Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...

Esra Ekren
F.Mihrimah Temel






Dün eski bir dostumla görüştüm. Yakın bir aile dostları kansere yakalanmış. Hem de bütün vücuduna yayılmış, en son safhasındaymış. Sordu bana “napsak sence herhangi bir alternatif terapi işe yarar mı acaba?” diye.
Yarar mı gerçekten?
Bunu kimse bilemez.
Sadece hastalığı yaşayan kişi bilir çünkü o ne isterse o olur. O herhangi bir terapinin işe yarayacağına inanırsa, sonuç olumlu olabilir. Ama “artık bana hiçbirşeyin faydası olmaz” derse, sonuç olumsuz olabilir. Kararsız kalırsa, belirsizlikler başlar bu defa da.
Böyle bir süreçte binbir çeşit terapiye para yatırmaktansa, yüreğinin sesini dinleyip, içinden ne geliyorsa onu yapmak en rahatlatıcı yöntem olabilir. Sevdiğin insanlarla sevdiğin şeyi yapmak ya da istersen yalnızlığınla başbaşa kalmak. Tercih kişiye ait. Hastalık elverdiğince, koşullara göre minik mutluluklar yaratabilir insan.
Bunları söyledim arkadaşıma. Fakat günün devamında öyle bir gelişme oldu ki hayatımda, bu dediklerimi baştan aşağı düşündüren, “hele bir daha düşün” dedirten, afallatan cinsten.
Gördüm ki hayat hepimize herşeyi gösterebilir. Her koşul her an değişebilir. Bu değişime teslim olabiliyorsak, “an” da içimizdeki Tanrı ile kalabiliyorsak, akış mükemmel… “An” da herşey iyi ve güzel.
Ve bir defa daha anladım ki hayatta en en değerli şey SEN’sin.
Kendini güçlü, ayakta dimdik tutabilecek tek kişi de yine SEN’sin.
SEN istemeden içinde güneş doğmaz da, batmaz da…


Dün gidebileceğim beni çeken bir film bakarken yeni gösterime girmiş orijinal adı PERFECT SENSE (maalesef ki Türkçeye çevirisi “yeryüzündeki son aşk” olan) bir film dikkatimi çekti. Orjinal ismi ile çeviri de uyumsuzluk da hat safhada.
Filme gidince bu filmin, gerçekten çok sevdiğim “hiçbir şey göründüğü gibi değildir” söyleminin (bazılarına göre klişe ama benim düsturumdur ) fazlasıyla canlı bir örneği olduğunu, ne afişindeki resmin, ne de ona uydurulmuş ismin bu filmin anlatmak istediği derinliği yansıtmaktan çok çok uzak olduğunu anladım.
Film ; 5 duyu, farkındalık, zihin, madde, ruh bağlantılarını, insanın içindeki kıyameti, karanlık ve ışığın ne kadar birbirlerinin içinde olduğunu çok güzel ustaca bize hap kıvamında veriyor. Bunları bize aktarırken de gizli sorularla düşünmeye sevkediyor ;
Farkında mıyız, ne kadar farkındayız, hatta neyin farkındayız, sahip olduğumuz güzelliklerin farkında mıyız, sahip olduklarımıza sahip çıkıyor muyuz, sahip olduklarımız için şükrediyor muyuz.?
Bizler dünyada yaşıyoruz. Dünya farkındalığı, sahip olduğumuz beş duyu organımızın ve düşünceler havuzunun bizde yarattığı bir farkındalıktır. Dış dünyada olan biteni algılayan beş duyumuz değil aslında zihnimizdir. Zihin algılar, bilgi biriktirir, bu bilgilerden beslenir, büyür ve başta beş duyumuzun uyaranları olmak üzere sayısız düşünce uyaranlarıyla eylemler yaratır, deneyimler kazanır. İşte bu eylemler ve deneyimler zihnimizi hem biçimlendirir hem de sınırlandırır. Ve ne yazık ki kendimizi zihnimiz zannediyorsak, onun sahte hayallerini gerçeğimiz sanıyorsak ve buna inanmışsak ta işte bu sadece sahip olduğu verilerin dışına çıkamayan, bildiklerinin dışında sorulara yanıt bulamayan kısıtlı, sınırlı bir bilgisayar programının ya da sınırlı bir düşüncesel matrix’in içine hapsolup, onun kader arkadaşı olarak bu yaşamı sonsuz olasılıklara sahip iken, sınırlı olduğumuz yanılgısına kanarak, yani derin uykuda uyumaya devam ederek kafesin kapısı açıkken hatta ne acı ki kafes bile yokken esaret içinde yaşıyoruz demektir.
Bizlerin dünyada öğrenmeye geldiğimiz en önemli gerçeklik; maddeyi ruhsal boyutu ile yaşamayı öğrenmek ve madde boyutundaki (ki bunun yansıtıcısı zihindeki ) acılardan, kederlerden, suçluluklardan, vicdan azaplarından, öfkeden, nefretten, kızgınlıktan, zihnin uydurduğu ve sürekli korkularla, endişelerle, kısıtlamalarla,sınırlarla, aşağılamalarla, kurban rolleri ile üzerini süsleyip önümüze her seferinde farklı bir yemek kıvamında sunduğu geçmiş ve geleceğe ait yalanlarla dolu hep aynı yemeği yemeği yemeyerek, artık zihnin bizi bu yollarla oyalayarak dikkatimizi, algımızı, hayatımızı, dünyasal farkındalığımızı elimizden almasına kararlılıkla “ BURAYA KADAR KOMUTA BENDE ARTIK VE GERÇEĞİN FARKINDAYIM” diyebilmektir.
Ruhsal gerçek farkındalığın yaşanabilmesi için önce dünyasal farkındalığın yaşanması gerekir. Bunun içinde zihnimizin, duyularımızın, hayatımızın, yaşadıklarımızın, nefesimizin, olup biteninin FARKINDA OLMAMIZ lazımdır. Filmin kanırtarak, bazen canınızı yakarak, zorlayarak sizi bu konuda düşünmeye sevkettiği gibi ; ruhsal farkındalığa yani sonsuz anlayış, koşulsuz sevgi , hoşgörü ve affetmeyle gelen derin huzur, mutluluk ve olma haline belki de duyularınızı kaybetmeden de sadece farkındalığınızı artık farkında olmaya vererek ve farkında olarak yaşamayı seçerek de yapabiliriz.
İnsanın kıyameti zihninden ruha geçiştedir aslında. Bu filmde; bu kıyameti, sadece UN ve YAĞ bir insanın hayatta kalmasına yeterli iken sürekli acıkan, bir türlü doyuramadığımız, her zaman gözü aç ve talepkar zihnin beslendiği damarlar tek tek kesildiğinde, artık beslenemez olduğunda nasıl çıldırdığını, saldırganlaştığını, kabalaştığını, can çekiştiğini, bağırdığını ve nihayet kıyamet gerçekleştiğinde ve her şey bitip pes edip kenara çekilip Ruhun Gerçeğine o huzurlu, sonsuz bir kabulün, sonsuz sevginin, anlayışın olduğu dingin sessizliğe yerini bırakmasını izliyoruz.
O sessizlikte artık sesler, bağırmalar, gürültüler, yalnızlık, korkular,geçmiş,gelecek, yalanlar, hikayeler, ayrılıklar, şekilcilikler, sınıflandırmalar, savaşlar, çatışmalar, sen, ben,onlar yoktu…BİZ vardı..BİR vardı..RUH vardı..İhtiyaç duyulan ne bir şey, ne bir yoksunluk, ne bir hareket…Sadece öylece OLDUĞUN GİBİ OLMAK…Ve ÖTESİ…HEPSİ BU..
Karanlık vardı…Karanlığın içinde Işık ta vardı..bunun farkına varabilmen için de gerçeğin gözleriyle ruhunun, kalbinin farkındalığı ile bakıp görmen gerekiyor..zira BAKMAK GÖRMEK DEĞİLDİR…
FARKINDA OL SAHİP OLDUKLARIN, SAHİP OLDUĞUN GÜZELLİKLERE SAHİP ÇIK VE ŞÜKRET…
FARKINDALIK CENNETİN KRALLIĞIDIR..CENNET BAHÇESİNDE BİR ÖMÜR VADEDER..FARKINDA OLARAK YAŞAMAK; TANRININ VARLIĞINI DUYARAK, HİSSEDEREK YAŞAMAK VE ALINAN HER NEFESE, ATILAN HER ADIMA, KOKLANAN HER ÇİÇEĞE, DUYULAN VAROLUŞUN HER SESİNE, DOKUNULAN HERŞEYE VE HERKESE, HİSSEDİLEN BÜTÜN GÜZELLİKLERE, GÖRÜLEN TAMAMI MUCİZE OLAN YARATILMIŞLIĞA YARATICININ ZAMANI OLAN “AN”da SEVGİYLE ŞÜKRETMEKTİR.
HER YENİ GÜNE DUYULARINIZ, VARLIĞINIZ UYANDIĞINDA SİZE SUNULAN BİR ARMAĞAN BU FARKINA VARIN VE KABUL EDİN , ŞÜKREDİN..ÖNCE YARATICIYA
“ BANA NEFESİNDEN ÜFLEDİĞİN, RUHUNDAN BİR PARÇA VERDİĞİN VE VERDİĞİN TÜM YAŞAM HEDİYELERİN İÇİN ŞÜKREDİYORUM. “ DİYELİM.
ÖNCE KENDİ GÖZLERİMİZE , SONRA EN SEVDİĞİMİZİN VE SEVDİKLERİMİZİN GÖZLERİNİN DERİNLİKLERİNE GÖRMENİN, DUYMANIN, TATMANIN, HİSSETMENİN, DUYMANIN, VAROLUP AN’I YAŞAMANIN EN BÜYÜK ZENGİNLİĞİMİZ OLDUĞUNU BİLEREK GÖNÜLDEN SEVGİYLE
“ SENİ SEVİYORUM VE SENİ GÖRÜYORUM…” DİYELİM..
Belki seçersiniz…Belki gidersiniz bu filmi görmeye.. Kimbilir…
BEN DAHA ÖNCE YAŞADIĞIM BİR FİLMİ GÖRDÜM…ÇOK ŞÜKÜR…

Yaz mevsimin bütün yorgunluğu çöktü üzerime şu son 1 haftadır. Kendimi enkaz gibi hissediyorum. Çok şükür ki yaz tatilini sağlıkla, güzellikle tamamladık ama şöyle 1 hafta ya da birkaç güncük de olsa kaçsam buralardan yalnız başıma. Bir tek kitabım olsa bir de müziğim yanımda başka da birşey istemem. En büyük hayallim ilk fırsatta yalnız başıma, kendimle bir tatil. Duy sesimi ey evren! Böyleyim işte ben ne bileyim, yalnızlık delisi bir tipim. Yalnız kalayım istiyorum hep deli gibi fırsat kolluyorum bunun için. Bayılıyorum dışarda da olsam yalnız yemek yemeye, yürümeye, gezmeye. Kendimle yaptığım herşeyi çok ama çok seviyorum.
Bir de birkaç gündür geceleri uykum gelmiyor, gelse de yastığa kafamı koyduğum gibi kaçıyor. Bir yandan yorgunluk, bir yandan uykusuzluk leyla gibiyim. Neyse ki bu sabah biraz olsun meditasyon yapma fırsatını yakalayabildim Pamuk ve Doğa uyurken, bütün gün idare etti beni. Sonra o enerjiyle kaç gündür salladığım bütün ev işlerini yaptım bitirdim. Serdar ve Doğa’yı da migrosa gönderdim, oturabildim neyse ki biraz, gittiklerinden beri seksen defa arayıp, “şu yokmuş bunu alalım mı” diye sormalarına rağmen şu post’u da girebiliyorum. Akşam bir kadeh de şarabımı içersem süper dinlenmiş olacağım.
Doğa’nın okulu haftaya başlıyor. Bu yıl okul değiştirdik hazırlık sınıfına yepyeni bir okula başlıyor pisim. O da biz de birbirimizden heyecanlı ama belli etmiyoruz. Okula başlayacak bütün yavrulara sağlık ve neşe dolu bir yıl olsun diliyorum.
Okulun başlaması ile birlikte ben de eski düzenime geri döneceğim, siteyi de biraz elden geçireceğim, yenilikler yapacağım. Birbirinden keyifli röportajlarla sizlerle olacağım efendim.
Biraz önce geldiler, incir almışlar bana, kendilerine de dondurma ve kağıt helva:) arada migros torbalarını yerleştirip geldim. eee birkaç incir ve de üzerine kağıt helva yiyerek tamamladım yazımı. Ne saçma bir post oldu, herşey birarada, yaz yorgunu bir kadından da başka birşey beklemeyin zaten…
Buyrun bir de yaz fotosu. Sitenin sağında duran fotomuza göre biraz yaşlanmış mıyım ne?


Doğa: Anne ben düşünüyorum da ip cambazı olabilmem için çok çalışmam lazım. Ama trapeze nasıl çıkıcam bi türlü anlamıyorum.
Ben: Hımmm.
Doğa: Evet geçen gün bi rüya gördüm anne. Ben büyümüşüm 30 yaşında falanım. Pamuk da büyümüş bir aslan kadar olmuş. İkimiz birlikte sirkte gösteriye çıkıyorduk.
Ben: Aaaaa.
Doğa: Gazetecilik zevkli mi anne?
Ben: Evet çok zevkli. Hadi gözümüzü kapatalım uyuyalım artık.
Doğa: Ama sen evden yazıyorsun yazılarını ya o kadar zevkli değildir herhalde.
Ben: Yok zevkli yine.
Doğa: Aaaa
Ben: Sen doğmadan önce çok gezerdim Doğa. Hep bavulum kapıda yaşardım. Sonra seninle daha fazla vakit geçirebilmek için böyle yaptım.
Doğa: Canım annem iyi ki yanımdasın.
Ben: Sen okuldayken toplantım olursa gidebiliyorum biliyosun ya.
Doğa: Siz o yazıları nasıl gönderiyosunuz anne anlamıyorum ben?
Ben: Mail atıyoruz dergiye yani internetle gönderiyoruz işte. Hani baban anlatmıştı ya büyük printerların olduğu matbaalar var. Orada basılıyor dergiler. Hadi kapat gözünü artık.
Doğa: Haaa tamam. Anne, benim veteriner dükkanım olunca aslanları bile iyileştiricem.
Ben: Tamam canım. Bak ben kapadım gözümü sen de kapat.
Doğa: Seni çok seviyorum anne.
Ben: Ben de seniiiiiiiiiiii.
Bugün bütün gün dün geceki bu diyaloğumuzu düşündüm. Aslında çocuklarımız bize uykuya dalmadan hemen önce çok önemli mesajlar vermeye çalışıyor. Mesajı alabilmek için sabırlı olmak gerekiyor. Fakat benim gibi ikide bir “hadi gözünü kapa çocum” deseniz de onlar anlatmak istediklerini yine de anlatıyor:) Bazen bu böyle diyalogla olmuyor. Bazen olmadık birşeye ağlayarak, sürekli odasına çağırıp su isteyerek, kaşımanızı ya da masaj yapmanızı isteyerek. Hepsinde bir mesaj var size unutmayın. Yeter ki şifrelerini çözmesini bilelim yavruların. Bir de nasıl da biliyorlar nereden soracaklarını, sizi nereden vuracaklarını. Doğa beni fena vurdu dün gece. Enkaz gibiyim bugün. Düşündüm yine binlerce defa muhakemesini yaptığım, kendimle mücadele ettiğim konularımı bir defa daha. Ve yine dedim ki; İyi ki ne hissediyorsam öyle yapmışım. Çok şükür bugünüme.

Doğa henüz uyudu… Pamuk sinek kovalıyor… Serdar sıkıcı bir iş yemeğinde… Bense günün yorgunluğunun ardından ne yapacağımı şaşırmış halde duruyorum öyle. Tatil modundan zaten halen çıkamamışım aklım beş karış havada. Otel odasının askısında neredeyse Doğa ve benim bütün elbiselerimizi unutmam yetmiyormuş gibi alyansımı kaybettim bugün. Neyse ki onu da annemlerde unutmuşum. Bir unutkanlıktır gidiyor bakalım hayırlısı.
Pamuk biz tatildeyken bunalıma girmiş. Öyle ki benim çalışma odamdaki, ki onun tuvaleti ve maması da aynı odada, perdeyi sökmüş yere indirmiş. Annemler 2 günde bir gelip kontrol etmesine rağmen oldukça sıkkındı döndüğümüz gün. Söylenip durdu bize:) Zaten bizim de kalbimiz acıdı tatilde hep ondaydı aklımız. Hele ben sanki bir çocuğumu burada bırakmışım gibi berbat bir hisle tanıştım. Deli gibi fotolarına baktık hep telefonumdan. Çünkü Doğa kedi gördüğü an başlıyordu mızıklamaya “Pamuk’u özledim” diyerekten. En çok ona kavuşacağız diye sevindik tatilden dönüşümüze. Geldiğimizden beri kucağımızdan inmiyor, pek özleşmişiz.
Doğa ip cambazı olmakta kararlı. Veteriner cambaz yani pardon. Cambaz olduğunda gökyüzüne daha yakın olabileceğini ve uzaylı dostlarıyla daha rahat konuşacağını söylüyor. Bugünlerde yine gündemimizde hep onlar var, canım uzaylılar, seviyoruz sizi:)
Bu gece uyuturken, “anne sen benim için oyuncaklarım kadar önemlisin” dedi. Yedim sonra ben de onu. Kaşıma, sevme, masaj üçlüsünü yaptık ve uyudu. Böyle olsak bizler de birbirimize. Yalansız, yargısız, açıkça söylesek neyse ne. Seviyorum çocukları, herşeyleriyle…
Hayatta sevdiklerinle geçirdiğin an’lardan daha değerli birşey yok sanırım. Ama çocuk anne için sevgiden de öte birşey… Hem çok senden bir parça hem de aslında hiç senin olmayan, olamayacak bir parça. İç yolculuğunun da en güzel aynası…

