Özgür Turan
Yoğun tempolu geçen yıllardan sonra 2006 Mayıs'ta ara verdim aktif çalışmaya...
merhaba dedim yeni hayata ve Doğa'ya... Kendimi buldum, yeniden doğdum ben böyle, mucizelere ve evrenin hediyelerine daha fazla inanır oldum.






“Bedende en çok rahatsızlığa neden olan düşünce kalıpları eleştirme, kızgınlık, içerleme (gücenme) ve suçluluktur. Örneğin, eleştirme eğer alışkanlık halini alırsa artrit (eklem iltihabı) gibi hastalıklara yol açabilir. Kızgınlık, bedende kabaran ve yanan bir iltihaplanmaya dönüşebilir. Uzun süren bir içerleme insanı zehirler, yavaş yavaş yiyip bitirir ve en sonunda urlara ve kansere yol açabilir. Suçluluk duygusu daima cezalandırma peşindedir ve acıya yol açar.” diyor Louise L. Lay “Tüm Hastalıkların Zihinsel Nedenleri” isimli kitabında.
5 yaşında tecavüze uğramış ve tüm çocukluğu boyunca hırplanmış biri olan Hay, yıllarda şifacı olarak ders verirken dölyolu kanseri olduğunu öğrenir. 6 ay süresince doktorundan izin isteyerek kendi içsel yolculuğunu tamamlayana dek, kendisi ile çalışarak affetme çalışmaları yapar, zihinsel ve bedensel olarak tam bir arınma gerçekleştirir. Bu çalışmanın sonucunda ise düşünce kalıplarımızı değiştirerek ve gerekli onaylamaları düzenli olarak gerçekleştirerek varolan hastalıklarımızı iyileştiribildiğimizi fark eder ve bu kitabı yazar.
Kitapta hemen hemen bütün hastalıklar, olası nedenleri ve onaylayıcı yeni düşünce modelleri ile birlikte veriliyor. Kendimdeki rahatsızlıkları ve nedenlerini gözden geçirirken en ilgimi çeken Adet Öncesi Sendromu ile ilgili olası neden ve onaylaması oldu. Bu sendromun olası nedeni kitapta şöyle açıklanıyor: “Karışıklığın hakim olmasına izin verme. Gücünü dış etkilere teslim etme. Kadınlık süreçlerini reddetme.”
Yeni düşünce modelinde ise şöyle bir onaylama yapmanız gerekiyor: “Şimdi zihnimin ve hayatımın sorumluluğunu üstleniyorum. Ben güçlü ve dinamik bir kadınım. Bedenimin her parçası kusursuz çalışıyor. Kendimi seviyorum.”
Bu onaylamayı en az 1 ay boyunca kendinizle sürekli yapıyor olmanız gerekiyor. Hatta bunun üzerine bir meditasyon yaparsanız belki daha da derinlere inebilir, kendinizle ilgili farklı ipuçları da yakalayabillir, farklı yanlarınızla yüzleşebilirsiniz.
Benim olduğu gibi sizinde kabusunuzsa bu sendrom, bir deneyin derim. Bazen adet döneminden 10 gün önce başladığını düşünürsek bu da ayın yarısı demek oluyor. Her ayın yarısını depresyonda geçirmektense kendimizle çalışmak, kendimizi keşfetmek en güzeli…
Hadi bakalım kolay gelsin bayanlar…


Bir kişinin kendisini karşısındaki kişinin yerine koyarak olaylara onun bakış açısıyla bakması, o kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlaması, hissetmesi ve bu durumu ona iletmesi süreci “empati” sözlükteki tanımına bakarsak.. Tanımından oldukça kolay gibi görünen, hepimizin bildiği ve dile getirdiği ama günlük yaşantımızda ne yazık ki gerçek anlamında uygulayamadığımız, sağlıklı bir iletişim sürecinin olmazsa olmazlarından “empati”..
Geçen sene katıldığım iki gün süren “Etkili ekip iletişimi” eğitiminde neredeyse bir tam gün sadece empatik yaklaşımı ve önemini tartışmıştık.. Özellikle kişilerin ilgi alanları, yaşanmışlıklar ne kadar ortaksa yani – Ünsal hocanın derslerine girenler bilirlerJ – “ortak izafiyet” çerçeveleri ne kadar genişse insanların empatik yaklaşım kurabilmeleri kolaylaşıyor..
Bunları neden mi anlatıyorum? Dersu’nun bana getirdiği armağanlardan biri de bu çünkü.. Anne olduktan sonra, insanlara çok daha sıcak davrandığımı fark ettim… Normal hayatta “merhaba, günaydınları” esirgediğimiz insanlarla, küçük mucizelerimiz sayesinde iletişim kurabiliyoruz.. Bu bazen parkta, alışverişte bazen internette, telefonda olabiliyor…Örneğin dün akşam, hiç tanımadığım bir kişiyle tam 45 dakika telefonda konuşabildim, sohbet edebildim hiç sıkılmadan, eski bakıcım hakkında referans almak için beni aradığında.. Ortak konularımız çocuklarımız olunca, insanlar birbirlerine gönül gözlerini açabiliyorlar, yani o çok önemli “empatik yaklaşım” devreye giriyor….
Anne olmak nasıl bir duygu diye sorduklarında hep annelik kendi kendinizi eğitebilmeniz için size verilmiş en önemli hediye derim soranlara.. Çünkü çabuk sıkılan, çabuk öfkelenen, sabırsız biri olan ben sabretmeyi öğrendim Dersu sayesinde.. Günlük yaşamın kargaşasında bazen Don Kişot gibi yeldeğirmenleriyle savaşırken hep o arka plana atılan içsel yolculuğuma çıktım oğlum sayesinde… sabaha karşı, en derin uykudan uyansam bile gülümseyebiliyorum yine onun sayesinde… Ve daha etkin empati kurabiliyorum artık biriyle konuştuğumda..
Çocuğunuza duyduğunuz o içgüdüsel ve mucizevi sevgi, bakış açınızı değiştiriyor, daha anlayışlı bakıyorsunuz hayata ve hayatın diğer oyuncularına…

Evrene güvenmek gerek! Her gün bunu daha iyi anlıyorum. Yolunda gitmeyen ne olursa olsun “Hayrıma olsun” diyerek bırakabilmek en güzeli. O zaman evren öyle bir sıraya diziyor ki olacakları siz bile şaşıp kalıyorsunuz. Bırakmak derken eli eteği çekip öylece durmaktan bahsetmiyorum. Size göre olumsuz olan bir durum içinde kaldığınızda zihninizi meşgul eden düşüncelerden bir türlü kurtulamamak, uyku uyuyamayacak derecede zihninizin uyanık kalması, geçmişle hesaplaşmalar, affedemedikleriniz, şimdide kalamamak, bitmek bilmeyen “keşke”ler…bunların hepsi ruhunuzu gereğinden fazla yoruyor. Zihniniz sizi öyle bir ele geçiriyor ki sürekli negatifte kaldığınız, endişe ve korku dolu olduğunuz için her yeni başlangıç aynı olumsuz şekilde sonuçlanıyor. Aslında bugünlerde çok fazla dillerde dolaşan ama aslında dünyanın varoluşu kadar eski bir tarihi olan çekim yasasının temeli de bu; “Neye odaklanıyorsanız oradan yaratıyorsunuz”.
Bir bilim adamının ruhsal seyahatini anlatan “Kod Adı Tanrı” kitabında MANI BHUMIK şöyle yazıyor:
“Ortaya çıkan modern bilimin ışığında artık biliyoruz ki elmayı Newton’un başına düşüren şeyle, tüm evreni birlikte tutan şey aynı çekim ve dünya için var olduğunu bildiğimiz doğa kanunları tüm evren için geçerli. Şöyle de diyebiliriz; ‘Ne kadar küçükse o kadar büyük’; Hayal bile edilemeyecek büyüklükte olan evren küçücük bir atom tanesinden oluşmuştur. Bilim artık cenneti dünyadan, zihni özden ayırmamaktadır.”

