Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...

Esra Ekren
F.Mihrimah Temel






Yaşamın temel unsurlarından olan beslenmek, uyumak, tüm insanoğlunun, hatta yaşayan tüm canlıların ortak paydasıdır. En küçük tek hücreli mikroptan en büyük canlıya kadar yaşayan her varlık, besinini kendi sistemi dışından almak, metabolizmasının faaliyetlerini yavaşlatarak dinlenmek ihtiyacını duyar.
Oruç tutma, kişinin kendisini anlamasını için gelişmiş bir uygulamadır. Çünkü ciddi bir dürtünün etkileri ancak bu dürtü gönüllü olarak inkar edildiği zaman anlaşılabilir ve bunu anladıktan sonra kişi davranışlarını kendi gereksinimlerine göre yeniden programlayabilir.
Özellikle dolunay ve yeniay dönemlerinden 3 gün önce oruç tutabilirsiniz. Çünkü bu dönemlerde ayın çekim gücü artıyor ve bu durum vücuttaki sıvıyı, gazı kabartıyor. Yani dengemiz kayboluyor, enerji fazlamız oluyor. Çoğunlukla çok yiyoruz ve de yediklerimizi dengeleyemiyoruz.

Oruç, sadece sistemi temizlemekle kalmaz, kötü beslenme alışkanlıkları, aşırı alkol kullanımı, düzensiz yaşam ve sindirim bozukluğu gibi zarar görmüş sistemin sağlığına yeniden kavuşması için yeterli zaman tanınmış olur.
Fiziksel ve ruhsal ihtiyaçlarımıza göre tüm gün sadece sıvı alarak, tüm güm hiçbir şey yemeyerek ya da sadece tek bir öğün yiyerek oruç tutabiliriz. Kendimizi nasıl iyi hissedeceksek o şekilde yapmalıyız. Zorlama olmamalı.
Oruçtan mümkün olan en fazla yararı alabilmek için dikkat edilmesi gereken bazı prensipler vardır;
* Yemeğimize dikkat etmemiz gerekir, karışık gıdalar almamız gerekir, midemizi rahat tutan besinleri yememiz gerekir. (Akşamları, bedendeki enerjinin büyük kısmı harcanmış ve kalan enerjinin çoğu da baş bölgesinde toplanmış halde bulunur. Bu yüzden akşam yenen yiyeceklerin hafif ve kolay sindirilebilir özellikte olmasında yarar vardır. Güneşin batışıyla atmosferdeki iyon yükü zayıflar ve kişi ne kadar geç yerse, besinlerin sindirimi de o kadar zor olur. Akşamları çorba içmek, haşlanmış sebzeler, mayalı ekmek, fasulye ve yeşillikler yemek gerekir. Patates gibi kök besinlerin sindirimi güç olduğundan, geceleri yenmemesi doğru olur. Akşamları yağlı yiyecekler ve kızartmalardan kaçınmamız lazımdır. Kuş üzümü ve hurmayı kaynatıp suyunu içmek, sabah temizliğinin rahat ve kolay olmasında yardımcı olur. Sıcak süt de sistemi sakinleştirip rahat uyku uyunmasını sağlar, ayrıca bağırsakların boşaltılmasında da yardımcıdır ).
*Yemek yerken asla acele etmemeliyiz, beden kimyasını bozar. Yemeği yerken sakin bir şekilde, tüm dikkatimizi yemeğe vererek yemeliyiz.
*Nikotinden uzak durmalıyız, orucun hedeflerinden bir tanesi de sistemdeki kimyasal dengeyi düzeltmektir.
*Bedendeki ısı değişimlerine dikkat etmemiz gerekir, sistem son derece hassastır. Soğuk algınlığı ve enfeksiyonu atlatmak zor olabilir.
*Her tür yorucu faaliyetlerden kaçınmak gerekir. Ani enerji harcanmasıyla sonuçlanan her hareket bedendeki uyumu bozabilir.
*Bu dönemde yapılabilecek en iyi egzersiz, derin nefesler alıp-vermektir. Dik oturarak, hiç baskı yapmadan sessiz, uzun nefes-alıp vermek gerekir,
Hafif bir çorba yapalım: Yarım kap tavuk suyu (ben 2tane but alıp havuç, maydanoz, kuru soğan koyup kaynatıyorum ), yarım kap su, içine kırık buğday, az erişte, açık sarı mercimek, isterseniz nohutu iyice haşlayın elinizle ufak parçalara ayırın ekleyin, ince kıyılmış çarliston biber, havucu ince rendede rendeliyorum, soğanı da koyuyorum, bol kıyılmış taze nane, bulgur, az tuz, kırmızı pul biber. Azar azar koyarsanız koyu olmuyor. Yağ koymuyorum, hafif, aynı zamanda yaz zamanı rahatça içebileceğiniz bir tarif. Afiyet olsun.

Yoga yolunda kuşları izleyip fotoğraflarını çeken ben sonunda bir kuş ismi aldım. Sevgili öğretmenim Dada, eğitim sonunda bana sanskritçede bir kuş ismi olan “Atmaja” adını verdi. Aynı zamanda “kozmik ruhun özünden doğmuş” anlamına da geliyormuş. Özgür adını ancak taşıyabilmeye başlamışken bir de kuş ismim oldu:) Layık olmaya çalışacağım, çok çalışacağım…

Bu taşınma işi hayatı ciddi anlamda sorgulamama neden oldu. Daha 5 yıllık eviliyiz ve evimizdeki eşya, kıyafet, ayakkabı..vs. sayısı yüreğimi acıttı. Hani çok da alan insanlar değiliz, ona rağmen dolaplar dolusu kıyafetler üstüme üstüme geldi. Çok ayıkladım, çok verdim, halen de vermekteyim ama 5 yıl tek birşey almasak olur belki de daha fazla. Hele oyuncaklardan hiç bahsetmek istemiyorum. Evet tamam alınmalı oyuncak ama nereye kadar, biraz da kendi oyuncaklarını kendileri yapsa değil mi çocuklar? Örneğin sevgili kardeşim Onur deodorantları vites, tencere kapaklarını da direksiyon yapardı ve gazete kağıtlarını bantlar top yapardı saatlerce takılırdı öyle, unuturduk onu oyun oynarken. Benim bebeklerin şöförü olurdu bir de binerdim arabasına ne güzel oynardık. Sonra orkestra kurardık yine alakasız malzemeleri kullanır müzik aleti yapardık, hep ben şarkıcı, Onur gitarist olurdu ama sonunda Onur gerçekten de şarkıcı oldu:) Doğa da oyun konusunda oldukça yaratıcı aslında ama yine de daha fazla yaratıcı olmaları için yönlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Sınırlı sayıda oyuncakla daha zihin geliştirici oyunlar üretilebilir. En basitinden sıkıldığında oturup hikaye tamamlama bile oynansa olur. Ya da hayvan, meyve, sebze isimler tutup bulmaca bizim en sevdiğimiz oyunlarda. Genelde arabada tarfikte kaldğımızda ya da tuvalette oynuyoruz aslında:) En sevdiğim şey aslında sohbet etmek ya da hayal kurmak Doğa ile. Öyle güzel şeyler çıkıyor ki sonunda şaşarsınız, hele kötü geçen bir günün ardından bir çocukla birlikte oturup hayal kurmaktan daha iyi bir şifalandırma yöntemi bilmiyorum. Sınırsız sevgi ve hayal gücü ruhunuzu çok derinlere taşıyabiliyor.
Neyse… kıyafetler, ayakkabılardan nerelere geldi konu:) Çok alıyoruz arkadaşlar, gereksiz yere alıyoruz. Moda denen kavramın oyuncağı olmuşuz. İnanın gelişmiş ülkeler elindeki fazlalıkları olmayan ülkelerle paylaşsa, ciddi bir seferberlik başlatılsa ne açlık kalır ne fakirlik. Fakat hepiniz farkındasınız eminim ki dönüşü olmayan bir yola girdik, süreç başladı dostlar… Kesinlikle negatif algılamayın bu dediklerimi, kaldı ki negatif de içinde pozitifi barındırır, çok büyük ve güzel bir ruhsal evrimden bahsediliyor aslında. Mısır ve Tunus’ta izlediklerimizin ardı arkası gelecek deniyor, daha büyük halk ayaklanmaları bekleniyor, olsun diyorum. Uyuşmuş zihinlerimizi daha da açalım, uyanalım artık diyorum. Bunun için 2012′yi beklememize gerek yok tam da gün bugün. Tam da ortasındayız değişimin.

Sabah rüzgarı yüzümü okşarken böyle bir manzarada vapurun gelmesini bekliyorum. Martıları izliyorum bir yandan. Ekmek kırıntılarını yemeye çalışan minik serçeleri kovalıyorlar çığlık çığlığa. Oldum olası sevmişimdir martıların sesini. Hem çok coşkulu ama bir o kadar da hüzünlü gelir bana çığlıkları. Hep birşeylerin habercisi gibi. Öyle özel bir an’dı ki bu benim için fotoğraflayıp buraya koymak istedim, güne dair birkaç not düşmek.

Sık yazamıyorum bu aralar… sık konuşamıyorum da aslında. Sadece yoga yapıyorum ve an’ları yaşamaya çabalıyorum o kadar. Duruşlardan çok an’ların içindeki yansımalar, düşüncelerim içindeki düşünceler, öfkemin içindeki mutluluk, nefretimin içindeki sevgi, kıskaçlıklarımın içindeki teslimiyet, korkularımın içindeki cesaret, sessizliğimin içindeki çığlıklarla başbaşayım. Bazen hepsinden sıyrılabileceğimi hissediyorum, hafifliyorum aynen bu coşku çığlıkları atan martılar gibi. Ruhumun hep öğrenci kalmasını diliyorum bu çığlıkları özgürce atabilmek için. Adım gibi özgür olabilmek için… Ama çoğunlukla nedensiz bir mutluluk ve huzur duygusu varki bunu kelimelerle tarif etmek gerçekten de güç. Doğa’ya hamileyken hissettiğim bir hisse benziyor aslında biraz, sanki içimde kelebekler uçuşuyor gibi.
Kimi zaman içten içte söylenirim annemle babama, “neden adımı Özgür koydunuz” diye. Dünyevi anlamda ağır gelir bana bu isim çoğu zaman taşıyamam, bedenime sığdıramam, kanatlarım olsun gitsem, kaçsam isterim. Ama sanırım artık kaçmadan da ayaklarımı yere basarak adımı taşıyabiliyorum. 40 yaşıma yaklaşırken ve ne tuaftır ki anne olduktan sonra yapabiliyorum bunu. Çocuk doğurmanın beni özgürleştireceğini söyleselerdi inanır mıydım ki… Meğer asıl özgürlük dışarda değil içerideymiş… İçimdeki ben’de.
Dada konuşsa ve ben günlerce otursam dizlerinin dibinde dinlesem istiyorum. Onun gözlerinden akan o mutluluk ışıltısı içimi yıkıyor. Eğitimin her dersi ayrı bir yolculuk. Evrene çok teşekkür ediyorum onunla beni karşılaştırdığı için.
**”Sonsuzu kavrayabilmek için sonlu olan ile olan tüm bağlarımızı kesmeliyiz. Tıpkı kiraz almak için yumruğunu bir kavanozun içine sokmuş ama kirazları bırakmadığı için elini dışarı çekemeyen bir maymun gibi biz de sevdiğimiz birtakım şeylere aç gözlülükle sıkıca sarılmaktan vazgeçtiğimiz zaman varlığın yüksek seviyelerine ulaşabiliriz. Bağımsızlığa ulaşanlar bu değişimler evreninde herşeyin gelip geçici olduğunu anlamışlardır. Onların zihinleri karda veya zararda, şerefte veya utançta etkilenilmezliğini korur.
Gerçek anlamda bağımsızlığı bilen ve yaşamı inkar etmeyen kişi, yaşamının değişen formlarının içindeki sonsuz değişmez gizliliğine temas edebilmek için onu kucaklar. O, annesinden yeni güzel giysiler kabul etmekten aşırı doymuş bir çocuğuna benzer. Bir an için, elbiseyi sevip okşar, arkasından, güzel bir oyuncak bulunca elbiseyi bırakıp oyuncağa sarılır, sonra onu da bırakıp çiçeklere koşar. O, hiçbir şeye bağlanmaz. Böylece dünyanın bütün nesnelerini ve yaratıklarını Evrensel Bilinç okyanusunun titreşen dalgaları gibi gören ve bağlanmaksızın, tiksinmeksizin ona temas eden kişi açıklanması güç bir mutluluğun zevkine varır.”
Bugünlerde okuduğum birkaç kitaptan biri olan ‘Meditasyon ve Kozmik Bilinç’ten bir alıntı yukarıdaki satırlar. Bu iki paragrafta anlatılan sonlu olanla bağlarımızı kesmek kısmı o kadar da kolay değil günlük hayatımızda. Ama çabalamak bile çok büyük adımlar attırabiliyor. Aslında bağlarımızdan özgürleşebilmeyi çocuklarımızdan öğrenebiliriz. Çünkü onlar bizi hem koşulsuz sevip hem de bir o kadar özgür bırakıyorlar aslında. Hadi bunu düşünelim!
**Meditasyon ve Kozmik Bilinç – Avadhutika Anandamitra Acarya

A; Brahma, Virat, Visva, Sarasvati, Father, Rajas, Body, Gross, Jagrat, Past, Sat, Omniscience, Creation, Being, Sleep, Prakriti, Birth
U; Vishnu, Hiranyagarbha, Taijasa, Lakshmi, Son, Sattva, Mind, Subtle, Svapna, Present, Chit, Omnipotence, Preservation, Becoming, Not sleep, Jivatma, Life
M; Siva, Isvara, Prajna, Durga, Holy Ghost, Tamas, Soul, Casual, Sushupti, Future, Ananda, Omnipresence, Destruction, Non-being, Negation of the two, Paramatma, Death.

Sat: Mükemmel varlık
Chid: Mükemmel bilgi
Ananda: Mükemmel mutlu
Prakriti: Doğa ana
Rajas: İhtiras
Brahma: Yaratan
Vishnu: Hayatın koruyucusu
Ishwara: Yaratan
Saraswati: İlim tanrıçası
Lakshmi: Şans tanrıçası
Sattwa: Işık, saflık
Tamas: Karanlık, tembellik
Sushupti: Meditasyon hali
Jivatma: Kendi kendine, ferdiyet
Paramatma: Yüksek benlik
Siva: Yıkıcı
Durga: Shakti’nin kişileştirilmiş hali
Hiranyagarbha: Shasrara Chakra

Bilmem hatırlar mısınız ama yaklaşık 1 ay kadar önceydi sanırım hani demiştim ya size büyük bir değişimin eşiğinde olduğumu hissediyorum diye. İşte onun tam da ortasındayım bugünlerde. Hücrelerime kadar hissediyorum, görüyorum ki değişiyorum, dönüşüyorum. Kalbim başka bir atıyor, gözüm başka bir görüyor bugünlerde. Adımlarım daha bir benle bir basıyor yere sanki. Kendimi tanıma, kendimle bir olma yolculuğumun tam da kırılma noktasında, önemli bir sürecindeyim. Kendimle kaldığım, yoga yaptığım zamanlar artarak devam etmekte. Uzun süre önce kayıt yaptırmış olduğum Yoga Eğitmenliği Eğitimi’ne başladım geçtiğimiz haftalarda. Uzun soluklu bir eğitim. Kendimle olan derslerim uzun. Öğretmenim Dada Acharya Hiranmayananda Avt. “Bu kainattaki herşeyin yogayla ilgisi vardır” diyerek başladı ilk derse. Öğretiyi içselleştirme ve öz disiplin konusunda Dada’dan alacağım çok şey var. Tek dileğimdi bana çok şey katan bu öğretinin hücrelerime kadar işlemesi. Yolum yoga olsun, sadece yoga…
Doğa da bir yandan ben evde asanaları çalışırken izliyor merakla. Kimi zaman duruşların fotoğrafını buluyor kitaptan yapmaya çalışıyor. Bu aşağıdaki fotoda kendi tabiriyle “Lodos duruşu”nda örneğin:) Böylesine esnek bir bedenle doğuyoruz işte gördüğünüz gibi. Zihnimiz bulandırmasa ortalığı aslında böyle de devam edeceğiz ama bir noktadan sonra zihin giriyor araya ve denge bozuluyor. Beden ve zihin dengesini korumak adına yapılabilecek en iyi şeylerden biri yoga. Geçen derste çocuklara yönelik söyledikleri çok hoşuma gitti; “Çocuğu kendi ayakları üzerinde durabilecek hale getirmemiz gerekir. Gerçek eğitim budur. Çünkü insan bu yeteneğe doğuştan sahip. Bizler ise çocuğu ruhsal yapmadan maddesel yapıyoruz. Eski buddhalar çocuğa şöyle dermiş; Anne Tanrı, baba Tanrı, sen Tanrı”.

Bir de arkadaşlardan biri bal getirmişti ders arasında bitki çaylarımıza koyalım diye. Dada balın Hindistan’da kutsal bir yanı olduğundan bahsetti ve balla ilgili mantralar olduğunu anlattı; “Her yerde tatlılık, bal var. Zehiri bile bal düşünerek içersen birşey olmaz”.
Çok güzel insanlar tanıdım yoga sayesinde. Yıllar önce bir Rus hocadan duymuştum ilk defa Patanjali’yi. Çok disinlinliydi, ne oruçlar, ne arınmalar yaptırırdı. Sürünürdüm yerlerde. Sonra eski işyerimin köşesindeki bir yoga merkezinde ilk defa göz yogası yapmıştım. Hamile olduğum bilmeden bile evde yoga DVD’si ile mum duruşu yapıp duruyordum. Sonra hayatın aslında yoga olduğunu öğrendim Kaivalya’da. İkinci evim oldu orası. Hatha yoganın bedenim, Kriya’nın direkt ruhum üzerindeki etkilerini gözlemledim, yaşadım, yaşıyorum da halen. Şimdi Dada da katıldı bu güzel insanlar arasına. Yolun çok başındayım daha… öğreti derin olduğu kadar da gerçek ve hayatın ta kendisi aslında.
