Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...

Esra Ekren
F.Mihrimah Temel






Geçtiğimiz hafta çoğunlukla “yapmam gereken çok şey var ama hiçbiri için vaktim yok” şeklinde söylenerek geçti. İçimden tabiki. Zaman zaman etrafımdakilere söylendiğimde olmadı değil. Bu en büyük bahane aslında biliyorum ama bütün hafta konuştum durdum içimden. Üstelik yogaya bile sadece bir defa gidebildim. Doğa’nın hafif nezle ve dolayısyla halsiz oluşu, bunların sonucunda da yuvaya gidememesi benim için hayatı durdurdu. Herşey Doğa oldu.
Biraz da tembel olmak istedim bu hafta, sıkıldım sürekli yaptıklarımdan. Özellikle evin rutin işleri ve mutfak konusu baş sıkıntılarım. Sevmiyorum işte ne yapayım. Yorulduğumu hissettim çok. Ama farkettim ki beni asıl yoran, Doğa’nın son 1 aydır bitmek bilmeyen “hayır”ları ve hiperaktivite derecesinde hareketliliği. Ayrıca her konuda onu ikna için sürekli beynimi zorlayıp birtakım oyunlar uydurabilme çabası. “Yok ! Bu hafta oyun falan uyduramayacağım, onu ikna edebilmek için dil dökemeyeğim” dedim kendime.
“Yemek sofrasında oturmak istemiyor musun? Kalk o zaman içeride bizi bekle” dedim.
“Giyinmek istemiyor musun? Giyinme o zaman çıplak dur ya da kendin giyin” dedim.
Her ağlama krizinde; “Ağladığında ne demek istediğini hiç anlamıyorum. Ağlamayı bitirirsen seninle konuşabilirim” dedim.
Sonuç ne mi oldu? Kendisinin mükemmel bir tiyatro oyuncusu olduğu ve herşeyin fazlasıyla farkında olduğu bir defa daha kanıtlanmış oldu. Ağlamalar birden durdu. Giyinmeler tam olarak çözülmese de daha kolay oldu. Yemekte masada oturmanın da süresi en azından biraz daha uzadı.
Tabiki de kazanan benim diyemiyorum çünkü ortada bir kazanan-kaybeden durumu yok. Bu hafta deneyimlediklerimden anladığım kadarıyla yeni nesil çocuklar bilinç düzeyi olarak bizlerden çok yüksekteler. Aslında onlara çocuk demek bile yanlış olabilir. Onlarla paralel bilinç düzeyine gelebilmek için kendimizi çok geliştirmemiz gerekiyor her anlamda. Zorlayacaklar bizi hem de çok. Her biri, her birimize farklı dersler olarak geldiler. Bu durumda rehberliklerinden faydalanmak için elimizden geleni yapacağız. Yani diyeceğim şudur ki; Çocuğunuzun sizi en çok hangi konularda zorladığına dikkat edin; o konulara dikkatle eğilin, üzerinde çalışın. Oturun üşenmeyin yazın ne hissettiğinizi. Sonucunda sorunun, ki aslında “sorun” olarak tanımlamak doğru değil, ucu mutlaka sizde oluyor. Yani annede ya da babada. Ayna-yansıma durumu burada da geçerli; Yani karşınızdaki kişinin sizi en fazla rahatsız eden yönü, sizin kabul edemediğiniz, direndiğiniz yanınızdır. İşte çocuklarımız da bize ayna tutuyor.
Yarını da sakin,”hayır”larla mücadeleye kalkışmadan, dinlenerek geçirip yeni haftaya başlarken şöyle diyorum; “Herşeye yetecek kadar zamanım var. Her işimi kolayca hallediyorum.”


Geçen hafta 23 Nisan tatilinden faydalanarak otobüsle kısa bir Bursa seyahati yaptık; Annem, ben ve Doğa. 4 nesil birarada olmanın keyfini yaşadık; Doğa’nın anneanneme büyükanne diye sarılmaları, birlikte oyun oynamaları gözlerimizi yaşarttı. Bursa o hafif yağmurlu ve serin havaya rağmen, yemyeşil ve sıcacıktı. Heryer taksi ile 5 dk sürüyor ve her yerden her yere dolmuş var. Yani bir yere gecikme stresi yok. Çocuklar için bolca yeşil parklar dolu olan Bursa, bir defa daha aldı beni içine. Doğa parklarda çok mutlu oldu. Fotoğraftaki çocuklarla parkta tanıştı. Nasıl sevecen, mutlu çocuklardı anlatamam. Biraz büyüklerdi bizimkine göre ama herşeylerini paylaştılar Doğa’yla. Öyle değişik kovaları, tırmıkları yoktu. Sadece mutfak aletlerinden seçilmiş birkaç küçük kap ve şurup kaşıkları falan. Anneleri de bir ağacın altında oturmuş örgü örüyordu… Bir defa daha anladım basit şeylerle mutlu oluyor insan.
Bir gün metro ile uzunca bir yol alarak bir alışveriş merkezine gittik. Doğa bayıldı metroya. Yalnız tünelden geçerken “hoşlanmam ben tünellerden çıksın tren buradan” dedi. Bir de her durakta durup tekrar hareket ederken 10′dan geriye sayıp “Kalkışa geçiyoruz” diye bağırdı:)
Seyahatimizin en güzel anlarından biri de onunla buluşup kahve içmemizdi. Bir defa daha anladım; Anatema‘nın kadınlarının biraraya gelmesinin tesadüf olmadığını. Kitabını karnım burnumda okuken hissettiklerimin, sonra Elvin ne yapıyordur acaba şu an şeklinde merak edişlerimin tesadüf olmadığını… Yüzüne baktım kendimi gördüm. Sanki yıllardır tanıyormuşum gibi bir his, yıllardır konuşmuşluğumuz varmış gibi sıcacık sohbet.
Şimdi sıra en yakın zamanda, sıcaklar çok bastırmadan minik bir Ankara seyahatinde. 2 özel insan da orada var kucaklanacak, sohbet edilecek. Eeee yedi cücelerin uzakta olanı da kesin dönüş yapacak gibi uzak diyarlardan. Diğer üçü de yanıbaşımda zaten.

Sabah giderken;
Şöför: Abla niye çıktınız ya çatışma var Bostancı’da duymadın mı? Bak kimseler yok sokakta.
Ben: Aaaa ne çatışması? (İçimden geçiriyorum; Biz o arada Tamirci Manny falan izliyorduk da:) Neyse siz bizi uçurun Fenerbahçe’ye şimdi kızı bırakacağız, sonra beni Göztepe’ye bırakacaksınız.
Şöför: Tamam abla işe mi yetişeceksin?
Ben: Yok değil (“Yogaya yetişeceğim, geçen hafta sadece 2 defa gidebildim” nasıl diyim adama)
Şöför: Ne iş yapıyorsun abla çalışır mısın?
Ben: Gazeteciyim ama evden çalışıyorum şimdilik
Şöför: Aaaa hangi gazete? Nasıl gazetecisin abla sen daha sabahki çatışmadan haberin yok.
Ben: (Sakin ol Özgür) Dergi bizimki iş dünyası ve ekonomi.
Şöför: Eee ne olacak bu ekonominin hali abla be bi söylesene
Böyle uzadı gitti ama adamcağız nasıl evden çalıştığımı bir türlü anlayamadı.
Eve dönerken;
Baktım geçen hafta Doğa arka koltukta kurabiyeyi kırıkladığı için bizi azarlayan taksiye denk geldik. Şöforü tanıdım ama hiç tepkisiz bindim. Eve geldik tam iniyoruz;
Şöför: Hatırladım abla ben seni geçen hafta kavga etmiştik
Ben: Kavga etmedik, siz bizi azarlamıştınız
Şöför: Ahh be abla kusura bakma, biraz hak ver yaaa. Bak nasıl trafik stresi çekiyoruz bir bilsen. Tekrar özür dilerim.
Ben: Tamam peki öyle olsun iyi günler.
Taksi diyaloglarından çıkan sonuç;
1. Alt katı teröristler bassa haberimiz olmayacak.
2. Özür dileyebilmek ne güzel bir erdem.


Gizlice kırmızı rujumu alıp sürüp de sonra bana gösterdiğin bu surat ifaden sana 23 Nisan hediyesi olsun. Ne zamandır saklıyordum bu fotoğrafı, günü bugünmüş.
Hep böyle mutlu kal. Kendin mutlu ol ki sevdiklerini de mutlu et.
Hep böyle özgür ol ki sevdiklerini de özgür bırak.
İçindeki mutlu ve özgür çocuğu hiiç ihmal etme.

Yatarken tutturdu müzik dinleyelim diye. “Tamam koy ne istiyorsan” dedim. Gitti ne zamandır dinlemediğim ama en sevdiklerimden biri olan Zen Meditation CD’sini koydu. İçinde sadece flüt ve ney var. Uçuruyor sizi. “Oh bu benim en sevdiğim” dedi ve yayıldı koltuğa. Kitap okuduk bu cd eşliğinde, ee tabi daha birinci kitaptan sonra mayıştı ve uykusu geldi müziğin etkisiyle. Sesi de biraz fazla açıktı, yatarken de kapattırmadı. Öylece melekler gibi daldı uykuya. Durdum yanında, elini, saçını sevdim, seyrettim uykusunu, dayanamadım kokladım gıdısını. Seviyorum diye haykırmak geldi içimden. Böyle bir sevgi tatmadım ben daha önce.
