Özgür Turan
Yoğun tempolu geçen yıllardan sonra 2006 Mayıs'ta ara verdim aktif çalışmaya...
merhaba dedim yeni hayata ve Doğa'ya... Kendimi buldum, yeniden doğdum ben böyle, mucizelere ve evrenin hediyelerine daha fazla inanır oldum.

Esra Ekren
F.Mihrimah Temel
Melda Akanlar






Fragmanlarından etkilenerek gösterime başlamadan çok öncesinde gitmeği kafaya koyduğum sayılı filmlerden birisiydi : INCEPTION

Okunup ardında bırakılan bir oda dolusu kitap, listesi yapılabilecek duruma gelmiş olan alınan cok sayıda eğitimler zihinde BEN BİLİYORUM durumu yaratabiliyor insanoğlunda..:))
Her ne kadar kişi farkındalık sahibi olsa da ZİHİN bu.. Bir anlık gaflet anında son surat bir at koşturma haline geciveriyor…Ne kadar dizginlere vakıf isen de bu başıboş koşturmanın süresi o kadar kısa oluyor onun için tabiki de..:))))
Bildiklerimizi, öğrendiklerimizi, biriktirdiğimiz bilgi dağcıklarını, tepeciklerini bir elbise gibi soyunup, çırılçıplak girmenizi öneriyorum ben INCEPTION filmini izlemeye….Zira gerçek öğrenme HİÇBİRŞEY BİLMİYORUM dediğimiz noktada gerçekleşiyor…Evrenin gerçeğine açılıyorsunuz…Daha geniş bir bakış açısı, sonsuz olasılıklara açılmak ve daha büyük planın farkına varmak gibi ödüller veriyor bize bu sihirli iki kelime bize..: HİÇBİRŞEY BİLMİYORUM…
Tek başıma seyrettim bu filmi… bildiklerimin hepsini unutarak… Bilmemenin verdiği heyecan, merak ve hayranlıkla…. Bilmeye ve anlamaya çalışmayarak…
Bu bakış açısından görünen mi ne? İşte bu :
Yaşadığın bir rüyaysa eğer sıkılmak, üzülmek niye o zaman… ve rüyada herşeyi istediğin gibi planlayıp, değiştirme gücün de varsa eğer hayat tekdüze ve zorlayıcı da değil o zaman… keyfini çıkar bu bir oyun… YARATMA OYUNU… YARAT ve OYNA…yarattıgın oyunda kendin için zorlayıcı surprizlerin KORKULAR ve GEÇMİŞ ANILAR… Bu iki parça oyunu bozuyor… Planları altust ediyor… onları bırak artık…ki keyifle OYNA… KEYFİNİ ÇIKAR… YARATMANIN… OYNAMANIN…
Kısaca cok da fazla ipucları vermeden paylaşmaya çalıştım..:)))
GERÇEK ; Rüyada olduğunun farkında olup, bunun bilincinde olarak her içinde bulunduğun AN’ da bunu kendine tekrar hatırlatmak ve rüyadaki SEN’i gözlemleyen GERÇEK BENLİĞİN ta kendisi olduğunun bilincine varmaktır…
Zihnin oyunlarında kaybolup gitmeden, yaşanılanın bir rüya oldugunu ve bu rüyada efendinin biz oldugunu ZİHNE her yaşadığımız AN’ da ve her aldığımız nefeste hatırlatarak, AN’ da kalarak RÜYA’ yı GERÇEĞİMİZ yapabiliriz… Bu güce sahibiz…
Hepimiz ZİHNİN kafesinde hapis olmuş, özgürlüğe doğru yaşlı gözlerle bakarak, ” bir gün elbet bir gun inşallah ” diyen beyaz güvercinlerdik….
Size bir sır vermek isterim ki….
KAFESİN KAPISI AÇIK….:)))

Acısını aşmak isteyen bir adam, kendsine yardım etmesi için Budist tapınağındaki bir ustaya gider. Adam ustaya sorar: “Usta, eğer günde dört saat meditasyon yaparsam yüksek bilince ulaşmam ne kadar sürer?”. Usta adama bakar ve yanıt verir: “Eğer günde dört saat meditasyon yaparsan belki on yılda yüksek bilince ulaşabilirsin.”
Bundan daha iyi yapabileceğini düşünen adam yine sorar: “Oh usta peki günde sekiz saat meditasyon yaparsam yüksek bilince ulaşmam ne kadar zaman alır?” Usta adama bakar ve yanıt verir: “Eğer günde sekiz saat meditasyon yaparsan, belki yirmi yılda yüksek bilince ulaşabilirsin.” Adam şaşırır ve sorar: “Ama daha çok meditasyon yaptığımda neden daha uzun zaman alır?”
Usta tebessüm eder: “Sen bu dünyaya hazzı ve yaşamı feda etmek için gelmedin. Yaşamak, mutlu olmak ve sevmek için buradasın. Eğer iki saatlik bir meditasyonda yapabileceğinin en iyisini yapabildiğin halde, sekiz saat meditasyon yapmaya kalkarsan yorgun düşersin, amacından saparsın ve yaşamdan haz almazsın. Yapabildiğinin en iyisini yap. O zaman meditasyonun süresinin değil, yaşamanın, sevmenin ve mutlu olmanın önemli olduğunu anlarsın.”
“Daima en iyisini yaptığınızda, dönüşümün ustası olacaksınız. Uygulama, kişiyi ustalaştırır. En iyisini yaparak usta olursunuz.
Öğrendiğiniz herşeyi tekrar ederek öğrendiniz. Yazmayı, araba kullanmayı hatta yürümeyi tekrarlayarak öğrendiniz. Konuştuğunuz dili tekrar ederek öğrendiniz. Aksiyon ve tekrar farkı yaratır.
Bireysel özgürlük arayışında, kendinizi sevme arayışında yapabildiğinizin en iyisini yaptığınızda aradığınız şeyi bulmak bir an meselesidir. Bu arayış, hayal kurmakla ya da saatlerce meditasyon yaparak, rüya görerek olmaz.
Ayağa kalkın ve insan olun. Kadın ya da erkek olmanın onurunu hissedin ve cinsiyetinize saygı duyun. Bedeninize saygı duyun, bedeninizden haz alın, bedeninizi sevin, besleyin, temizleyin ve iyileştirin. Egzersiz yapın ve bedeninizin kendisini iyi hissetmesini sağlayın. Bu, siz ve Tanrı arasında bir iletişimdir.
Meryem’e, İsa’ya, Buda’ya tapınmanıza ihtiyacınız yok. Eğer bu idollere tapınmak size kendinizi iyi hissettiriyorsa yapn, ama içinizden gelmiyorsa suçluluk duymayın. Kendi bedeniniz Tanrının bir ifadesidir. Bedeninize saygı gösterdğinizde herşeyin değiştiğini göreceksiniz. ”
Kaynak: Dört Anlaşma-Toltek Bilgelik Kitabı / Don Miguel Ruiz
Not: Kitabı okurken işaretlemişim bu bölümlerini. Paylaşmak istedim.
Foto buradan

Neden kendine iyi geleceğini bildiği şeyleri yapmaz insan, bilerek ve isteyerek ve yapmamaya da devam eder? Her yaptığımızın içerde günün birinde sadece bir an da verdiğimiz bir karara bağlı olarak derinde bir amacı var, bizi güvende tutmak! Mesela bir gün bir anda karar vermişiz hareketsiz olmanın, yaratmamanın, üretmemenin bizi güvende tuttuğuna. Neden acaba diye sormadan edemiyorum ki aslında bunun hiç önemi yok. Bugünlerde hepimiz çılgınca konuşarak, sorgulayarak, kısaca zihnimizde kalarak sorunlarımızı, kısıtlarımızı çözmeye ve an’lamaya çalısıyoruz. Oysa ki bu yaptığımız aslında öyle büyük bir tuzak ki.. Dikkatimizi zihinde tutmaktan ve zihnin icinde daha da kaybolmaktan başka bir işe yaramıyor. Eğer bir şeyleri gerçekten an’lamak istiyorsak bakılacak en son yer zihin olmalı. Sorunu yarattığımız düzlemden yani zihinden çözümü bulmak için çabalamak yerine zihinden daha yüce olan güçten, evrensel zekadan, yaradandan ya da sizin icin bu her ne ise O’ndan şifayi ,çözümü dilemeyi denesek ne olurdu merak ediyorum. Kulağa hoş geliyor.. basit ve kolay.. Zaten sihir de böyle bir şey değil mi:) Kolay ve bir o kadar büyüleyici….Bu noktada Einstein’nın sözü durumu net olarak açıklıyor aslında:
”Karşı karşıya kaldığınız aşılması güç problemleri, mevcut düşünce yapınızla çözemezsiniz; çünkü bu problemler, mevcut düşünce yapınızın ürünüdürler.”
Bu sözün üzerine söylenecek çok da fazla bir şey yok:) Sevgimle..

“Dedeni kaybettik..” diye başladım lafa. Meğer ne de yanlış yerden başlamışım. Ölümü bir çocuğa anlatmak için en son kullanılması gereken sözcüklerden biriymiş. Direkt olarak lafı dolandırmadan söylemek gerekiyormuş. Oysa ki hastalığı ilerlediğinden beri uzunca zamandır hazırlıyorduk ya hani hepimiz kendimizi, özellikle de ben Doğa’ya nasıl anlatırım kısmını. Ama yok o an gelince herşey başka oluyor. Ne kadar serinkanlı olmaya çalışsa da insan olmuyor. En iyisi serinkanlı olmaya çalışmadan her ne isen, nasılsan onu yaşamakmış. Onlar minicik yaşlarına rağmen bizden daha iyi biliyorlar ve bilerek geliyorlar bu dünyaya, aslında ölümün de doğum gibi doğal ve kabul etmemiz gereken bir süreç olduğunu. Minicik gördüğümüz yaşları aslında bizden yıllarca büyük…
Bir süre ağladıktan sonra biraz mahsun, biraz çekingen soru bombardımanı başladı. Ölümle ve ölüm sonrası ile ilgili. Kısa ve net yanıtlar vermeye çalıştıysam da şu 4 yıllık acemi annelliğimde en zor kısımdı bu. Biliyorum ki sorular devam edecek. Ve sorularını genelde tuvalette klozetin üstünde otururken soruyor. Farkında mı bilmiyorum ama içindekileri boşaltırken duygularını da boşaltıyor ve bırakıyor. Umarım hep böyle yapar. Hiç içinde tutmaz.
Serdar’ın acısını hafifletebilecek tek şey o şu an. Onun sevgisi, gülücükleri, öpücükleri… Birbirlerine sarıldıkları an biliyorum ki yenileniyorlar, çoğalıyorlar. Kayınpederimin gittiği aynı gün Doğa’nın en sevdiği oyuncağı Mırnav kedisini de kaybettik:( Yani takside unuttuk büyük ihtimal ama Doğa dedesinin Mırnav kediyle aynı yere gittiklerini sorguluyor. Kendi de inanmıyor ama bir ihtimal Mırnav kedinin dedesine orada arkadaş olacağını geçiriyor içinden. Zaten düşünüyorum da kaç gündür, neşeli, şakacı, sevgi dolu dedesi ancak Mırnav kedi gibi sevimli, muzip bir oyuncakla kaçabilirdi buralardan…
Yukarıdaki fotoda bizimle her yere gelen Mırnav kedi geçtiğimiz haftalarda Serdar ve Doğa ile… Herhangi bir takside ya da oyuncakçıda gören olursa haberimiz olsun:) Dedesinin ölümü üzerine bir de bu oyuncağını kaybetmek ciddi bir üzüntü yarattı Doğa’da. Bakmadığımız oyuncakçı kalmadı ama aynısından bulamadık. O acımızın arasında bir de oyuncakçıları gezmek durumuda kaldık. Bana kalırsa gerçekten gitmesi gerekiyormuş Mırnav kedinin ama tabii Doğa’ya ilk aşamada bunu anlatamazdık. Dünden beri biraz daha kabullendi gibi bakalım zamanla göreceğiz…

Hazır pisi uyumuşken “yoga halısını” aldım sessizce, salona geldim ve klimayı açtım. Yoksa gündüz ondan gizli bunu yapmak ne mümkün. Onunla yapmak da güzel ama yalnız kalmaya öylesine ihtiyacım var ki bugünlerde. Daha doğrusu Doğa’yla konuşurken, ona olanları anlatmaya çalışırken bazen yorulduğumu hissediyorum. Öyle zamanlarda en iyisi birlikte eğlenceli bir kitap okumak ya da birlikte boyalara bulanmak oluyor. Böylece ikimizde mola vermiş oluyoruz.
Yoganın asanalar yani duruşlardan ibaret olmadığını her geçen gün daha iyi anlıyor ve fark ediyorum. Şimdilerde düşüncesi bile yetiyor çoğu kez. Tek bir asanayı düşündüğümde bile onun içine girebilmek, o duruşu hissedebilmek bu öğretiye olan hayranlığımı gün be gün artırıyor. Derken bir de nefes var tabii. Burun deliklerimi kontrol ederek uyandığım her sabah ve uykuya daldığım her gece yeni birşeyler öğreniyorum kendimde. Nefesle şarj oluyorum sanki. Nefesimi izlerken yaptığım meditasyon ise “an” da tutuyor beni. Çok seviyorum kendimi bu halde.
Bu akşam uzun zamandır dinlemediğim Zen Meditation Cd’mi koydum şavasanaya yatarken. Meditasyonum bitti ama halen çıkaramadım. Nasıl da iyi geldi, içimi yıkadı desem yeridir. Daha başka nasıl anlatılır bilmem.
Geçtiğimiz kış aylarında Sadhguru adında bir ruhsal lider gelmişti Hindistan’dan. Kendisiyle röportaj yapıp, bir grup meditasyonuna katılma şansım olmuştu. Bütün sosyetikler vardı diyim size meditasyonda. Adamın kıyafetini öpenler, dizlerine kapananlar falan. Bunlar benim dünya görüşüme ters şeyler. Yaptırdığı meditasyon pek de ilgimi çekmemişti açıkçası ama bende iz bırakan bir cümlesi olmuştu; “Yoga hayattır, hayat yogadır”. Ve tabii bütün yargılarımı bir kenara koyup dinlemiştim röportajı kayıt cihazımdan. Bende en fazla etki yaratanları yazmıştım; Buradan okuyabilirsiniz. Nerden nereye geldim, diyeceğim şudur ki, yoga gerçekten de hayatın tam kendisi aslında; O an ne yapıyorsan ona odaklanabilmek ve yaptığın her işi, bu çamaşır asmak bile olsa sevgiyle yapabilmek. Bunların ne kadarını yapabiliyorsunuz diye bir düşünün bakalım. Her zaman olmuyor değil mi? Evet o kadar da kolay değil. Ama farkında olursanız yapılabiliyor. En azından çabalamak gerekiyor.
Yoga yapıyor ama çeşitli nedenlerden dolayı ara verdiyseniz buradan takip ederek her gün bir asana yapabilirsiniz.
