Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...



Gambia günlüğünü takibe alın

beliz

 

 

Canım arkadaşım Beliz Kudat bu defa Afrika’da. Gönüllü çalışmak için gittiği Guatemala’dan İstanbul’a dönüp kitabı “Yoldan Gönüllü Çıktım”ı yazdıktan sonra Beliz bu defa Afrika ana karasının en küçük ülkesi olan Gambia’ya gitti.

WACC (Women Advencement and Child Care) isimli sivil toplum kuruluşunun ekibi ile birlikte çalışmak üzere Sosyal ve Ekonomik Yaşamda Nitelikli Değişim ve Gelişime Destek Derneği olan Sen-De-Gel’in gönüllü proje koordinatörü olarak Gambia’ya gönüllü çalışmaya giden Beliz, Gambia’daki günlerini de tıpkı Guetemala’da yaptığı gibi blog tutarak kalıcılaştırıyor.

İşte Gambia günlüğü; http://gambiyagunlugu.blogspot.com/

Sen-De-Gel, dünyanın en yoksul ülkelerinde sosyal ve ekonomik alanda sürdürülebilir gelişmeyi desteklemek amacıyla iki yıl önce kurulmuş. Yalnızca yerel kuruluşlar tarafından davet edildiği yerlerde faaliyet gösteren Sen-De-Gel, “yardım” vizyonuyla değil, kalkınma ve istihdama destek veren projeler üreterek çalışmakta. Sen-De-Gel kurulduğu günden bu yana, Gambiya’daki gönüllü paydaşı WACC (Women Advencement and Child Care) isimli sivil toplum kuruluşu ile ortak çalışmalar yapıyor.
Beliz’in Guatemala günleri ve kitapla ilgili olarak da buradan bilgi alabilirsiniz.

Yazı çizi işleri

  • Ben kategorisinde.
  • 2 Yorum Var

Dün gece sabaha kadar ayıktım , sıfır uyku ile başladım bugüne. Sabaha karşı dalmışım biraz ama başımdaki ağırlık ancak şu öğlen saatlerinde hafifledi, o da ılık bir duşun ardından. Güneşe, denize çıkasım yok. Allahtan Doğa da istemedi kendi halinde boya kalemleri ve biraz da televizyonla takılıyor evde. Yoksa bu sepet halimle güneşte zeka seviyem daha da düşebilir. Bütün gün yazı çizi, okuma yapıp tembellik edesim var. Sabah gözümü açtığım gibi aldım kalemimi defterimi elime , çok iyi geldi. Yazmak beni gerçek anlamda iyileştiriyor. Kendimi başka dünyalara götürüyorum yazarken. Bazen kendimle ilgili öyle şeyler keşfediyorum ki şaşırıyorum örneğin. Kimi zaman karaladığım bir öyküdeki karakter benimle yaşıyormuş gibi hissediyorum, konuşuyor olur olmadık zamanlarda. Hatta geçenlerde ne oldu bilseniz; Arada karaladığım bir çalışmam var, ne zaman bitiririm bilmem ama orada yazdığım bir karakteri bir dergide gördüm. Evet şaka değil gerçekten sanki adam aynen benim hayalimdeki yarattığım karakterin ta kendisi. Üstelik yaşadığı yer, konuştuğu dil, giyim tarzına kadar herşey birebir tutuyor. Gerçekten şoka girdim ve kestim tabii o sayfayı. Artık karakterim tam anlamıyla benimle. Her zamankinden daha da gerçek.

Zihnimizin perdelerini kaldırdığımızda derinlerde kalanlar yüzeye çıkıyor olduğu haliyle. Her ne çıkıyorsa hepsi bizden, bizim yansımamız. Neler var neler içerilerde. Kendimizi bütün yansımalarımızla kabul etmek ne zor değil mi ama? Kendimizi kabul edebilsek öylece, etrafımızı da olduğu haliyle kabul edebilme yetisine erişeceğiz. Ama bu yargılayan, etiketleyen, ayrıştıran halimizle bu kabul çok da kolay değil. İşte benim bu kabulü en rahat yapabildiğim eylem yazmak. Yazarken hayat daha rahat akıyor sanki, herşey daha berrak ve net. Olan olduğu haliyle orada, gizli saklı hiçbir şey yok.

İçinde olduğumuz dönem zorlu, enerjiler sıkıştırıcı, gökyüzünün hali malum, gerek ülkemizde gerekse dünyada kaos şiddet almış başını gidiyor. Kuşadası’nda Ege’nin kokusunu içime çeksem, ayın ışığıyla geceyi karşılayıp, horoz sesiyle uyansam da dünyanın bu hali bana rahat vermiyor. İçimdeki korku, endişe, üzüntü hepsi üşüşüyor bir anda zihnime. Buraya geldiğimden beri yaklaşık 15 gündür yoga yapamıyorum. Ne vaktim oluyor ne de halim. Zaten evin koşturmacası ve Doğa ile gün su gibi akıyor. Aklımı başımda tutabilmek ve biraz olsun merkezimde kalabilmek için bugünlerde bana iyi gelen tek şey; yazmak. Kışın ve buraya geldiğim güne kadar yaptığım yogalar sağolsun ne diyim. Sanırım bizi ne iyileştiriyorsa onu yapmamız gerekiyor bu dönemde.

Doğa'nın dergiden çıkan çıkartmalarla yaptığı bir resim. Kendisi 18 yaşındaymış burada. Pamuk da hayli büyümüş adeta gençleşmiş gibi görünüyor:)

Doğa’nın dergiden çıkan çıkartmalarla yaptığı bir resim. Kendisi 18 yaşındaymış burada. Pamuk da hayli büyümüş adeta gençleşmiş gibi görünüyor:)

 

 

Kalbim Ege’de kalacak

Pazardan geleli 1 saate yakın oluyor. Aldığımız bütün meyvelerden, özellikle incir, bolca mideye indirdim, sebzeleri de çiğ çiğ ısırarak yiyesim var öylecene. Çiğ sebze iyidir hoştur da benim bünyeye dokunuyor o yüzden zor tutuyorum kendimi. Her gün pazara gidip tazecik meyve sebzelerin seyrine bakabilirim, o kadar güzeller ki. Havuçların kabuğu soyulmayacak kadar incecik, salatalıklar çiçekleriyle birlikte önünüzde. Ege otları, kabak, domates, taze fasulyeden falan hiç bahsetmiyim. Doğa annemle şu anda salatalık ve acurlardan turşu kuruyor. Sanırım İstanbul’a dönmem hayli zor olacak bu gidişle. Burada pazarda 5-7 lira çok pahalı bir rakam örneğin. Biz zavallı İstanbullular herşeyin “organik” halini, bilmem kaç katı fiyatına alırken burada 1.50 tl ya da 2 tl. gibi rakamlarla alışveriş yapabilmek şaşkınlık yarattı bende. Annemlerin siteden bir ev yapıp acil buralara yerleşesim, Egeli olasım var. Bakın taze adaçayı ve kurutulmuş lavanta aldım çayını yapmak için. Akşamları cırcır böceklerinin sesiyle balkon sefamı yaparken bu çaylar bana çok iyi geliyor. Tabii Doğa’nın isteği üzerine bir de ayçiçeği aldık, güneşe koyduk kuruyor.

fotoğraf

Bir dolunay gecesinden…

Şu anda bilgisayarımın yanıbaşında çıtır çıtır yanmakta olan beyaz mumum, karşımdaki dağların eteklerinden görünmeye başlayıp tepeye kadar çıkmış nefis bir dolunay ve cırcır böcekleri eşliğinde yazıyorum sizlere.  Ay öyle parlak ve canlı ki içimi yıkıyor ışığıyla adeta. Ara sıra hücum eden sivrisinekler de olmasa keyfime diyecek yok. Eh artık onlar da şahitlik etsin bu an’a.

Doğa günün yine yorucu bir yaz gününü yatağa sürünerek giderek noktaladı demek isterdim tabii ama yine direndi her akşam olduğu gibi uykuya. Söylenerek uyudu niye onu erken uyutuyorum diye. Ben de şu güzel dolunay akşamında mumumu yakıp balkon sefası yapmak ve biraz burada çizittirmek istedim.

Peşi sıra rüyalar görüyorum buraya geldiğimizden beri, yani yaklaşık bir haftadır. Kimi zaman geçmişten kareler, insanlar, o günlerdeki hislerim geliyor rüyama misafir. Kimi zaman da hiç bilmediğim mekanlarda bilmediğim kişilerleyim ama tanıdık hislerle. Ne acayiptir benim rüyalarım bir bilseniz hep derim yazsam kitap olur. Çocukluğumda hatırlarım, kimi zaman uykum bölündüğünde rüyam yarıda kaldıysa, tekrar uyumaya zorlardım kendimi aynı rüyaya kaldığım yerden devam edeyim diye. Eminim siz de bilirsiniz bu duyguyu. En fenası da kötü bir rüya görürsünüz ve uyandığınızda yaşadığınıza şükredersiniz. Örneğin bir yakınınızın öldüğünü ya da başınıza kötü bir şey geldiğini gördüğünüzde uyanmak iyi gelir. Ya da kendinizin öldüğünüzü gördüğünüzde. Sahi siz hiç öldünüz mü rüyanızda?

Dolunay öncesi bir hafta ve sonrası bir hafta bedenimiz her anlamda hassaslaşabiliyor, rüyaların artması da ondan. Dolunay her defasında ayrı etki yapıyor bende. Bazen hiç uyutmuyor, deli gibi dolanıyorum ya da oturuyorum sabaha kadar. Ama bazen de böyle geceleri rüya aleminde oluyorum, derin uykuda geçiriyorum.

Bu dolunayın yorgun, kırgın kalplerimizi iyileştirmesini, kalplerimize daha fazla merhamet ve şevkat vermesini, solgun yüreklerimizi ışığıyla parlatmasını, yerine koyamadıklarımızın yokluğuna dayanma gücü vermesini, yaratıcılığımızı artırmasını, kendimize bile söyleyemediğimiz gerçeklerimizi görebilme fırsatları vermesini diliyorum.

 

Merhaba Kuşadası

Geçtiğimiz haftasonu uzunca bir süreliğine hoşçakal dedik İstanbul’a. Neredeyse okullar açılana kadar Egeliyiz artık. Annemler yaklaşık 20 gün önce ani bir kararla Kuşadası’na yerleşme kararı alıp, buraya taşınınca bize de tası tarağı toplayıp buraya gelmek düştü. Şimdilik hayatımızdan çok memnunuz. Tek derdimiz Serdar ve Pamuk’a duyduğumuz özlem. Görüntülü konuşma biraz olsun oyalıyor Doğa’yı ama yine de her sabah Serdar’ın geleceği güne kaç gün kaldığını hesaplayarak ve Pamuk’u sayıklayarak gözünü açıyor.

Burada hayat oldukça dingin, tam benlik, doğa ile içiçe, stresten ve karmaşadan uzak. Doğa burada kediler, köpekler, karıncalar, çiçekler, böcekler, deniz, gökyüzü derken günü yatağa yapışarak kapatıyor. Bütün endişesi günde kaç dondurma yiyebileceği, kaç kere yüzebileceğinden ibaret. Annesinin çılgın gibi her an haber izlediği ve kimi zaman haberlerle birlikte katılarak ağladığı günler de geride kaldı neyse ki. Artık haberleri o uyuduktan sonra izlemeye gayret ediyorum. Ama gözyaşlarımı tutmam pek mümkün değil, halen geldiğinde salıveriyorum. Gerçi gözyaşımız kaldı mı diyeceksiniz evet birara kurudu hepimizin gözleri ağlamaktan.

Doğa için oldukça ağır bir yüktü 30 gün önce duydukları, şahit oldukları, gördükleri. Ne ağaçların kesilmesine, ne polislerin şiddetine ne gaz bombalarına ne de ölümlere anlam veremedi. Biz anlam veremedikten sonra çocuklar nasıl versin ama değil mi? Polis, gaz, başbakan, ağaç, ölüm kelimelerine ne farklı anlamlar yükledi kendi içinde. Olanlara bu kadar yakınen şahit olmasını tercih etmezdim ama oldu. Çocukları hayatın içinden tamamen soyutlamak da doğru değil. Ama diğer taraftan gündemin bizlerde yarattığı derin acı, kızgınlık ve öfkemizi çocuklara yansıtmak da doğru değil. Her ne kadar kontrol etmeye çalışsak da çocuklar bizim duygusal dalgalanmalarımızı birebir hissediyorlar. Önemli olan her ne hissediyorsak şeffaf ama onları incitmeden kendimizi ifade edebilmek.  Aslına bakarsanız gündemden biraz olsun uzaklaşıp, kendinizi şarj etmenin tek yolu bugünlerde çocuklarla vakit geçirmek. Onların koşulsuz sevgisi sizi iyileştirebilir, güç verebilir.

Anne olmak, hatta ebeveyn olmak bugünlerde her zamankinden daha da zor. Yaralanan, dövülerek öldürülen, göz altına alınan, hor görülen, hakaret edilen evlatlar ve yürekleri yanan anneleri, babaları gördükçe çocuklarımızın bu ülkedeki geleceğine dair endişelerimiz kat be kat artıyor. Fakat bu endişelerimize sarılırsak onları daha da büyütürüz. Endişelenmek yerine desteğe ihtiyacı olanlara nasıl destek olabiliriz onu düşünelim, gündeme nasıl dahil olabiliriz ona bakalım. Ayrıca şifaya ihtiyacı olanlara bolca şifa gönderelim, dua edelim. Şimdi anneler olarak her zamankinden daha da güçlü olma, çalışma, okuma ve üretme zamanı. Artık boşa geçirecek hiç vaktimiz yok.

Burada her sabah köşedeki bakkaldan gazete almaya gidiyorum. Malum penguen basınının gazeteleri yerinde dururken gerçeklerden bahseden 1-2 gazeteyi bulmak zor oluyor. Hatta dün plaja indiğimizde bir marketten Doğa’ya deniz yatağı almaya çabalarken, bir adam istediği gazete kalmadığı için söyleniyordu. Adanın tamamı böyle mi bilemiyorum tabiki ama gözlemlerim sürecek ve zaman zaman gücüm oldukça buradan aktaracağım. Gücüm oldukça diyorum çünkü halen kalben yorgunum. Hepimiz öyleyiz. Zaman zaman enerjimi toplamam zor oluyor, ama güzel günler göreceğimize inancım ve umudum beni ayakta tutuyor. Bir de biliyorum ki bu daha başlangıç. Mücadele içinde güçlü durmayı öğreneceğiz her geçen gün. Kendimiz için yaşadığımız günler geride kaldı, birlik olma zamanı.

Dün gece limana yakın bir parkın bahçesinde Gezi destekçileri 15-20 kişi forum yapıyorlardı ve adanın genel sorunlarını konuşuyorlardı. Bunları görmek gülümsetiyor biraz olsun. Yarınlar adına umut veriyor.

Umut, hep kalplerinizde olsun…

Her ne kadar kelime anlamı farklı kullanılsa da oldukça barok şeyler gördük bu dükkanda:)

Dün gece bu dükkanı gezdik. Her ne kadar kelime anlamı farklı kullanılsa da oldukça barok şeyler gördük:)