Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...



Haydi fuara!

  • kitap kategorisinde.
  • Yorum Yok

Sevgili okur,

Bugün 14:00-15:00 arası ve 11 Kasım Salı 12:00-13:00 arası fuarda Yitik Ülke Yayınları’nın standında imzada olacağım.  Yitik Ülke’nin imza günlerini buradan görebilirsiniz. Sohbete bekliyorum.

fuar

 

Çocuklarla El Ele Ebeveynlik başucu kitabı

Çocuklarla El Ele Ebeveynlikle ilgili bütün sorularınıza yanıt olacak adeta başucu kitabı niteliğinde yepyeni bir kitap çıktı. Uzun zamandır verdiği eğitimlerle bizleri Pam Leo’nun çocuklarla iletişim konusundaki engin deneyimleri ile tanıştıran, dokunduğu her hayatı değiştiren, güzelleştiren ACPI Sertifikalı Ebeveyn ve Aile Koçu Sedef Örsel Özçelik, şimdi yılların birikimini, kendi deneyimleri ve yaşanmışlıkları ile harmanlayarak yeni bir kaynak kitapla bizlerle.

sedef kitap1

Gün Yayıncılık’ın okurlarla buluşturduğu “Çocuklarla El Ele Ebeveynlik Yolculuğum” kitabının arka kapağında birçok uzmanın kitapla ilgili görüşleri yer alıyor. Bunlardan birini sizler için seçtim;

Doç.Dr.Serra Müderrisoğlu – Klinik Psikolog: “Ebeveyn olmak insanın kendi gelişim sürecine ikinci kez bakma ve hem kendi yaşadığı hem de ebeveynlerinin içinde bulunduğu koşulları anlama fırsatı veriyor. Şüphesiz bu geçmişe tekrar bakma ve bugüne ait çocuğunun sorumluluğunu alırken olumlu seçimlerde bulunabilme, kolay bir birliktelik değil. Tam da bu yüzden Sedef Örsel’in geçmişin yüküne karşın köprüyü olumlu yakaya doğru kurmada eşlik etmesi tarifsiz bir fırsatı sunmaktadır. Bu kitapta okuyacaklarınız kendi gerçeğiniz içinde ebeveynliğe soyunurken sizi yumuşak bir şekilde kapsayacak ve kendinize olan inancınızı hayata geçirmenize yardımcı olacaktır.”

Yazar kitaptan kendisine düşen geliri Tema Vakfı’na bağışlayacak. Kitapla ilgili yaptığımız kısa sohbetimizde bana şöyle dedi; “Bu kitap ağaca dönüşsün istiyorum. Çocuklara soluk alacak bir gezegen bırakmazsak yazdıklarımın anlamı kalmıyor.”

Tıpkı Doç.Dr.Müderrisoğlu’nun söylediği gibi Çocuklarla El Ele Ebeveynlik kendinize olan inancınızı gerçek anlamda hayata geçirmenize yardımcı oluyor. Çünkü ne kendinize ne de çocuğunuza hiç rol yapmıyorsunuz. Sadece olduğunuz halinizle sizsiniz. Siz sevgili okurların da bildiği gibi bunu birebir yaşayanlardanım.

“Anne olduğumdan beri dönüştüm, değiştim, yeniden doğdum. Bu dönüşümü oldukça sert geçirenlerdenim. Öyle günlerim oldu ki, ‘ben anne olmamalıymışım’ dediğim, çocuğu da kendimi de bırakıp gitmek istediğim, kendimin en katlanılmaz yanlarıyla yüzleştiğim…” demiştim Yitik Ülke Yayınları’ndan çıkan kitabım “Rehberine Kulak Ver“in ilk satırlarında…  Geçirdiğim bu sert ama paha biçilmez dönüşüm boyunca yanımda çok güzel insanlar vardı. Onlardan biri ve kitap fikrinin içimde filizlenmesine de yine ön ayak olan Sedef’ti. Çocuklarla El Ele Ebeveynlik’e dair yaptığımız keyifli söyleşinin yer aldığı ve benim de ebeveynlik yolculuğumu anlattığım bu kitabı ne mutlu bize ki sevgiyle kucaklayıp bağrınıza bastınız ve basmaktasınız. Şimdi başucunuza koyacağınız bu kaynak kitabı da büyük bir merak ve sevgiyle karşılayacağınıza eminim.

Keyifli okumalar diliyorum…

Telefonunuza günde kaç kez bakıyorsunuz?

Geçtiğimiz cumartesi Yeşim Cimcöz Yazı Evi’nde keyifli bir edebiyat söyleşine katıldım. Konuğumuz öykü yazarı Başar Başarır’dı. Söyleşiyi yine bir öykü yazarı Nalan Barbarosoğlu yönetti. Öykülerini, kurgusunu severek okuduğum, dilini çok akıcı, samimi bulduğum bir yazar olan Başar Başarır’ın, 2014 Yunus Nadi Öykü Ödüllü kitabı Teklifinizle İlgilenmiyorum’u alalı çok oldu fakat halen bitirmedim. Öykü kitaplarını öyküler arasında ara vererek okumayı seviyorum. Hatta bir öyküyü okuduktan sonra üzerine düşünmek hoşuma gidiyor. Örneğin başka türlü nasıl bitebilirdi bu öykü diye kendimce sonlar yazıyor ya da karakterler üzerine hayaller kurmayı seviyorum. Yoksa üstüste okuduğum öykülerden bana hiçbir şey kalmıyor. Başarır da, öykü kitaplarındaki öykülerin arka arkaya okunmaması gerektiğini dikkat çekerek, Düzenboz adlı kitabında öyküler arasında bu nedenle 4 boş sayfa bıraktıklarını anlattı.

2basar basarir

Söyleşi de konuşulan konulardan biri de öykü kitaplarının okunurluğunun romana göre az oluşuydu. Bugün kitapların arkeolojik değer taşıdığını, değerinin ilerinde anlaşılacağını belirten Başarır, öykü yazarlarının televizyon, ipad, play station, sosyal medya ile yarıştığını, alternatifler olarak bunlar varken bir okurun öykü okuması için güzel bir sebebi olması gerektiğini vurguladı. Yazar bir de şöyle bir bilgi paylaştı; Batıda yapılan bir araştırmaya göre akıllı telefon kullanıcıları günde ortalama 150 kez telefonuna bakıyormuş. Her baktığında da telefonuyla ortalama 2 dk zaman geçiriyormuş. Siz ortalama kaç defa bakıyorsunuz telefonunuza? Düşünmeye ve sorgulamaya değer ama değil mi?

Söyleşi boyunca yazarın söylediği ve benim altını çizerek not aldığım iki cümle var; “Edebiyat insanın kendisiyle yüzleşmesine aracılık eder” ve  “Sanat eserinin biricik tartısı samimiyettir”. Bir de Barbarosoğlu’nun “Öykü senin için ne ifade ediyor?” sorusuna yazarın verdiği yanıt kayda almaya değerdi; “Yazmaktan mutlu olduğum için yazıyorum. Tanrısal bir tatmin yaşıyorum yazarken. Yazmak hayata karşı benliğimi savunmama yardımcı oluyor.” Ben de çok benzer hislerle yazıyorum. Severek okuduğum bir yazardan da bunları duymak beni mutlu etti. Kendimi bildim bileli yazmak beni iyileştiriyor ve hep de öyle olacak.

Bu güzel söyleşiyi daha ayrıntılı olarak sevgili Füsun Çetinel’in kaleminden Öykünün Ev Hali’nde okuyabilir, ayrıca tamamını Yazı Evi’nin sitesinden dinleyebilirsiniz. Telefonlarımıza daha az baktığımız bol öykülü günler olsun…

Yaza New York’ta başlamak

Bu yıl benim için yaz, hem iş hem de gezi için gittiğim New York’ta başladı. Uzun yıllar önce gördüğüm bu şehir, bu defa bana çok daha kalabalık, karmaşık ama yine de keyifli geldi. Bütün karmaşasına rağmen kendini sevdiren oldukça yüksek tempolu ve renkli bir şehir. Hemen hemen her alanda alternatifiniz çok yani tam anlamıyla küresel kent aslında. Yılda yaklaşık 40 milyon turist tarafından ziyaret edilen bu göçmen kentte 170 ayrı dil konuşuluyor.

İnsanlar adeta robotlaşmış. Fakat büyük şehir insanının maruz kaldığı trafik, hava kirliliği gibi sorunların yanında belki de en güzel avantajlarından biri şehrin içindeki geniş park alanları. Parklarda tuvalini koymuş resim yapanlardan tutun da, çimlerde güneşlenen, piknik yapanlara hatta enstrümanını tınkırdatıp şarkı söyleyenlere rastlamak mümkün. Günün her saatinde ama özellikle de sabah erken saatlerde parklar spor yapan insanlarla dolu. Hatta sadece koşu ya da yürüyüşle sınırlı kalmayıp çimlerin üzerinde pilates ve yoga yapanları da görebilirsiniz. Bu şehirde yoga anlatılmaz yaşanır. Her köşe başında bir yoga stüdyosu ve parkların hemen hemen hepsinde akşamüzeri altıdan sonra herkese açık yoga var. Matınızı dahi oradan temin edebiliyorsunuz. Sadece eşofmanınızı giyip gitmeniz yeterli ya da Japon turistler gibi anında karar verip eteğinizle de yapabilirsiniz.

ny2

Central Park’ta beni en çok şaşırtan çocuğunun pusetini iterek koşuya çıkmış anneler oldu. Yani “doğurdum da kilom var” diye bahaneniz yok orada. Her koşulda egzersiz yapacak bir ortam yaratıyorlar. Aslına bakarsanız beslenme şekillerini düşünürseniz az bile yapıyorlar.

ny1

Bryant Park'ta herkese açık yoga

Bryant Park’ta herkese açık yoga

Normal bir restoranda tek bir porsiyonla rahat 3 kişi doyabiliyorsunuz. Sağlıklı yiyecek bulmak da zor değil oysa ki. Hemen hemen her caddesinde sağlıklı organik yiyecekler satılan minik yerler mevcut. Fakat ucuz değil. Ve malesef gözlemlediğim kadarıyla aşırı derecede et özellikle de tavuk tüketimi var. Şu ana kadar gezdiğim ülkeler arasında bu kadar sağlıksız et tüketimi olan bir yer daha görmedim. Çocuk menülerinin çoğundan da tavuk eksik olmuyor. Izgarası, kızarmışı her çeşidinden.

 

The Halal Guys, şehrin en meşhur sokak yemek satıcıları. Her akşam üzeri önünde kuyruk oluyor. Her çeşit etli yemek ağır kokular içinde pişiriyorlar. Meraklısı ve seveni çok.

The Halal Guys, şehrin en meşhur sokak yemek satıcıları. Her akşam üzeri önünde kuyruk oluyor. Her çeşit etli yemek ağır kokular içinde pişiriyorlar. Meraklısı ve seveni çok.

Yakın zamanda Spike Jonze’nin “Her” filmini izlediyseniz bilin ki o filmdeki senaryo çok uzak bir zaman dilimine ait değil. Çok yakında karşılaşabileceğimiz normallikte hatta. New York’ta sokakta yürüyen insanların yaklaşık yüzde 90’ı telefonuyla yakın ilişki halinde. Turistlerin ise çoğu selfie çekiyor. Metroda, sokakta, restoranda herkesin elinde telefonu var. Türkiye’de de çok yabancı olduğumuz bir görüntü değil aslında ama orada her anlamda kullanım daha yoğun göze çarpıyor.

Şehrin genelinde beni en fazla üzen, hemen hemen her köşe başında bir evsiz insan görmek oldu. Bu insanlar öğrenci, işsiz, hamile bir kadın olabiliyor çoğunlukla. Böylesine bolluk içindeki bir şehirde bu derece yoklukla savaşan insanlar kapitalizmin soğuk gerçeğini tokat gibi çarpıyor yüzünüze, bir an olsun insan olduğunuzdan utandırıyor sizi. Her birinin elinde kartona yazılmış bir not ve diğer ellerinde de okumakta oldukları kitap. Kimileri kitabına öylesine dalmış oluyor ki koyduğunuz paraya bile bakmıyor. Kimileri de açlıktan kendini kaybetmiş halde.

New York metrosu oldukça rahat ve geniş bir alanı kapsıyor. Fakat metronun alt katlarında gördüğümüz fareleri de unutamıyorum. Fare nüfusunun şehirde yaşayan insan sayısının iki katı kadar olduğu söyleniyor. Yine de şehir içi ulaşım için 24 saat açık metro bana göre tek ve en rahat seçenek. Diğer taraftan hemen merdivenlerin başında karşınıza çıkabilecek hip hop, salsa, techno, punk tınıları da gününüzü renklendiriyor. Kimi zaman metroyu kaçırma pahasına da olsa takılıp kalıyorsunuz.
Gelelim bu şehirde çocukla yapılabilecek etkinliklere; öncelikle yazın gidecekseniz yanınıza hem kendiniz için hem de çocuğunuz için bir şapka ve ince bir hırka almanız tavsiye olunur. Dışarıda sıcaktan kavrulurken herhangi bir mağazaya ya da müzeye girdiğinizde klimadan zatürre olmanız mümkün. Tabiki çocuklar için en eğlenceli yerlerden biri Central Park.  Özgürce koşabilecekleri uçsuz bucaksız bir alan. Çeşit çeşit ağaç, çiçek, böcek, çimlerin üzerinde yürüyen kaplumbağalar, ağaçlara tırmanan sincaplarla çok eğlenceli. Müzelerden Doğa’nın en fazla ilgisini çeken Modern Tarih Müzesi oldu. Modern Sanat Müzesi’ne de (MOMA) gittik fakat oradan çok mutlu ayrılmadı hatta biraz sıkıldı.
Times meydanındaki Toys r us dünyada görebileceğiniz en büyük oyuncakçılardan biri. İçinde dev bir dönme dolap var. Ama bu oyuncakçıda kendinizi kesebilirsiniz rahatlıkla. Yani benim hissiyatım öyle oldu. Her taraftan çılgın tezgahtarlar burnunuza oyuncakları sokuyor, bir yandan çocuğunuz hangi birine bakacağını şaşırıyor. Hadi buyrun geleceğin minik kapitalistleri tüketim cennetine burada adım atıyor.

ny3

Otel odanızdan gökdelenlerin arasından gökyüzünü dahi görmeniz zor

Gezmek için keyifli bir şehir. Ancak en fazla 4-5 gün yeterli diye düşünüyorum. Daha fazlası bünyeye zarar. O gökdelenler üstünüze üstünüze gelmeye başlıyor bir yerden sonra. Paketlenmiş gıdaların devleşip sizi yiyebileceği, otelinizde 39. katta birden nefes alamaz hale gelebileceğiniz hissiyatına kapılıyorsunuz.

Geldim blogcum geldim

Ülkemin hali malum, insanlığımızdan utanırken, birçok masum insan tutukluyken, Berkin halen uyuyorken, sansürün dibine vurmuş iken, kış ortasında kısa kollu ile gezecek kadar küresel ısınmanın sonuçlarını hissediyorken, mevsiminde yediğimiz sebze ve meyvelerin bile tadı yokken, insan denen şeyin dünya geneline yayılan depresif ve mutsuz halini hissediyorken size bugün de şunları yaptım desem ne olur ki? Yakınımda, uzağımda birçok insanın grip gibi kanser, ağır depresyon, tanımı konmamış birçok garip hastalık haberini alıyorken, biliyor musunuz bugün sahilde yürüyüş yaptım, kuşların da fotoğrafını çektim bakın desem? Bundandı uzunca bir süredir sessiz kalışım, yazamayışım. Günlük tadında yazma isteğim yoktu ne zamandır. Hal böyle olunca da burası nadasa kaldı bir süredir.

Geçtiğimiz yıl ders verdiğim stüdyoda bu yıl ders vermiyorum. Aslına bakarsanız yoga derslerine bir süredir ara verdim. Kendi yogama tabiki devam. Beni ayakta tutan tek şey diyebilirim. Yeni bir stüdyoda ders vermeye başlar mıyım yoksa özel dersle mi devam ederim şimdilik bilemiyorum. Fakat zaman zaman sizlerden de soranlar, yazanlar oluyor. Yeni bir yerde ders vermeye başladığımda mutlaka buradan haber vereceğim.

Hayat farklı aktı yaz aylarından bu yana. İlk kitabım Rehberine Kulak Ver’in heyecanı halen içimde taptaze. Tamamen kalbimi koyarak, kendimi bütün samimiyetimle ortaya koyduğum bir kaynak kitap. Umarım ihtiyacı olan okurlara ulaşıyordur. Diğer taraftan ne zamandır çizittirdiğim birşeyler vardı. Kendi yarattığım, yaşattığım karakterlerim ve onların hikayeleri. Ne olacak bunlar derken bir gün yolum YazıEvi’ne düştü. Yeşim Cimcöz ile önce telefonda tanıştık. Aaaaa dedim bu kadın tam benim dilden konuşuyor. Sonra Yazıevi’ne bir daldım dalış o dalış Ekim ayından beri halen çıkamadım. Dünya tatlısı hocam Özlem Kiper ile çok keyifli Öykü Atölyesi yaptık. Şimdi cebim yeni öykülerimle dopdolu. Özlem atölyede bizi çok farklı dünyalarla tanıştırdı, farkı tatlar çaldı ağzımıza. Zorladı kalemimizi. Her hafta yeni konu, yeni öykü. Hayata yazmak için geldiğimi bir defa daha anlamamı sağladı sağolsun.

Bu arada sevgili Yitik Ülke Yayınları bir öykü kitabı hazırlıyordu. Elimde mutsuz aşk öyküsü var mı diye sordular. Tesadüf bu ya vardı, hemen yolladım ama tabii biraz endişeyle beğenirler mi ki diye. Ne de olsa taze öykücüyüm henüz. Mutsuz mu mutsuz öyküm yayın kurulu tarafından beğenildi ve kitaba kabul edildi. Nasıl sevindiğimi anlatamam. İşte o kitap “Mutsuz Aşk Vardır” şu an kitapçılarda. 133 yazarlı mutsuz aşk öyküleri kitabı. Kadir Aydemir yayına hazırladı. İçinde hocam Özlem Kiper’in de bir öyküsü var hatta benden söylemesi.

Ama artık bu blog öyküleri kıskanır oldu. Biraz buraya da vakit ayırma vakti geldi. Sizlerle dertleşmeyi, paylaşmayı da hayli özlemişim. Ülkenin de dünyanın da hali böyledir artık bize düşen dimdik durmak. Derslerimiz her geçen gün üzerine beş koyarak geliyor. Dönem böyle yapacak bir şey yok. En güzel direnme şekli de yazmak ve okumak. Tabii bir de yoga yapmak:)

Şubat tatiliyle ilgili yazacaklarım vardı ama onlar da diğer postun konusu olsun. Böylece blog da taze dursun.