Özgür Turan
Yoğun tempolu geçen yıllardan sonra 2006 Mayıs'ta ara verdim aktif çalışmaya...
merhaba dedim yeni hayata ve Doğa'ya... Kendimi buldum, yeniden doğdum ben böyle, mucizelere ve evrenin hediyelerine daha fazla inanır oldum.






Şu anda orta sehpada duran portakal suyunu bir huni ile boğazına dayayıp içiresim var. Tıpkı sabah omleti burnundan sokmak istediğim gibi. Yemek tercihleri yaşı büyüdükçe daha da rahatsız ediyor beni. Çünkü kontrol edemiyorum ya ondan! Benim istediklerimi yesin, içsin istiyorum. Halbuki onun dünyası benden çok daha farklı şeylerden oluşuyor. Bazen bırakıyorum gerçekten, ya da ben öyle sanıyorum, ne isterse yesin, ne kadar isterse yesin diyorum. Sonra birden geliyorlar, sağlıklı beslenme vaazları vermeye başlıyorum evde. Sadece Doğa’ya değil Serdar’a da. Bugün ben bile kendimden sıkıldım bu vaazları verirken. Hep aynı hep aynı. Örneğin, sofrada zeytinyağlı kereviz ve ıspanak varken burun kıvırmalar delirtiyor beni. Ya da taze sıkılmış bir bardak meyve suyunun 1 saat bekledikten sonra içilmesi.
Şu 2010 da diyorum ki bu ikisini kendi haline bırakma gücü ve sabrı gelsin bana başka da birşey istemiyorum! Hayat tercihlerden ibaret değil mi ya onlar da yapsınlar tercihlerini. Hep onlar da birgün benim gibi sebze, ot sevmeye başlar mı acaba diye umutlanmasam artık, arkadaş ilişkilerimde yaptığım gibi bu konuda da beklentiyi sıfırlasam iyi olacak.


Yeni yıla dair umutlar, kararlarla dolu her birimizin kafası eminim ki şu günlerde. Kimbilir ne listeler var zihinlerimizde. Her yıl yapılan ama ne yazık ki yılın daha ilk ya da ikinci ayında rafa kaldırılan ve uygulamaya konulamayıp sadece zihinde kalan o listeler. Uygulanamadığı için de zihin de arka planda sürekli bizimle konuşan ve her gün ayrı bir çeşit suçluluk duygusu salgılayan listeler. Gelin bu yıl hiç liste yapmayın, hiçbir karar almayın. Her ne olacaksa olmasına izin vermeniz yeterli. Ama tabiî ki olacakların ya da olmasını istediklerinizin sorumluluğunu sonuna kadar alacaksanız.
“Varlığının bütün gücüyle hata yapmak, titreyen bir ruh hali içinde hata yapmaktan kaçınmaktan iyidir. Sorumluluk, eyleminin karşılığında alacağın hazın ve ödeyeceğin bedelin fakında olmak ve farkındalığın temel alındığı bir seçim demektir. Ve sonra da bu seçimle barışık yaşamaktır” diyor Dan Millman “Dingin Savaşçı” adlı kitabında. Ilımlılık hakkında söyledikleri de kayda değer; “Ilımlılık, sıradanlık, korku ve karışıklık içinde saklanmak, kılık değiştirmektir. Şeytanın makul olduğuna kendini inandırmaktır. Hiç kimseyi mutlu etmeyen istikrarsız bir uzlaşmadır. Ilımlılık yumuşak yüzlüler, özür dileyenler ve dünya sahnesinde yer almaktan korktuğu için kenarda kalanlar içindir. Ağlamak ya da gülmekten, yaşamak ya da ölmekten korkanlar içindir. Ilımlılık, son yargısına varmadan önce şeytanın demlediği ılık bir çaydır”.
Gerek iş hayatınızda gerekse de özel hayatınızda ne kadar ve nerelerde ılımlı olmaya yönlendirildiğinizi bir düşünün. Özgürce seçimlerinizi yüksek sesle dile getiremediğiniz anları ve nedenlerini hatırlayın, o anlara geri dönün. Bu yıl seçimlerinizi daha özgürce yapmaya, kendinizi daha özgürce ifade etmeye ve seçimlerinizin sorumluğuna sonuna kadar sahip çıkmaya adayın kendinizi ne dersiniz?
Çok mu anarşistçe geliyor bunlar size? Hiç gelmesin çünkü olması gereken bu aslında. Kendinizi tanımanın, hayallerinizdeki dünyayı yaratmanın yolu buradan geçiyor.
Dan Millman’ın Dingin Savaşçı’sı nacizane yeni yıl kitabı önerim olsun size. Dünya jimnastik şampiyonu Dan Millman, kitapta kendi yaşam öyküsünü anlatıyor. Mayalara göre ruhsal bir uyanış yaşayacağımız 2011’in sonunda yaklaşırken okunması gereken en önemli kişisel gelişim kitaplarından biri. Geçtiğimiz ay vizyona giren 2012 filmine gitmenizi ise önermiyorum. Ama korkularınızı tetiklemek, beslemek istiyorsanız o ayrı tabii. Bu tarz korku bilincini artıran etkilerden uzak kalarak, onun yerine bolca okuma, araştırma ve eyleme geçme zamanı artık. Bugüne kadar seçimlerimizle kirlettiğimiz dünyamız için neler yapabileceğimizi, bireysel olarak üzerimize düşenlerin neler olduğunu araştırma, uyanık olma, seçimlerimizin sorumluluğunu alma vakti.
Sigara değil mide bulandıran; alışkanlık
Yeni yıl listelerimizde ilk sıralarda yer alan, “sigarayı bırakmak”, “içkiyi bırakmak” ya da “kilo vermek” gibi konularda yazarın görüşü ve deneyimleri şöyle; “Sigara içmek, içki içmek, uyuşturucu kullanmak, şeker yemek hem iyi hem kötüdür. Yapılan her eylemin kendi içinde hazları ve karşılığında ödenen bedelleri vardır. Her iki yanının da farkında olmak, senin gerçekçi ve yaptıklarının sorumluluğunu üstlenen biri olmanı sağlar. Ancak o zaman bir savaçının özgür seçim yapma olanağına sahip olursun, yapmak ya da yapmamak”.
“Sigara içki değil mide bulandırıcı olan; alışkanlık” diyor ve ekliyor; “Günde bir sigara içip sonra altı ay içmeyebilirim; bir başkasını içmeye dayanılmaz bir istek duymadan günde bir kere ya da haftada bir kere sigara içmenin tadına varabilirim. Ve sigarayı içtiğimde ciğerlerimin bunun bedelini ödemeyeceğini düşünmezlik etmem. Sonradan bu yaptıklarımın olumsuz etkilerini dengeleyecek uygun bir karşı eylemde bulunurum”.

Zaman kavramını düşünüyorum şu bir haftadır. Düşündükçe anlamsız geldi zaman denilen şey bana. Böyle dönem dönem birşey takılır kafama düşünürüm onu sürekli. Bu hafta 5. evlilik yıldönümümüzü kutlayıp 6. yılımıza girdiğimizin farkına varmak da bir garip geldi bana. Saçma sapan takvimler yaratmışız kendimize sayıp duruyoruz sürekli zamanı. Oysa ki yok işte geçmiş, gelecek. Şimdi var sadece. Şu an ne yapıyorsan o var. Ama biz beceremiyoruz şimdide yaşamayı. Özellikle şehir hayatında bunu yakalamak çok da kolay değil. Oysa ki mutluluk anlarda yani şimdide saklı geçmiş ya da gelecekte değil.
Bana kalırsa bunu en iyi becerebilenler çocuklar. Yani anda kalabilmeyi… Bir çocuğun büyümesini izlemek başlı başına bir öğreti. Hem kendinize hem de dünyaya dair çok şey öğreniyorsunuz.
Örneğin “zamanım yok” diye şikayet ediyoruz ya çoğu zaman, yok öyle birşey işte! Zaman yokluğunu da biz yaratıyoruz. Zaman hep var aslında. İstediğin zaman hep orada, anda. Herşeyi kontrolümüz altında tutabilme çabamız, mükemmel olma isteğimiz bizi hep zamanla yarışa sokuyor. Halbuki bir dursak biraz. Sadece dursak öylece… Ağaç gibi… Hiçbirşey yapmadan. Göreceğiz ki hiçbirşey bizim kontrolümüzde değil. İstediğimiz kadar kontrol etmeye çalışalım hayatı, kendimizi yırtalım, akış devam ediyor…

Aralık hep değişim ve temizlik ayıdır bende. Hep kırılma noktaları bu ay içerisinde olur. Hastalıklar, müjdeler, sevinçler, üzüntüler her ne gerekiyorsa yaşanır. Bu aralar yine böyle bir dönemdeyim. Enerjimi ancak yoga sayesinde dengeleyebiliyorum. Doğa’nın hastalanmasının ardından beklendiği üzere bana da sıçradı grip. Öksürüğüm başladığı gibi gittim dotora. Hasta olduğum o gün Doğa’yı bırakacağım kimse de yok, annem de malum gripten hasta evde yatmaktaydı. Giydirdim çocuğu öksüre tıksıra acele gittik doktora. Çocuk zaten hasta ona mikrop geçecek diye endişelenemem. Hoş endişelensem ne olacak benim hastalığım ilerlese çocuğa kim bakacak. Böyle bir kriz noktasıydı o an gözüm döndü gittik işte doktora. Domuz gribi başlagıcı dedi doktor. Malum ilaçları yazdı. 2 günde kalktım ayağa. İlaçlarla değil ama bolca sıcak çorba, meyve, zendefil, adaçayı ve uzun süredir kefir içmemin verdiği kuvvetle. Zorla yedim, hep yemek yedim hasta olduğum süre boyunca. Fakat tabiki de beklendiği üzere yatmadan ayakta geçirdim ama bu defa yordu beni, bitkin bıraktı. Vücudumun temel denge mekanizmasını bozdu. Baştan aşağı sarstı geçti.
Bu sabah Doğa’yı okula bıraktıktan sonra resmen savaş verdim kendimle. Baktım halim yok. Eve gelip yorganın altına girip akşama kadar çıkmamak ya da Mihri Hoca’nın dersine gitmek arasında gidip gelirken, ayaklarımı zorla ittirdim resmen yoga dersine.Ve her zamanki gibi “iyi ki burdayım” dedim ders bittiğinde. Yoga olmasa ayağa kalkamayacaktım bugün!
Doğa’ya doktorumuz ısrarla domuz gribi değil, bademcik dedi. Anlamış değilim annem ve ben öyleyken Doğa nasıl böyle kaldı. Belki de o farklı bir aşamasını geçirdi bilemiyorum. Bu arada bana test bile yapmadı doktor. Artık nezlenin bile aynı virüs olduğunu teste gerek kalmadığını söyledi. Fakat değişik bir ağrılı öksürük ve ses kısıklığı yapıyor bu virüs, bunu hissettiğiniz an doktora gidin. Erken yakalarsanız hızlıca oluyor iyileşme süreci.
Bu aralar kulaklarımda Şebnem Ferah ve Nora Jones son albümleri, elimde de Elif Şafak “Aşk” ile kendimi bulmaya çalışıyorum. Şebnem Ferah’ı ayrı bir yeri vardır bende. Yine bu son albüm de çok güzel, her şarkı ayrı tat! “Aşk” ise çok okumayı istediğim bir kitap değildi aslında, yazarını severim ama genelde best seller durumlarına biraz önyargılıyım da:( Bir de bu kadar derin bir konu nasıl da tek kitap ile bu kadar ticarileştirilir diye düşünüyorum. Ama çok sevdiğim biri “sen seveceksin al mutlaka” dedi, aldık birlikte. Fena da gitmiyor bakalım bitirmedim henüz.
Neyse, herşey bir yana biz cuma günü evleniyoruz…:) Yani 5 yıl önce öyleydi. Hep heyecan basar beni 5 yıldır 25 Aralık öncesi 1 hafta. Serdar dese ki “hadi gel yine düğün yapalım” valla koşarak giderim ne yalan söyliyim.:) Çok sevmiştim ben evlendiğimiz geceyi, çok eğlenmiştim kendi düğünümde. Çok büyülüydü o gece benim için. İşte bu hafta da büyülü o yüzden. Aşk içinde bir hafta yani…
