Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...

Esra Ekren
F.Mihrimah Temel






Bu sizin için;

Bu bugünün en sevdiğim pozu;

Bu da “sen otur pastanı ye, beni izle anne” dediği ve beni bittiğim an;

Danslar, şarkılar, tekerlemeler, oyunlar, neler öğrenmiş neler… Şaşırdım kaldım… Halen şaşkınım yazamıyorum. Bir kendime geliyim yarın anlatırım.

Yarın minik kelebeğimin doğum günü ve dolayısıyla benim de tabiii:) Bugün okulda minik bir doğum günü partimiz var. Sabahtan beri “hadi giydir beni, hemen başlasın parti” diye diye zar zor çıktık evden. Zaten daha dün okuldan almaya gittiğimde, “neden gidiyoruz benim parti vardı” diyerek başlamıştık hikayeye. Babamız iş seyahatinde, cuma sabahı pisimizin doğumgünü için seyahatini erken kesip gelecek. Mektuplar bıraktı Doğa’ya. 2 gündür o mektuplarla yaşar durur bizimki.
Dün gittim kendisine süper süslü parlak ayakkabı, toka, kolye, yüzük, şapka vs. gibi en sevdiği kokoş şeylerden oluşan bir paket yaptırdım, en kokoş yerden; Accessorize’dan. Maksat kokoşluk ruhuna hitap edilsin, cüce mutlu olsun! Eee ben de tabii. Bir de çok istediği birşey daha var alınacak ama o cumartesi günkü aile partisinde verilecek! Ben de bir heyecan ki sormayın kalbim pıt pıt sürekli. Ara ara böğürdeyerek ağlamalar, “ah nasıl da 3 yaşında oldu” şeklinde. Bu sabah bir defa daha anladım ki ANNE olmak harika birşey!
Bugünün anlam ve önemi bir başka aslında; Canım babamın doğumgünü bugün! İyi ki doğmuş, iyi ki babam olmuş!
Yani anlayacağınız 3 gün 3 gece kutlama halindeyiz bugünden itibaren!


Bugün yogadan çıkmışım, Starbucks’ta oturuyorum güneşe vermişim kendimi. Kulağımda Tori Amos bangır bangır… Nasıl da özledim, içim çekti kokusunu, sesini duyasım geldi. Aradım; yine depresif bir ses. “Ben yaşamaktan çok sıkıldım artık” dedi. Neden diye sorduğumda, “Baksana şu ülkede sanatçıların haline…” dedi. “Eeee sen bu ruh haliyle nereye gitsen aynı olursun” dedim. “Uff uzun konu şimdi sonra konuşalım” dedi. Kapattık telefonu.
“Dünya böyle çünkü sen böylesin” dedim içimden. Açıp söylesem biliyorum ki “uff hep yanı şeyleri söyleyip duruyorsun” yine diyecek. Güneşe baktım,sıcacık. “Bu sıcacık pırıltılar ona da gitsin” dedim ve diledim ki onun da kalbini ısıtsın bugün güneş.
Kendisi bir caz şarkıcısı. Çok yaratıcıydı, farklıydı doğduğu günden beri… Şimdi Türkiye’de onun gibi bir caz erkek sesi yok diyor çoğu üstad. Şimdilerde Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü’nde öğretim görevlisi. Kendi projelerine devam da ediyor bir yandan. Yani depresif olması hiçbir neden yokken onun iç dünyası bazen bir kararır ki açılana kadar bekle bekle günler geçmez… Eee her yaratıcı müzisyende olduğu kadar hafif psikopat ve manik durumları var tabii ama ağır romantik bir balık burcu o:) Bir de yakışıklı ki sormayın kardeşim diye söylemiyorum yıkılıyor yani! Neyse, bu aralar yine bekliyoruz kendisinin kalbine güneş doğsun diye… Diliyoruz en yakın zamanda yüzü gülsün yine miniciğimizin…
Dünyaya gelmesini en çok ben istemiştim. Şimdi de kendi değerinin farkında olmasını en çok ben istiyorum ama bunu ancak kendi farkına varabilir. Yol uzun ve zorlu. Her birimiz için farklı bir yol var ama buluştuğumuz yer hep aynı aslında; SEVGİ


Geçtiğimiz günlerde Neşe’nin oğlanın bisikletten düşüp çenesi yarması sonucu acile gitmeleri ve acilde saatlerce bekletilmeleri ( sanırım 6 saat civarıydı) beni derinden yaraladı. O halde bir çocuk, kanaması olduğu halde Amerika’daki sağlık kurumlarının ”acil durum kapsamı” na girmediği için bekletildi. Gayet insanlık dışı bir durum. Zengini zengin fakiri de fakir kılan bir sistemden ancak bu kadarı beklenebilirdi zaten. Düşünebiliyor musunuz dünyanın en “zengin” ülkesinde birçok insan acil servise düşmedikçe doktorun yüzünü bile göremiyor. Ama kimse de karşı çıkmıyor. Çünkü doktorlar bunun için suçlanamaz, ne de olsa bu sistemden yararlanıyorlar!
Bakın Tanrı ile Sohbet-2′yi bitirmek üzereyim. Tam da bu konunun üzerine denk geldi, her zamanki gibi tesadüf değil… Şöyle diyor;
“Bu ahlaksız sistem, insanlık onurunun değil, ancak açgözlülük ve en yüksek karın motivasyon nedeni olduğu bir dünyada sürebilir. İnsanları onuruyla yaşamaya davet etmek yerine, sahip olanlar, dünyanın sahip olmayanlarını kendilerine bağımlı kılıyor. Ama asla güçlü olmalarına izin vermiyorlar. Sistemi etkileyen değil, sisteme boyun eğen insanlar istiyorlar. Çünkü bu sistemi yaratan onlar. Ve komplo sürüyor. Zengin ve güçlü, sessiz komployu sürdürüyor.
Şimdi devam et, sosyo-ekonomik sistemin ahlaksızlığı sürerken sessiz kal. Bu sistem, bilmem ne marka gazozu pazarlayan şirketi genel müdürüne satış artırdığı için yılda 70 milyon dolar ikramiye verirken, 70 milyon insan bu gazozu içme lüksünü tadamıyor bile. Bu sistemin ahlaksızlığını görme. Bu sisteme Serbest Piyasa Ekonomisi de. Ve herkese bu sistemden gurur duyduğunu söyle.
Kim utanç duymalı? Zengin olup vermeyen mi? Çalıştığı halde geçinemeyen mi?”
İşte 2012′de olacak ve şimdiden de başlamış olan büyük bilinç değişiminin sebeplerinden sadece bir tanesi ama en temel olanı bana kalırsa; Para= Güç . Bu eşitlik bir şekilde bozulacak.
Google görsellerden “para” diye arama yaptığınızda aşağıdaki gibi fotoğraflar çıkıyor. Sinirinizi bozmak istemem ama bu görüntüleri yaratan bizleriz. Neler yarattığımıza bir bakalım, “gelecekten” beklentilerimizi de ona göre yapalım. Ya da geçmiş, gelecek olmadığının farkına varıp hemen şimdi, bugün harekete geçelim. En azından sessiz kalmaktan vazgeçerek başlayabiliriz.


Sabah 7.30 civarı birden uyandım; Cin gibi! Kalktım su içtim. Gittim tekrar yattım belki biraz daha uyurum diye. Yok baktım uyanmışım kalktım tekrar. Salodaki kanepeye oturdum, baktım güneş parlıyor. Açtım camı, içime çektim güneşi, gökyüzünü, nefes aldım. Sabahın köründe kalkmışım yoga yapıyım bari dedim. Zaten 1 haftadır gidemedim. Güzelce yogamı yaptım. Bir de güzel meditasyon. Ohh bundan daha süper ne olabilir. Kendime ait harika bir zaman yaratmışım. Gazetelerimi okudum. Nefis bir kahvaltı sofrası hazırlarken o sırada Serdar uyandı. Ee hadi kırk yılda bir başbaşa kahvaltı edelim dedik cüce uyurken. Tam çayı koyduk bardağa uyandı bizimki. Anında geldi soframıza o şirinlik abidesi haliyle, mor pijamalarıyla. Onu öyle görünce günüm daha bir renklendi. Kahvaltı sonrası Doğa’yı annemlere bıraktık ve biz başbaşa önce kısa bir yürüyüş, sonra cafe latte molası ve ardından güzel bir öğle yemeği yedik. Ve gittik pisimizi anneanneden almaya. Hava da güzel, içimize sinmedi yine onu da çıkartalım oynasın coşsun istedik. Kitapçıya gitmek istedi kendileri, Kayıp Balık Nemo Cd’si istiyormuş.
Arabayı park edip kitapçıya doğru yürürken gün bambaşka bir formata dönüştü. Çünkü Doğa caddede karşıdan karşıya geçerken yolun ortasına oturdu. Bir yandan pis pis sırıtarak “Hahah nasıl komiklik yapıyorum ama” diyerek… Elimizi tutmak istemedi. Alıp başını koştu, kaçtı. Hani onu görenler bu çocuğu hiç dışarı çıkartmıyoruz sanmış olabilir.
Ardından eve geliş ve yaklaşık yirmi dakikalık ikna sürecinin ardından cığlık cığlığa bir banyo. “Banyo yapmaktan hoşlanmıyorum” diyerek ağlaya ağlaya yıkandı. Diğer inatlaşmalar gibi bu da son 1 aydır yaşadığımız birşey.
Yemek faslını hiç saymıyorum. Dans ederek, koltuklarda zıplayarak sadece 1 köfte ve birkaç patates yendi.
Sanırım sabahın köründe kalkıp yoga yapmamın sebebi bu hareketli güne hazırlıkmış. Buna rağmen sakin karşılayamadım yaptıklarını, yer yer sinirlendim, yer yer sinir bozukluğundan güldüm. Güldük birlikte çook aslında, şimdi uyuyor ve biz halen gülüyoruz hallerine…:)
