Özgür Turan
Yoğun tempolu geçen yıllardan sonra 2006 Mayıs'ta ara verdim aktif çalışmaya... merhaba dedim yeni hayata ve Doğa'ya... Kendimi buldum, yeniden doğdum ben böyle, mucizelere ve evrenin hediyelerine daha fazla inanır oldum.


View my FriendFeed


Tasarım ve Uygulama:

Hep diyecek birşeyi var!

“Anne, düşündüm de, bir daha seni kızdırmamaya karar verdim” dedi bana bu akşam uyuturken…

“Bak bu benim kafatasım. Kafatasımın içinde beynim var. Ama bazen beynim kafatasımdan dışarı fırlıyor. İşte o zaman deliriyorum ben biraz” demiş anneme cumartesi oyun oynarlarken…

“Bana öyle bağırma. Bu şekilde bağırmandan hiç hoşlanmıyorum” dedi bana sesimi yükselttiğim, sabrımın tükendiği bir anda…

Sabır sınıyor resmen cumartesi gününden beri. Tam “bak sakinledi bu çocuk artık” demişken yuttum laflarımı geri, yutkundum indirdim mideme. Dursunlar orada bir süre. Ben kabul ediyim artık değişken, hareketli, şakacı, konuşmayı çok seven, fazlasıyla kararlı bir kızım olduğunu. Bu kadar kararlı olması güzel gibi görünüyor olabilir ama çoğu zaman çok zorluyor bizi. O tercihini yapıyor ve bize de saygı duymak düşüyor. Hele bir eleştirelim ya da tercihini değiştirmeye çalışalım. İmkansız! Hele bir köreltelim. Yok öyle birşey! Sanırsın 14 yaşında ergen var karşında. Nasıl bir direnmek.

Bu fotoyu Serdar çekti cumartesi akşamı biz pisiyle salata malzemelerimizi yıkarken. Örneğin salatayı neredeyse 2 yaşından beri birlikte yapıyoruz. Ya insan biraz olsun marul, salatalık yemez mi? Yok tık yok! Bir ara kırmızı biber kemiriyordu şimdi onu da bıraktı.

Bunu da ben çektim. İkisi Gormiti izlerken… gerçi Serdar hafiften uyukluyor ama napsın izlemek zorunda çünkü gece uyuturken anlattırıyor bir de. Anlatmazsan git öğren diyor falan. Çok merak ediyorum Gormiti izleyen kızı olan var mı hiç? Kendini Jessica sanan bizimki gibi?

Annem dedi ki cumartesi gecenin bir yarısı telefonda; “Senin ergenliğinde çok yorulmuştum ve demiştim ki inşallah senin de başına aynen senin gibisi gelir. Ama bu seni de geçer söyliyim”. Annem ki 30 küsur yıllık ilkokul öğretmeni, sabır taşı insan, o da böyle dedi ya ben ne diyim artık… Şiştim diyorum size.

1 aydır çeşitli nedenlerden ara verdiğim yogaya dönüyorum yarın. Beni ancak orası paklar…

Hemen hemen her gün posta kutuma şöyle mesajlar düşüyor; 7 günde mucize kursu, 1 haftada bütün bağımlılıklarınızdan kurtulun, 15 günde hayatınız değişsin. Her programın bir de hızlandırılmış versiyonu var. Özellikle yoğun tempoda çalışanlar için uyarlanmış bu versiyonlar. Spiritüel cambazlar diyorum ben bunlara ya da spiritüel tüccarlar. İnsanların paralarını alıp ruhlarıyla, kodlarıyla oynuyorlar. Üstelik kendilerini adeta Tanrı yerine koyup insanlara hayatlarını değiştirme vaatleri veriyorlar. Birçok seminere katılmış ama halen ne yapmak istediğini bilmeyen, kendiyle barışamamış bir kitle var. Ve bu insanlar her yeni seminere, terapiye koşa koşa gidiyor. Yani aslında alan memnun satan memnun görünüyor fakat işin arka tarafı yani buzdağının görünmeyen kısmı bambaşka.
Bilimsel temelli olmayan, içi boş vaatlerle dolu bu tarz çalışmalar ağır depresyonlara sürüklüyor insanları. Farkındalığınızı yüksek, aklınızı yerinde tutun lütfen. Öncelikle size uygulayacağı çalışmaları kendi hayatında uygulayamamış kişileri ciddiye bile almayın. Yaşam koçuyum diyen herkese inanmayın. Mutlaka araştırın. Koçluk sertifikası var mı, nerede eğitim almış sorgulayın. Israrcı olup da sürekli şu seminere gelmiyor musun diye peşinizde dolaşanlara kulak asmayın. Yaşam koçu olduğunu iddia edip de ısrar ediyor, akışa bırakmıyor, seçiminize saygı duymuyorsa unutun gitsin.

Tek yöntem sizsiniz
Kişisel gelişim her geçen gün daha da büyüyen cazip bir pazar haline geldi. Artık hemen hemen her spor klübünde bir yoga öğretmeni, otellerde enerji terapileri var. Kitapçılardaki en çok satanlar bölümünde de ilk sıralarda mutlaka 1-2 kişisel gelişim kitabı oluyor. Eğitmen, terapi ya da kitap, her birinde doğru seçim yapabilmek için alternatifleri tek tek incelemek, araştırmak gerekiyor. Tek birine sorgulamadan körü körüne inanıp bağlanmak psikolojik ve sosyal açıdan son derece sağlıksız olabiliyor. Bir de şu var; “Bak bu yöntem ile başaramadım bir de şu yöntemi denemeliyim”. Tek yöntem sizsiniz! Hayatınızı değiştirecek olan da, bağımlılıklarından kurtulacak olan da sizsiniz! Bunlar için illa ki bilmem kaç dolar verip seminerlere katılmanız gerekmiyor. Yolunuzu aydınlatacak bir rehber olabilir belki sizin çözümünüz ya da bir kitap. Ya da gerçekten deneyimli ve donanımlı bir yaşam koçundan destek alabilirsiniz. Ya da eğitimine, bilgisine, enerjisine inandığınız, güvendiğiniz bir yoga eğitmeni bir çalışabilirsiniz. Çok da büyük bütçeler değil bu saydıklarım. Binlerce dolar verip ne olduğunu bilmediğiniz guruların eğitimleri yerine kendiniz için daha mantıklı, gerçekçi çözümler yaratabilirsiniz.
Kaldı ki aslında ben ya da başkaları ne dese boş. Bir insanın kendini tanıma uğrunda seçeceği bir yol varsa, bu yola er ya da geç bir şekilde ulaşıyor. Hata yaparak ya da yapmayarak, alternatifleri deneyerek ya da denemeyerek. Önemli olan yolunuza ulaştığınızda neyin ne kadar farkında olduğunuzdur.

Fotoğrafta gördüklerinizi denemeyin!
Bir de özellikle yoga konusunda son dönemde gerek medyada gerekse de çeşitli yoga stüdyolarında gözlemlediğim bir şeyler paylaşacağım; Yoga geleneksellikten uzaklaştıkça ve Amerikan kültürüne yakınlaştıkça pek bir popüler oldu. Olsun olmasına tabii, ne kadar yayılsa, ne kadar fazla insan bu bilinci tanısa güzel ama bugün pedikürsüz gidilmeyen, en son moda eşofmanlarla yoga yapılan stüdyolar in oldu. Öte yandan yoga ile pek ilgisi olmayan akrobatik duruşlar dergilerde bile yerini aldı. Örneğin geçtiğimiz aylarda bir kadın dergisinde rastlamıştım. Evde yapılabilecek birkaç duruş fotoğraflarla gösteriliyor. Fakat içlerinden birkaçı öyle duruşlar ki bir eğitmen eşliğinde bile yaparken zorlanabilirsiniz. Ben yoga hiç bilmeyen biri olsam, bu pozları denesem ve bir yerimi incitsem bunun sorumlusu kim olacak? Özellikle bu tür konularda medyanın çok daha dikkatli ve sorumlu davranması gerekir. Bu tür fotoğrafların altına “Lütfen önce bir eğitmen eşliğinde pozları öğreniniz ve daha sonra evde deneyiniz” gibi bir açıklama yazılması gerekir. Yani aman dikkat diyorum, orada burada gördüğünüz pozları deneyip kendinizi sakatlamayın sakın.

Yılın röportajları

Geçenlerde kayıt cihazımı almış eline “bu ne” diye dolanıyordu ortalıkta. Kayıt cihazlarımızı özellikle gizli bir çekmece de tutuyoruz ki belli mi olur siler röportajları farkında olmadan falan… ama unutmuşum işte masanın üzerinde, o da merak etti ne yapsam alamıyorum elinden. Hadi dedim seninle bir röportaj yapalım bari. “Aaaa nasıl”  derken birden başladık röportajlar dizisine. Ama ne eğlence… Çatlarcasına güldük haline… En komiği de Doğa’nın “İstarvors” röportajı oldu. Sonra günlerce devam etti bu eğlence, şimdilik bir sürelik gizli çekmeceye kalktı kayıt cihazım. İşte size bu röportajlar; “Off the record” yok! Herşey olduğu gibi yayınlandı:)

Özgür: En çok hangi oyunu oynamaktan hoşlanırsınız?

Pisi: Minder kapmaca

Özgür: En çok hangi rengi seversiniz?

Pisi: Pembe ve mor

Özgür: En çok hangi kıyafetinizi giymekten hoşlanırsınız?

Pisi: Şu renkli kıyafetimi

Özgür: En çok nerelere gitmeyi seversiniz?

Pisi:  Göztepe Parkı’na

Özgür: En sevdiğiniz arkadaşınız?

Pisi: Rana

“Bababbbbaaaa televizyonun sesini kapat roportaj yapıyoruz”

Özgür: Büyüyünce ne olmak istiyorsunuz?

Pisi: Veteriner

Özgür: Neden?

Pisi: Çünkü hayvanları muayene etmek istiyorum

Özgür: Dünya dışında bir gezegende yaşamak mümkün olsaydı hangisinde yaşamak isterdiniz?

Pisi: Satürn

Özgür: Neden?

Pisi: Çünkü yeşil olmak için

“şimdi bir şarkı söyliyim size…  twinkle twinkle little star….”

……………….

Özgür: şimdi sen benimle yap hadi

Pisi: Ne soriyim

Özgür: ee benimle ilgili merak ettiğin birşeyler sor

Pisi: Sen neyi merak edersin?

Özgür: Senin bu püf ayaklarının kokusunu

Pisi: Başkaaaaa hangi  rengi seversin?

Özgür:Kırmızı

Pisi: Peki burada beyaz birşey görüyor musun?

Özgür: evet şunu

Pisi: tamam güzel

(kırmızı, siyah, kahverengi devam ediyor….)

Pisi: aaa pilleri var arkasında… mor mu kırmızı mı daha çok seversin?

Özgür: kırmızı

……………..

Pisi: Ambulans şöförü olmayı mı seversin, postacı olmayı mı seversin?

Serdar: Postacı

Pisi: Hangi rengi seversin?

Serdar: Mavi

Pisi: Hangi sayıyı seversin?

Serdar: 9

Pisi: Yok sen 10′u seversin bence.

………….

Serdar: En çok hangi çizgi filmi seversiniz?

Pisi: Gormiti

Serdar: Gormitide hagi lordu beğenirsiniz?

Pisi: Jessica – hava lordu

Serdar: En çok hangi şarkıyı seversiniz?

Pisi: Twinkle – dur biraz söyliyim… twinkle twinkle….

…………………………

Özgür: Uzayda en çok nereyi bilirsiniz ?

Pisi: Satürn

Özgür: Satürne gitmek istermiydiniz? 

Pisi: Evet orada uzay canlıları var – bebekken duydum.

—————

Serdar: Merhaba ben Serdar şimdi Starwars karakterlerinden biri olan doğa ile bir röportaj yapacağız. Doğa nasılsın?

Pisi: İyiyim

Serdar: Sen Starwars’ta bir padavan mısın?

Pisi: Hayır

Serdar: Işın kılıcı nedir?

Pisi: Bilmiyorum

Serdar: Peki gücün aydınlık tarafında mısın karanlık tarafında mı?

Pisi: Aydınlık

Serdar: Ceday mısın sit misin?

Pisi: Hiçbir şey değilim ben sadece Jessica’yım

Serdar: Jessica kim?

Pisi: Benim işte. Hava lorduyum

…………………

Pisi: İstarvorsu sever misiniz?

Serdar: Evet çok severim.

Pisi: Peki karanlık tarafında mı ışık tarafında mı?

Serdar: Aydınlık taraftayım

Pisi: Peki ceday mısınız?

Serdar: Evet ismim obi van kanobi

Pisi: Benim de ismim Jessica

Serdar: Memnun oldum Jessica güç seninle olsun

Pisi: Ama benim zaten gücüm var. Gücümün adı hava. Rüzgarların hakimi diyorum. Son bir sözüm var. O da İstarvors gazetesi. O kadar.

Evrenden Torpilim Var

“BİR MAĞARAYA ÇEKİLİP, BEN ERDİM ARTIK, bi tarafım göğe yükseldi, oramdan buramdan ışıklar saçıyorum” demek çok kolay. Gelin, şehrin göbeğinde, kavga gürültünün ortasında, tarafiğin içinde, ev kirası öderken, patronla kavga ederken “ERİN”, ben de göreyim” diyor AYKUT OĞUT.

“Evrenden Torpilim Var”, şu ana kadar okuduğum en keyifli kişisel gelişim kitaplarından biri. Özellikle Türk yazarlar arasında, bu kadar dürüstçe, cesurca kaleme alınmış, dil olarak da bu kadar kolayca anlaşılabilen bir kitap yok. Yazar 263 sayfa boyunca sanki karşınızda rahat bir koltukta oturmuş sizinle sohbet ediyor, şakalaşıyor, yer yer tokat atıyor, yer yer kucaklıyor. En yakın dostunuzla yani kendinizle konuşur gibisiniz kitabı okurken. Yazarın hem kendi deneyimlerinden hem de çevresinden verdiği örnekler ve çizimler, tablolar ayrı bir tat katmış kitaba. Her bölümü ayrı ayrı sevdim ama özellikle bazı kavramları (Mutluluk, Yalan söylemek, Kıyas Yapmak, Sinirlenmek) yeniden tanımladığı bölüme bayıldım.

Ayrıca çekim yasasını çok iyi anlatıyor ve kitabın sonundaki egzersizler de en temel ve kolay olanları. Ve benim hep dikkat ettiğim bir konu vardır ki; bu gibi kitaplarda size birşeyler dikte edilmeye çalışılır genelde fakar bakarsınız yazar ya da öğretiyi sunan kişi öğrettiklerini daha kendi hayatında gerçekleştirememiş. Burada açıkça görülüyor, Aykut Oğut kendini tam anlamıyla gerçekleştirmiş biri ve kitapta bütün şeffaflığıyla kendi yolculuğunu anlatıyor. Asıl keyifli kısmı da bu.

Bu aralar kendinize bir hediye almak istiyorsanız bu kitabı alabilirsiniz.

Yavaşladım… durdum

Uzaklaştık biraz buralardan, üç nesil gittik gezdik geldik. Dinlendik bolca, dinledik birbirimizi. Rüzgarı, dalgaları dinledik, yağmuru seyrettik, yüzdük, oyun oynadık, uyuduk, yedik, içtik… durduk öylece aynı yerde 4 gün. Kılımızı kıpırdatmak istemedik. Aşağıdaki fotoda pisi anneannesi ile…

Geleli bir hafta kadar oldu fakat elim gitmedi bilgisayara. Ekranı bile görmek istemedim uzunca bir süredir ilk defa. Basit şeyler yapıyorum bu hafta. Her yaptığımı büyük bir mutlulukla, şükrederek, farkında olarak yapıyorum. Çorapları katlarken bile andayım. Brokoli çorbamı pişirirken de sadece çorbanın rengini düşünüyorum ve brokoli denen bu sebzenin pişerken çıkardığı kokuya yoğunlaşıyorum. Kısa yürüyüşler ve mutfak alışverişleri dışında evdeyim genellikle. Her gün mutlaka bir dolap ya da çekmece buluyorum toplamak için. O da olmazsa Doğa’nın kitaplarını, kalemlerini, oyuncaklarını düzenliyorum.

Doğa okuldan geldiğinde birlikte oyunlar oynuyor, resimler yapıyoruz. Salatayı birlikte hazırlıyor, babamızı bekliyoruz. Geç gelecekse bir güzel keyif edip yiyoruz başbaşa. Bulaşıklar bekliyor oyun oynamak isterse tekrar. Varsın beklesin, gece yerleştirilirler… pisi okuldan gelince onunla oynamaktan, kıkırdamaktan daha önemli başka birşey yok!

Pisi uyuyunca da Serdar ve “ben”den daha önemli birşey yok. Neden mi böyleyim bu aralar? Çok farklı nedenlerim var;

Tatilde bir çocuk koştu geldi oturdu kucağıma. Pisi ile aynı yaşta ama çok minik görünen, konuşamayan sadece sürekli gülen, gözlerin ışık saçan bir çocuk. “Prematüre doğdu. Bu nedenle biraz geç gelişiyor” dedi annesi. Anladım tabii söyleyemedi geri kalanını, dile getiremedi… Kolay mı kabullenmek, anne olarak böyle bir durumu. Seviştik çok ışık saçan o melekle, bolca sarıldık, sarmalaştık. Nasıl da mutlu oldu Doğa ile oynamaktan. Doğa neden konuşamadığına bir anlam veremese de anladı. İçselleştirdi o an ve bana baktı, anlaştık gözlerimizle. Siz de karşılaşırsanız böyle bir ışıkla lütfen sevgi verin onlara ve kulaklarına şöyle fısıldayın; “Seni olduğun gibi, sen olduğun için çok seviyorum”

Serdar’ın babasıyla ilgili çizilen vahim tablo ve  buna rağmen babasına dair her gün ayrı bir umutla uyanması…

Anneannemin ismi lazım olmayan hastalığının tekrar nüksetmesi ve halen dimdik ayakta olması…

İşte bu yüzden, yavaşlayıp şükretmekten, “sevgi” de kalmaktan ve şifa vermekten başka birşey yapmak gelmiyor içimden bugünlerde…