Özgür Turan
Yoğun tempolu geçen yıllardan sonra 2006 Mayıs'ta ara verdim aktif çalışmaya...
merhaba dedim yeni hayata ve Doğa'ya... Kendimi buldum, yeniden doğdum ben böyle, mucizelere ve evrenin hediyelerine daha fazla inanır oldum.






Birçoğunuz merak ettiniz değil mi şu aşağıdaki “İçimdekiler” başlıklı postun yorumlarının bazıları nereye gitti diye? Birkaç kişi sordu bana ama eminim ki halen sorgulayanlar vardır yorumları neden sildiğimi. Birçok eleştiriler oldu daha önce de yazılarıma ama hiç bu kadar hakaret derecesine varan yorumlar olmamıştı. Gerçekten direkt olarak acıtma amaçlı yapıldıysa da evet amacına ulaştı ama sadece anlık oldu bu acılar. Açılımları ise çok daha farklı oldu bende, içimde. Gelin anlatayım…
“Sen çok kötü bir annesin ve bunu duymaktan da rahatsız oluyorsun” diye yorum yazdı bana. Ayrıca benim son derece şiddet ve öfke dolu olduğumu, yazdıklarımın da birkaç satır önemsiz şeyler olduğunu, kendimi önemli bir yazar falan mı sandığımı yazdı. O kadar fazla içini döktü, öylesine saldırdı ki sonunda kendi ortamımda baktım ki bana hakaret ediliyor sildim bütün yorumları. Ve bundan sonra bu kişi bu siteye yorum yazamayacak. Okumaya devam etmek istiyormuş ya o ayrı…
“İyi anne”, “kötü anne” ne demektir? Günlerdir bunu düşünüyorum. Ben insanları iyi-kötü olarak ayıramaz, tanımlayamazken, beni hiç tanımayan biri bana nasıl “kötü anne” der bunu anlayamıyorum. Fakat bildiğim birşey var ki, bir konuda bu kadar direnç ve özellikle de saldırı gösteriyorsan gerçek anlamda kendine ayna tutuyorsun demektir. Yani sen kendinle konuşuyorsun aslında benimle konuşurken…
Kaldı ki, çocuğunu cami avlusuna bırakan kadına bile “kötü anne” diyemem ben. Kimbilir neden bırakmıştır, hangi koşullarda, aklı yerinde midir, değil midir? Annelik öyle kişiye özel birşey ki her çocuk farklı şekilde büyütüyor annesini. Evet aslında onlar büyütüyor bizi tam tersi. Sabırlı olmayı ve koşulsuz sevmeyi öğretiyorlar. Bizler farklılıkları kabul edemez, birbirimizi olduğumuz gibi sevemezken onlara nasıl öğretebiliriz hayattaki farklı renkleri. Neymiş efendim çocuktan sıkılmışım da, ondan önceki yaşamımı özlüyormuşum da, zorla yemek yedirmeye çalışıyormuşum da. Evet olabilir! Bunların hepsi mümkündür. Çocuktan önceki yaşamımı da gayet özlüyor olabilirim. Eeee zaman zaman çocuktan sıkılıyor da olabilirim. Zorla yemek yedirmeye de çalışabilirim. Bunlar beni sadece insan yapar “kötü anne” değil. Bu hisleri hiç yaşamadım diyen varsa çok da inandırıcı gelmez bana üzgünüm.
Burada amacım hayatı toz pembe göstermek, sizleri hayaller alemine götürmek değil. Yoksa pek çok tüccar spiritüel gibi “olumlu düşünün gerisi boş” derdim. Şu seminere, bu seminere katılın, verin 1000 dolar hayatınız değişsin derdim. Ama ben özellikle içimdekileri, içimdekilerin yansımalarını, aldığım tepkileri, gösterdiğim reaksiyonları, küçük adımlarımı, çabalarımı paylaşıyorum kendimle ve sizlerle. İster birkaç satır ister birkaç sayfa olsun, kimsenin de onaylamasını beklemiyorum. Sesli düşünür gibi yazıyorum çoğu zaman. Sorguluyorum yeni tanıdıklarımı, öğrendiklerimi ve hepsini eğrisiyle, doğrusuyla yazıyorum burada. Ve inanın bana hiçbir seminer ya da terapi ile değişmiyor hayatınız siz bilgileri tamamen hayatınızın içine sokup uygulamadıkça, kendinize ayna tutup kendinizle barışmadıkça.
Teşekkürler yorumlarıyla beni yargılayan arkadaşa, içimdekileri paylaşmakla ne iyi etmişim bir defa daha anladım. Bundan sonra daha da zevkle, bolca paylaşımlarda bulunacağım bu konuda. Ama şiddet mi dersiniz, öfke mi dersiniz bilemem orasını bekleyin ve görün…

Mükemmel anne, ebeveyn olabilme çabalarımızı bir kenara bırakıp, kendimizi olduğumuz gibi sevip, kabul ederek, sıkıntıya düştüğümüz noktalarda bir ebeveyn koçuna danışmak çoğu zaman kurtarıcı olabiliyor.
Gerek dost sohbetlerinde gerekse de iş hayatında hepimizin yakındığı bir konu; Günümüz şartlarında çocuk yetiştirmenin ne kadar zor olduğu. Şartlar ne kadar zorlaşsa da çözümler de bir yandan önceki nesillere göre daha fazla alternatifler sunuyor bizlere. Ebeveyn koçu ya da terapist de bu çözüm alternatifleri içinde en doğru olanları. Ebeveyn ve Aile Koçu, çocuk kitapları yazarı, eğitimci, sosyolog ve araştırmacı Sedef Örsel Özçelik, çocukların hayat kalitesini yükseltmek vizyonu ile çıkmış yola. Özçelik ile ebeveyn koçuna ne durumlarda ihtiyaç olabileceğini ve günümüz koşullarında çocuklarımızla iletişim kurabilmenin kolay yollarını konuştuk.
Günümüz ebeveynlerinin genel profilini nasıl gözlemliyorsunuz?
Şehir insanında 2 tip ebeveyn var; Biri çocuğunun sevgisini kaybetmekten korkuyor. Dolayısıyla onun istediği her şeyi yapıyor. Çok fazla müsamalı. Özellikle de anne çalışıyorsa bu çok sık görülüyor. Diğer taraftan da çocuğunu korkutarak yetiştirenler var; o zaman da çocuk anne babanın sevgisini kaybetmekten korkuyor ve anne babanın her söylediğini yapıyor. Halbuki orta bir yol var onu görmek gerek. Ebeveynliği sevgi üzerinden yapın korku üzerinden değil. Korku toplumumuzda çok hakim. Yemek yedirirken, “polise veriririm” ya da “son lokmayı almazsan doktor amca sana iğne yapar” gibi. Yemesin daha iyi bu durumda. Mükemmel anne, insan diye bir şey yok. Hepimiz kendi girinti çıkıntılarımız, çukurlarımız, eksikliklerimiz, fazlalıklarımızla yaşıyoruz.
Bizim nesilde, yani 1970-1980 yılları arasında doğan kız çocuklarına, “siz büyüdüğünüz zaman iyi eğitim alıp iyi okullara giderseniz ne istiyorsanız yapabilirsiniz, erkeklerin yaptığı her şeyi yapabilirsiniz” fikri verildi. Çok güzel eğitimler aldık ve iş dünyasında atıldık. Başarılı olmak için evliliği ve anneliği olabildiğince öteledik. Sonra annelik bazen zor bazen kolay geldi ama annelik geldiğinde birden fark ettik ki hayat başka bir şeymiş. O zaman kendi rol modelimize döndük annemize baktık. Ama annemiz başka bir yerdeydi. Onun yaptıklarını yapınca da mutsuz olduk ve iki arada sıkışıp kaldık. Bizim nesilin, şu anda annelerin yaşadığı durumun bu olduğuna inanıyorum. Bu sosyolojik bir bulgu.
Bu fotoda Doğa ayak parmaklarıyla kuru dut ve badem yerken:)
Ebeveyn koçluğunu nasıl tanımlarsınız ve terapiden farkı nedir?
Çok dinamik bir ilişkidir. Hiyerarşi içermez. Koçluk yapan kişi kendini bilgi ve deneyim olarak karşısındaki kişiden üstün görmez. Kişinin konuyla ilgili hedeflerini bulup keşfetmesine destek verir. Hedefleri keşfettikten sonra gereken planı yapmasında ve o planı uygulamasında destek olur.
Koçluk terapiden farklı olarak, daha bugüne yönelik, bugünkü arzularınızı, hedeflerinizi bulmanıza yöneliktir. Aynı terapideki gibi sorular sorulur fakat tabii sadece ebeveynlerle ilgilidir. Ama terapi etkisi yaratır. Çünkü sonuçta açılırsınız ve konuşursunuz. Karşınızdaki insan sizi dinler ve hiçbir şekilde eleştirmez. İyi bir koç her zaman için kişinin kendi deneyimleri ve hayatı üzerindeki en bilgili ve en söz sahibi kişinin yine kendisi olduğuna inanır. Başka bir noktada, koçluk ilişkisinde oluşturduğumuz ilişki ile, ebeveynin çocuğu ile olan ilişkisine örnekleme yapmasını sağlarız. Aynı şekilde ebeveynin görevi de çocuğuna o destek ağını oluşturmaktır. Dolayısıyla biz bu ilişkiyi oluştururken sessiz ve sözsüz bir şekilde modelleme yapmasını sağlarız.
Günümüzün ebeveynleri neden ve hangi durumlarda bir koça ihtiyaç duyar? Sosyolojik anlamda bakarsak, içinde yaşadığımız dünyada hangi koşullar bizleri bu tarz hizmetler almaya yöneltiyor?
Koçluk hizmeti ihtiyaç olduğunda alınmalı. Dünyanın en zor işi çocuk yetiştirmek. Anne babalarımız için hayat çok daha kolaydı çünkü anneanneler, babaanneler, komşu Ayşe Teyzeler, halalar gibi geniş bir sosyal ağları vardı. Şimdi anne babanın işi çok zor çünkü çocuk yetiştirmek sadece anne baba gibi 2 kişinin değil koca bir kabilenin işi. Bugün ebeveynler bu soysal ağdan uzaklaşmış bir durumda, çok daha hızlı devinen bir hayat temposunun içerisindeler. Çocukların bütün ihtiyaçları eskiden çok daha kolay karşılanıyordu, şimdi o kadar kolay karşılanmıyor. Bunlar sadece fiziksel değil; Sevgi, ilgi, emek, inanç, oyun, aile, sosyalleşmeden bahsediyoruz. Bütün bu ihtiyaçları ebeveynler tek başına yüklenmeye kalktıklarında çeşitli zamanlarda psikolojik çöküşler yaşayabiliyorlar. Bu nedenle şimdinin çocukları bizim çocukluğumuzdan farklı. Günümüz koşullarında, soluksuz kaldığı zamanlarda ebeveynin danışacağı birine ihtiyaç var. Bu mutlaka terapi olmak zorunda değil. Terapi uzun süreçlidir. Koçluk ilişkisi anlıktır. Örneğin çocuğun yemek problemi, sosyalleşme güçlüğü, okula gitmek istememe gibi problemleri bir ebeveyn koçun yardımıyla çözümlenebiliyor.
Ailelere verdiğiniz Connection Parenting – Çocuklarla Elele seminerlerinizden bahseder misiniz? Temel olarak ebeveynlerin bu seminer sonrası ne gibi kazanımları oluyor?
Yedi haftalık bir workshop. Kurucusu Pam Leo. 35 yıllık tecrübesi var çocuklar konusunda. İlk kızı doğduğunda, “niye çocuklar büyüyünce bazıları Gandhi oluyor, bazıları Hitler oluyor” diye sormuş kendine. Buradan yola çıkarak da okumaya başlamış. Kendisi de eğitim almış ve ayrıca evinde çocuk bakmış. Sonra zaman içinde biriktirdiği deneyim ve bilgilerini kullanarak böyle bir method geliştirmiş. 7 hafta sürüyor çünkü birtakım şeyleri fark edip, anlamamız, önce zihnimizde yerleştirip sonra bir şekilde onu hayatımızın içine sokabilmemiz için zaman ve deneyim gerekli. Seminerde birçok konuya değiniyoruz. Aslında ebeveyn bir nevi içsel yolculuk da yaşıyor. Kendiyle ilgili birtakım şeyleri fark ediyor. Kendi ebeveyn modellerini fark ediyor. Neleri niye yaptığını anlamaya başlıyor. Saygı konusunda ne düşündüğünü ve çocuğuna bunu nasıl verebileceğini anlıyor. Çocuğunun içindeki üzüntü kabının ne olduğunu fark ediyor. Sevgi kabının var olduğunu öğreniyor, bu kabı nasıl dolduracağını konuşuyoruz. Bu methodu alıp da çalışan bir insanın hayatının değişmemesine imkan yok çünkü sadece çocuğuyla değil eşiyle ve iş arkadaşlarıyla olan ilişkisinde de faklılıklar yaşamaya başlıyor. Semineri alanların hepsi hayatlarının farklı yerlerinde bunu kullanmaya başlıyorlar. Pam benim inandığım, yaptığını uyguladığım birçok şeyi çok güzel bir şekilde açıklamış methodta. Bu nedenle benim bunu üzerime giyip sunmam çok kolay oldu. Pam bu methodu sadece kendisinin örettiği insanlara eğitmenlik izni veriyor. Şu anda kendisi hasta ve 1 yıldır da eğitim veremiyor. Umarım iyileşir ve eğitim verebilecek kişiler çoğalır.
Bilgi için; www.cocukluyuzbiz.com ya da sedef@cocukluyuzbiz.com
Doğru iletişim için 4 temel öneri;
1.Çocuğunuzla herhangi bir konuda sıkıntı yaşadığınızda yere oturup iletişim kurun. Diz çökmeyin, yere oturun.
2.Günde en az bir öğünü muhakkak birlikte, evde, sofrada oturarak, televizyon kapalı iken yiyin.
3.Çocuğunuzla günde minimum 10 dakika yüksek kaliteli zaman geçirin.
4.Çocuğunuzla ilgili herhangi bir konuda karar vermiyorsanız durun ve bekleyin.
Kaliteli zaman nedir?
Örneğin çocuğunuzu alıp parka götürdüğünüzde siz bankta oturur kitabınızı okursunuz, çocuğunuz da oynar. Ama bu durum çocuğunuzla aranızdaki bağı kuvvetlendirmez, sizi yakınlaştırmaz. Halbuki bir top alıp birlikte parkta oynarsanız aranızdaki bağı güçlendirmeye başlarsınız.Yüksek kaliteli zaman budur. Top atmak, karşılıklı yuvarlamak bile önemli. O top atıp geri gelirken çocuk ayrılmayı, ayrıldıktan sonra tekrar kavuşmayı, giden varlığın tekrar kaybolmadığını, tekrar geri geldiğinin sessiz sözsüz anlatımını öğreniyor. Burada birçok mesaj var; Ben seninle oynuyorum, sana vakit ayırıyorum, seni seviyorum mesajları. Çocuklar sürekli bazı oyunları tekrar oynarlar. Çünkü tekrar ve devamlılık hali onların beynine bazı şeylerin yerleşmesini sağlıyor. Oyun çocuğun terapisidir. Çok önemli bir besindir.
Önceleri astrot olmak istiyordu. Bugünlerde veteriner olmaya karar verdi. Yanlış anlamayın bu veteriner kıyafeti. Doktor kostümü diye hemşire kostümü almışım yanlışlıkla. Neyse veteriner kostümü olduğuna ikna ettik.:) En severek oynadığımız oyunlar bunlar bizim; Astronot olup elimizde torba aya gidip taş toplamak ve veteriner olup bütün oyuncak hayvanları muayene etmek.
Bu röportajım İnfomag Aralık sayısında yayınlandı. Aslında dergide tabiki de Sedef’in çok hoş fotoları var ama burada biraz gülün diye pisi fotoları ekledim:)

Şu anda orta sehpada duran portakal suyunu bir huni ile boğazına dayayıp içiresim var. Tıpkı sabah omleti burnundan sokmak istediğim gibi. Yemek tercihleri yaşı büyüdükçe daha da rahatsız ediyor beni. Çünkü kontrol edemiyorum ya ondan! Benim istediklerimi yesin, içsin istiyorum. Halbuki onun dünyası benden çok daha farklı şeylerden oluşuyor. Bazen bırakıyorum gerçekten, ya da ben öyle sanıyorum, ne isterse yesin, ne kadar isterse yesin diyorum. Sonra birden geliyorlar, sağlıklı beslenme vaazları vermeye başlıyorum evde. Sadece Doğa’ya değil Serdar’a da. Bugün ben bile kendimden sıkıldım bu vaazları verirken. Hep aynı hep aynı. Örneğin, sofrada zeytinyağlı kereviz ve ıspanak varken burun kıvırmalar delirtiyor beni. Ya da taze sıkılmış bir bardak meyve suyunun 1 saat bekledikten sonra içilmesi.
Şu 2010 da diyorum ki bu ikisini kendi haline bırakma gücü ve sabrı gelsin bana başka da birşey istemiyorum! Hayat tercihlerden ibaret değil mi ya onlar da yapsınlar tercihlerini. Hep onlar da birgün benim gibi sebze, ot sevmeye başlar mı acaba diye umutlanmasam artık, arkadaş ilişkilerimde yaptığım gibi bu konuda da beklentiyi sıfırlasam iyi olacak.


Yeni yıla dair umutlar, kararlarla dolu her birimizin kafası eminim ki şu günlerde. Kimbilir ne listeler var zihinlerimizde. Her yıl yapılan ama ne yazık ki yılın daha ilk ya da ikinci ayında rafa kaldırılan ve uygulamaya konulamayıp sadece zihinde kalan o listeler. Uygulanamadığı için de zihin de arka planda sürekli bizimle konuşan ve her gün ayrı bir çeşit suçluluk duygusu salgılayan listeler. Gelin bu yıl hiç liste yapmayın, hiçbir karar almayın. Her ne olacaksa olmasına izin vermeniz yeterli. Ama tabiî ki olacakların ya da olmasını istediklerinizin sorumluluğunu sonuna kadar alacaksanız.
“Varlığının bütün gücüyle hata yapmak, titreyen bir ruh hali içinde hata yapmaktan kaçınmaktan iyidir. Sorumluluk, eyleminin karşılığında alacağın hazın ve ödeyeceğin bedelin fakında olmak ve farkındalığın temel alındığı bir seçim demektir. Ve sonra da bu seçimle barışık yaşamaktır” diyor Dan Millman “Dingin Savaşçı” adlı kitabında. Ilımlılık hakkında söyledikleri de kayda değer; “Ilımlılık, sıradanlık, korku ve karışıklık içinde saklanmak, kılık değiştirmektir. Şeytanın makul olduğuna kendini inandırmaktır. Hiç kimseyi mutlu etmeyen istikrarsız bir uzlaşmadır. Ilımlılık yumuşak yüzlüler, özür dileyenler ve dünya sahnesinde yer almaktan korktuğu için kenarda kalanlar içindir. Ağlamak ya da gülmekten, yaşamak ya da ölmekten korkanlar içindir. Ilımlılık, son yargısına varmadan önce şeytanın demlediği ılık bir çaydır”.
Gerek iş hayatınızda gerekse de özel hayatınızda ne kadar ve nerelerde ılımlı olmaya yönlendirildiğinizi bir düşünün. Özgürce seçimlerinizi yüksek sesle dile getiremediğiniz anları ve nedenlerini hatırlayın, o anlara geri dönün. Bu yıl seçimlerinizi daha özgürce yapmaya, kendinizi daha özgürce ifade etmeye ve seçimlerinizin sorumluğuna sonuna kadar sahip çıkmaya adayın kendinizi ne dersiniz?
Çok mu anarşistçe geliyor bunlar size? Hiç gelmesin çünkü olması gereken bu aslında. Kendinizi tanımanın, hayallerinizdeki dünyayı yaratmanın yolu buradan geçiyor.
Dan Millman’ın Dingin Savaşçı’sı nacizane yeni yıl kitabı önerim olsun size. Dünya jimnastik şampiyonu Dan Millman, kitapta kendi yaşam öyküsünü anlatıyor. Mayalara göre ruhsal bir uyanış yaşayacağımız 2011’in sonunda yaklaşırken okunması gereken en önemli kişisel gelişim kitaplarından biri. Geçtiğimiz ay vizyona giren 2012 filmine gitmenizi ise önermiyorum. Ama korkularınızı tetiklemek, beslemek istiyorsanız o ayrı tabii. Bu tarz korku bilincini artıran etkilerden uzak kalarak, onun yerine bolca okuma, araştırma ve eyleme geçme zamanı artık. Bugüne kadar seçimlerimizle kirlettiğimiz dünyamız için neler yapabileceğimizi, bireysel olarak üzerimize düşenlerin neler olduğunu araştırma, uyanık olma, seçimlerimizin sorumluluğunu alma vakti.
Sigara değil mide bulandıran; alışkanlık
Yeni yıl listelerimizde ilk sıralarda yer alan, “sigarayı bırakmak”, “içkiyi bırakmak” ya da “kilo vermek” gibi konularda yazarın görüşü ve deneyimleri şöyle; “Sigara içmek, içki içmek, uyuşturucu kullanmak, şeker yemek hem iyi hem kötüdür. Yapılan her eylemin kendi içinde hazları ve karşılığında ödenen bedelleri vardır. Her iki yanının da farkında olmak, senin gerçekçi ve yaptıklarının sorumluluğunu üstlenen biri olmanı sağlar. Ancak o zaman bir savaçının özgür seçim yapma olanağına sahip olursun, yapmak ya da yapmamak”.
“Sigara içki değil mide bulandırıcı olan; alışkanlık” diyor ve ekliyor; “Günde bir sigara içip sonra altı ay içmeyebilirim; bir başkasını içmeye dayanılmaz bir istek duymadan günde bir kere ya da haftada bir kere sigara içmenin tadına varabilirim. Ve sigarayı içtiğimde ciğerlerimin bunun bedelini ödemeyeceğini düşünmezlik etmem. Sonradan bu yaptıklarımın olumsuz etkilerini dengeleyecek uygun bir karşı eylemde bulunurum”.
