Özgür Turan
Yoğun tempolu geçen yıllardan sonra 2006 Mayıs'ta ara verdim aktif çalışmaya...
merhaba dedim yeni hayata ve Doğa'ya... Kendimi buldum, yeniden doğdum ben böyle, mucizelere ve evrenin hediyelerine daha fazla inanır oldum.

Esra Ekren
F.Mihrimah Temel
Melda Akanlar






Zaman durdu bizde bugünlerde. Boşluk içinde belirsizlik, belirsizlik içinde boşluk, hiçlik hissi hakim bedenimize. Ne yapsak, nerelere gitsek… hem anlamlı hem anlamsız. Çoklukla Doğa ile doyasıya oyun oynuyoruz. Hayatın gerçek anlamda ne ifade ettiğini ancak bu şekilde fark edebiliyoruz. Her şeyin aslında bir oyun olduğunu görüp onunla birlikte gülebiliyoruz halen. Serdar’ın babası son demlerindeyken biz birbirimize sarılıp öylece şifalanmaya çalışıyoruz.
Böyle durumlarda hiçbir şeyin önemi kalmıyor. Sözler tükeniyor. Sevgiye sığınıyorsunuz. Sevgide kalıyorsunuz. Orada herşey olması gerektiği gibi akışta.
Babası acil kendi babacığının yanına gitmek zorunda kalırken “dedemi neden göremiyorum” diyen, aylardır “ağustos bugün mü” diye uyanarak tatile gideceği günü bekleyen ama hayat kendi planlarını yaptığı için tatili iptal olan ve bundan habersiz olan miniğinize yanıt verebilecek gücü kazanıyorsunuz. Bunun yanı sıra, “sen yaşlı mısın, ananem yaşlı mı” ya da “babam 100 yaşına kadar yaşar dimi” gibi sorulara mantıklı yanıtlar bulmaya çabalıyorsunuz.
Her ayrıntının içi boşalıyor. Işıkla, sevgiyle doluyor. Tazeleniyorsunuz, daha bir anlam kazanıyorsunuz.
Şanal Günseli’nin bir kitabında geçiyordu sanırım, hangisi hatırlamıyorum ama diyordu ki; “Bir erkek ancak babasını kaybettiğinde büyümüş olur”. Tabii bu durumda annesini 8 yaşında, babasını da ondan sadece birkaç yıl sonra kaybetmiş olan babam biraz erken büyümüş oluyor… Ondan sanırım bu kadar mükemmeliyetçi oluşu, bu kadar dimdik duruşu, ağaç gibi hiç savrulmamacasına. “Ölümden korkmayın” derdi bize hep çocukluğumdan beri. Belki de ölümle çok erken yaşta tanıştığından… Şimdi de aramızda yine en soğukkanlı ama bir o kadar da sevgi dolu olan o…Serdar’ı en iyi anlayan, hepimizi sakinleştiren…
Gelecek günlerimiz ışıkla dolsun diyorum…

Evlemek, çocuk doğurmak istiyoruz mutlu olmak için. Kocamız hep bize ilgi göstersin istiyoruz. Çocuğumuz ‘uslu’ olsun, ‘başarılı’ olsun istiyoruz. Bizim başaramadıklarımızı başarsın, biz de gurur duyalım istyoruz. Aslında insan bünyesine tamamen ters bir durum olan evliliği de türlü kalıplar içine sokarak daha da sıkıcı ve karmaşık bir hale sokuyoruz. Doğa, evlenmeye “eğlenmek” diyor. Örneğin geçenlerde “Ben büyüyünce babamla eğlenmeyi düşünüyorum. Bana gelinlik kostümünü verir misin anne” dedi:) Bizler de evlenmeyi eğlenmek olarak görsek de, şu sınırlayıcı zihinlerden kurtarsak kendimizi. Evlilikleri kendimize de eşimize de tutsaklık şeklinde yaşamasak. Sevginin aslında ne kadar özgür bırakan bir yanı olduğunu görsek ve karşımızdakine göstersek fena mı olur.
Arkadaşlarımız bize istediğimiz gibi davranınca mutlu oluyoruz. Patronumuz bize beklediğimiz terfiyi verirse “harika patron”, vermezse “uyuzun teki” oluyor. Pekiiii, madem böyle, neden biz herkesi kendi koşulları içinde öylesine sevemiyoruz. Neden hep yaftalamakla meşguluz birbirimizi ve çocuklarımız? Kendimizi koşulsuz sevemediğimiz için olmasın?
Mutlu olmak için hep bir koşul arıyoruz. Bugün biriyle sohbetim sırasında, “Mutluluk yok. Bahtına ne çıkarsa kabul edip oturuyorsun aşağı” dedi bana. İlişkilerden bahsediyorduk. “Evli olan da mutsuz bekar olan da” dedi. Düşündüm de… şikayet etmeye programlanmış adeta bünyelerimiz, şükretmeye değil. An’ın içindeki tılsımı bulmaya değil. Bahtımıza çıkacak olanı yaratmaya değil…
Bugünlerde Stefano E. D’anna’nın şu cümlesine fena halde takılmış durumdayım; “Dünya böyle çünkü sen böylesin”.
Tanırsınız kendisini; Tanrılar Okulu kitabının yazarı. Geçtiğimiz yıllarda tanışıp röportaj yapma şansım olmuştu kendisiyle. Sohbetimiz sırasında en çok dikkat çektiği cümleydi bu. Nedense geçen gece uykumun kaçtığı bir sırada aklıma geldi. O akşamdan beri aklımdan hiç çıkmıyor. Ne demek istiyor?
Çevrene bak. Ne görüyorsan o sensin. Mutlu olamıyorsan eğer, yaratmıyorsun o zaman. Koşullardan, olasılıklardan bağımsızlaştıramıyorsun kendini. Bana kalırsa her geçen gün daha da anlam kazanacak olan birşeyler söylemek istiyor yazar. Dünyanı güzelleştirmek istiyorsan birşeyler yapmaya çalışma, sadece OL demek istiyor.
Stefano’ya da sevgiler yollayalım buradan…

Son günlerde dikkatimi çeken bir konuyu sizlerle paylaşmak istedim. Arkadaşım bir mail göndermiş, bu sabah onu okudum. Aynı mail farklı yerlerden de gelmişti. Mailde genel olarak aldığımız kararların hayatımızı ya yakacağı ya da hayatımıza ışık tutacağından bahsediyordu. Verdiğimiz kararların önemini vurguluyor, alınan tek kararın aslında bir kararlar zinciri olduğundan ve çok dikkatli olmamız gerektiğinden bahsediyordu,uzun uzun ve dehşetli örnekler vererek.Mailin genelinden benim anladığım sanki bizi mutsuz eden işlerimizi ve eşlerimizi vs.. değiştirirsek herşeyin hallolacağı gibi bir mesajdı. Ve bunu öyle inanarak aktarmışlar ki eğer bu konuda kafanızda soru işaretleri olarak bu maille karşılaştınızsa en iyi ihtimalle küçük çaplı bir buhran geçirebilirsiniz:))
Maili bitirdiğimde kafamda şu sorular uçuşuyordu; Mutluluğumuz ve içsel huzurumuz başkalarına ya da başka durumlara bağlı olabilir mi? Sorun işte ya da karşıdaki kişide olabilir mi?Aslında cevap benim için çok net: Hayır!! Neden derseniz, beni mutsuz ettiğini zannettiğim eşimi de isimi de bıraktım ,evet bir hafifleme oldu kabul ama tecrübelerimde ve mutluluk düzeyimde herhangi bir değişiklik olmadı. Çünkü değişiklikleri içerde değil dışarda yapmıştım:) Ve anladım ki sorun karşıdaki kişide, durumda ya da aldığımız kararlarda değil. İçimizdeki sevgiyle ne kadar bağlantıdayız, sevme kapasitemizi ne kadar kullanıyoruz, aldığımız kararlarda yönümüzü belirlerken sevginin bize rehberlik etmesine ne kadar izin veriyoruz, bence farkı yaratan bu. Ne karar aldığımızdan çok bu kararı neye göre aldığımız. Eğer içimizdeki sevgiyle bağlantıda değilsek ve bu sevgiyi geliştirip yaşamımıza, kararlarımıza aktarmıyorsak istediğimiz kadar iş, partner, vs.. değiştirelim sonuç değişmeyecektir. Sonucu değiştirecek olan tek şey bizim her geçen gün daha fazla sevgiye odaklanmamız sevgiyi yaşamımızda çoğaltmamız olacaktır. Bunu yaptığımızda tüm ilişkilerimiz ( iş, eş,… vs ) kendiliğinden şifalanacaktır; Ya ayrılık yoluyla ya da daha derin düzeyde yeniden ve yeniden birleşerek, sevgiyle.
Bu mail bana bunları hatırlattı ve bir kez daha bende sizlerlerle paylaşmak istedim:) Ne karar alırsak alalım tüm kararlarımızı sevginin rehberliğinde alalım diliyorum.
Tüm kararlarımıza sevgi ışık tutsun…


KIRMIZI : Kan dolaşımını uyarır, uyandırır. Isıtır-rahatlatır. Aşırıya kaçıldığında, agresif yapar. Kök chakra Muladhara’nın rengidir.
TURUNCU : Bu renk havayı yükseltir, hafiflik sağlar. Cinselliği uyarır. Fazlası yüzeyselleştirir.Swadhistana’nın rengidir.
SARI : Sindirimi uyarır. Zihinsel olarak dinçleştirir. Yaşamı aydın ve parlak bir ışıkta gösterir. Rahatsız edici de olabilir. Göbek Chakra’sı Manipura’nın rengidir.
YEŞİL : Genel olarak sakinleştirir, her alanı yeniler ve yeni bir şeylere başlama şevki uyandırır. Göğüs Chakra’sı Anahata’nın rengidir.
MAVİ : Sakinleştirir, bu sükunet daha derinlere ulaşmaktır ve sığınma hissi verir. Mavi insanda, korunmuşluk hissinide uyandırır. Bu rengin içinde kavranamaz olana dair sessiz bir özlem vardır. Boğaz Chakra’sı Vishudda’nın rengidir.
MOR : Dönüşümün rengidir. Aynı zamanda değişimin ve spiritüelliğin. Taç Shasrara’nın rengidir.
KAHVERENGİ: Sağlamlığın ve dünyaya bağlılığın rengidir. Fazlası atalete yol açar.
BEYAZ (SEDEF) : Diğer tüm renk tayflarını içinde barındıran bir renktir.
SİYAH : Korunmanın rengidir, güç toplamanın, geriye çekilmenin ve boşluğun, bu boşluk dolgunluğu içinde taşımaktadır. Gerekenden fazlası, organizmayı güçsüzleştirir, hüzünlendirir. Kötümserliği besleyebilir.

Ne kadar hızlı yaratır olduk. Düşündüğümüz “an” da yaratıyoruz. Hissettiğimiz an oradayız, yapıyoruz ve oluyoruz. İçindeyiz “an”ın, tam ortasında. Akışa bıraktıkça, farkına vardıkça daha da içine giriyoruz ve o noktada ilüzyonlar kalkıyor. Sen, ben, o kalkıyor. Sen ya da ben kalmıyor, biz oluyoruz, BİR oluyoruz.
Zaman ve akış hızlandı. Her şey hızlıca oluyor ve sonraki an geliyor yeniye yer açılıyor. Yarını bekleme artık bir şeylere başlamak ya da bir şeyleri bitirmek için. Bugün yap ya da bırak. Düşünme, zihnini kurcalama, sınırlama. Sınırladıkça negatiften yaratıyorsun.
Ağrılarına, sızılarına, hastalıklarına kulak ver, önem ver, işaretleri izle…vücudun sana ne anlatıyor görmeye çalış.
Çevrendeki insanlara bak, sevdiklerine, sevmediklerine, sinir olduklarına, acıdıklarına, şevkat duyduklarına, tutku ile bağlandıklarına, yargıladıklarına bak…
Bağımlılıklarına bak, yediklerine, içtiklerine, giydiklerine, satın aldıklarına, veremediklerine, üzerine yapışanlara bak…
Hepsini ayrıştırmaya çalışma birbirinden, bütünde tut, bütünde dur. Hepsi senin içinde, sende duruyor. Kabul et, kucakla önce. Sonra hangilerine ihtiyacın yoksa bırak gitsin. Geriye kalanları kutsa, sevgiyle kucakla.
“Bir olmak” tan ne anlıyorsun bir düşün, kendinle kal. Dürüstçe ifade edebiliyorsan bunu kendine, evren içinde gerçekten Birlik içinde olabileceğimize inanıyorsan meditasyonlarına devam et. Bir olmaya inancın yoksa da bırak kendini akışa. Yanıtlar gelsin bakalım içerden ya da dışardan. Olanları, olacakları izle…
İçindeki Tanrı ile kal. Aynana, aynalarına bakmayı, onları sevmeyi hiç ihmal etme. Tıpkı kendini hep sevdiğin gibi…
Not: Bu satırları bana yazdıran sağ ayağımdaki ağrıya teşekkürler… bir de Esra, Ceyda ve Melda’ya…
