Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...

Esra Ekren
F.Mihrimah Temel






“Dünya neden oluştu? Neden ama niye oldu ki dünya?”
En çok bu soruyu soruyor bu aralar. Kitaplarımızı karıştırıyor. Okuduklarımızı sorguluyor. Okuma bilmiyor olmasına rağmen kitap arasındaki çizimler en dikkatini çekenler. Kütüphanedeki ezoterik kitapların olduğu bölüme ve Atlantis ile Mısır’a çok ilgili. Aksi gibi de nereyi açsa Atlantis çıkıyor karşısına. Örneğin belgesel izlemek istediğinde açtıkları kanalda babasıyla Atlantis belgeleseline rastlıyor. Bu noktada bilgiyi çok fazla vermek istemeyen biz çözümsüz kalıyoruz ve herşey kendiliğinden oluyor. Bilgi ona geliyor bir şekilde. Neler hatırlıyor sormaya korkuyorum bazen. Geçen gün servisteki büyük sınıflardan bir çocuğa Atlantis’ten bahsetmiş örneğin. Çocuk inanmamış tabii “uyduruyorsun çok öyle birşey” demiş. Ağlamaklı geldi o gün. “Neden kimse inanmıyor bana” diye. Sürekli soruyor “Var mıymış yok muymuş?” Bazı takılarımın Atlantis işaretleri olduğunu söylüyor.
Okumayı öğrendikten sonra kütüphaneyi nasıl kontrol edeceğiz, nasıl bir sınırlandırma getirmeliyiz kara kara onu düşünüyorum bugünlerde. Ayaklarını yere basmak, topraklamak…çoğunlukla yapmaya çalıştığım.
“Sonsuz nedir?”, “Dünyadaki en büyük sayıyı söyle bana” gibi sorularına artık yanıt verirken otomatiğe bağladığımı hissediyorum. Birkaç hafta önce sınıflarındaki bir çocuk “Allah çarpar seni” demiş. Bizimki de demiş ki “yok öyle bişey”. Geldii tabii sorular; “Allah diye bişey var mı”, “Cennet var mı?” Yanıtlamadım. Geçiştirdim konuyu. Çünkü biliyorum ki bir kelime söylesem en az 10 soru soracak. Hazırlanmam gerek bu konuyu konuşmaya hem:)
Hemen arkasından rüyalarında kabuslar gördüğünü söylemeye başladı. Zombieler falan görüyormuş. Tabiki tahmin ettiğim üzere okulda duymuş bunu da. Hep o servisteki büyük abilerin başının altından çıkıyor bunlar. Şimdi kendi kendine bir çözüm buldu. Uyumadan önce düşünüyor. Güzel bir rüya buluyor kendine öyle dalıyor uykuya:) Bayıldım bu çözümüne!!

Dün yeni aldığım simli kalemlerle hemen bunu yaptı. Neymiş bu biliyor musunuz? Atlantis…
Haftalar önce izlediği belgeselden aklında kalmıştır dedim kendime, ne diyim artık…
Hepimize kolay gelsin bugünün çocuklarıyla…

Geçen gün yeni doğum yapmış bir arkadaşımı aradım. Gerçi bebeği de 4 aylık olmuş halen göremedim. Bu aralar fazla içime döndüm sanırsam. Neyse, konuşurken “nasıl gidiyor annelik” diye sorduğumda “bazen çocuk sahibi olacak insan değilmişim gibi hissediyorum, bu geçer mi” dedi.
Hangimiz hissetmiyoruz ki böyle? Bana kalırsa kadın denilen varlığın doğuştan annelik içgüdüleriyle doğmuş olması koca bir yalan. Üzerimize yapıştırılmış kayıtlardan başka birşey değil. Her konuda olduğu gibi bu konuda da bir genelleme yapmak doğru olmaz. Yani her kadın anne olmalı mıdır? Öncelikle şu -meli, -malı eklerini bir çıkartabilsek keşke hayatımızdan. Çok istemeli insan anne olmayı çok! Çünkü çocuk denen şey ana rahmine düştüğü andan itibaren kadın içsel bir dönüşüm sürecine başlıyor. Ama farkında ama değil bir şekilde dönüşüyor, değişiyor.
Zaman zaman halen hissediyorum “çocuk sahibi olacak insan değilmişim” diye dedim arkadaşıma. Ve o anlarda anlıyorum ki bir BEN varım. Böyle anlar beni bana getiren minik farkındalıklar yaşatıyor. Silkiniyor ve kendi özel alanımı, sınırlarımı tekrar gözden geçiriyorum, kendim için yaptıklarıma daha neler ekleyebilirim ona bakıyorum.
Peki çocuğu olmayanlar dönüşüp değişmiyor mu? Tabiki onlar da başka şekilde, başka başka yollar seçip yapıyorlar bunu. Yani ne kendimizi yargılamalı “aman da çocuk sahibi olacak kadın mıydım ben” diye. Ne de çocuksuz kalmaya kararlı arkadaşlarımızı ayıplamalı. Hayat seçimlerden ibaret sadece o kadar. Kendimizi olduğumuz halimizle sevmek, kalıplarımızı atıvermek gibisi var mı hem böylesine huzur veren.
Kaldı ki ” çocuk sahibi olmak” da ne saçma bir kalıptır ki Türkçemize girmiş, kim neyin sahibi olabiliyorsa bu dünyada. Anneliğin ilk zamanlarında bunu söylesen küfür gibi gelir bir anneye, göğsünden süt emen bir yavrunun sahibi sen değilsin desen ağlamaya başlar anne. Ama çocuklar yaşını aldıkça gün be gün daha iyi anlar anne, çocuk kendi yolunu kendi çizer bu dünyada da bundan sonrakinde de.

Buyrun size bizden bir kare. Doğa Pamuk’un üzerine her zaman olduğu gibi bir oyuncağını bindirme peşinde. Pamuk ise kaçacak yer arıyor. Yine sabırlı hayvanmış gıkını çıkartmıyor. Arada sinirlenip tırmıkladığı oluyor tabii. Ama Doğa okuldan geldiğinde kapıda bir yere uzanışı var ki görülmeye değer. Sanırsın kırk yıl görüşmemişler bir sarılmalar falan, her defasında gözlerim doluyor. Deli miyim neyim:)


Sosyal paylaşım sitesi Tagged’in Marketwire’a yaptırdığı araştırmada, Türkiye Tagged’de üyesi bulunan 25 ülke arasında en sosyal ve en flörtöz ülke konumunda.
Araştırma geçtiğimiz Eylül ve Ekim aylarında sitenin 4 milyon tekil ziyaretçisi üzerinde yapılmış. Araştırmanın sonuçlarına göre Türk erkekleri kişi başına gönderdikleri ortalama 173 arkadaşlık isteğiyle en sosyal grup olarak belirlenmiş. Türkiye’nin ardından ortalama 98 arkadaşlık isteği ile Mısır, 75 ile Fransa, 74 ile İtalya ve 70 ile ABD geliyor.
Ayrıca Türk erkekleri kişi başına gönderdikleri ortalama 25 göz kırpma ile de en flörtöz listesinin başında yer alıyor. Türkiye’yi 24 göz kırpma ile İtalya, 20 ile Fransa, 17 ile Almanya ve 16 ile Brezilya takip ediyor.
İnternet kullanıcıları artık sadece gençler değil. Ülkemizde 26 milyona yaklaşan kullanıcı sayısıyla kadın, erkek, genç, yaşlı, çocuk… kısacası herkes artık internet kullanıyor. Artık hayatımızda Sosyal Medya var. Hatta hayatımızın önemli bir parçası. Van depreminde de gördük ki etkin ve yerinde kullanıldığında her anlamda ciddi faydalar sağladı bize sosyal medya ortamları.
Fakat çoğu konuda olduğu gibi bu konuda da biraz abarttığımızı düşünmeye başladım son günlerde. Buna ne sebep oldu derseniz uzun zamandır bazı gözlemlerim var sosyal medyaya yönelik onları aktaracağım size. Diğer taraftan da tanımadığım insanların beni facebook’ta dürtmesi ya da oldukça samimi şekilde mesajlar alıyor olmam da bazı şeyleri yanlış yaptığımızı düşündürttü bana.

Güzel bir oyun alanı oldu bizim için sosyal medya ortamları. Kendimizi nasıl göstermek istiyorsak öyle gösteriyoruz. Günlük hayatta oynadığımız rollerin yanı sıra bir de bu ortamlarda rolümüz var. Hem de 7×24 oynamamız gereken. Görevliyiz ya sürekli durum ve yer bildirmemiz gerek. Yemeden içmeden tweet atıyoruz sürekli. Kendi başımıza bir kahve içmek istesek bir kafede, kahvemizi yudumlarken ilk yaptığımız şey telefonumuzla oynamak değil mi ama? Hepimiz yapıyoruz, ben de yapıyorum. Fena bir alışkanlık oldu bizlerde bu durum. Önce yerimizi bildiriyoruz çok gerekliymiş gibi sonra kim ne yapmış, nerede onu kolaçan ediyoruz. Çiftler görüyorum örneğin baş başa yemeğe gelmiş ama ikisi de konuşmuyor telefonlarına bakıyor sadece. Ya da çiftler tanıyorum gittikleri her yeri an be an bildiren. Pek bir sosyal olduk hepimiz. Salt eğlence mi, paylaşım mı nedir sizce bu hiç düşündünüz mü?
Kendimizi onaylatmak istiyoruz. Sevilmek istiyoruz. Kabul ve ilgi görmek istiyoruz. Arkadaşlarımızın da, arkadaşımız olmayanların da ilgisini çekmek istiyoruz. İnsanın doğasında var bu aslında o kadar doğal ki kesinlikle yargılamak adına yazmıyorum bunları. Fakat biraz sorgulasak kendimizi diyorum, parmaklarımızı bir an olsun durdursak o tuşlara basıp tweet atarken bir sorsak kendimize “neden yazıyorum şu an bunu” diye. Çok yol alırız. Gerçek anlamda kendimizi tanıma yolunda minik de olsa bir adım atmış oluruz. Örneğin bir kahve içmek için kendimizle baş başa kaldığımızda tweet atmak yerine boş bir kağıt ve kalem alsak elimize ve o an hissettiklerimizi yazsak en basitinden, güzel olmaz mı sizce de? Ben yapıyorum size de tavsiye ederim, hiç ummadığınız sözcükler çıkıyor kaleminizden ve inanın bana çok da kalıcı oluyor. Sosyal medya ile içimizdeki boşlukları doldurmaya çalışıyoruz. Ama gayet geçici, yüzeysel bir çözüm oluyor bu malesef.
Özellikle de facebook’ta daha yaygın olan ve bana çok saçma gelen bir şey daha; “Şu paragrafı statüs’üne koyarsan otistik çocuklara fayda sağlarsın” ya da “profil resmine pembe kurdele koy meme kanserinden korunma kampanyasına sen de katıl” gibi. Şimdi diyeceksiniz ki bunlar pazarlama ve bilinirlik için yapılıyor. Yok eğer öyleyse de hiçbir katkısı yok bence bilinirlik için. İnanın bana her birimiz sadece vicdanımızı rahatlatmak için yapıyoruz bunları. Hani deprem kolilerinden mayo, bikini falan çıktığını söylemişlerdi ya işte öyle bir şey bu. Kalpten yapılan fedakarlık ile yüzeysel olanın farkı. Öyle oturduğunuz yerden bir tuşa basmakla olmuyor fedakarlık biraz daha uygulamalı, insana dokunan çözümler bulmak gerek.

“Aslında herşey belki de hiçbir şey göründüğü gibi önemli değildir. Belki de biz yokuz ve bunların hepsi yanılsamadan ibaret. Sanal bir dünya yaratmışız”

Yukarıdaki cümleler, bu sabah izlediğim bir filmden aklımda kalanlar. Sabahları pek televizyon açmam ama bu sabah hafif halsiz hissettim ve çayımı yudumlarken açıverdim televizyonu ve çok tatlı içimi ısıtan bir film izledim. İsmi Cafe. Digitürk’te rastlarsanız kaçırmayın. Gayet sıradan bir film. Ama bazen sıradanlığın içinde çok şey gizlidir ya işte bu filmde de böyle. Bir cafenin işletmecisi Claire ve onun müşterileriyle ilişkilerini konu alıyor film ama diyaloglar, mesajlar hayata dair çok şey içeriyor.
Film bilgisayar programcısı genç bir adamın ağzından anlatılıyor. Küçük bir genç kız olan hayali kahramanı var bir de adamın. Soruyor kız; “Herşeyi yapabilseydin ne yapardın? Sınır yok ama.”
Genç adam: “Hep suyun altını merak ederdim. Atlantis’i aramaya gitmek ve kral olmak isterdim. Birçok deniz kızı isterdim etrafımda.”
Cafeye her gün gelen belli müşteriler var. Onların hayatları gün be gün değişiyor. Bir de bir adam var hep aynı masada oturuyor ve yazıyor. Onun da sonunda bir yazar olduğu ortaya çıkıyor; “Sadece gözlemliyorum ve yazıyorum” diyor yazar olan adam. Meğer bu adam cafenin sahibiymiş ve kendini gizliyormuş. Cafede, madde bağımlıları, ilişkiler, evlilik, hamilelik, çocuk suçlular ve aileleri, cinayet gibi gerçek hayatları izleyip yazıyor.
Filmin sonunda cafenin işletmecisi Claire bir müşteri tarafından öldürülüyor. Fakat hayali kahraman olan genç kız devreye giriyor ve hikayeyi anlatan genç adama şöyle diyor; “Şu anda bir bilgisayar programı içindesin. Claire’i geri getirmek için bir kişinin bu oyundan silinmesi gerek. Ancak o zaman herşey normale döner. Bu büyük bir fedakarlık gerektiriyor.” Ve genç adam kendini sildiriyor oyundan ve herşey yeniden başlıyor…ve film böyle bitiyor.
Filmin bugün bende bıraktığı ise;
hayat her an yeniden başlıyor. yaratmak ve yaşamak bizim elimizde.

Apartmanımızda bir kız çocuğu var Doğa ile aynı saatlerde servise biniyor ve de iniyor. Bir bakıcısı vardı onu servisten karşılayan, evlere şenlik. İlk gördüğümde “yanlış görüyorum sanırım bu kadar da olamaz” dedim. Ama Eylül ayından bu yana her gün ama her gün dua ettim bu çocuğun bakıcısı değişsin diye. Aynen şöyle bir manzara düşünün; Bakıcı bayan servisten inen çocuğu alıyor, kendisi önden yürüyor, çocuk arkadan. Çocuğa bir güler yüz, merhaba hiçbir şey yok. O içi neşe dolu kız çocuğu başı öne eğik yürüyor bakıcının arkasıdan. Hiç konuşmuyorlar, sıfır göz kontağı, sıfır iletişim. Sadece bir gün çekiştirerek elinden tuttuğunu gördüm, “annenler gelecek çabuk” diyordu çocuğa. Aylardır iç sıkıntısı bu konu bana. Annesini babasını tanımam, hangi dairede oturuyorlar onu bile bilmiyorum, napsam da nasıl söylesem, yoksa hiç karışmasam mı derken geçen hafta bir baktım yeni bakıcı gelmiş. Nasıl güleryüzlü, nasıl şeker bir kadın anlatamam. Tutamadım tabii ben kendimi sordum kadına önceki bakıcı noldu diye. Sevgilisi varmış onun yanına gitmiş kadın. Yeni bakıcı, kız çocuğunu servisten karşılarken sarılıyor, elini tutuyor asansöre binene kadar, kıkır kıkır gülüşüyorlar, çocuk öyle mutlu ki artık. Ve ben de tabii… Yine de gözüm kadında sürekli, en ufacık bir kaba davranışını görsem çocuğa karşı yine bıdıbıdı yemeye başlayacağım kendimi. Ama bu kadın çok içten, zaten servisleri beklerken ayak üstü sohbetimizde öğrendim ki anne imiş, iyice içim rahatladı. Çocukla bağ kurmak için tek şey yetiyor işte; SEVGİ… başka hiçbir şeye gerek yok.
Bakıcı konusundaki bütün yargılarımı tekrar gözden geçirmemi sağladı bu olay. Her ne kadar halen çocuğun belli bir yaşa kadar birebir anne ile olması gerektiğini düşünsem de iyi bir bakıcının çocuğu gerçekten mutlu edebileceğini gördüm. Kısacık bir servisten karşılama karesinin bile insanlar hakkında neler anlattığını gördüm ve de bir çocuğu mutlu edebilmenin ne kadar önemli olduğunu.
Geçenlerde Kahve Dünyası’ndayım. Yanımdaki iki masadaki çocuklar biranda birbirlerine koşup sarıldılar. Meğer eski okullarından arkadaşlarmış. Biri annesiyle gelmiş oraya, diğeride annesi ve annesinin arkadaşları ile. Arkadaşları ile gelen anne kızını diğer masaya götürerek aynen şöyle dedi; “Ay biz yan tarafa mantıcıya geçicez de arkadaşlarla biraz sizin yanınızda durabilir mi? Şimdi hiç çocuk yok arkadaşlarda bu da arıza çıkarsın istemiyorum”.
“Bu” diye adlandırılan kız çocuğu kendisinin neden arızalı olarak nitelendirildiğini bilmeden kalıverdi diğer masada. 5 dk. sonra arkadaşı ile kahkahalar atmaya başlamıştı bile ama içi gülüyor muydu bilemedim.
Yine başka bir gün Mado’dayım. Yanımdaki masaya bir anne geldi pusetle birlikte. Çocuğun pusetinin üzerindeki yağmur koruma zımbırtısı kapalı oturuyor öylece. Aklı çıkıyor çocuk uyanacak diye. “Haklı kadın çok bunalmış” dedim. Bİr süre sonra bir arkadaşı geldi kadının başladılar sohbete. Tam o sırada çocuk uyanmaz mı? Kadının ilk tepkisi tabii “neden uyandın annem sen şimdi amannnn” oldu. Ve ısrarla çocuğu pusetinden almadı. Çocuk ağlamaya devam etti uzunca bir süre, bu arada üzerine polar ve palto var terden patlamak üzere pusetin içinde. En sonunda kadın çocuğun yüzüne bakarak arkadaşına şöyle dedi; “Valla birincisinde çok üstüne düştüm. Ama bunda hiç yapmicam. Ne yaparsa yapsın uyku saatinde uyandı, uyusun yine napiyim”. Çocuk ağlamaya devam, kadın sohbete devam. Böyle kaç dakika geçti bilmiyorum, kadın en sonunda çocuğu aldı tabii kucağına. Arkadaşı uyardı en sonunda dayanamayıp, “şu polarını falan çıkarsana bari” diye. kadın çocuğu soydu ve çocuk sonunda gülümsedi. Ve ben de…
Anne olmak dünyanın en zor işi. Hepimiz bunalıyoruz zaman zaman ama herşeye rağmen çocukların önünde kullandığımız dile dikkat etmeliyiz. Tavırlarımız kadar kullandığımız dil de onların minicik beyinlerinde kaydediliyor. Herhalde birinin size “BU” diye hitap etmesini hiç istemezsiniz değil mi? Eee o halde neden size yapılmasını istemediğiniz şeyleri siz çocuklarınıza neden yapıyorsunuz? Boyları küçük diye onları her şekilde küçük görüyorsanız hele çok yanılıyorsunuz, gün gelir o küçük gördüğünüz çocuğunuz size kimsenin öğretmeyeceği bir şey öğretir. Yeter ki siz öğrenmek isteyin…
