Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...






-Doğa okulda hırkanı çıkart olur mu terleyebilirsin.
-Ufff istersem çıkarırım anne.
(O sırada geğirdi)
-miden mi bulandı?
-yok anne yemekleri sindirirken böyle oluyor biliyorsun işte.
-burnun için mendil koyuyorum cebine bak.
-uff anne ya. kuru sümükler mendille çıkmıyor kaç defa söylicemm. onlara ulaşmam için elimi burnuma sokmam gerekiyor. ama sonra elimi yıkıyorum merak etme.

Sabah gün aydınlanırken uyandı. Cama koştu. “Aaaa ay bize görünüyor bu sabah” diyerek sevinç çığlıklarıyla camdan gökyüzünü seyretti bir süre. Pamuk da katıldı bize sonra kuş arkadaşlarına günaydın dedi mırıl mırıl:) Gerçekten de nefis bir gökyüzü vardı bu sabah. Bazen gerçekten yaşama sevincini ay’dan aldığını düşünüyorum. Ay soğuk, buz gibi bir enerji olsa da onda tam tersi bir durum var. Dolunayda doğmasından da olabilir. Ya da bizler gibi tek bir bakış açısına saplanmıyor olmasından olabilir. Belki de ay ona sıcak, sımsıcak. Ne fena değil mi bu kafamızdaki kalıplar? Onlardan bir kurtulabilsek tam da çocuklar gibi özgür olabileceğiz. En basitinden şu fotolardaki gibi çayımızı pipetle içmeyi denesek ya da evde böyle bir çorap ve ayakkabı giysek beynimizin farklı bir noktasını açıp, uyarmış oluruz dimi ama:)
Sonra sabah okula giderken kapıda yaptığımız diyalog yukarıda… Bazen ne kadar boşuna konuşuyorum gibi geliyor, her söylediğime böylesine cevaplar… Önümüzdeki yılları düşündükçe ruhsal olarak daha da güçlenmem gerektiğini hissediyorum.


Fatih Keçelioğlu’nu Türkiye’ye geldiği dönemlerde mutlaka yakalayıp röportaj yapıyorum, biliyorsunuz Bugüne kadar hep 2012’yi, güneşteki patlamaları ve Mayaları konuştuk. Hem de oldukça ayrıntılı konuşmuşuz, şöyle bir baktım da önceki röportajlarımıza ayrı birer kaynak olmuşlar. Fakat bu defa 2012 konuşmayalım istedim. Her ne olacaksa olacak zaten, gerek fiziksel gerekse de ruhsal boyutta, bizler bu bilinç sıçramasına kendimizi nasıl hazırlarız onu konuşalım istedim ve dolayısıyla konu tabiî ki de yogaya geldi. Özellikle yoga konuşmak istedim bu defa, çünkü biliyorum ki ben onu tanıdığımdan beri Tayland’da Agama Yoga Okulu’nda eğitim alıyor, oldukça fazla emek verdiğini görüyorum bu yolda.
Ben de bu öğretiyi bir yandan öğrenmeye devam ederken bir yandan da öğreten biri olarak, bugünlerde biraz sıkıntılıyım açıkçası. Çok uzun zamandır hissettiğim bir şey bu. Yoganın özünden gittikçe uzaklaşıyoruz gibi geliyor. En basitinden örneğin, görüyorum ki kadın dergilerinde yoga pozları gösteriliyor örneğin baş üstü duruş; “Her gün bunu yapabilirsiniz” diyor haberi yapan ve aşama aşama yazmış nasıl yapılacağını. Hem bir gazeteci hem de yogayı yaşayan biri olarak tüylerim diken diken oluyor inanın ne yorum yapacağımı bilemiyorum. Dergiden bakarak yapılacak bir şey değil yoga, olsa olsa jimnastik olabilir ancak o ama yoga olamaz. Yıllarını bu öğretiye vermiş hocalarımız, derinliğine eğitim almış genç yoga eğitmenleri dururken dergiye bakıp baş üstü duruş yapmak da neyin nesi? Sakatlanmaya davetiye çıkartır ancak başka da bir işe yaramaz. Neyse biz konumuza dönelim… Yoganın özüne inebilen genç eğitmenlerden biri olan Keçelioğlu’ndan öğrenelim.
Keçelioğlu, 2008 yılının başından beri düzenli olarak Tayland’daki Agama Yoga Okulu’na devam ediyor. 4 yıllık bir lisans programının ardından geçtiğimiz yıl eğitmenlik programını da tamamlamış. Bugün Türkiye’de çeşitli yerlerde eğitimler veriyor.
Neden Agama Yoga okuluna gittiğini sorduğumda Keçelioğlu’nun yanıtı şöyle oldu; “2001 yılından beri yoga yapıyorum. Yoga yaparken hep bir şey eksikti sanki. Hep asıl yogayı öğrenmediğimi hissediyordum. 2007’de Agama Yoga ile tanışınca o eksik yanımı anladım. Eksik olan şey asanaların gerçek anlamını bilmeden yapıyor olmamdı. Asanaların gerçekte neye hizmet ettiğini, asanalarda bilincin nasıl konumlanması gerektiğini ve gizli bedenlerimizi nasıl etkilediğini bilmiyordum. Bir asana yaparken aslında bir meditasyon şeklinde yapılmalı ve belirli bir enerji hareketine odaklanmak gerekiyor.”
Keçelioğlu’ndan aldığım bilgilere göre, AgamaYoga, öğrencilerine ne basitleştirilmiş Hindu mistisizmi ne de fitness temelli jimnastiğe benzeyen bir yoga sunuyor. Saf ve gerçek yoga disiplini veren uluslararası bir okul olan Agama’nın kurucusu, yogada modern düşünme eğiliminin savunucusu olan Swami Vivekananda Saraswati. Keçelioğlu, Agama’da yoganın çok derinliğiyle ezoterik bir ekol olarak anlatıldığını vurguladı.
Yoga bir din değil aslında deneyimsel bir bilim olduğundan bahseden Keçelioğlu, “Dinlerin hepsinin bir özelliği var. Dinlerde tanrı ile insan arasında aracı vardır. Yogada aracı yoktur. Direkt olarak evrenle ilişki içerisindesiniz. Ve deneyimseldir. Hiçbir şeyi kör inanç olarak almamak gerekiyor. Tamamıyla bedeniniz laboratuar ve siz bir bilim adamısınız. Teknik açılardan dolayı Kesinlikle dogma olmamalı” şeklinde konuştu.

Asanalar yoganın sadece yüzde 5’i
Agama’da Kundalini yoga en az 2 yıl yoga yapmış birisine, Pranayama da 2.ayda öğretiliyormuş. Benim eğitim aldığım hocam da eğitimin ilk kısmında Pranayama göstermemişti. Keçelioğlu da “Pranayama ve Kundalini için enerji yüklemesini kaldıracak enerji kanallarının temiz olması gerekiyor. Günde 2 paket sigara içiyor, bol alkol alıyorsanız, ilaç kullanıyorsanız oturun yarım saat pranayama yapın psikoza bile girebilirsiniz. Aklınızı kaybetmeniz bile mümkündür” dedi.
Agama yoganın aynı zamanda rezonans yasasına dayandığını söyleyen Keçelioğlu, “İhtiyacımız olan herşey evrende sonsuz bir şekilde var. Aslında insan hologrofik olarak evrenin tam bir kopyası. Yoga demek bu holografik olan makro evrenle bizim mikro evrenimizin birleşmesi demek. Zihin konsantrasyonu için çok önemli yoga. Bu konsantrasyonu kullanmadan yoga diye bir şey yok. Elindeki radyonun frekans arama düğmesini kullanman gerek. Dolayısıyla yoga sadece asanalar demek değil. Asanalar bütün yoga sisteminin sadece yüzde 5’i. Sabah uyandın evin önünde bir uçak var hayatında hiç uçak görmemişsin. Çok güzel bir otobüsüm oldu diyorsun. Yanındaki metal parçaları da ne diyorsun ve onları kesip kurtuluyorsun. Süper bir otobüsün var ama aslında ama uçamıyorsun. Yoga da aslında bizi uçuracak bir öğreti ama bugün Kali Yuga’da (Hint Zaman Anlayışı’na göre maddi ve manevi yozlaşmanın doruğa çıktğı dördüncü zaman devresi) olduğumuz için işin özü kaybolmuş durumda. Patanjalinin yoga sutralarına baktığınızda diyor ki, asana rahat ve gevşemiş bir zihin ile uygulanmalı. Zihin konsantre olmalı ve sonsuzluğa odaklanmalı. Aslında tek bir asana bile paranormal güçler uyandırabilen bir şey. Hatha yogayı bilerek yapmak ve asanalarda uzun süre durmak gerekiyor.

Her bir asana antenimizi doğru kullanmamıza yarıyor
Hatha yoganın bugün fiziksel bir yoga olarak anlaşıldığından bahseden Keçelioğlu, Hatha Yogayı şöyle anlattı: “Hatha yoga kendi içimizdeki ying ve yang (Ha ve Tha) tarafımızı dengelememizi sağlıyor. Ha Güneş, Tha ise Ay anlamında. Her bir çakranın alıcı ve verici yönleri var. Mesela anahata çakramla (Kalp Çakrası) evrensel sevgiyi alıyorum sonra bunu veriyorum bir başkasına. Hiç anahata çakrası güçlü olmayan birisinin önce alıcı yani ying sonra ise verici yani yang yönünü çalıştırması gerek. Ben bir şey alamıyorsam sana nasıl verebilirim ki. Sevgi almayı bilmiyorsam evrenden nasıl verebilirim. Neden sevgiyi alamıyorum? Çünkü makro evrendeki ilahi sevgi kanalıyla bağım kopuk. Yayın yapan yedi temel istasyon var ve benim de içimde yedi temel alan var bunlar da benim çakralarım. Bu çakralarımdan her birinin frekans aralığı farklı ve içerdiği duygu düşünce, enerjiler farklı. Anahata için, teslimiyet duygusu, ilahi sevgi ve düşünce formlarına ulaşmak istiyorsan bu antenini doğru bir şekilde o vericiye yönlendirmem gerekiyor. Yoga aslında çok teknik olarak bu kadar detaylara giriyor. Her bir asana bizim antenimizi doğru bir şekilde kullanmaya yarıyor. Ne yaptığımı bilmiyorsam kendimi yanlış yönlendirebilirim. Hatha yogada asanalar herhangi bir yoga kitabında anlatılmıyor. Örneğin yin yanımı fazla kuvvetlendiriyorsam farkında olmadan daha çok duyarlı hale geliyorum. Hangi ortama girsem oradan etkileniyorum, hastalanıyorum. Elmanın kabuğu yangdır. Elmayı dış faktörlerden korur. Senin kabuğun yoksa her şeyi sünger gibi çekersin.”

Kanal mesajlarına ihtiyacımız yok, bilginin kaynağı içimizde
Bana her gün birçok kanal mesajı geliyor. Gerek mail yoluyla gerekse de facebookta kimi arkadaşlarım aracılığıyla. Bu mesajların gerçekten ne amaçla kimler tarafından gönderildiğini anlamak zor. Fakat ciddi anlamda geniş bir kitle var bu mesajlara inanan ve hatta günlerini bu mesajlardan gelen koşullanmalara göre yönlendiren. Evet yoga yaparak farklı çakralarımızda çeşitli uyanışlar yaşıyor olabiliriz, sezgilerimiz kuvvetlenebilir, farklı içsel deneyimler yaşayabiliriz. Bunların hepsi normal ama önemli olan çakralarımızdaki bu uyanışı dengeli bir şekilde bedenimizde var edip sonra da bırakabilmek. Bu enerjileri dengeli kullanamayınca bakın neler oluyor. Keçelioğlu bu konuyu ayrıntılarıyla anlattı:
“Bir insanın hayata bakışı bilincin herhangi 7 seviyesinden biri olabilir. Yoga yapmayan ama spiritüel çalışmalarla ilgilenen çoğu insan ikinci çakrada yaşıyor. Hayal kuruyor ve daha yüksek bir bilinçte olduğunu sanıyor. Maya takvimiyle ilgili pek çok bilgi de hayal ürünü. Olaylara o bilinçten baktığımızda sadece güzel hayaller görüyoruz. Gerçek bir sorunla karşılaştıklarında nasıl davrandıklarına bakmak gerek. Örneğin kapsayıcı değiller. Birlik bilinci diyorlar ama uygulamada bir şey yok.
Kanal mesajları benim uzun süredir karşı tavır aldığım bir konu. Örneğin, 1994 yılında sadece Los Angeles’ta kayıtlı medyum sayısı 3 bindi. Kanallık, alıcı olmak demek. Alıcı olmak yin olmak demek. Bugün insanlarda genel bir yinleşme durumu var. Çünkü yin taraf pasif taraf. Çok pasif bir hayat yaşıyoruz. Çamaşır, bulaşık makinemiz var. Televizyon karşısında saatlerce oturuyoruz. Hazır besinlerle besleniyoruz. Bu da vücudu çalıştıran değil tembelleştiren besinler ve çok pasifize ediyor bizi, yinleştiriyor, medyumik yapıyor. İnsanlar bunu yapabiliyorlar ve kendilerini astral etkilere açabiliyorlar. Ama bunun çok büyük sakıncaları da var. Tibetli yogiler ve Amazon şamanları örneğin çok dikkatli olmak gerektiğini söylüyor. Kendini astral boyuta açtığında nereden bileceksin ki ışık dolu bir varlığın senin üzerinden iş yaptığını. Birçok karanlık güç var bunlar senden faydalanmak istiyorlar. Genellikle bu mesajlar Amerika üzerinden geliyor bize ve bunlara baktığında genelde egoyu şişiren mesajlar var. Çok güzel mesajlar da var ama satır aralarına bakmak gerek. Kanala bakarak aslında nasıl bir mesaj geldiğini görebilirsin. Bu tür şeylere ihtiyacımız yok. Her insan değerli, her insan güzel. Önemli olan sağlamcı adımlar atmak. Şu an öyle bir çağda yaşıyoruz ki kandırılmaya çok açığız; materyalizm çok tepe yapmış durumda, ego pohpohlaması var. Bazı yaklaşımlarda yeni çağcılığın tamamıyla bir tezgah olduğu ve böylece dünyadaki her şeyin iyi gösterilmeye çalışıldığı söyleniyor. Böylece gizli örgütlerle yeni çağcılar arasında çok organik bağlar olduğunu söyleyenler var. Burada herkes kötüdür mesajını vermek istemiyorum sonuçta kötü denen şey benim içimde de var kendi içimde çalışmam gerekiyor demek ki. Ben bu konuda huzurluyum çünkü gerçekten kendi hayatıma baktığımda izlediğim yol bana fayda sağlıyor. Özgüven veriyor, sevgi dolu ilişkiler yaşıyorum. Kendimi eskisine göre daha olgun hissediyorum. Dolayısıyla bilginin kaynağı içeride her zaman. Çağımızın hastalığı herkes dışarı bakıyor, aslında içerde. Doğru bir perspektifle teslimiyet gerekiyor.”

Serdar köprü trafiğini atlatmak için bazı sabahlar 8′den sonra çıkıyor evden. Eee benim de sabah meditasyonum kendi kendi iptal ediyor haliyle. Her sabah 6.30′da uyanıyorum kahvaltı hazırlıyorum. 7′ye 5 kala Doğa’yı uyandırıyorum. Pamuk da söylene söylene dolanmaya başlıyor zaten bu saatlerde evde. 7.30′da Doğa’nın servisi geliyor. Serdar çoğunlukla Doğa’yı servise verip arabasına atlıyor ve doğru ofise. Ama geçen haftaki gibi zor ve yoğun geçen günlerin ardından bir süre kendine gelemiyor. Ne zamanki dergiler baskıya gidiyor, ardından birkaç gün hem fiziksel hem ruhsal yorgun oluyor. Böyle zamanlarda tıpkı Doğa’yı uğurladığım gibi onu da neşe içinde uğurlamam gerekiyor evden. Doğa servise binince o işe gidene kadarki 1 saat bizim başbaşa kalabildiğimiz tek zaman aralığı neredeyse. Arada annemlere bıraktığımız geceleri saymazsak tabii ama bu çok nadir oluyor. Bu yıl okul ilk başladığında ne tuhaf gelmişti bize, ilk defa sabahın körü ve evde yalnız olmak. Şimdi şimdi alıştık biraz. Güzel bir müzik ve sıcak bir kahvaltıyla güne başlayıp, göz göze bakıp, çocuk kanallarının sesi olmadan, “hadi çocum kahvaltını bitir” demeden, tam çayımı yeni koymuşken “anne kakam geldi”yi duymadan, “yapma çocum Pamuk’a öyle” uyarılarını defalarca tekrar etmeden geçen bu 1 saat tuhaf gelmişti… Doğa evden çıktığı an ya da arabadan indiği an bir anda olan sessizlik… içinde çok şey gizli olan o sessizlik. Bunu geçtiğimiz cumartesi de fark ettik. Evlilik yıldönümüz için başbaşa gecemizde onu annemlere bırakırken arabadan indiği o an. Önce büyük bir sessizlik ve sonra bizim konuşmalarımız. Ses tonumuzun bile değiştiğinin farkına vardık o an. Değişti değişmesine de değişmeyen tek şey yemekte bir noktadan sonra yine Doğa’yı konuşmaya başlamamız ve etrafımızdaki 18-20′lik kızlara baktıkça o yaşlarda nasıl bir tip olacağını hayal etmemizle sürdü gitti gece. En sonunda da masadan kalkarken “bir dahaki sefere onu da alıp gelelim burayı sever kesin” diye kalkışımız:) Çok güzel ve tarifi olmayan bir his bu. Öyle ki insanın içinden yani iç organlarından gülümsemesini sağlıyor.
Sabah Serdar kapıdan çıktıktan sonra ikinci bir çay koydum da kendime koca bir fincan ve düşündüm 2011′i. Bu yılın bana, bize verdiği en güzel hediye neydi diye. Pamuk evet! Hayatımızda dan diye giren simsiyah kirli patileri ve kulaklarıyla evimizin ortasına bomba gibi düşen, 2 günde kendini yalayıp temizleyip bembeyaz yapan Pamuk. Bana kedileri sevdiren, insanın yapamam dediği herşeyi yapabilme olasılığının olduğunu gösteren, koşulsuz sevginin gerçek tarifini veren, her dediğimi anlayan ve cevap veren bu güzel varlık…
Barbie’lerin saçını yolan, minik topları yatağımızın içine saklayan, camdan cama koşup deli gibi kuş kovalayan, arada küvete girip kalan suları yalayan, hepimizi kapıda karşılayıp kapıdan uğurlayan, ayrıca prebiyotik, sade, çilekli her türlü yoğurt, dondurma ve tavuk suyu çorba dahil tavuklu herşeyin hastası olan Pamuk, iyi ki geldin bize.
Doğa her hastalandığında annem “Yok bu kedinin tüyleri hasta ediyor bu çocuğu”, benim bir yerimde en ufacık ağrım sızım olsa “yok kızım bu kedi çok yoruyor seni” diyor ama o da biliyor bu minnoş hepimize çok iyi geliyor.


“Dünya neden oluştu? Neden ama niye oldu ki dünya?”
En çok bu soruyu soruyor bu aralar. Kitaplarımızı karıştırıyor. Okuduklarımızı sorguluyor. Okuma bilmiyor olmasına rağmen kitap arasındaki çizimler en dikkatini çekenler. Kütüphanedeki ezoterik kitapların olduğu bölüme ve Atlantis ile Mısır’a çok ilgili. Aksi gibi de nereyi açsa Atlantis çıkıyor karşısına. Örneğin belgesel izlemek istediğinde açtıkları kanalda babasıyla Atlantis belgeleseline rastlıyor. Bu noktada bilgiyi çok fazla vermek istemeyen biz çözümsüz kalıyoruz ve herşey kendiliğinden oluyor. Bilgi ona geliyor bir şekilde. Neler hatırlıyor sormaya korkuyorum bazen. Geçen gün servisteki büyük sınıflardan bir çocuğa Atlantis’ten bahsetmiş örneğin. Çocuk inanmamış tabii “uyduruyorsun çok öyle birşey” demiş. Ağlamaklı geldi o gün. “Neden kimse inanmıyor bana” diye. Sürekli soruyor “Var mıymış yok muymuş?” Bazı takılarımın Atlantis işaretleri olduğunu söylüyor.
Okumayı öğrendikten sonra kütüphaneyi nasıl kontrol edeceğiz, nasıl bir sınırlandırma getirmeliyiz kara kara onu düşünüyorum bugünlerde. Ayaklarını yere basmak, topraklamak…çoğunlukla yapmaya çalıştığım.
“Sonsuz nedir?”, “Dünyadaki en büyük sayıyı söyle bana” gibi sorularına artık yanıt verirken otomatiğe bağladığımı hissediyorum. Birkaç hafta önce sınıflarındaki bir çocuk “Allah çarpar seni” demiş. Bizimki de demiş ki “yok öyle bişey”. Geldii tabii sorular; “Allah diye bişey var mı”, “Cennet var mı?” Yanıtlamadım. Geçiştirdim konuyu. Çünkü biliyorum ki bir kelime söylesem en az 10 soru soracak. Hazırlanmam gerek bu konuyu konuşmaya hem:)
Hemen arkasından rüyalarında kabuslar gördüğünü söylemeye başladı. Zombieler falan görüyormuş. Tabiki tahmin ettiğim üzere okulda duymuş bunu da. Hep o servisteki büyük abilerin başının altından çıkıyor bunlar. Şimdi kendi kendine bir çözüm buldu. Uyumadan önce düşünüyor. Güzel bir rüya buluyor kendine öyle dalıyor uykuya:) Bayıldım bu çözümüne!!

Dün yeni aldığım simli kalemlerle hemen bunu yaptı. Neymiş bu biliyor musunuz? Atlantis…
Haftalar önce izlediği belgeselden aklında kalmıştır dedim kendime, ne diyim artık…
Hepimize kolay gelsin bugünün çocuklarıyla…

Geçen gün yeni doğum yapmış bir arkadaşımı aradım. Gerçi bebeği de 4 aylık olmuş halen göremedim. Bu aralar fazla içime döndüm sanırsam. Neyse, konuşurken “nasıl gidiyor annelik” diye sorduğumda “bazen çocuk sahibi olacak insan değilmişim gibi hissediyorum, bu geçer mi” dedi.
Hangimiz hissetmiyoruz ki böyle? Bana kalırsa kadın denilen varlığın doğuştan annelik içgüdüleriyle doğmuş olması koca bir yalan. Üzerimize yapıştırılmış kayıtlardan başka birşey değil. Her konuda olduğu gibi bu konuda da bir genelleme yapmak doğru olmaz. Yani her kadın anne olmalı mıdır? Öncelikle şu -meli, -malı eklerini bir çıkartabilsek keşke hayatımızdan. Çok istemeli insan anne olmayı çok! Çünkü çocuk denen şey ana rahmine düştüğü andan itibaren kadın içsel bir dönüşüm sürecine başlıyor. Ama farkında ama değil bir şekilde dönüşüyor, değişiyor.
Zaman zaman halen hissediyorum “çocuk sahibi olacak insan değilmişim” diye dedim arkadaşıma. Ve o anlarda anlıyorum ki bir BEN varım. Böyle anlar beni bana getiren minik farkındalıklar yaşatıyor. Silkiniyor ve kendi özel alanımı, sınırlarımı tekrar gözden geçiriyorum, kendim için yaptıklarıma daha neler ekleyebilirim ona bakıyorum.
Peki çocuğu olmayanlar dönüşüp değişmiyor mu? Tabiki onlar da başka şekilde, başka başka yollar seçip yapıyorlar bunu. Yani ne kendimizi yargılamalı “aman da çocuk sahibi olacak kadın mıydım ben” diye. Ne de çocuksuz kalmaya kararlı arkadaşlarımızı ayıplamalı. Hayat seçimlerden ibaret sadece o kadar. Kendimizi olduğumuz halimizle sevmek, kalıplarımızı atıvermek gibisi var mı hem böylesine huzur veren.
Kaldı ki ” çocuk sahibi olmak” da ne saçma bir kalıptır ki Türkçemize girmiş, kim neyin sahibi olabiliyorsa bu dünyada. Anneliğin ilk zamanlarında bunu söylesen küfür gibi gelir bir anneye, göğsünden süt emen bir yavrunun sahibi sen değilsin desen ağlamaya başlar anne. Ama çocuklar yaşını aldıkça gün be gün daha iyi anlar anne, çocuk kendi yolunu kendi çizer bu dünyada da bundan sonrakinde de.

Buyrun size bizden bir kare. Doğa Pamuk’un üzerine her zaman olduğu gibi bir oyuncağını bindirme peşinde. Pamuk ise kaçacak yer arıyor. Yine sabırlı hayvanmış gıkını çıkartmıyor. Arada sinirlenip tırmıkladığı oluyor tabii. Ama Doğa okuldan geldiğinde kapıda bir yere uzanışı var ki görülmeye değer. Sanırsın kırk yıl görüşmemişler bir sarılmalar falan, her defasında gözlerim doluyor. Deli miyim neyim:)
