Özgür Turan
Yoğun tempolu geçen yıllardan sonra 2006 Mayıs'ta ara verdim aktif çalışmaya...
merhaba dedim yeni hayata ve Doğa'ya... Kendimi buldum, yeniden doğdum ben böyle, mucizelere ve evrenin hediyelerine daha fazla inanır oldum.






“BİR MAĞARAYA ÇEKİLİP, BEN ERDİM ARTIK, bi tarafım göğe yükseldi, oramdan buramdan ışıklar saçıyorum” demek çok kolay. Gelin, şehrin göbeğinde, kavga gürültünün ortasında, tarafiğin içinde, ev kirası öderken, patronla kavga ederken “ERİN”, ben de göreyim” diyor AYKUT OĞUT.
“Evrenden Torpilim Var”, şu ana kadar okuduğum en keyifli kişisel gelişim kitaplarından biri. Özellikle Türk yazarlar arasında, bu kadar dürüstçe, cesurca kaleme alınmış, dil olarak da bu kadar kolayca anlaşılabilen bir kitap yok. Yazar 263 sayfa boyunca sanki karşınızda rahat bir koltukta oturmuş sizinle sohbet ediyor, şakalaşıyor, yer yer tokat atıyor, yer yer kucaklıyor. En yakın dostunuzla yani kendinizle konuşur gibisiniz kitabı okurken. Yazarın hem kendi deneyimlerinden hem de çevresinden verdiği örnekler ve çizimler, tablolar ayrı bir tat katmış kitaba. Her bölümü ayrı ayrı sevdim ama özellikle bazı kavramları (Mutluluk, Yalan söylemek, Kıyas Yapmak, Sinirlenmek) yeniden tanımladığı bölüme bayıldım.
Ayrıca çekim yasasını çok iyi anlatıyor ve kitabın sonundaki egzersizler de en temel ve kolay olanları. Ve benim hep dikkat ettiğim bir konu vardır ki; bu gibi kitaplarda size birşeyler dikte edilmeye çalışılır genelde fakar bakarsınız yazar ya da öğretiyi sunan kişi öğrettiklerini daha kendi hayatında gerçekleştirememiş. Burada açıkça görülüyor, Aykut Oğut kendini tam anlamıyla gerçekleştirmiş biri ve kitapta bütün şeffaflığıyla kendi yolculuğunu anlatıyor. Asıl keyifli kısmı da bu.
Bu aralar kendinize bir hediye almak istiyorsanız bu kitabı alabilirsiniz.

Uzaklaştık biraz buralardan, üç nesil gittik gezdik geldik. Dinlendik bolca, dinledik birbirimizi. Rüzgarı, dalgaları dinledik, yağmuru seyrettik, yüzdük, oyun oynadık, uyuduk, yedik, içtik… durduk öylece aynı yerde 4 gün. Kılımızı kıpırdatmak istemedik. Aşağıdaki fotoda pisi anneannesi ile…
Geleli bir hafta kadar oldu fakat elim gitmedi bilgisayara. Ekranı bile görmek istemedim uzunca bir süredir ilk defa. Basit şeyler yapıyorum bu hafta. Her yaptığımı büyük bir mutlulukla, şükrederek, farkında olarak yapıyorum. Çorapları katlarken bile andayım. Brokoli çorbamı pişirirken de sadece çorbanın rengini düşünüyorum ve brokoli denen bu sebzenin pişerken çıkardığı kokuya yoğunlaşıyorum. Kısa yürüyüşler ve mutfak alışverişleri dışında evdeyim genellikle. Her gün mutlaka bir dolap ya da çekmece buluyorum toplamak için. O da olmazsa Doğa’nın kitaplarını, kalemlerini, oyuncaklarını düzenliyorum.
Doğa okuldan geldiğinde birlikte oyunlar oynuyor, resimler yapıyoruz. Salatayı birlikte hazırlıyor, babamızı bekliyoruz. Geç gelecekse bir güzel keyif edip yiyoruz başbaşa. Bulaşıklar bekliyor oyun oynamak isterse tekrar. Varsın beklesin, gece yerleştirilirler… pisi okuldan gelince onunla oynamaktan, kıkırdamaktan daha önemli başka birşey yok!
Pisi uyuyunca da Serdar ve “ben”den daha önemli birşey yok. Neden mi böyleyim bu aralar? Çok farklı nedenlerim var;
Tatilde bir çocuk koştu geldi oturdu kucağıma. Pisi ile aynı yaşta ama çok minik görünen, konuşamayan sadece sürekli gülen, gözlerin ışık saçan bir çocuk. “Prematüre doğdu. Bu nedenle biraz geç gelişiyor” dedi annesi. Anladım tabii söyleyemedi geri kalanını, dile getiremedi… Kolay mı kabullenmek, anne olarak böyle bir durumu. Seviştik çok ışık saçan o melekle, bolca sarıldık, sarmalaştık. Nasıl da mutlu oldu Doğa ile oynamaktan. Doğa neden konuşamadığına bir anlam veremese de anladı. İçselleştirdi o an ve bana baktı, anlaştık gözlerimizle. Siz de karşılaşırsanız böyle bir ışıkla lütfen sevgi verin onlara ve kulaklarına şöyle fısıldayın; “Seni olduğun gibi, sen olduğun için çok seviyorum”
Serdar’ın babasıyla ilgili çizilen vahim tablo ve buna rağmen babasına dair her gün ayrı bir umutla uyanması…
Anneannemin ismi lazım olmayan hastalığının tekrar nüksetmesi ve halen dimdik ayakta olması…
İşte bu yüzden, yavaşlayıp şükretmekten, “sevgi” de kalmaktan ve şifa vermekten başka birşey yapmak gelmiyor içimden bugünlerde…

Siz de halen dişiniz ağırmadan dişçiye gitmeyenlerden misiniz? Ya da birine sinirlendiğinizde o kişiyle yüzleşmek yerine hemen mutlu bir şarkı dinleyip sinirinizi geçirmeye mi çalışırsınız? O halde siz de bedeninizi unutmuşsunuz.
Özellikle bizler şehir insanlarının pek de umursamadığı gerçeklerden bahsedeceğim sizlere bu ay; Beden sağlığımızdan. Tesadüf bu ya pek de sağlıklı olmadığım bir günde yazıyorum bu yazıyı. Neredeyse bir haftadır grip olan kızımdan şimdi de bana geçen grip virüsü bedenimin farkındalığını ciddi ölçüde yaşattı bana. Ve bu yazının konusu olan Shiatsu’yu bir defa daha hatırlattı. Uzakdoğu’da asırlardır kullanılan bir iyileştirme yöntemi olan, Japonca shi = “parmak” ve atsu = “basınç” kelimelerinden oluşan Shiatsu, parmak ve avuç içleri ile uygulanan bir masaj tekniği. Aslında önemli olan felsefesi bana göre; Bizi saran her şeyin enerji olduğu, vücudumuzun da bir enerji formu olduğu. İşte Shiatsu, buradan yola çıkarak vücudumuzdaki enerji düzensizliklerini düzene sokmak ve genel sağlık durumunu korumak amacıyla yapılıyor.

Bu ay bu konuyu sizlere anlatmamdaki sebep, Shiatsu Uzmanı Elif Altındiş’in geçtiğimiz günlerde bir sohbetimiz sırasında, son dönemlerde ağrı çeken insanlarda büyük bir artış olduğunu söylemesi oldu. Bu artışın nedenini düşündüm hep ve neler yapmamız gerektiğini. Çünkü yakın çevremde de görüyorum ki örneğin boyun ve bel fıtığı olmayan çalışan insan neredeyse yok gibi. Bu duruma Altındiş’in önemli bir tespiti var; “Çalışma şartlarımız ergonomik değil. Ofislerde sadece görsellik ön planda olsun diye ergonomik olmayan çalışma koşullarına sahip olunması. Masa ve sandalyelerin insan bedenine uygun olmaması”. Tabii çok somut olan bu tespiti dışında kendimize ve çevremize olan davranışlarımıza dair önemli görüşleri var Altındiş’in, sizlerle paylaşmam gereken;
Durum biriktiriyoruz
Elif Altındiş’in dikkat çektiği en önemli nokta; Bedenimizden uzaklaştığımız ve daha çok zihin odaklı yaşadığımız. “Hep akıllı olmak zorundayız. Zihine kayarken bedeni umursamaz olduk. Zaman bulamıyoruz. Bedene dönememek bizi robotlar haline getirdi..Bedene uzak olduğumuz için ruha da uzak kaldık. Halbuki ikisi bir arada. Örneğin bedenlerimizin ilk arıza çıkardığı zamanı kaçırıyoruz. Ülkemizde hasta sağlığını korumak diye bir süreç de olmadığından o ara dönem kaçıyor. Ancak dişimiz ağrıdığında çürüdüğünün farkına varıyoruz. Ancak bir enfeksiyon dışarıda kendini gösterdiğinde hastalığımızın farkına varıyoruz. Bedeni dinlemeyi unuttuk” diyor Altındiş.
Zamanın azlığından dolayı duygularımızın farkına varamıyoruz. Duygusal yaşantımızı düzene sokmuyoruz. Duygularımızı sürekli bekletiyoruz ya da erteliyoruz. “İnci” adlı kitabında anlatır belki bilirsiniz; Japonya’da kadınlar nezaket temsilcisi olduklarından, eşlerine ve çocuklarına bağırmadıkları için mutfakta birer tane porselen kavanozları vardır. Kadınlar günün sonunda kızgınlıklarını kırgınlıklarını o kavanoza kusarlar. Biz ise tam tersi durum biriktiriyoruz. Anlık çözümlere gidemiyoruz. Zaman var ama biz yaratmıyoruz. Ve böylece durumlar zaman aşımına uğruyor.
İşte bu biriktirdiğimiz durumlar, duygular önce içimizi kirletiyor, enerjimizi düzensiz hale getiriyor, sonra da çevremizi kirletiyor. Yani biz sebepleri hep dışarda arıyoruz ama asıl içimize dönüp bakmamız gerekiyor.
Shiatsu masajı ile vücudumuzda bulunan enerji meridyenlerine parmak uçlarıyla basınç uygulanıyor, doğru sinyal gitmeyen yerlere gerekli sinyal gönderiliyor ve böylelikle bozulmuş olan enerji sinyalizasonu tekrar düzene sokuluyor.
Vücudu oksijenlendiriyor
Shiatsu’nun vücuda en önemli katkısının vücudu oksijenlendirmek olduğunu vurgulayan Altındiş, “İnsanlar oksijen alma derdinde. Halbuki bütün vücudumuzun oksijen üretebilme kapasitesi var. Oksijensizlik kan dolaşımı bozukluğu yaratır. Bu bozukluk enfeksiyonlara açık olma, bağışıklık siteminin çökmesi ve böylece dışardan gelecek her şeye açık olması demek” diyor. Ve özellikle de üzerinde durduğu bir konu var ki; Shiatsu yaptırmak için mutlaka ağrınız olması gerekmiyor. En önemli etkisi bağışıklı sistemini güçlendirmek olan bu masajı genel sağlığı korumak adına düzenli olarak yaptırmak gerekiyor. Bu nedenle de en çok çocuklar, yeni doğanlar ve yaşlılara öneriliyor. Çünkü bağışıklık sistemi güçlü olduğunda siz de biliyorsunuz ki enfeksiyon gibi hastalıklara yakalanma riski de oldukça az oluyor.
“Vücudumuzda ağrıyı artıran ve ağrıyı kesen bölgelerimiz var. Ağrıyı oluşturan durumları sen günlük hayatında yaşamaya devam edersen ağrı gelecektir. Ağrının gelmesini engelleyecek nedenler çıkartırsa sadece bir süre ertelersin. Ama ağrıyı oluşturacak sebepleri ortadan kaldırırsan zaten ağrı olmaz” diyor Altındiş.
Düşüncelerimiz ve duygularımızın hastalıklara nasıl bir sebep oluşturabildiği halen size bilimsel gelmiyorsa biraz da İngiliz şair, bir dünya ozanı William Shakespeare’e kulak verin derim; “Ne iyi var ne kötü; hepsi düşüncelerimizin eseri.”
*İnfomag Ocak sayısındaki köşe yazım.

Pisi şubat tatilinde ve ben tam zamanlı anneyim bu hafta. Bolca aktivite sığdırdık bu haftaya hava koşullarına rağmen. Hiç bizden beklenmeyecek şekilde geziyoruz tozuyoruz. Normalde pek bir ev kuşu olan biz her güne bir eğlence koyduk kendimizce. Tabii yağan güzel kar da bu eğlencenin büyük bir parçası oldu.
Herşeyi birlikte yapıyoruz. Çamaşırları birlikte asıyoruz, salataları birlikte yapıyoruz,bulaşık makinesini boşaltıyoruz…vs. Her sabah uyandığında, “Bugün de tatil mi?” diye soruyor. Belli ki yorulmuş o minik beden her gün okula gitmekten. Belli ki ev kokusu, anne kokusu özlenmiş. Minik burun halen akmakta. Kendisinin söylediğine göre, içerdeki sümüklü böcek ailesi halen oradaymış:) Gidemediler bir türlü bu kış. Elimizden mendil eksik olmadı.
Bu sabah Hatice Hanım geldi, “Size bir Maraş kurabiyesi yapıcam. Dün bir arkadaşımla msn’de konuşurken tarifini aldım” dedi. Ben şok! “Ne msn’ni, nasıl yani İnternet’e mi girdin” falan gibi kekelemişim. Kendisi bizim ev işlerimize yardımcı olan bayan, sağ kolum. Meğer İnternet kurduymuş haberim yok! Doğa’nın doğumundan beri eve bir yardımcı almakta direndim. “Nasıl olsa evdeyim, ne gerek var” dedim. Ne zor zamanlarda tek başıma yüklendim herşeyi. Ama bir an geldi tükendiğimi hissettim. Kendimi tanıyamaz oldum. Şimdi bir süredir her gün yarım gün gelen bu bayan kurtarıcım oldu benim. Maddi olarak da çok yük olmuyor. Çünkü insan ne kadar kazanıyorsa o kadar harcıyor. Tüketiminizi kontrol ettikten sonra bir problem yok.
Doğa diyor ki biraz önce; “Bak baba ben artık tek ayak zıplamayı öğrendim.”
Serdar; “Nerden öğrendin kızım?
Doğa: “Kendim onun için çok çalıştım da ondan.”
Bu akşam Mickey gösterisine gideceğiz, bu nedenle Serdar biraz erken geldi bizi götürecek. Sanırım ehliyeti olup da araba kullanmayan bir ben kaldım:) Sevemiyorum işte bir türlü.

