden doğdum ben böyle, mucizelere ve evrenin hediyelerine daha fazla inanır oldum.







Bir kişinin kendisini karşısındaki kişinin yerine koyarak olaylara onun bakış açısıyla bakması, o kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlaması, hissetmesi ve bu durumu ona iletmesi süreci “empati” sözlükteki tanımına bakarsak.. Tanımından oldukça kolay gibi görünen, hepimizin bildiği ve dile getirdiği ama günlük yaşantımızda ne yazık ki gerçek anlamında uygulayamadığımız, sağlıklı bir iletişim sürecinin olmazsa olmazlarından “empati”..
Geçen sene katıldığım iki gün süren “Etkili ekip iletişimi” eğitiminde neredeyse bir tam gün sadece empatik yaklaşımı ve önemini tartışmıştık.. Özellikle kişilerin ilgi alanları, yaşanmışlıklar ne kadar ortaksa yani – Ünsal hocanın derslerine girenler bilirlerJ – “ortak izafiyet” çerçeveleri ne kadar genişse insanların empatik yaklaşım kurabilmeleri kolaylaşıyor..
Bunları neden mi anlatıyorum? Dersu’nun bana getirdiği armağanlardan biri de bu çünkü.. Anne olduktan sonra, insanlara çok daha sıcak davrandığımı fark ettim… Normal hayatta “merhaba, günaydınları” esirgediğimiz insanlarla, küçük mucizelerimiz sayesinde iletişim kurabiliyoruz.. Bu bazen parkta, alışverişte bazen internette, telefonda olabiliyor…Örneğin dün akşam, hiç tanımadığım bir kişiyle tam 45 dakika telefonda konuşabildim, sohbet edebildim hiç sıkılmadan, eski bakıcım hakkında referans almak için beni aradığında.. Ortak konularımız çocuklarımız olunca, insanlar birbirlerine gönül gözlerini açabiliyorlar, yani o çok önemli “empatik yaklaşım” devreye giriyor….
Anne olmak nasıl bir duygu diye sorduklarında hep annelik kendi kendinizi eğitebilmeniz için size verilmiş en önemli hediye derim soranlara.. Çünkü çabuk sıkılan, çabuk öfkelenen, sabırsız biri olan ben sabretmeyi öğrendim Dersu sayesinde.. Günlük yaşamın kargaşasında bazen Don Kişot gibi yeldeğirmenleriyle savaşırken hep o arka plana atılan içsel yolculuğuma çıktım oğlum sayesinde… sabaha karşı, en derin uykudan uyansam bile gülümseyebiliyorum yine onun sayesinde… Ve daha etkin empati kurabiliyorum artık biriyle konuştuğumda..
Çocuğunuza duyduğunuz o içgüdüsel ve mucizevi sevgi, bakış açınızı değiştiriyor, daha anlayışlı bakıyorsunuz hayata ve hayatın diğer oyuncularına…

Evrene güvenmek gerek! Her gün bunu daha iyi anlıyorum. Yolunda gitmeyen ne olursa olsun “Hayrıma olsun” diyerek bırakabilmek en güzeli. O zaman evren öyle bir sıraya diziyor ki olacakları siz bile şaşıp kalıyorsunuz. Bırakmak derken eli eteği çekip öylece durmaktan bahsetmiyorum. Size göre olumsuz olan bir durum içinde kaldığınızda zihninizi meşgul eden düşüncelerden bir türlü kurtulamamak, uyku uyuyamayacak derecede zihninizin uyanık kalması, geçmişle hesaplaşmalar, affedemedikleriniz, şimdide kalamamak, bitmek bilmeyen “keşke”ler…bunların hepsi ruhunuzu gereğinden fazla yoruyor. Zihniniz sizi öyle bir ele geçiriyor ki sürekli negatifte kaldığınız, endişe ve korku dolu olduğunuz için her yeni başlangıç aynı olumsuz şekilde sonuçlanıyor. Aslında bugünlerde çok fazla dillerde dolaşan ama aslında dünyanın varoluşu kadar eski bir tarihi olan çekim yasasının temeli de bu; “Neye odaklanıyorsanız oradan yaratıyorsunuz”.
Bir bilim adamının ruhsal seyahatini anlatan “Kod Adı Tanrı” kitabında MANI BHUMIK şöyle yazıyor:
“Ortaya çıkan modern bilimin ışığında artık biliyoruz ki elmayı Newton’un başına düşüren şeyle, tüm evreni birlikte tutan şey aynı çekim ve dünya için var olduğunu bildiğimiz doğa kanunları tüm evren için geçerli. Şöyle de diyebiliriz; ‘Ne kadar küçükse o kadar büyük’; Hayal bile edilemeyecek büyüklükte olan evren küçücük bir atom tanesinden oluşmuştur. Bilim artık cenneti dünyadan, zihni özden ayırmamaktadır.”


Gectigimiz haftasonu Ataşehir Sahan’da yemek yedik. Doğa ve biz de tabiki restoranın içindeki büyük oyun odasını görünce önce çok sevindik. Fakat yemek sırasında sürekli oyun odasından çıkmak istemeyen Doğa ile uğraşmak bir savaşa dönüştü. Hadi oynasın gelmişken diye neredeyse yemeğimi oyun odasında yedim. Yaklaşık 2 saatlik gözlemim boyunca bu oyun odasının tamamen amacından farklı kullanıldığı sonucuna vardım.
Doğa Okulları sponsor olmuş çok şık bir oyun odası yapılmış Ataşehir Sahan’a. Fakat içinde bir oyun ablaları var ki inanın görseniz ayaklarınızı vurarak kaçarsınız. Suratlarından düşen bin parça, tamamen hayattan bezmiş bir görüntü çizen bu ablalar çocuklara değil gözetmen olmak, çocuklarla hiçbir şekilde bir ilişki içinde olmamalı. Birinin kucağında yaklaşık 9 aylık bir bebek…çocuk put gibi duruyor öyle. Ayakta kucağında gezdiriyor çocuğu oyun ablası. Hiçbir iletişimi yok çocukla. Diğer yanda bir masada 3-4 yaşlarında çocuklar boyama yapıyorlar. Yerlere renkli raptiyeler düşmüş. Doğa dahil bütün 1,5 yaş civarı çocukların ilgisini çekiyor doğal olarak bu raptiyeler. Uyarıyorum ablaları; “Yutabilirler bunları” diyorum ama ne yazık ki duymamazlıktan geliyorlar.
Restoranda sigara içilmeyen bölüm ayrı fakat tabiki çoğu mekanda olduğu gibi arada herhangi bir separatör olmadığından bütün sigara dumanı olduğu gibi oyun odasında. Yemek yerken de sizin ve çocuğunuzun üzerinize sigara dumanı siniyor.
Bütün bu olumsuzlukların yanında olumlu yanları da yok değil tabii. Servis ve yemekler mükemmel. Doğa çok eğlendi. O 2 saat boyunca koşturdu durdu. Hatta langırt bile oynadık birlikte. Evet Doğa için yine gidebilirim fakat ancak çok sıkıştığım yani gidecek daha iyi bir yer bulamadığım zaman!
Çocuklar için özel alanlar oluştururken ve bu alanlarda gözetmenler çalıştırırken daha özenli olmak gerekiyor. Hele de Sahan gibi ismi kaliteli bir restoransanız daha da dikkatli olmanız gerekiyor. Ya da diğer bir seçenek de hiç böyle bir oyun alanı işine girişmemek…
