Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...

Esra Ekren
F.Mihrimah Temel






Bir süredir fizik bedenimle çok uğraşıyorum. Fizik beden gibi görünse de ruhumun dibini gördüm diyelim. Beni uzunca süredir okuyanlar bilirler kendimi olduğu gibi anlatmaktan hiç çekinmem. Neysem oyum sonuçta ve yaşadığım her deneyimden size bir tutam aktarabilmek isteğim.
Aslına bakarsanız yaz sonundan beri tam da tanımı konulamamış garipliklerle uğraşmaktayım. Ağustos ayının sonlarında ani tansiyon düşüşlerim sebebiyle doktora gittim. Her türlü tahlil ıvır zıvır yapıldı. Gayet normal çıktı sonuçlar, bünyeye bağlı tansiyon düşüklüğü denildi. Hatta uzun süredir bu kadar iyi kan değerleri olan hastam gelmedi dedi doktor. Sonrasında Doğa’nın okulu yeni başlamıştı ki rutin doktor kontrolüm sırasında yapılan smear testimde bir hücre bozulması görüldü. Doktorum bunun üzerine detaylı bir HPV taraması yaptırdı. Tabii testler 3 haftada falan sonuçlandı ve sonuçta birşey çıkmadı. “Tanrım şaka mı bu” derken boynumdan gelen baş ağrılarım başladı. Ağrı kesici almıyım nasılsa geçer bir şekilde derken bir gün gerçek anlamda kitlendim. Bayramın birinci günüydü sanırım, nasıl bir ağrı çektiğimi anlatamam. Doktorun tanımlamasına göre çok eskiden varolan tutulma, üşütme vs. gibi ağrıları önemsememişim ve onlar birikmiş boynumda ve kulunçlarımda nodüller oluşmuş. İki haftaya yakın bir süredir her gün fizik tedavi ve masaja gittim. Ha bu arada bir de faranjit oldum.
İlaç kullanmam diyen ben avuçla ilaç içmek zorunda kaldım. Yoga yapmadan duramam diyen ben yogayı sadece zihnimde yapabildim. Hayatta yatamam diyen ben kafamı kaldıramadan günlerce dinlenmek zorunda kaldım. Bugün çok şükür iyiyim ve diyorum ki bedeninizi dinleyin, size söylediklerini doğru deşifre edin. Ne kadar direnirseniz o kadar üstüste biniyor yukarıda görüldüğü üzere. Beni bu süre zarfında ayakta tutan ve iyileştiren tek şey meditasyon oldu. Bir de yattığım yerden bolca yazdım ve okudum, bu da çok iyi geldi tabii.
2012 çok güçlü bir enerji ile geldi şimdiden. Bırakamadığınız düşünce kalıplarınız, alışkanlıklarınız, teslim olamadığınız yanlarınız, affedemediğiniz insanlar, kendinizden bile sakladığınız yargılarınızı kabul etme ve teslim olma zamanı. Kendinizi esnetebildiğiniz kadar esnetin ve güzel enerjiye kalbinizi açın. Kendi enerji alanınızda kalın ve lütfen günde 5 dk. da olsa meditasyon yapın.
Enerjimi dengelemek adına yogaya tabiki de başladım tekrar ama daha başka çalışmalar da yapmayı planlıyorum. Faydasını görürsem size de anlatırım. Ve en önemlisi de beslenme ki bu ayrı bir yazının konusu. Şimdilik sevgiyle kalın ve lütfen siz de benzer şeyler yaşıyorsanız bana yazın.

Geçtiğimiz Mayıs ayında Marshall Rosenberg’in Şiddetsiz İletişim yaklaşımı bahsetmiştim sizlere. Yazının ardından bu konuyla ilgili o kadar çok olumlu geri dönüş aldım ki, bir defa daha anladım ki dilimizi değiştirmeye gerçekten de ihtiyacımız var! Dilimizi değiştirmekle tam olarak ne anlatmak istediğimi bu defa canlı örneğiyle göstermeye çalışacağım size. Şiddetsiz İletişim eğitimi almış bir annenin, bu yaklaşımı kullanmasıyla birlikte hayatında ne gibi değişimler olduğunu okuyacaksınız.
Banu Peters, 2 çocuk annesi, antropoloji okumuş ama çocukların doğumundan sonra çalışmamayı tercih etmiş. Şimdilerde ise Şiddetsiz İletişim gibi hayata anlam katan değerler üzerinde çalışıyor, kendiyle çalışmayı çok seviyor. Banu ile bir arkadaşım aracılığıyla tanıştım ve Şiddetsiz İletişim dilini tam anlamıyla hayatına geçirmeye çalıştığını ve kendi özelinde neler yaptığını, çabalarını görünce sizlerle de paylaşmadan edemedim. Çünkü bana göre, bir uygulama gerçek anlamda hayatınıza soktuğunuzda işlemeye başlar, yoksa alınan eğitimler sadece kağıtta kalmaktan ileriye gidemez. Eminim ki çoğunuz çalıştığınız şirketlerde birçok eğitim alıyorsunuz, belki de kendi özel ilgi alanlarınızda iş dışında da eğitimlere katılıyorsunuz. Ama hadi kendinize dürüst olun, hangi eğitimi tam olarak hayatınıza geçirdiniz?
Banu’nun eğitimden kendi payına aldıklarına bakarsak, aslında kendi ağzından somut olarak hayatına tam olarak kattıkları şöyle; “Duygu ve düşüncelerimi ayırt etmeyi, gerçek olanın duygu olduğu, düşüncenin sadece yargı olduğunu öğrendim. Çevremdeki insanları yargısız, savunmaya ya da saldırıya geçmeden dinlemeyi öğrendim. Artık çocuklarıma da kendileri olabilmeleri için izin veriyorum.”
Aslına bakarsanız yukarıdaki satırlar bile yeterli yani daha başka bir şey söylemeye gerek yok. Eğer Banu gerçekten bunları hayatına geçirdiyse, ki oldukça içten ve gerçekti bana anlattıkları, büyük bir değer katmış öncelikle kendisine. Kendine değer katan kişi, tabiî ki çevresine ve ailesine de o ışığı yansıtır.
Süreci yaşarken oldukça zorluk çektiğinden de bahsetti Banu. İstikrarlı olmanın ve geçmiş kalıplarından sıyrılmanın hiç de kolay olmadığını anlattı: “Başka kalıplarla büyümüşüz, bu kalıpları üzerimizden atmak kolay olmuyor. İğneyle kuyu kazmak kadar zor bir şey. İlişkilerde hep varsayımlar üzerinden gidiyormuşuz örneğin. Bizim kültürümüzde hep dışarıda birileri hata yapar. Trafik vardır, yağmur yağar, öğretmenin kızar, arkadaşın küser. Bir olayı 10 kişiye sor hepsi farklı anlatır. Hepimizin hayata bakış açısı farklı. Geçmişten getirdiğimiz birçok şey var. Ama sen ne kadar donanımlı olursan sisteme dur diyebiliyorsun.
Sen içsel olarak zayıf oldukça dışarıdan gelen etkilere daha açık oluyorsun.”
Banu, kendisiyle bu çalışmaları yapmadan ve bu eğitimi almadan önce insan ilişkilerinde daha çok etiketleyerek değerlendirme yapıyormuş. Sakın hiç de garip bir şeymiş gibi dudak bükmeyin hemen. Etiketlemek o kadar günlük hayatımızın içinde ve o kadar benimsediğimiz bir davranış ki, özellikle çocukluğumuzdan bize öğretilmiş olduğundan kolayca her an hepimiz yapıyoruz bunu. Anında yapıştırıyoruz sıfatlarımızı; Cimri, ukala, uyuz…vb.
Banu bu konuyu şöyle çözmüş; “Etiketledikçe rahatlıyoruz. İhtiyacımız var demek böyle şeye. Yargılamalar hayatımızda böyle devam ediyor. Yapmaya çabaladığım kendimi bunlardan arındırmak. İnsanları davranışlarıyla etiketliyordum ama diğer yandan kendim iyiydim. Şimdi aslında ne öğrendim; ancak kendimden sorumluyum, başkasını değiştiremem. Kendim değiştikçe yargılardan arındıkça, sustukça, dinledikçe, karşımdaki çocuğum da olsa o kişi bana daha fazla açılıyor.”
Kullandığı yeni dil, özellikle çocuklarıyla olan ilişkilerini başka bir boyuta taşımış; “Bayram geldi yemek hazırlarsın ama çocuklar ayak altında olmasın istenir. Misafir gelir en muhteşem sofra kurulur ama çocuk sürece dahil olmamıştır. Aslında hayatın sihri buralarda saklı. Halbuki senin en değerli şeyin çocukların misafir değil ki. Şu anda sürece odaklıyım. Sonuç ne olursa olsun herşey iyi olacak. Herşey çok toz pembe değil ama anların keyfini çıkartmak önemli. Bazen susarak bazen de konuşarak.”
Ve Banu’nun beni en fazla etkileyen cümlesi; “Keşke herkes bu dili konuşmayı öğrense, hayat bu kadar da zor değil”. Evet değil gerçekten de. Hayatı zorlaştıran bizim bakış açımız ve düşüncelerimiz.
Eğer siz de dilinizi değiştirmek isterseniz lütfen alın ve bu kitabı başucunuza koyun;
Marshall Rosenberg – “Şiddetsiz İletişim, Bir Yaşam Dili”.

Rakamlara gereğinden fazla anlam yüklüyoruz diye düşünüyorum son zamanlarda. Tıpkı 2012′ye ya da 11.11.2011′e yaptığımız gibi. Hemen hemen bütün sosyal medya platformlarında mesajlar dolaşıyor özellikle 11.11.11′e dair. Yok yeni enerji, cennet kapısı, yeni dünya, yeni çağ gibi türlü tanımlamalar içeriyor bu mesajlar. Bir yandan 2012′de felaket bekleyenler tartışa dursun diğer yandan Maya Takviminin tarihlerine göre de kitlemiş durumda olanlar var hayatlarını. Rakamları bir yana koyup, kıyamet beklentilerinden de uzaklaşırsak hem daha gerçekçi bir bakış açısı kazanmış olacağız hem de kendimizle ilgili daha fazla farkındalık yaşayabileceğiz. Kaldı ki daha ne bekliyoruz bilemiyorum; dünyanın her bir tarafı seller, depremlerle cebelleşirken, insanlar şeker gibi anti-depresan tüketirken, her birimiz gerek özel gerek iş hayatımızda büyük değişimlerle yüzyüze gelirken artık biraz olsun tarihlere değil de bugüne bakma vakti gelmedi mi sizce?
Oysa ki asıl kıyamet içimizde dostlar! İçinize bakacak cesaretiniz varsa biraz olsun o halde haydi yüzleşme vakti. Bedeninizin sesine kulak verin öncelikle. Nerelerinizde ağrılar hissediyorsunuz son zamanlarda bir dikkat kesilin. “Rüzgardandır”, “ters yatmışımdır”, “burkmuştum geçen gün”, “çok yoruluyorum bugünlerde” diyip de hemen bir ağrı kesici alıp durumu unutuyorsanız bir sonraki ağrınıza kadar, bilin ki o ağrılar uzunca bir süre daha sizi rahat bırakmayacak. Ancak siz ağrının kökündeki ruhsal nedeni fark edene kadar.
Önce şu soruları sorabilirsiniz kendinize;
En son kime, neye öfkelendim?
Affedemediğim ne, kim var? Neden?
Kendim için son günlerde ne yaptım?
Değişim çoktan başladı ve tam da ortasındayız. Haydi içinde yaşadığımız her anı onurlandıralım, sevdiklerimizle yaşadığımız anların gerçek anlamda hakkını verelim. Çocuklarımıza daha fazla kulak verelim bugünlerde, onların ihtiyaçlarını dinleyelim ve bize yapacakları rehberliği kabul edelim. Her ne yapıyorsak lütfen şikayet ederek değil minnet duygusuyla yapalım. Ve tabiki de deprem gibi felaketlerden muzdarip olmuş halkımıza yardımlarımızı devam ettirelim, hem fiziksel hem ruhsal her anlamda desteğe ihtiyaçları var.
Bugün güzel bir gün demek istiyorum diyemiyorum çünkü yine Van’dan gelen bir deprem haberiyle başladık güne. Diğer yandan Atamızı anıyoruz sevgiyle ve hasretle. Atamızı, o ışıl ışıl özel insanı anarken içimizdeki güzellikleri yeniden hatırlayalım ve herşeye rağmen gülümsememizi, güçlü duruşumuzu, umudumuzu kaybetmeyelim, çevremize de yayalım. Van için daha neler yapabiliriz bir yandan da düşünelim, uygulamaya geçirelim.

Astroloji bugün günlük hayatımıza girmiş durumda. Dolunay dönemlerinde gergin olmamak için birbirimizi uyarır, Merkür geri giderken aldığımız kararları gözden geçirir, astroloji haritamızı önemser olduk. Yüzyıllar önce kadim uygarlıkların Ay ve Güneş’in konumlarına göre beslenme düzenlerini dahi değiştirdiklerini göz önüne alırsak, bugün bu kadim bilgileri fark edenlerin sayısında artış olmasının da bir sebebi olsa gerek. Aslında astroloji sorunlarımıza çözüm bulmaya çalışırken başvurduğumuz yöntemlerden sadece biri, belki ufak bir kaçış noktası bizim için, kimbilir belki de kendimizi iyi hissettiğimiz bir liman bazen. Fakat ne olursa olsun yine her konuda olduğu gibi bu derin bilginin çok doğru kanallardan, bilgiyi gerçek anlamda bilen ve deneyimlemiş olandan alınması gerektiğini düşünüyorum. Bu anlamda Nilgün Yüksel ile tanışmam hiç de tesadüf olmasa gerek. Tam da bu konuları sorgularken çıktı kendisi karşıma ve de keyifli sohbet yaptık astroloji üzerine.

Nilgün Yüksel
Yüksel, İstanbul Üniversitesi Teorik Fizik Bölümünün ardından Uygulamalı Matematik ve Bilgisayar alanında Boğaziçi Üniversitesi’nde Master programını bitirmiş. Yıldız Üniversitesi Bilgisayar Müh. Bölümünde 7 sene öğretim üyesi olarak çalışmış. Yıllarca Bimsa, Alexander Mann başta olmak üzere birçok teknoloji şirketinde çalışmış ve sonunda kendi İnsan Kaynakları şirketini kurmuş. Bugün hem kendi şirketinde çalışmakta hem de astroloji ve kişisel gelişim seminerleri eğitimleri vermekte. Astroloji eğitimini ise kişisel merakı sonucunda Hakan Kırkoğlu’ndan almış ve kendi bilgileri ve bilgeliği ile sentezlemiş.
Astrolojik harita kader değil
Astroloji haritamızın kesinlikle bizim kaderimiz olmadığını belirten Yüksel, olayların bizdeki birtakım duyguları tetiklediğini ama o olaylar karşısında ne yapacağımızın bizim seçimimiz olduğunu söylüyor. Ve şöyle devam ediyor; “Bazen başımıza gelecek olayları değiştiremeyebiliriz ama bakış açımızı değiştirebiliriz. İşte burada astroloji, kuantum fiziği ile eşleşmeye başlıyor. Tüm olasılıklar yüzer gezer bir vaziyette evrende dolaşıyor. Bir konuya odağımızı çevirdiğimiz andan itibaren, sanki bir mıknatıs varmış gibi tüm moleküllerimiz, parçacıklarımız ona doğru dönüyor. Olasılıklar buna göre gelişmeye başlıyor. Biz sanıyoruz ki tek şansımız vardı, ama sadece görmeyi tercih etmiyoruz. Bu bizim bilinç bakış açımız. Bilincimiz evriliyor, genişliyor. Sahip olduğumuz her şeye başka bir gözle bakmayı öğreniyoruz. Burada kuantum var; “Ahaa” dediğimiz noktalar var ya, o nokta bizim farkında olduğumuz nokta. Bu da zaten yolun yüzde 80’ini oluşturuyor. İsterseniz gidin 10 günlük inziva yapın, o bilincinizi günlük hayatınıza uygulayamıyorsanız bir şey fayda etmez. Farkında olduğunuzda kolay tetiklenmiyorsunuz. Ayrıca her zaman karşınızdaki insanın içindekini görebilirseniz, karşılaştığınız olaylarda insanlardan dolayı da kolay tetiklenmezsiniz”. Yüksel, astrolojik haritamızdaki korku alanlarımızın ve kendimizi günlük hayatta eksik hissettiğimiz zamanların, aslında kendimizi deneyimleme yolumuzu oluşturduğunu söylüyor.
Burçlara göre genelleme yapmayın
Her birimizin 12 burcun bütünü olduğumuzdan söz eden Yüksel, insanlara burçlarına göre genelleme yapmamak gerektiğini herkeste 12 burçtan bir şeyler olabileceğini vurguluyor.
Yüksel’den aldığım bilgilere göre, 12 burcun hepsi birer bilinç düzeyi. Bu bilinç düzeyimizi gökyüzündeki bir hareket etkiliyor. Oradaki bir hareketle bizde ne harekete geçiyor bilmiyoruz. İşte olasılıklar burada başlıyor. Yani aynı olay sizde başka kayıtları açıyor bende başka kayıtları açıyor. İçerden dışarı bir şeyler çıkıyor; siz kızıyorsunuz, ben gülüyorum örneğin. Hayata belli temaları deneyimlemek için gelmişiz, olasılıklar sonsuz. Ama biz bunları bilinç düzeyimizde görebildiğimiz zaman, o bilinç, korkularımız, başarılarımız, ailemiz gibi bir düzlemde farkına varabiliyoruz. Farkına varana kadar belirli temaları veya kalıpları tekrarlıyoruz, sadece baş aktörler değişiyor.
Dolunayın ve güneşteki patlamaların etkileri
Dünyanın yapısı ile insanın yapısının aynı olduğundan bahseden Yüksel, konuya şöyle açıklık getiriyor; “Bizim yapımız karbon bazlı bir yapı. Dünyanın yapısı da aynı. Dünyanın dörtte üçü sudur insanların da öyle. Dünyanın çekirdeğinde demir vardır bizim de kanımızda demir vardır. Bu nedenle güneşteki patlamalar dünyanın kabuğunun içindeki demiri ısıtıyorsa, orada dengesiz hareketler oluşuyorsa bizim içimizdeki demir de aynı şekilde oynuyor”.
Dolunay zamanının önümüzde duran olayların tam aydınlanma, farkındalık zamanı olduğuna dikkat çekerek, “Dolunay zamanı, bizim içimizdeki sıvı da etkileniyor. Örneğin ay zamanı 28 günde birdir, kadının menstürasyon zamanıyla aynıdır. Bu nedenle kadınlar dolunaydan daha fazla etkilenir. Dolunay, kadının bilincine sahip olma zamanıdır.” şeklinde konuşuyor.
Yüksel, diğer yandan güneş ve ay tutulmalarının da farklı bir bilinçle bakıldığında, gerçek bilgiye ulaşmamızı sağladığını söylüyor. Kendi gerçeğimizi görmemiz için de tutulmaların bir araç olduğunu anlatan Yüksel, özellikle tutulma ve dolunay dönemlerinde kendimizle kalabileceğimiz zamanlar yaratmamızı öneriyor.
Seminerler
Nilgün Yüksel, aşağıdaki başlıklarda seminerler veriyor. Seminerle ilgili bilgi almak isterseniz Mor Danışmanlık’a başvurabilirsiniz;
- Astroloji ile Farkındalık Yolculuğu : 8 haftalık workshop, sabah 10:30- 13:30 , akşam 19:30-22:30 seçenekleri
- Astrolojiye Giriş Semineri : 1 günlük, 13:30-17:30 arası cumartesi günleri
- Kişisel Gelişim Semineri : Ayda 1 kere, seçilen konu üzerinden, interaktif olarak verilecek seminer. Gün olarak cuma akşamı 19:30-23:00, veya cumartesi günü 13:30-18:00 arası. İlk seminer konusu “Nedir şu Kuantum dedikleri”.
Mor Danışmanlık, Etiler : morkisiselgelisim@gmail.com
0212 351 76 55 www.nurperiozcelik.com

“Yeryüzünde kendini aynı hata için binlerce kez cezalandıran, başkalarına da aynı hata için yine binlerce ceza veren tek hayvan insandır. Kendi kafamızın içinde adalet yokken dünyanın geri kalanındaki adaletsizlikten nasıl söz edebiliriz? Tüm evreni yöneten adalettir ama bizim yarattığımız adalerin çarpıtılmış hali değil, gerçek adalet. Gerçek adalet benim etki-tepki dediğim şeyle yüzleşmektir. Sebep-sonuç ilişkileri dünyasında yaşıyoruz. Her etkiye (eylem) karşı bir tepki vardır. Hakiki adalet, yaptığımız her hatanın bedelini tek bir kez ödemektir. peki, biz her hatanın bedelini kaç kez ödüyoruz? Besbelli, adalet bu değil. Hayatınızı değiştirmenin tek yolu eylemi (etki) değiştirmektir. Arkasından tepki de değişecek.”
Çantamda bugünlerde taşıdığım kitaptan yukarıdaki cümleler; ”Beşinci Anlaşma, Bir Toltek Bilgelik Kitabı”. Geçtiğimiz yıl burada bahsettiğim “Dört Anlaşma”nın yazarından. Binlerce yıl önce Güney Meksika’da yaşamış Toltekler, kadim insanların ruhani bilgi ve uygulamalarını araştırıp muhafaza eden bilim insanlarıyla sanatçılardan oluşan bir toplum. Yazar, nesilden nesile aktarılan ezoterik Toltek bilgilerini bizlere aktarıyor.
Gerçekte ne iseniz o olmanıza destek olan Dört Anlaşma şunlardı;
1.Sözlerini özenle seç
2.Hiçbirşeyi kişisel algılama
3.Varsayımda bulunma
4.Daima yapabileceğinin en iyisini yap.
Beşinci Anlaşma ise bu kitapta açıklanıyor; Kuşkucu ol ama dinlemeyi de öğren.
Kitaptan yine en sevdiğim kısımdan bir alıntı; “Siz bilinmeyensiniz. Burada yalnızca bu anda, bu rüyada olmak için varsınız. olmakla bilmenin hiçbir ilgisi yoktur. Olmak anlamakla ilgili değildir. Anlamanız gerekmez. Öğrenmekle ilgili değildir. Siz öğrendiklerinizi tersine çevirmek için buradasınız; ta ki bir gün hiçbir şey bilmediğinizi anlayana kadar; hepsi bu. Tam inandığınızı, öğrendiğinizi bilirken, bunun hakikat olmadığını keşfediyorsunuz. Sokrates’in “bana gelince, tek bildiğim, hiçbir şey bilmediğimdir” diyecek noktaya gelmesi bir ömür sürmüştür.”
Günümüzün bilgi bombardımanı ortamında yapılabilecek en iyi şey bence; Kuşkucu olmak. Her türlü bilgiyi, öğretiyi kuşkuyla sorgulamadan kabullenmemek ve üzerimize giymemek. En güzel halimiz çıplak yani gerçek halimiz, kendi gerçeğimiz değil mi ama aslında. O halde içsel sorgulamalara ve kendimizle çalışmaya devam dostlar…
