Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...

Esra Ekren
F.Mihrimah Temel






Aykut Oğut’un kapağı aynalı kitabını plajda, havuzda görüyorum insanların elinde. Aynaya bakıp saçını falan düzeltenler var…Ama bence siz siz olun yanınıza bir de kalem alın bu kitabı okurken.
Birçok kişisel gelişim kitabı okudum bugüne kadar. İnanın sayısını bilemiyorum. Hem bu köşede hem de blogumda (Alternatifkarma) yer veriyorum okuduğum kitapların analizlerine. Ne düşünüyorsam açıkça, kalbimden yazıyorum bütün şeffaflığıyla. Ama bu defa gerçekten çok iddialı bir önerim var size. Mutlaka okumalısınız diyorum adı olmayan bu kitabı. Kapağında kocaman bir ayna var ve de yazarı Aykut Oğut. Aslında kitabı ilk gördüğümde bir anlam veremedim. “Yok canım bu kadar hızlı ikinci kitabı çıkarmış olamaz. Herhalde Evrenden Torpilim Var’ı farklı bir kapakla tekrar bastı” dedim ve incelemedim bile. Sonra bir dost sohbetinde bahsedildi yazarın ikinci kitabının çıktığından. İlk fırsatta aldım ve bir solukta okudum. İlk kitabın tamamlayıcısı niteliğinde ama ben aynalı kitabı ilkinden daha çok sevdim. Tabii ayna çalışmalarına ne kadar önem verdiğimi bilirsiniz, hep söyler dururum ya “Bir konuda sıkıntı mı yaşadınız önce aynaya bakın” diye. İşte kitap beni buradan vurdu öncelikle, köşemin ismiyle de birebir aynı olması da tesadüf olmasa gerek. Bir de yazarın kendi yaşamından birebir verdiği örnekler, kendi yaşanmışlıklarıyla kendine yönelik yaptığı tahliller, içsel çalışmaları ve vardığı sonuçları bütün samimiyetiyle en ince ayrıntısına kadar anlatması çok hoşuma gitti. Çünkü kendimi okuyormuşum gibi hissettim. Öyle ki kitabın bazı yerlerini sanki ben yazmışım gibi.
Bu köşede ayda bir ama blogda çok daha sık yazıyorum kendimle ilgili, yaşadıklarımdan, kendimle içsel konuşmalarımdan bahsediyorum. Bazen çok yakın arkadaşlarımdan hatta ailemden bile şöyle diyenler olur; “Ya sen bu kadar kişisel gelişim çalışmalarının içindesin, o kadar okuyorsun ama halen bir şeylere öfkeleniyorsun, hastalanıyorsun, sinirleniyorsun…vs.”
Birkaç yıl öncesine kadar fena bozuluyordum bu duruma. Gerçekten bir şeyleri yanlış yapıyorum herhalde diyordum ama baktım ki durum öyle değil ve ben her geçen gün her deneyimimden daha fazla şey öğreniyorum. Artık son zamanlarda ben de cevap olarak her defasında “İyi ki böyleyim” diyorum. Oğut bu konuya nefis bir şekilde açıklık kazandırmış, çatladım gülmekten okurken; “Elbette kendi üstünüzde çalışın, ben de çalışıyorum, ama bunu tamamlanacağınızı, olacağınızı, ereceğinizi sanarak ya da buna benzer niyetlerle yapmayın. Sizi bekleyen tek şey hayal kırıklığı olacak benden söylemesi. Evren’de bir yamukluk olduğu için değil, sürekli genişlediği için. Her gün her halinizle zaten tamsınız. Evren genişlediği için, yeniden öğreniyoruz hepsi bu.”
Bence daha önce hiç yapılmamış bir şeyi başardı yazar. Kişisel gelişimi birebir yaşanmışlıklarıyla, bütün maskelerini düşürerek, tamamen koşullardan, yargılardan arınmış bir şekilde herkese anlatabildi. Hem de oldukça sade ve anlaşılır bir Türkçe ile.
“Ben ne biliyorsam, aslında siz de biliyorsunuz” diyen Oğut, bugünün insanın içinde bulunduğu sıkıntılardan ve kaos ortamından çıkabilmesi için tamamen kendine inanması ve kendi yöntemlerini keşfetmesini öneriyor; “Onca filozof, din adamı, düşünür geldi, gitti, neden hala cevabı bulamadık? Cevap aslında herkesin kendi içinde yatıyor. Kendi doğrularını yaşamak isteyenlere ya deli dedik ya da çıkıntı. Elbette etrafımızdakiler, bizim kendi doğrularımızı bulup çıkarmamızı, kendi doğrularımızla yaşayabileceğimiz fikrini desteklemek istemiyor. Kötü niyetlerinden yapmıyorlar bunu, sadece korkuyorlar. Onlar bu durumlara katlanacaklarına siz değişin ve onlar gibi olun istiyorlar. Kendimiz gibi kaç kişi varsa, ne kadar insan varsa o kadar güvende ve önemli hissettik. Hadi bakalım artık kendi doğrularınızı itiraf etme zamanı geldi. Kapatın kitabı, ayna sizi bekliyor.”
Mutlu olmak için değil asıl mutsuz olmak için sebeplere ihtiyacımız olduğundan bahseden Oğut, “Pazartesi iş yerinde kavga edip, akşam sevgilinizle atışıp, Salı günü taksicinin birine çatıp, Çarşamba günü facebook’a “hayat bu kadar acımazsızsın” yazıp, ardından bir de hüzünlü bir şarkı ekleyip, Cuma günü yorgunluktan bitap düşüp, Cumartesi günü falanca workshop’a veya kuantum kişilik bilmemnesine katılmakla kişisel gelişim olmaz. Kişisel gelişim, eğlenceli, keyifli, havuz başında bir kadeh şarapla bile yapılabilecek ciddi bir iştir. Bunları neden söylüyorum? Çünkü yaşadığımız kısır döngülerin içinde kalmamızın yegane nedeni, nehrin içine düşmüş bir dal parçası gibi sürüklenerek yaşıyor olmanız” diyor.
Yazarın eşi Esra Oğut ile birlikte kurduğu bir de web sitesi var; http://www.ayrasehri.com/. Günlük bültenler çok eğlenceli, kaçırmayın derim.
*İnfomag Ağustos köşe yazım.

Hayat olması gerektiği gibi akıyor bugünlerde. Çoğunlukla akşamları yorgunluktan kemiklerim sızlayarak ama bir o kadar da mutlu giriyorum yatağa. Doğa ile her günümüz ayrı bir macera. Bu sabah kendimi şöyle derken yakaladım; “Pamuk bi rahat ver kıza. Doğa sen de bırak fiştikleme hayvanı. Ufff bi didişmeyin iki dakka”. Sürekli yapışıklar evde. Doğa tuvalete girince bile Pamuk banyonun kapısında ağzında topu bekliyor. Bir top oyunudur gidiyor evde olduğumuz zamanlarda. Pamuk her halini bize anlatır oldu, konuştu konuşacak gibi yani. Arada söyleniyor kendi kendine. İsmini biliyor, surat ifademizden bile ne hissettiğimizi, ona ne söylemek istediğimizi anlıyor. Sıcaktan o da bunalıyor tabii, şöyle bazen kucağıma alıp suyun altına sokasım geliyor. Hatta Doğa’yı küvete sokunca alıversek diyorum onu da biraz ferahlasa fena mı olur.
Yazmam gereken 2 keyifli röportaj var ama inanın vakit bulup toparlayıp da yazamadım. İkisi de apayrı konularda birbirinden ilginç hem de. Neyse tatile gitmeden yazma hedefi koydum kendime. Asıl tamamlamam gereken başka birkaç iş var biran önce ama bekliyorlar ne yazık ki. Yaz dönemi böyle, vaktimin büyük kısmı kızıma ait. Geceleri öyle bir yorgunluk çöküyor ki elim kolum kalkmıyor. Bir de Pamuk felaket tüy döküyor mevsimsel olarak. Elektrik süpürgesi yapıştı elime tabii haliyle. Çok abatmamak kaydıyla ara sıra süpürmek gerekiyor evi. Haftada bir gelen kadının yaptığı temizlik hiç mi hiç yeterli olmuyor. Birara daha mı fazla çağırsam kadını dedim ama yok kadından yani evde başka birinden sıkıntı geliyor ya bana vazgeçtim. Çok düşündüm ama sonum budur yani süpürgeden de hiç şikayet etmiyim o halde dimi ama:) Ama en komiği, Pamuk ve Doğa süpürge sesinden nefret ediyorlar, ikisi bir odaya kapatıyor kendini, ben evi süpürürken onlar oyun oynuyor. Ama aşağıdaki fotoda Pamuk perdeyle oyun oynuyor. En sevdiği oyun bu; Perdeye dolanıp yatağa zıplayıp öylece kalmak.

Ha bu arada bir de garip şeyler oluyor bedenime. Yorgunluğa mı vursam, değişim ve dönüşüm döneminde mi bedenimle ruhum desem bilemedim ama olmadık şeyler hissediyorum şu birkaç haftadır. Tansiyonda ciddi düşüşler (zaten düşük tansiyonluyum yapı olarak), cildimde kaşıntılar, kas ağrıları vs.. Bunların içinde beni en zorlayan ani tansiyon düşüşleri oluyor. Birden yere yığılacak gibi oluyorum. Mide bulantısı ile birlikte görüş mesafem falan daralıyor. Neyse, en detaylısından bir check up yaptırdım bu durumların sonucunda. Sonuçların tamamı pazartesi belli olacak ama büyük kısmı çıktı. Herşey normal görünüyor. Pazartesi doktorumla konuşup değerlendireceğim sonuçları bakalım. Tabii ilk yapılacak şey olarak doktora gittim ama kendimle içten içe konuşuyorum da bir yandan neden yarattım bu durumları diye. Hastalıkları da yaratan biziz ya sonuçta, derinlere inmem gerek biraz. Ama gelin görün ki ne yalnız kalacak fırsatım var, ne de içsel bir çalışma yapacak zamanım. Böyle olması gerekiyor o halde kendiliğinden olsun, her ne ise kabul ediyorum. Akışa güveniyorum.
Çok şükür ki her zaman yoga var benim benle, dengede kalmamı sağlayan. Asanaları yapamadığım günlerde düşüncesi bile yeterli olan. İsmimin anlamını gerçek anlamda hissetmemi sağlayan öğreti, iyi ki var.

Ne zamandır bizden birşeyler yazmıyorum. Bir tutturmuşum detoks, güneş, gökyüzü falan. Neyse biraz Doğa’dan bahsedeyim de kayıtlara geçsin istedim:) Doğa büyüdükçe pek espirili bir tip oldu çıktı. Gerçekten çok güldürüyor beni. Fıkranın ne demek olduğunu öğrendi geçen gün. Habire fıkra uyduruyor anlatıyor bana. Ben de uyduruyorum ama onunkiler gibi komik olmuyor. Bugün sinirlendi en sonunda; “ya anne mesela desen ki bulaşık yıkarken yanlışlıkla makineye kendimi koymuşum hahhaha ne komik dimi ama ahhaha?” Tuhaf şeylere takıyor kafayı bir de. Örneğin bugün bütün gün “bukelamun gökkuşağının üzerine konsa acaba ne renk olur” diye düşündü, sonrasında birlikte düşündük.
Büyüdükçe daha bir renklendi. İlgiyle izliyorum bu hallerini. Mor eteğin üzerine pembe giyiyor çıkıyor örneğin. Şu an her parmağında ayrı renk oje var. Okul tatil olduğundan şu 2 ay bazen oje sürebilirsin dedim. “Yaşasın benim de hayalim 2 gün ojeyle kalabilmekti” dedi, pek sevindi bu duruma. O ojelerin ne kadar zararlı bir maddeden yapıldığını anlattım ama yine de çok ısrar edince dayanamadım işte. Bir yanım çok gelenekselse diğer yanım da tam çılgın anne! Çocuk da böyle olacak haliyle sanırım:) Barbie konusunda çok tepkiliydim, yuvada arkadaşlarından gördü öğrendi bütün çabalarıma rağmen. Kostüm konusunda da öyleydim onu da öğrendi, artık oldukça esnedim. Halen prenses konseptli kıyafet, kitap, aksesuar dahil herşeyin oldukça gereksiz, yanlış yönlendirmeler olduğunu düşünsem de artık engel olmuyorum. Çünkü o deli merakı duruldu biraz olsun. Daha rahat tercihlerini ortaya koyabiliyor. Yaşayacak, görecek, deneyerek seçimini yapacak. Ne kadar tepki koyarsanız o kadar büyüyor konu. Tepki verdiğiniz her ne ise ve yaş kaç olursa olsun mutlaka deneyimlemek istiyorlar. Kendinizi hatırlayın siz de öyle değil miydiniz?

En sevdiği sayı halen 12, hiç değişmedi. 12 yaşına gelince kendi kendine gezmeye çıkabilir mi diye çok merak ediyor. 12′de ne varmış araştıracak, bulacak…
En sevdiği gezegen Satürn, kendi deyimiyle halkalı gezegen. Uzay ve uzaylıların yeri ayrı…
Bugünlerde en sevdiği müziklerden biri Tarkan- öp öp şarkısı, ki biz Tarkan dinlemeyiz ama Doğa CD’sini çok istedi aldık, dinlemiş ve sevmiş çünkü. Diğeri de Iron Man filminin müzikleri, evet yani ACDC dinliyor resmen. Hem de hastalık derecesinde. Serdar almış arabada dinliyordu. Bir defa dinledi, sonra vazgeçiremedik. Eliyle de “cavcavcav” diyerek elektro gitar çalıyormuş gibi yapıyor. Gerçekten şaka gibi! Yıllar önce Metallica’yı saha içinden en önlerden kafa sallayarak izleyen ben şimdi ACDC’ye 2 şarkı tahammül edemiyorum. Ama sen istediğin kadar evde rock, jazz, klasik müzik, etnik ..vs. dinle, çocuk Tarkan sevsin. Olacak şey mi? Hayır Tarkan sevenler kızmasın, tabiki herkesin zevki farklı ama işte yine görüldüğü üzere hiçbir şey bizim kontrolümüzde değil. Çocuğun anneye en büyük dersi!
En son hem hayvan hem de insan doktoru olmak istiyordu. Şimdi bugünlerde son karar; insan doktorundan vazgeçti. Veteriner ve cambaz olmaya karar verdi. Bir gün cambazlık bir gün veterinerlik yapacakmış. Ve yolda yürürken bulduğu her tür yüksek yere tırmanıyor. Gideceğimiz her yere oldukça geç gidiyoruz çünkü “cambazlık çalışmalarımı yapmam lazım” diyor gayet ciddi.
Diğer çocuk Pamuk ise beslenmesine ayrı bir boyut katarak prebiyotik yoğurtlarıma ve de Doğa’nın dondurmalarına göz koydu. Evet yoğurt ve dondurma delisi Pamuk, bugünlerde çok az yemek yiyor çünkü tavuklu mamasını değiştirdim, sebzeli bir mama aldım. Ama sevmedi, bir haftadır protesto ediyor resmen. Baktık olmadı yine tavuklu mamasından aldık karıştırarak veriyoruz. Serdar, “Dayadın hayvana sebzeyi yemez tabii. Ama bak Gandhi gibi dayattı haklarını geri kazandı” diyor:) Yani anlayacağınız dostlar, evde herkes kontrolü bırakmam için elinden geleni ardına koymuyor. Ha bir de Pamuk bilgisayara bayılıyor. Daha doğrusu ben nereye o oraya. Yakında buraya da el atabilir:) Ayrıca bu yaşımda da anneanne oldum. Doğa kendini Pamuk’un annesi, bizi de anneanne ve dede ilan etti.



Baharı yaşayamadan kavurucu sıcaklara ulaştık. Sürekli bir şikayet halindeyiz her birimiz farkında mısınız? Sıcak oluyor “piştik” diyoruz. Yağmur yağıyor “bu yaz günü de bu yağmur da nerden çıktı” diyoruz. Rüzgar esse ona da sinirleniyoruz. Dolayısıyla ne yağmurun ıslattığı toprağın kokusunun, ne rüzgarın serinletici okşayışının ne de güneşin içimizi yıkamasının keyfine varamıyoruz. Hep bir sonraki adımda zihnimiz. Örneğin sıcakta serinlemeyi düşünüyoruz, rüzgarda ısınmayı, yağmurda da biran önce şemsiye bulmaya çalışıyoruz. “An”dan uzaktayız hep. Hatta yağmurda su birikintilerine basıp eğlenmek isteyen çocuklarımızı bile azarlıyoruz kıyafeti kirlenir diye. Halbuki çocuklar “an” da, o an orada yağmurun keyfini yaşamak istiyor. Ama biz kendimize “an” da kalmaya izin vermediğimiz gibi çocuklarımızı da bu eşsiz keyifli anlarından alıkoyuyoruz.
Mutluluk “an”larda gizli oysa ki. Basitliğin içinde, minnet duygusu ile yaptığınız herhangi bir şeyde; sevgiyle yaptığınız bir yemekte, zevkle yazdığınız bir yazıda, tamamen teslimiyet duygusu ile zihninizi boşaltarak yattığınız bir uyku da belki de. Saf iyi niyet var bu saydığım eylemlerde, yargı ya da koşul yok. Örneğin “Bu salatayı yaparım ama yiyecekseniz” diyebilir misiniz sevdiklerinize. Sevginizi katıp, sunarsanız salatanızı, marulun tadından nefret eden biri bile olsa mutlaka tadına bakacaktır.
İşte hayatımızın her alanında saf iyi niyetimizi, gönlümüzü koyduğumuz her şey sevgiyle çoğalır. Ama sürekli hesaplıyorsa, planlıyorsa zihin korkularınız ve endişeleriniz daha büyür. Bunun sonucunda da kendinizi kıskaçlık, öfke, aşırı yemek gibi kendi içinde dengesi olmayan birtakım davranış kalıplarının içinde buluverirsiniz. Eğer ki bir gün bunlardan birinin tuzağına düşerse zihniniz, önce aynaya döndürün kendinize, bakın bakalım kıskandıklarınız kimi, neyi, sizin içinizdeki hangi sizi yansıtıyor? Sonra da kalbinizi açın en derinlerine kadar, çıkartın sevginizi, önce kendinize sonra da çevrenize dağıtın.
Ruhsal ve zihinsel detoksun temeli aslında basit olarak yukarıda bahsettiğim gibi. Bunun için çeşitli maddeler sıralayamıyorum size örneğin, “10 günde ruhsal detoks” gibi! Çünkü hepimizin bedeni farklı olduğu gibi, ruhu da ihtiyaçları da farklı. Dolayısıyla her öğreti ya da her terapi herkese iyi gelecek diye birşey yok. Kendi adıma konuşursam ben sadece ve sadece yoga yaparak ruhumu arındırabiliyorum. Özellikle Kriya Yoga ruhumu arındıran tek şey. Bugüne kadar yaptığım hiçbir çalışmanın yerini tutmuyor hep söylüyorum Mihri Hocam iyi varsın diye. Kendi yaptığım yoga çalışmalarının yanısıra Mihri Hocam’ın Kriya dersi hiç kaçırmak istemediğim ve bende çok özel yeri olan bir çalışma.
Sevgiyle, şikayet etmeden, basitliğin içinde var olabilirseniz dışarıdan hiçbir şeyin etkisi altında kalmazsınız. Tıpkı bir ağaç gibi dimdik durursunuz. Ruhsal detoks için kendinizi huzurlu hissedeceğiniz herhangi bir şey yapabilirsiniz. Sadece denemeniz, aramanız ve bulmanız gerek. Ama bilin ki sevgiyle yapacağınız her öğreti, her eylem aynı yola çıkar.

Kızımız 5 yaşında fakat henüz onu bırakıp hiç uzak seyahate gitmedik biz. İstedik çok ama yapamadık, koşullar elvermedi. Annemin çalışması ve işlerimizin yoğunluğu sebebiyle hep erteledik durduk. Geçtiğimiz hafta bir düğün için Konya’ya gitmemiz gerekti. Doğa bazen iş yemeklerimiz olduğunda anneannede kalmaya alışkın olduğundan, haftasonluk 1-2 gün bırakalım dedik. Onun da pek hoşuna gitti bu fikir. Gönül rahatlığıyla çıktık yola biz de…
Yaklaşık 1 yıldır gönlüm istiyordu gitmek, ziyaret etmek Mevlana’yı olmadı bir türlü vakti henüz gelmemiş meğer. Bavullarımızı otele koyar koymaz şehir merkezine indik gittik Mevlana Müzesi’ne. Giderken taksi şoförüyle sohbet sırasında “Bugün çok kalabalık olur mu?” diye sordu Serdar. Şöyle bir yanıt aldık; “Gönülden çağırılmışsan eğer içerde kimseyi görmez gözün. Sadece sen olursun”…
Tahminimizin çok üzerinde turist vardı, çoğunluğu Japon olmakla birlikte, oldukça da ilgililerdi. Müze gayet ihtişamlı ve güzel. Her türlü bilgilendirme mevcut, gerek yazılı gerekse de kulaklık kullanarak bilgi sahibi olabiliyorsunuz.
Gelmişken Şems’e de gitmeden olmaz dedik başladık onu da aramaya. Biraz aradıktan sonra sokakları bulduk neyse ama üzüldük orası pek bir tenhaydı. Üstelik pek de mütevazi ve küçük bir türbeydi. Bizim çıkmamıza yakın biraz kalabalıklaştı ama hiç turist yoktu örneğin Mevlana’da olduğu kadar. Mevlana’nın gönül dünyasında bu kadar büyük değişimler yaratmış büyük bir alimin yanına giderken heyecanlandık biz.
Şems’e doğru içeri adımımı atmamla birlikte bir amca geldi yanıma eğildi kulağıma, “Baş örtüsü ister misin kızım?” dedi. “Sağolun istemem” dedim. “Tamam istersen veriyim ama istemezsen de böyle girebilirsin” dedi. “İyi ki buradayım tam da şimdi” dedim içimden ve girdim… Konya’dan döndüğümden beri o amcanın ne sesindeki ne de yüzündeki huzur zihnimden gitmiyor.
Fazla da anlatacak birşey bulamıyorum, geri kalan hepsi kalbimde…
