Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...







Sosyal paylaşım sitesi Tagged’in Marketwire’a yaptırdığı araştırmada, Türkiye Tagged’de üyesi bulunan 25 ülke arasında en sosyal ve en flörtöz ülke konumunda.
Araştırma geçtiğimiz Eylül ve Ekim aylarında sitenin 4 milyon tekil ziyaretçisi üzerinde yapılmış. Araştırmanın sonuçlarına göre Türk erkekleri kişi başına gönderdikleri ortalama 173 arkadaşlık isteğiyle en sosyal grup olarak belirlenmiş. Türkiye’nin ardından ortalama 98 arkadaşlık isteği ile Mısır, 75 ile Fransa, 74 ile İtalya ve 70 ile ABD geliyor.
Ayrıca Türk erkekleri kişi başına gönderdikleri ortalama 25 göz kırpma ile de en flörtöz listesinin başında yer alıyor. Türkiye’yi 24 göz kırpma ile İtalya, 20 ile Fransa, 17 ile Almanya ve 16 ile Brezilya takip ediyor.
İnternet kullanıcıları artık sadece gençler değil. Ülkemizde 26 milyona yaklaşan kullanıcı sayısıyla kadın, erkek, genç, yaşlı, çocuk… kısacası herkes artık internet kullanıyor. Artık hayatımızda Sosyal Medya var. Hatta hayatımızın önemli bir parçası. Van depreminde de gördük ki etkin ve yerinde kullanıldığında her anlamda ciddi faydalar sağladı bize sosyal medya ortamları.
Fakat çoğu konuda olduğu gibi bu konuda da biraz abarttığımızı düşünmeye başladım son günlerde. Buna ne sebep oldu derseniz uzun zamandır bazı gözlemlerim var sosyal medyaya yönelik onları aktaracağım size. Diğer taraftan da tanımadığım insanların beni facebook’ta dürtmesi ya da oldukça samimi şekilde mesajlar alıyor olmam da bazı şeyleri yanlış yaptığımızı düşündürttü bana.

Güzel bir oyun alanı oldu bizim için sosyal medya ortamları. Kendimizi nasıl göstermek istiyorsak öyle gösteriyoruz. Günlük hayatta oynadığımız rollerin yanı sıra bir de bu ortamlarda rolümüz var. Hem de 7×24 oynamamız gereken. Görevliyiz ya sürekli durum ve yer bildirmemiz gerek. Yemeden içmeden tweet atıyoruz sürekli. Kendi başımıza bir kahve içmek istesek bir kafede, kahvemizi yudumlarken ilk yaptığımız şey telefonumuzla oynamak değil mi ama? Hepimiz yapıyoruz, ben de yapıyorum. Fena bir alışkanlık oldu bizlerde bu durum. Önce yerimizi bildiriyoruz çok gerekliymiş gibi sonra kim ne yapmış, nerede onu kolaçan ediyoruz. Çiftler görüyorum örneğin baş başa yemeğe gelmiş ama ikisi de konuşmuyor telefonlarına bakıyor sadece. Ya da çiftler tanıyorum gittikleri her yeri an be an bildiren. Pek bir sosyal olduk hepimiz. Salt eğlence mi, paylaşım mı nedir sizce bu hiç düşündünüz mü?
Kendimizi onaylatmak istiyoruz. Sevilmek istiyoruz. Kabul ve ilgi görmek istiyoruz. Arkadaşlarımızın da, arkadaşımız olmayanların da ilgisini çekmek istiyoruz. İnsanın doğasında var bu aslında o kadar doğal ki kesinlikle yargılamak adına yazmıyorum bunları. Fakat biraz sorgulasak kendimizi diyorum, parmaklarımızı bir an olsun durdursak o tuşlara basıp tweet atarken bir sorsak kendimize “neden yazıyorum şu an bunu” diye. Çok yol alırız. Gerçek anlamda kendimizi tanıma yolunda minik de olsa bir adım atmış oluruz. Örneğin bir kahve içmek için kendimizle baş başa kaldığımızda tweet atmak yerine boş bir kağıt ve kalem alsak elimize ve o an hissettiklerimizi yazsak en basitinden, güzel olmaz mı sizce de? Ben yapıyorum size de tavsiye ederim, hiç ummadığınız sözcükler çıkıyor kaleminizden ve inanın bana çok da kalıcı oluyor. Sosyal medya ile içimizdeki boşlukları doldurmaya çalışıyoruz. Ama gayet geçici, yüzeysel bir çözüm oluyor bu malesef.
Özellikle de facebook’ta daha yaygın olan ve bana çok saçma gelen bir şey daha; “Şu paragrafı statüs’üne koyarsan otistik çocuklara fayda sağlarsın” ya da “profil resmine pembe kurdele koy meme kanserinden korunma kampanyasına sen de katıl” gibi. Şimdi diyeceksiniz ki bunlar pazarlama ve bilinirlik için yapılıyor. Yok eğer öyleyse de hiçbir katkısı yok bence bilinirlik için. İnanın bana her birimiz sadece vicdanımızı rahatlatmak için yapıyoruz bunları. Hani deprem kolilerinden mayo, bikini falan çıktığını söylemişlerdi ya işte öyle bir şey bu. Kalpten yapılan fedakarlık ile yüzeysel olanın farkı. Öyle oturduğunuz yerden bir tuşa basmakla olmuyor fedakarlık biraz daha uygulamalı, insana dokunan çözümler bulmak gerek.

“Aslında herşey belki de hiçbir şey göründüğü gibi önemli değildir. Belki de biz yokuz ve bunların hepsi yanılsamadan ibaret. Sanal bir dünya yaratmışız”

Yukarıdaki cümleler, bu sabah izlediğim bir filmden aklımda kalanlar. Sabahları pek televizyon açmam ama bu sabah hafif halsiz hissettim ve çayımı yudumlarken açıverdim televizyonu ve çok tatlı içimi ısıtan bir film izledim. İsmi Cafe. Digitürk’te rastlarsanız kaçırmayın. Gayet sıradan bir film. Ama bazen sıradanlığın içinde çok şey gizlidir ya işte bu filmde de böyle. Bir cafenin işletmecisi Claire ve onun müşterileriyle ilişkilerini konu alıyor film ama diyaloglar, mesajlar hayata dair çok şey içeriyor.
Film bilgisayar programcısı genç bir adamın ağzından anlatılıyor. Küçük bir genç kız olan hayali kahramanı var bir de adamın. Soruyor kız; “Herşeyi yapabilseydin ne yapardın? Sınır yok ama.”
Genç adam: “Hep suyun altını merak ederdim. Atlantis’i aramaya gitmek ve kral olmak isterdim. Birçok deniz kızı isterdim etrafımda.”
Cafeye her gün gelen belli müşteriler var. Onların hayatları gün be gün değişiyor. Bir de bir adam var hep aynı masada oturuyor ve yazıyor. Onun da sonunda bir yazar olduğu ortaya çıkıyor; “Sadece gözlemliyorum ve yazıyorum” diyor yazar olan adam. Meğer bu adam cafenin sahibiymiş ve kendini gizliyormuş. Cafede, madde bağımlıları, ilişkiler, evlilik, hamilelik, çocuk suçlular ve aileleri, cinayet gibi gerçek hayatları izleyip yazıyor.
Filmin sonunda cafenin işletmecisi Claire bir müşteri tarafından öldürülüyor. Fakat hayali kahraman olan genç kız devreye giriyor ve hikayeyi anlatan genç adama şöyle diyor; “Şu anda bir bilgisayar programı içindesin. Claire’i geri getirmek için bir kişinin bu oyundan silinmesi gerek. Ancak o zaman herşey normale döner. Bu büyük bir fedakarlık gerektiriyor.” Ve genç adam kendini sildiriyor oyundan ve herşey yeniden başlıyor…ve film böyle bitiyor.
Filmin bugün bende bıraktığı ise;
hayat her an yeniden başlıyor. yaratmak ve yaşamak bizim elimizde.

Apartmanımızda bir kız çocuğu var Doğa ile aynı saatlerde servise biniyor ve de iniyor. Bir bakıcısı vardı onu servisten karşılayan, evlere şenlik. İlk gördüğümde “yanlış görüyorum sanırım bu kadar da olamaz” dedim. Ama Eylül ayından bu yana her gün ama her gün dua ettim bu çocuğun bakıcısı değişsin diye. Aynen şöyle bir manzara düşünün; Bakıcı bayan servisten inen çocuğu alıyor, kendisi önden yürüyor, çocuk arkadan. Çocuğa bir güler yüz, merhaba hiçbir şey yok. O içi neşe dolu kız çocuğu başı öne eğik yürüyor bakıcının arkasıdan. Hiç konuşmuyorlar, sıfır göz kontağı, sıfır iletişim. Sadece bir gün çekiştirerek elinden tuttuğunu gördüm, “annenler gelecek çabuk” diyordu çocuğa. Aylardır iç sıkıntısı bu konu bana. Annesini babasını tanımam, hangi dairede oturuyorlar onu bile bilmiyorum, napsam da nasıl söylesem, yoksa hiç karışmasam mı derken geçen hafta bir baktım yeni bakıcı gelmiş. Nasıl güleryüzlü, nasıl şeker bir kadın anlatamam. Tutamadım tabii ben kendimi sordum kadına önceki bakıcı noldu diye. Sevgilisi varmış onun yanına gitmiş kadın. Yeni bakıcı, kız çocuğunu servisten karşılarken sarılıyor, elini tutuyor asansöre binene kadar, kıkır kıkır gülüşüyorlar, çocuk öyle mutlu ki artık. Ve ben de tabii… Yine de gözüm kadında sürekli, en ufacık bir kaba davranışını görsem çocuğa karşı yine bıdıbıdı yemeye başlayacağım kendimi. Ama bu kadın çok içten, zaten servisleri beklerken ayak üstü sohbetimizde öğrendim ki anne imiş, iyice içim rahatladı. Çocukla bağ kurmak için tek şey yetiyor işte; SEVGİ… başka hiçbir şeye gerek yok.
Bakıcı konusundaki bütün yargılarımı tekrar gözden geçirmemi sağladı bu olay. Her ne kadar halen çocuğun belli bir yaşa kadar birebir anne ile olması gerektiğini düşünsem de iyi bir bakıcının çocuğu gerçekten mutlu edebileceğini gördüm. Kısacık bir servisten karşılama karesinin bile insanlar hakkında neler anlattığını gördüm ve de bir çocuğu mutlu edebilmenin ne kadar önemli olduğunu.
Geçenlerde Kahve Dünyası’ndayım. Yanımdaki iki masadaki çocuklar biranda birbirlerine koşup sarıldılar. Meğer eski okullarından arkadaşlarmış. Biri annesiyle gelmiş oraya, diğeride annesi ve annesinin arkadaşları ile. Arkadaşları ile gelen anne kızını diğer masaya götürerek aynen şöyle dedi; “Ay biz yan tarafa mantıcıya geçicez de arkadaşlarla biraz sizin yanınızda durabilir mi? Şimdi hiç çocuk yok arkadaşlarda bu da arıza çıkarsın istemiyorum”.
“Bu” diye adlandırılan kız çocuğu kendisinin neden arızalı olarak nitelendirildiğini bilmeden kalıverdi diğer masada. 5 dk. sonra arkadaşı ile kahkahalar atmaya başlamıştı bile ama içi gülüyor muydu bilemedim.
Yine başka bir gün Mado’dayım. Yanımdaki masaya bir anne geldi pusetle birlikte. Çocuğun pusetinin üzerindeki yağmur koruma zımbırtısı kapalı oturuyor öylece. Aklı çıkıyor çocuk uyanacak diye. “Haklı kadın çok bunalmış” dedim. Bİr süre sonra bir arkadaşı geldi kadının başladılar sohbete. Tam o sırada çocuk uyanmaz mı? Kadının ilk tepkisi tabii “neden uyandın annem sen şimdi amannnn” oldu. Ve ısrarla çocuğu pusetinden almadı. Çocuk ağlamaya devam etti uzunca bir süre, bu arada üzerine polar ve palto var terden patlamak üzere pusetin içinde. En sonunda kadın çocuğun yüzüne bakarak arkadaşına şöyle dedi; “Valla birincisinde çok üstüne düştüm. Ama bunda hiç yapmicam. Ne yaparsa yapsın uyku saatinde uyandı, uyusun yine napiyim”. Çocuk ağlamaya devam, kadın sohbete devam. Böyle kaç dakika geçti bilmiyorum, kadın en sonunda çocuğu aldı tabii kucağına. Arkadaşı uyardı en sonunda dayanamayıp, “şu polarını falan çıkarsana bari” diye. kadın çocuğu soydu ve çocuk sonunda gülümsedi. Ve ben de…
Anne olmak dünyanın en zor işi. Hepimiz bunalıyoruz zaman zaman ama herşeye rağmen çocukların önünde kullandığımız dile dikkat etmeliyiz. Tavırlarımız kadar kullandığımız dil de onların minicik beyinlerinde kaydediliyor. Herhalde birinin size “BU” diye hitap etmesini hiç istemezsiniz değil mi? Eee o halde neden size yapılmasını istemediğiniz şeyleri siz çocuklarınıza neden yapıyorsunuz? Boyları küçük diye onları her şekilde küçük görüyorsanız hele çok yanılıyorsunuz, gün gelir o küçük gördüğünüz çocuğunuz size kimsenin öğretmeyeceği bir şey öğretir. Yeter ki siz öğrenmek isteyin…

Bir süredir fizik bedenimle çok uğraşıyorum. Fizik beden gibi görünse de ruhumun dibini gördüm diyelim. Beni uzunca süredir okuyanlar bilirler kendimi olduğu gibi anlatmaktan hiç çekinmem. Neysem oyum sonuçta ve yaşadığım her deneyimden size bir tutam aktarabilmek isteğim.
Aslına bakarsanız yaz sonundan beri tam da tanımı konulamamış garipliklerle uğraşmaktayım. Ağustos ayının sonlarında ani tansiyon düşüşlerim sebebiyle doktora gittim. Her türlü tahlil ıvır zıvır yapıldı. Gayet normal çıktı sonuçlar, bünyeye bağlı tansiyon düşüklüğü denildi. Hatta uzun süredir bu kadar iyi kan değerleri olan hastam gelmedi dedi doktor. Sonrasında Doğa’nın okulu yeni başlamıştı ki rutin doktor kontrolüm sırasında yapılan smear testimde bir hücre bozulması görüldü. Doktorum bunun üzerine detaylı bir HPV taraması yaptırdı. Tabii testler 3 haftada falan sonuçlandı ve sonuçta birşey çıkmadı. “Tanrım şaka mı bu” derken boynumdan gelen baş ağrılarım başladı. Ağrı kesici almıyım nasılsa geçer bir şekilde derken bir gün gerçek anlamda kitlendim. Bayramın birinci günüydü sanırım, nasıl bir ağrı çektiğimi anlatamam. Doktorun tanımlamasına göre çok eskiden varolan tutulma, üşütme vs. gibi ağrıları önemsememişim ve onlar birikmiş boynumda ve kulunçlarımda nodüller oluşmuş. İki haftaya yakın bir süredir her gün fizik tedavi ve masaja gittim. Ha bu arada bir de faranjit oldum.
İlaç kullanmam diyen ben avuçla ilaç içmek zorunda kaldım. Yoga yapmadan duramam diyen ben yogayı sadece zihnimde yapabildim. Hayatta yatamam diyen ben kafamı kaldıramadan günlerce dinlenmek zorunda kaldım. Bugün çok şükür iyiyim ve diyorum ki bedeninizi dinleyin, size söylediklerini doğru deşifre edin. Ne kadar direnirseniz o kadar üstüste biniyor yukarıda görüldüğü üzere. Beni bu süre zarfında ayakta tutan ve iyileştiren tek şey meditasyon oldu. Bir de yattığım yerden bolca yazdım ve okudum, bu da çok iyi geldi tabii.
2012 çok güçlü bir enerji ile geldi şimdiden. Bırakamadığınız düşünce kalıplarınız, alışkanlıklarınız, teslim olamadığınız yanlarınız, affedemediğiniz insanlar, kendinizden bile sakladığınız yargılarınızı kabul etme ve teslim olma zamanı. Kendinizi esnetebildiğiniz kadar esnetin ve güzel enerjiye kalbinizi açın. Kendi enerji alanınızda kalın ve lütfen günde 5 dk. da olsa meditasyon yapın.
Enerjimi dengelemek adına yogaya tabiki de başladım tekrar ama daha başka çalışmalar da yapmayı planlıyorum. Faydasını görürsem size de anlatırım. Ve en önemlisi de beslenme ki bu ayrı bir yazının konusu. Şimdilik sevgiyle kalın ve lütfen siz de benzer şeyler yaşıyorsanız bana yazın.

Geçtiğimiz Mayıs ayında Marshall Rosenberg’in Şiddetsiz İletişim yaklaşımı bahsetmiştim sizlere. Yazının ardından bu konuyla ilgili o kadar çok olumlu geri dönüş aldım ki, bir defa daha anladım ki dilimizi değiştirmeye gerçekten de ihtiyacımız var! Dilimizi değiştirmekle tam olarak ne anlatmak istediğimi bu defa canlı örneğiyle göstermeye çalışacağım size. Şiddetsiz İletişim eğitimi almış bir annenin, bu yaklaşımı kullanmasıyla birlikte hayatında ne gibi değişimler olduğunu okuyacaksınız.
Banu Peters, 2 çocuk annesi, antropoloji okumuş ama çocukların doğumundan sonra çalışmamayı tercih etmiş. Şimdilerde ise Şiddetsiz İletişim gibi hayata anlam katan değerler üzerinde çalışıyor, kendiyle çalışmayı çok seviyor. Banu ile bir arkadaşım aracılığıyla tanıştım ve Şiddetsiz İletişim dilini tam anlamıyla hayatına geçirmeye çalıştığını ve kendi özelinde neler yaptığını, çabalarını görünce sizlerle de paylaşmadan edemedim. Çünkü bana göre, bir uygulama gerçek anlamda hayatınıza soktuğunuzda işlemeye başlar, yoksa alınan eğitimler sadece kağıtta kalmaktan ileriye gidemez. Eminim ki çoğunuz çalıştığınız şirketlerde birçok eğitim alıyorsunuz, belki de kendi özel ilgi alanlarınızda iş dışında da eğitimlere katılıyorsunuz. Ama hadi kendinize dürüst olun, hangi eğitimi tam olarak hayatınıza geçirdiniz?
Banu’nun eğitimden kendi payına aldıklarına bakarsak, aslında kendi ağzından somut olarak hayatına tam olarak kattıkları şöyle; “Duygu ve düşüncelerimi ayırt etmeyi, gerçek olanın duygu olduğu, düşüncenin sadece yargı olduğunu öğrendim. Çevremdeki insanları yargısız, savunmaya ya da saldırıya geçmeden dinlemeyi öğrendim. Artık çocuklarıma da kendileri olabilmeleri için izin veriyorum.”
Aslına bakarsanız yukarıdaki satırlar bile yeterli yani daha başka bir şey söylemeye gerek yok. Eğer Banu gerçekten bunları hayatına geçirdiyse, ki oldukça içten ve gerçekti bana anlattıkları, büyük bir değer katmış öncelikle kendisine. Kendine değer katan kişi, tabiî ki çevresine ve ailesine de o ışığı yansıtır.
Süreci yaşarken oldukça zorluk çektiğinden de bahsetti Banu. İstikrarlı olmanın ve geçmiş kalıplarından sıyrılmanın hiç de kolay olmadığını anlattı: “Başka kalıplarla büyümüşüz, bu kalıpları üzerimizden atmak kolay olmuyor. İğneyle kuyu kazmak kadar zor bir şey. İlişkilerde hep varsayımlar üzerinden gidiyormuşuz örneğin. Bizim kültürümüzde hep dışarıda birileri hata yapar. Trafik vardır, yağmur yağar, öğretmenin kızar, arkadaşın küser. Bir olayı 10 kişiye sor hepsi farklı anlatır. Hepimizin hayata bakış açısı farklı. Geçmişten getirdiğimiz birçok şey var. Ama sen ne kadar donanımlı olursan sisteme dur diyebiliyorsun.
Sen içsel olarak zayıf oldukça dışarıdan gelen etkilere daha açık oluyorsun.”
Banu, kendisiyle bu çalışmaları yapmadan ve bu eğitimi almadan önce insan ilişkilerinde daha çok etiketleyerek değerlendirme yapıyormuş. Sakın hiç de garip bir şeymiş gibi dudak bükmeyin hemen. Etiketlemek o kadar günlük hayatımızın içinde ve o kadar benimsediğimiz bir davranış ki, özellikle çocukluğumuzdan bize öğretilmiş olduğundan kolayca her an hepimiz yapıyoruz bunu. Anında yapıştırıyoruz sıfatlarımızı; Cimri, ukala, uyuz…vb.
Banu bu konuyu şöyle çözmüş; “Etiketledikçe rahatlıyoruz. İhtiyacımız var demek böyle şeye. Yargılamalar hayatımızda böyle devam ediyor. Yapmaya çabaladığım kendimi bunlardan arındırmak. İnsanları davranışlarıyla etiketliyordum ama diğer yandan kendim iyiydim. Şimdi aslında ne öğrendim; ancak kendimden sorumluyum, başkasını değiştiremem. Kendim değiştikçe yargılardan arındıkça, sustukça, dinledikçe, karşımdaki çocuğum da olsa o kişi bana daha fazla açılıyor.”
Kullandığı yeni dil, özellikle çocuklarıyla olan ilişkilerini başka bir boyuta taşımış; “Bayram geldi yemek hazırlarsın ama çocuklar ayak altında olmasın istenir. Misafir gelir en muhteşem sofra kurulur ama çocuk sürece dahil olmamıştır. Aslında hayatın sihri buralarda saklı. Halbuki senin en değerli şeyin çocukların misafir değil ki. Şu anda sürece odaklıyım. Sonuç ne olursa olsun herşey iyi olacak. Herşey çok toz pembe değil ama anların keyfini çıkartmak önemli. Bazen susarak bazen de konuşarak.”
Ve Banu’nun beni en fazla etkileyen cümlesi; “Keşke herkes bu dili konuşmayı öğrense, hayat bu kadar da zor değil”. Evet değil gerçekten de. Hayatı zorlaştıran bizim bakış açımız ve düşüncelerimiz.
Eğer siz de dilinizi değiştirmek isterseniz lütfen alın ve bu kitabı başucunuza koyun;
Marshall Rosenberg – “Şiddetsiz İletişim, Bir Yaşam Dili”.
