Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...



Yoga’ kategorisi arşivi

Köprüdeki sadhu’ya…

İncecik asma bir köprünün ortasındayım. Hafif rüzgarda sallanıveriyor. Öyle korkuyorum ki ne aşağı bakabiliyorum ne yan taraflara. Oysa ki altımda güzeller güzeli Ganga bütün heybetiyle akıyor. “Yok her gün bu köprüden geçemem hocam, başka bir yolu olmalı” diyorum. Hoca bana gülümsüyor, yürümeye devam ediyor. Çaprazımda kocaman bir inek bana bakıyor. Köprünün kenarlarındaki demirlere tutunmuş duran maymunlar her an üzerime atlayabilir. İneğin yanından tek sıra halinde itiş kakış geçmeye çalışırken arkadan gelen motorun korna sesiyle içimden gelen bütün küfürleri sıralıyorum. Tam da o sırada ensemde hissettiğim Om Namah Shivaya tınılarıyla ürperiyorum. Gözlerim doluyor. Biri arkamda mantra söylüyor ama ne söylemek. Enstrüman gibi bir ses. O an ne köprü var, ne Ganga ne de ben. Sadece duyduğum sesin güzelliği alıyor götürüyor beni karşımdaki Himalayaların tepesine savuruyor. Bıraksınlar beni o dağların tepesine oturayım. Şu mantrayı söyleyen her kimse onu da yanıma koysunlar. O söylesin ben dinleyeyim. Mantranın her hecesi hücrelerime işliyor ve bir bakmışım köprünün sonuna gelmişim. Arkama bakmak için ölüyorum. Bu muhteşem erkek sesini deli gibi merak ediyorum. Ve işte hayatımda görebileceğim en yakışıklı sadhu karşımda. Uzunca boylu, iri yarı, saçları rastalı tepeden toplanmış. Bu kadar gencini ilk defa görüyorum. Gülümsüyoruz. Gülüşüyle birlikte içimde çiçekler açıyor. Gözlerindeki derinlik ve sevgi kat be kat yüreğime işliyor. Teşekkür ediyorum ve yürümeye devam ediyorum. İşte böyle hoşgeldin diyor bana Rishikesh ve bir daha köprüden geçerken hiç o kadar korkmayacağım diyorum kendime. Ne zaman korksam içimden Om Namah Shivaya söyleyeceğim ve hayat yolumda geçtiğim ya da geçemediğim ince köprüleri hatırlayacağım. Hepsini yollayacağım Ganga’nın kucağına. Açacağım kollarımı rüzgara ve işte Özgürüm. Bu kadar kolay mıydı dersiniz?

hind1

Sadhular, kendini dünya nimetlerinden çekmiş yogiler. Sadece meditasyon yoluyla kendini özgürlüğe ve tanrıyı düşünmeye adamış kişiler. Kadın olanlarına sadvi deniyor. Hindistan’da 4-5 milyondan fazla sadhu yaşadığı söyleniyor. Gerçek sadhular sadaka kabul etmiyor ve tapınaklarda, mağaralarda ya da ormanda yaşıyorlar. Sadhuların toplumu koruduğuna inanıldığından halk tarafından yiyecek, giyecek anlamda oldukça fazla destekleniyorlar.

Rishikesh’te sadhular her yerde. Hangisinin gerçek sadhu hangisinin sadhu kılığına girmiş dilenci olduğunu anlamak zor olmuyor. Hep onları düşünüyorum. Nasıl bu noktaya gelir insan? Herşeyi nasıl bırakır? Gönül gözü böyle nasıl açılır? En çok gözleri etkiliyor beni. Yaşlısı genci hepsi başka gülüyor. O gülümsemelerinin altındaki bilgelik beni çok etkiliyor. Bazılarına sarılmak istiyorum. Uçak sonrasında tek gece kaldığımız korkunç Delhi’den sonra Rishikesh beni öyle sevip sarmalıyor ki kendimi Ganga’ya atıp yıkanabilir sonra da öylece bütün gün durabilirim. Yaşayabilirim burada diyorum. Fakat bunu dediğim anlarda Doğa’nın gıdısının kokusu geliyor burnuma. Sadhuları düşünüyorum yine. Nasıl bırakır insan ailesini, sevdiklerini, herşeyini? Bağımlılıklarından, bağlarından özgürleşebilir mi?

Zihnimde türlü sorgulamalar ve şükretmelerle geçiyor günlerim. Korkularım, endişelerim, en dipteki gölgelerim hepsi üşüşüyor zihnime zaman zaman. Öyle zamanlarda bu görüntüler çıkıyor karşıma. Derin nefes alıyorum ve yine şükrediyorum. Bu fotoğraf üzerine konuşacak birşey var mı?

hind6

Geceleri çalışmalarımı yaptıktan sonra erkenden yatıyorum. Uykuya dalarken bile sadhular aklımdan çıkmıyor. Rishikesh’e karanlık basınca her biri kendine uyuyacak bir köşe buluyor.  Bez çantaları, sefer tasları, kitapları başucunda, köpekleri ayak ucunda battaniyeyi kafalarına kadar çekince gecenin karanlığında sadhular uyuyor.

Ben ise her gece kesin deliksiz uyurum nasıl da yorgunum derken her gece 3’e doğru sanki biri beni dürtmüşçesine uyanıyorum. Sanki hiç uyumamışım. Meditasyona oturuyorum. Mandala çiziyorum. Kitaplarımı okuyorum. Birşeyler yazmaya çabalıyorum. 5’e doğru göz kapaklarım düşüyor, sızıyorum. 8’e doğru uyanıyorum. Yüzümü dahi yıkamadan matımı kaptığım gibi otelin bahçesine iniyorum. Kendi yogamla başbaşayım. Arada maymun çıkar mı diye bakınırken yakalıyorum kendimi. Savasanaya uzandığımda otelin içinde alt katta ders yapan bir gruptan mantra sesleri geliyor. Bütün ağırlığımla yerdeyim. Toprakla birim. Odama gidip biraz dinlendikten sonra duşumu alıp tütsü kokularıyla bezenmiş Rishikesh sokaklarına atıyorum kendimi. Ve yine köprüden geçmek zorundayım…

hind4

NOT 1: Bugün köprüler (Lakshman Jhula – Ram Jhula) ve sadhularla başlamak istedim. Böyle içimden geldi. Hindistan yazıları devam edecek…

NOT 2: Biliyorum en son postumda daha sık yazacağım diyip 2 aydır el etek çekmişim buralardan. Ama Hindistan’da sadece kalem kağıdımla olmayı tercih ettim.  Dönünce ruhumun büyük bir kısmı oralarda kaldığından ancak buraya aktarabiliyorum notlarımı. Ama yazacak çok şey birikti hepsi sırada bekliyor:)

 

Satır aralarında…

Nerelere kayboldun dediğinizi duyar gibiyim. Bazen kaybolmak iyi geliyor. Kaybolduğun yerde buluyorsun kendini. Aslına bakarsanız hepiniz gibi ben de günlük hayat telaşı içinde bir yandan evin gündelik işleri, bir yandan yazı çizi işleri, aman kendimi de ihmal etmeyeyim derken yaşayıp gidiyorum işte. Ama uzunca bir zamandır yazamıyor olmamın altında elbette ki günlük hayat koşturmacası yok. Kimbilir belki kendimi değil de kurmaca hayatları kaleme dökmek istediğimden öyküler karaladım. Bir de doğru mu yaptım bilmem ama roman yazmaya başladım. Daha doğrusu üzerinde çalıştığım bir metin vardı son 1-2 yıldır ama şimdi başlı başına bir hikaye oluştu. Tabiki yıllar sonra “ya senin de bir roman vardı noldu o” sorusuna maruz kalmamak için canla başla çalışıyorum. Fakat gelin görün ki zor işmiş arkadaş roman yazmak. Her zaman ki gibi baştan nasıl bir işe kalkıştığımın farkına varmadan işe giriştiğimden yine süreç içerisinde deneyimleyerek öğreniyorum. Yer yer isyanlarda, yer yer coşku selindeyim. Garip bir his bir dünya yaratıp o dünyayı yaşar hale getirmek.

En zoru da ne biliyor musunuz? Anneyken yazıyor olabilmek. Her daim herkes yazma zamanınızdan çalıyormuş gibi hissediyorsunuz. Yazmak yalnızlık istiyor. Herkese diş bileyebiliyorsunuz sizi o minik dünyanızdan alıkoydukları için. Dünyanın en şevkatli annesi ya da eşi iken bir anda bencil ve gaddar bir kadına dönüşebilirsiniz. Bu durumu dengelemek adına yaptığım ve de bana en iyi gelen şey tabiki yoga. Bazen düşünüyorum da yoga matımın dili olsa da konuşsa kimbilir kaç Özgür anlatırdı size. Matımla buluştuğum her sabah her Özgür’le yeni bir günde yüzleşip öyle başlıyorum güne. Kimi zaman kolay kimi zaman oldukça zor olabiliyor bu yüzleşmeler. Yeter ki kendimi olduğum halimle kabul edecek gücüm olsun. Gerisi hikaye. Yogam ve ben birlikte evriliyoruz, büyüyoruz. Her zaman dediğim gibi gerçek ve en güzel yoga kendi sessizliğinizde kendinizle yaptığınızdır. Ben hocalarımdan böyle öğrendim, öğrencilerime de hep bunu söylüyorum. Günün ağarmaya başladığı sabahın en erken saatlerini kendinize hediye edin, çıkın matın üzerine nefesinizi dinleyin. Sadece bu bile başlamak için yeterli.

Şu an yazmaya kaçtığım en sevdiğim minicik kafemdeyim. Burayı tercih etmemin öncelikli nedeni müzikleri, önündeki minik bahçesine sığınan sokak hayvanları ve tabi nefis kahveleriyle tazecik çayları. Ev çoğunlukla boğuyor beni bir noktadan sonra dışarı atıyorum kendimi. Belli noktalar belirledim kendime. Dönüşümlü olarak hepsinde konuşlanıyorum. Çünkü evde olduğum zaman mutlaka bir iş çıkarıyorum kendime. Bir de hiçbir zaman tam anlamıyla ev insanı olamıyorum sanırım. Yani doğuştan bir çingenelik söz konusu. İlla ki sokaklarda olacağım. Hatta hep aynı yer de basıyor. Farklı farklı yerler denemeliyim, kimsenin bilmediği sokaklar, kafeler, hiç tatmadığım yemekler de buna dahil tabi. Sahi siz hiç ilk defa gittiğiniz bir ülkenin sokaklarında kayboldunuz mu? En sevdiğim şeydir gittiğim şehrin sokaklarında kaybolmak ve yolumu bulmaya çalışmak. Çünkü her kayboluşumda yeni bir yol keşfederim mutlaka.

İşte böyle sevgili okur. Şimdilerde satır aralarında kayboluyorum. Burayı da çok özlemişim. İyisi mi bu ısınma turu olsun. Her gün bir iki satır karalasam size buradan fena mı olur. Bilmem ki halen oralarda mısınız? Bir yerlerde sesimi duyan vardır ama değil mi?

color woman

Yaza New York’ta başlamak

Bu yıl benim için yaz, hem iş hem de gezi için gittiğim New York’ta başladı. Uzun yıllar önce gördüğüm bu şehir, bu defa bana çok daha kalabalık, karmaşık ama yine de keyifli geldi. Bütün karmaşasına rağmen kendini sevdiren oldukça yüksek tempolu ve renkli bir şehir. Hemen hemen her alanda alternatifiniz çok yani tam anlamıyla küresel kent aslında. Yılda yaklaşık 40 milyon turist tarafından ziyaret edilen bu göçmen kentte 170 ayrı dil konuşuluyor.

İnsanlar adeta robotlaşmış. Fakat büyük şehir insanının maruz kaldığı trafik, hava kirliliği gibi sorunların yanında belki de en güzel avantajlarından biri şehrin içindeki geniş park alanları. Parklarda tuvalini koymuş resim yapanlardan tutun da, çimlerde güneşlenen, piknik yapanlara hatta enstrümanını tınkırdatıp şarkı söyleyenlere rastlamak mümkün. Günün her saatinde ama özellikle de sabah erken saatlerde parklar spor yapan insanlarla dolu. Hatta sadece koşu ya da yürüyüşle sınırlı kalmayıp çimlerin üzerinde pilates ve yoga yapanları da görebilirsiniz. Bu şehirde yoga anlatılmaz yaşanır. Her köşe başında bir yoga stüdyosu ve parkların hemen hemen hepsinde akşamüzeri altıdan sonra herkese açık yoga var. Matınızı dahi oradan temin edebiliyorsunuz. Sadece eşofmanınızı giyip gitmeniz yeterli ya da Japon turistler gibi anında karar verip eteğinizle de yapabilirsiniz.

ny2

Central Park’ta beni en çok şaşırtan çocuğunun pusetini iterek koşuya çıkmış anneler oldu. Yani “doğurdum da kilom var” diye bahaneniz yok orada. Her koşulda egzersiz yapacak bir ortam yaratıyorlar. Aslına bakarsanız beslenme şekillerini düşünürseniz az bile yapıyorlar.

ny1

Bryant Park'ta herkese açık yoga

Bryant Park’ta herkese açık yoga

Normal bir restoranda tek bir porsiyonla rahat 3 kişi doyabiliyorsunuz. Sağlıklı yiyecek bulmak da zor değil oysa ki. Hemen hemen her caddesinde sağlıklı organik yiyecekler satılan minik yerler mevcut. Fakat ucuz değil. Ve malesef gözlemlediğim kadarıyla aşırı derecede et özellikle de tavuk tüketimi var. Şu ana kadar gezdiğim ülkeler arasında bu kadar sağlıksız et tüketimi olan bir yer daha görmedim. Çocuk menülerinin çoğundan da tavuk eksik olmuyor. Izgarası, kızarmışı her çeşidinden.

 

The Halal Guys, şehrin en meşhur sokak yemek satıcıları. Her akşam üzeri önünde kuyruk oluyor. Her çeşit etli yemek ağır kokular içinde pişiriyorlar. Meraklısı ve seveni çok.

The Halal Guys, şehrin en meşhur sokak yemek satıcıları. Her akşam üzeri önünde kuyruk oluyor. Her çeşit etli yemek ağır kokular içinde pişiriyorlar. Meraklısı ve seveni çok.

Yakın zamanda Spike Jonze’nin “Her” filmini izlediyseniz bilin ki o filmdeki senaryo çok uzak bir zaman dilimine ait değil. Çok yakında karşılaşabileceğimiz normallikte hatta. New York’ta sokakta yürüyen insanların yaklaşık yüzde 90’ı telefonuyla yakın ilişki halinde. Turistlerin ise çoğu selfie çekiyor. Metroda, sokakta, restoranda herkesin elinde telefonu var. Türkiye’de de çok yabancı olduğumuz bir görüntü değil aslında ama orada her anlamda kullanım daha yoğun göze çarpıyor.

Şehrin genelinde beni en fazla üzen, hemen hemen her köşe başında bir evsiz insan görmek oldu. Bu insanlar öğrenci, işsiz, hamile bir kadın olabiliyor çoğunlukla. Böylesine bolluk içindeki bir şehirde bu derece yoklukla savaşan insanlar kapitalizmin soğuk gerçeğini tokat gibi çarpıyor yüzünüze, bir an olsun insan olduğunuzdan utandırıyor sizi. Her birinin elinde kartona yazılmış bir not ve diğer ellerinde de okumakta oldukları kitap. Kimileri kitabına öylesine dalmış oluyor ki koyduğunuz paraya bile bakmıyor. Kimileri de açlıktan kendini kaybetmiş halde.

New York metrosu oldukça rahat ve geniş bir alanı kapsıyor. Fakat metronun alt katlarında gördüğümüz fareleri de unutamıyorum. Fare nüfusunun şehirde yaşayan insan sayısının iki katı kadar olduğu söyleniyor. Yine de şehir içi ulaşım için 24 saat açık metro bana göre tek ve en rahat seçenek. Diğer taraftan hemen merdivenlerin başında karşınıza çıkabilecek hip hop, salsa, techno, punk tınıları da gününüzü renklendiriyor. Kimi zaman metroyu kaçırma pahasına da olsa takılıp kalıyorsunuz.
Gelelim bu şehirde çocukla yapılabilecek etkinliklere; öncelikle yazın gidecekseniz yanınıza hem kendiniz için hem de çocuğunuz için bir şapka ve ince bir hırka almanız tavsiye olunur. Dışarıda sıcaktan kavrulurken herhangi bir mağazaya ya da müzeye girdiğinizde klimadan zatürre olmanız mümkün. Tabiki çocuklar için en eğlenceli yerlerden biri Central Park.  Özgürce koşabilecekleri uçsuz bucaksız bir alan. Çeşit çeşit ağaç, çiçek, böcek, çimlerin üzerinde yürüyen kaplumbağalar, ağaçlara tırmanan sincaplarla çok eğlenceli. Müzelerden Doğa’nın en fazla ilgisini çeken Modern Tarih Müzesi oldu. Modern Sanat Müzesi’ne de (MOMA) gittik fakat oradan çok mutlu ayrılmadı hatta biraz sıkıldı.
Times meydanındaki Toys r us dünyada görebileceğiniz en büyük oyuncakçılardan biri. İçinde dev bir dönme dolap var. Ama bu oyuncakçıda kendinizi kesebilirsiniz rahatlıkla. Yani benim hissiyatım öyle oldu. Her taraftan çılgın tezgahtarlar burnunuza oyuncakları sokuyor, bir yandan çocuğunuz hangi birine bakacağını şaşırıyor. Hadi buyrun geleceğin minik kapitalistleri tüketim cennetine burada adım atıyor.

ny3

Otel odanızdan gökdelenlerin arasından gökyüzünü dahi görmeniz zor

Gezmek için keyifli bir şehir. Ancak en fazla 4-5 gün yeterli diye düşünüyorum. Daha fazlası bünyeye zarar. O gökdelenler üstünüze üstünüze gelmeye başlıyor bir yerden sonra. Paketlenmiş gıdaların devleşip sizi yiyebileceği, otelinizde 39. katta birden nefes alamaz hale gelebileceğiniz hissiyatına kapılıyorsunuz.

İstanbul’dan New York’lu bir şifacı geçti

Oyuncu, İleri Seviye Jivamukti Yoga eğitmeni, sertifikalı Ohashiatsu Eğitmeni, şifacı ve Uma Thurman’ın erkek kardeşi;  Dechen Karl Thurman’ı tanımanız için kilit kelimeler bunlar olabilir ama onda bundan çok daha fazlası var.

detchen1

İleri Seviye Jivamukti Yoga eğitmeni Dechen Karl Thurman, geçtiğimiz günlerde Yogatime’da ders vermek üzere İstanbul’a geldi. Hem dersine girip o atmosferi yaşama hem de ders sonrası kendisiyle bolca vakit geçirme fırsatım oldu. Aslına bakarsanız bu röportaj bir dergide yayınlanacaktı fakat dergi içeriğinin yoğunluğundan haber bir sonraki aya uzayınca daha fazla bekletmek istemedim. İlk olarak Alternatifkarma okurlarına gitsin dedim. İyi de oldu!  Thurman, “Bugün Satürn ile çalışacağız” diyerek başladığı dersi, oyunculuk yeteneğiyle kurguladığı bir atmosferde sürdürüp, Fukuşima santralinde radyasyon sızıntısını gidermeye çalışan ekibe meditasyon ile kapattı.  Her şeyiyle dopdolu, farklı, oldukça ilham verici bir dersti. New York’da yaşayan bütünsel bir şifacı olan Thurman, bu yıl diğer festivallerin yanı sıra, New York Yoga Journal Konferansı, Almanya Yoga Konferansı ve Wanderlust Yoga Festival’inde hocalık yapmak için davetli.

Oyuncu, İleri Seviye Jivamukti Yoga Hocası, sertifikalı Ohashiatsu Eğitmeni, şifacı ve Uma Thurman’ın erkek kardeşi;  Dechen Karl Thurman’ı tanımanız için kilit kelimeler bunlar olabilir ama onda bundan çok daha fazlası var. Bana kalırsa bu etiketlerin altına sığmayacak kadar anlamlı olanı ise budist bir kültürün içinde büyümüş olmak. Dechen ismi Tibet dilinde büyük mutluluk anlamına geliyor. Tibet Budizmi’nin önde gelen uluslararası öğretmeni olan babası Robert Thurman, bugün Kolombiya Üniversitesi’nde Hint-Tibet Budist Araştırmaları Profesörü olarak görev yapıyor. Tibet meditasyon teknikleri, mantralar, Japon Shiatsu geleneği ve yoga Thurman’ın hayatını şekillendiren temel taşlar olmuş. Michael Almereyda’in “Hamlet” filminde Guildenstern’ı ve Gerald Fox’un Bret Easton Ellis filminde Patrick Bateman’ı oynadı. Diğer taraftan oyunculuk kariyerine de halen devam etmekte ve eğitimini aldığı bu öğretilerin oyunculuğu üzerinde büyük etkileri olduğunu söylemekte.

Budist bir kültürün içinde büyümenin bugünkü hayat görüşünüze ne gibi etkileri oldu?

Büyürken ailem Geshe Wangyal, Lama Govinda, Tara Tulku Rimpoche, Dr. Yeshe Donden ve Gehlek Rimpoche gibi Tibet’ten mülteci olarak gelen aydın öğretmenleri ağırlama konusunda kültürlerarası bir öncüydü. Bu müthiş hocaların yardımıyla meditasyon pratiğimi geliştirmeyi öğrendim. Dharamsala Hindistan’da 1 yıl kadar yaşadım. Dalai Lama’yı ilk defa Dharamsala’da gördüm. Amerika’da büyüyen bir genç olarak toprakları yok edilen bir ulus görmek omuzlarıma çok fazla yük bindirmişti. Fakat merhamet duygumu çok geliştirdi. Tibet’ten kaçan azizleri evimizde ağırlamak, onlara gündelik işlerinde yardımcı olmak aile içi görevlerimdendi. Amerika’da orta sınıf bir ailenin çocuğu olarak istediğim birşey olmadığında ailem hep Tibetliler ile karşılaştırırdı. Bu durumda beni ilk gençlik yıllarımda biraz zorlasa da nasıl bir kültür bütünlüğü içinde büyüdüğümü yoga öğrendikten sonra fark ettim. Tibetlilerin özgürlüklerine kavuşmasına katkıda bulunamadım ama okulda onları hep savundum, destekledim.

Yoga ile nasıl tanıştınız?  Yoganın oyunculuk hayatınıza ne gibi katkısı oldu ?

New York School of Arts’ta oyunculuk üzerine eğitim alırken çok katı bir program olan Playwrights Horizons’a başladım.  Buradaki İsveçli dans dersi öğretmenimiz Maude Karlsonn, aynı zamanda bir yoga hocasıydı. Bize sürekli çeşitli yoga duruşları yaptırıyordu. Duruşlar sırasında nefes almamızı, canımız acısa, ağlasak, gülsek de dayanmamızı istiyordu ama bir yandan da bize karşı çok anlayışlıydı. Bizim için harika bir rol modeldi. İlk dönemin sonunda bize Jivamukti Yoga Okulu’nun broşürlerini dağıttı. Broşür üzerinde Sharon Gannon’un karga pozunda olduğu bir fotoğrafı vardı. 19 yaşlarımda olduğumda o dönem, spiritüel olmaktansa , budizmden uzak, tamamen tüketim gençliğinin bir parçasıydım. Jivamukti’de girdiğim ilk ders Sharon Gannon, Om Mani Padme Hum mantrası ile dersi açtı. Bu mantra benim büyüdüğüm mantra idi. Ama yaşım gereği ebeveynlerimden gelen fikirlere karşı koyma psikolojisi içinde olduğumdan Sharon Gannon’dan gelen bilgiyi almaya daha açıktım. İşte her şey böyle başladı. Yoga duruşları ve nefes çalışmaları bana daha fazla konsantrasyon ve farkındalık sağladı. Tabi ki aileme olan saygım da daha fazla arttı. Yoga sayesinde tekrar budizme dönerek öğretmenlerimin içindeki ışığı gördüm. O ilk dersten sonra yıllarca yoga yaptım ve 30’lu yaşlarımda öğretmen oldum. Bugün halen Manhattan’daki Jivamukti Yoga okulunda ders veriyor ve aynı zamanda eğitmenlik eğitimleri de veriyorum.

IMG_4713x

Masaj eğitmeni olmak nerden aklınıza geldi?

New York Üniversitesi’nde shiatsu masajını öğrendim. Böylece doğal dokunuşum gelişti. Masaj, ilişkilerin, hayatın, aile hayatının, sağlığın bir parçası. Masaj profesyonel dünya ile sınırlı değil. Ta ki insan, hayvan, bitki gibi türlerin oluştuğu ilk ana kadar giden derin bir konu. Hayvanlar kendi kendilerine ve birbirlerine masaj yapıyorlar. Masaj birlikte yaşamanın bir parçası. Misyonu “Barış için dokunmak” olan öğretmenim Ohashi’yi bulduğum için şanlıyım. Okulumun adı Ohashiatsu. Ohashi, Hiroşima’da radyasyondan çok etkilenmiş. O zaman bir yaşındaymış, büyüdükçe kendi bedenini kendisi iyileştirebilme şifasına kavuşmuş ve geleneksel shiatsu öğretisini yeniden düzenlemiş. Böylece Jivamukti ve Ohashiatsu olmak üzere 2 kadim öğretinin modernize edilmiş halini öğrendim.

Derslerinizde farklı bir stiliniz var. Bunu nasıl oluşturdunuz?

Ohashiatsu bana sinir sistemi ile bağlantı kurma olanağı verdi. Derslerim sırasında ellerimle dokunduğumda öğrencilerimin hangi kası rahatlamış hangisi gerilmiş hissedebiliyorum.  Ben kendime başkalarına yardım ederek iyi bakıyorum. Misyonum bu. Oyunculuk yeteneğimi de derste kullanıyorum. Böylece yoga mitlerini ve duruşları öğrencilerin zihinlerinde daha kolay canlandırıyorum ve kalıcı oluyor. Müzik seçimlerimiz de nefesin ritmine göre oluyor ve sinir sistemini harekete geçiriyor. Buna nada yoga diyoruz. Nadilerin (psijik enerji kanalı) üzerine çalışıyoruz.

Kendi pratiğinizde halen asana çalışıyor musunuz?

Evet halen asana yapıyorum. Hatta hiç yapmadığım bazı asanaları deniyorum. Daha gençken yaptığım asanaları da halen çalışıyorum. Yogada birçok farklı stiller var. Benim kişisel tarzım farklı yoga stillerinden oluşan bir yelpaze. Ben herkesin her pozu yapabileceğine inanıyorum yeter ki motivasyonları olsun.

Budizm üzerine ne gibi çalışmalar yaptınız?

Resmi olarak Budizm çalışmadım. Sadece bir çocuk gözüyle gözlemledim. Tibetlilere hizmet etmeyen batılıları anlamıyorum ve de üstelik çok entelektüel geçiniyorlar. Örneğin Tibet kültürüne ait birçok kitabı İngilizceye çevirdiler. Ama İngilizce bilimsel kitapları, edebiyatı Tibetçeye çevirmediler.  Tibetliler fizik öğrenmek istiyorsa Çince argümanları okumak zorunda kaldılar. Batılı entellektüeller için bu ciddi bir karma ve bu karma ile uğraşmak benim işim değil. Ve ben böyle bir durumun içine doğdum, kendi özgür kararlarımı verdim ama bir yandan da bu durumdan ayrı kalmadım. Bazen Jivamukti yoga stüdyosundan çıkınca Tibet kültürüne ait hediyelik eşyalar satan dükkanın önünden geçerken gözlerim dolardı çünkü “onları satan ve satın alan insanlar bunların gerçek anlamını biliyor mu acaba” diye düşünürdüm. İsmim Tibet ismi ve beyaz bir adamım. Yoga hocaları isimlerini de Asya isimleriyle değiştiriyorlar. Ben Tibet polisi değilim sadece onlara hizmet ettiğim için minnettarım. Örneğin mantralar öyle durduk yere istenildiğinde hızlandırılabilecek bir süreç değil. 35 yıl bir mantrayı söylemek kişiyi farklılaştırıyor. Bir mantrayı 20’li yaşlarında öğrenen biri ile doğuştan öğrenen ve 35 yıl mantra ile büyüyen biri farklıdır. Yani ben çocukluğumdan beri mantra söyleyerek büyüdüm dolayısıyla bunu içselleştirebildim ve keyifli hale getirdim. Başka birinin uygun bulmayacağı ve çok gizemli şeyler yapıyor gibi görünebilirim ama aslında ben onlarla eğleniyorum, oynuyorum. Örneğin bir mantrayı 20 yaşında öğrenen biri, 15 yıl boyunca bu mantrayı söylese bile mantrayı öğrenmeden önceki hayatı, mantranın anlamı ile çelişebilir. Ben bunu yaparken de rahip gibi kendimi adamış biri değilim. Sadece ailemden gelen oyunculuk örneklerinden esinlenerek kendi sentezimi oluşturuyorum.

IMG_4696x

Dechen Karl Thurman’dan çok seyahat eden ve yoğun çalışanlara öneriler:

  1. Otelinizi ayarlarken kendinize bir de masaj randevusu ayarlayın. Bu aslında hotellerin kayıt paketinde olmalı. Birçok insan biliyor ki çalıştığımız şirketler için kendimizi de satıyoruz. Bunu kötü anlamda söylemiyorum yani kendimizi işe çok veriyoruz. Yaptığımız iş bedenimize bakıyor. Çünkü bedenimizde yaşıyoruz. İnsanlar “masaj için hiç zamanım yok” diyor ama masaj kendimiz için çok önemli bir yatırımdır.
  2. Her nereye giderseniz, gittiğiniz ülkeye kendi ülkenizden yiyecek götürün ilk gün yemek için. İlk gün sadece kendi ülkenizden götürdüğünüz yemekleri yiyin. Böylece bedeniniz daha yavaş içsel geçiş sağlar. Bu, hocam Ohashi’nun kendimin de uyguladığım bir önerisidir.
  3. Geçtiğiniz her bir saatlik zaman farkı için bir gün geçmesi gerek. Normale dönmek için kendinize bir gün vermeniz gerek.
  4. Önemli toplantılara girmeden önce de mutlaka bir süre dinlenmelisiniz.

viparitakarani2Jetlag’in bedene etkisi ve jetlag için en iyi duruş

Thurman, yoğun ve uzak mesafe seyahat edenler için duvarda ayaklar yukarı pozu olan Viparita Karani’yi (Sanskritçe Başaşağı Eylem anlamında) öneriyor. Duvara yakın bir mesafede yere uzanıyorsunuz, ayaklarınızı duvara kaldırıyorsunuz. Kendinizi kalçadan kaldırırken, kalçanızın altına kum torbası görevi görecek bir havluyu rulo yapıp koyabilirsiniz. Ayak tabanlarınızı duvara değdirip yardım alarak kalçanızın iyice duvara yapışık olmasını sağlayın. İsterseniz başınızın altına yastık koyabilirsiniz. Bu duruş, ayaklardaki kan dolaşımını düzenliyor, sinir sisteminin alışkanlıklarını ters yüz ediyor. Yogada yer çekimi ve manyetizma, sinir ve dolaşım sistemiyle önemli bir ilişki içindedir. Manyetik bir obje hareket halindeyken bir elektrik alanı oluşturur. Kanımızdaki demirin az da olsa bir manyetizması vardır ve dolaşımı bizim elektrik alanımızı oluşturur. Ayrıca dünyanın da oldukça büyük bir manyetik alanı vardır. Ve bu manyetik alan dünyanın farklı yerlerinde farklı şekillerde oluşur bu nedenle bazı yerlere gittiğimizde kulaklarımızda bir çınlama olabilir. Hocalarımdan öğrendiğime göre, kulaklardaki çınlamanın nedeni elektromanyetik etkiden kaynaklanır. Çakralardaki (psiko fiziksel enerji merkezi) duyma duyusu boğazda yer alıyor. Onun üzerindeki çakralar yani üçüncü göz ve tepe çakra, fiziksel olmayan duyularla, yani yerçekimi ve manyetizma ile ilgilidir. Bu yüzden manyetik alandaki değişmeyi bir koku ya da tat biçiminde hissetmeyiz çünkü ondan alt taraftaki çakra sorumlu. Bunu kulaklarımızda hissederiz çünkü en yakın çakra boğaz çakrasıdır. Kendi içimizde elektro manyetizmi duyacak özelliklerimiz var ama onu çok kullanmıyoruz. Çünkü hayatta kalmamız için gerekli olan duyular dokunma, görme olduğu için ağırlığı onlara vermişiz. Bu yüzden kan akışını tersine çevirerek aslında vücudumuzu yer çekimsel olarak kandırabiliriz. Böylece vücudumuz önce yer çekimi için kendini ayarlayıp daha sonra da manyetik açıdan kendini tekrar ayarlar.

Dersin sonunda Fukusima üzerine meditasyon yaptırmak  o anda mı aklınıza geldi?

Gezi Parkı direnişine baktığımda aslında yapılması gereken, Türkiye’nin kalben açılması ve gelişmesi gerektiğini düşünüyorum. Dünya genelinde insanlar kaynakları paylaşacak ve dertlerini birlikte çözecek. Türkiye de artık balık yiyemeyecek olan Japonlara yardımcı olmalı, kalbini açarak bu durumunu aşmalı. Aslında böyle bir şeyi çözmek kolay değil ama yoga sınıfında bunu adreslemek iyi fikir böylece insanların kafalarında bir ışık yakmış oluyorsunuz. Ohashi bana demişti ki, “problemlerini çözmeye çalışma bir tane daha bul.” Yani hep daha büyük bir problem daha vardır.  Ve bu problem çözülmediğinde büyük sorunlar oluşturur. Japonlar ve onların nükleer santrallini işleten şirket çok yardım talep etmiyor, gururlu bir yapıdalar. Olayı sessiz sedasız çözmeye çalışıyorlar. Eğer oradaki sorun çözülmezse etkileri hepimize ulaşabilir.  Bu kalpten açılımı kullanarak Türkiye büyük bir liderlik şansı elde edebilir. Öyle bir döneme giriyoruz ki, artık insanlığa etki edecek güç sahipleri silah tüccarları olmayacak. Birleşmiş Milletler’in ya yapısı değişecek ya da işlevini kaybedecek ve yeni bir uluslararası örgüt doğacak. Ve bu örgüt silah satanlar tarafından kontrol edilemeyecek. Bu örgütü daha fazla yiyecek üretenler kontrol edecek çünkü gıda silahtan daha yararlı ve gerekli. İnsanlar artık dünyayı Amerika’nın kurtaracağına inanmıyorlar. Burada liderlik anlamında bir boşluk var. Şirketleşmeye karşı biri değilim zaten düşündüğümüzden daha uzun zamandır şirketlerin hakim olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bugün, toplumların yönettiği dünyaya gelmeden bir önceki aşamadayız. Şimdi bir geçiş sürecindeyiz. Şimdi işte bu röportaj gibi çalışmalarla oraya yaklaşacağız ve bu hayali gerçeğe dönüştüreceğiz.

**Bana değerli vaktini ayırdığı için Dechen Karl Thurman’a ve kendisiyle beni tanıştıran eski dostum Mina Erçel’e sonsuz teşekkürlerimle.

Fotoğraflar Şeref Yılmaz tarafından çekildi.

Güneşi neden selamlıyoruz?

  • Yoga kategorisinde.
  • Yorum Yok

Güneş hayat kaynağımız olduğundan Yoga öğretisinde güneşe saygımızı Surya Namaskar serisi ile sunuyoruz ve onu selamlıyoruz. Yoga tüm doğa ve evren ile uyum içinde olduğundan Güneş de içimizde kabul edilir. Surya Namaskar serisinin diğer anlamı da kendi içimizdeki güneşi parlatıp, onun önünde de saygı ile eğilmektir, Güneş sizin için ne ifade ediyorsa o değerleri selamlamaktır.

Güneş, ışınlarını herkese her yöne eşit gönderiyor, o halde biz de herkese her şekilde eşit davranmak adına güneşi selamlıyoruz. Seriye başlarken niyetimizi bu şekilde yapıyoruz ve niyetimizi yaparken Anahata Çakraya (Kalp) odaklanıyoruz.

Seri tam olarak 12 temel hareketten oluşuyor. Bugün farklı ekollerde serinin farklı türleri olsa da temelde duruşlar aynı. 12 temel hareket aynı zamanda 12 burcu simgeliyor ve her hareketin bir mantrası var. Bu mantralar aslında Güneş’in sanskritçedeki 12 isminden oluşuyor. Bu mantralar size tüm yıl boyunca her gün şafaktan yükselen güneşin 12 farklı deneyimini sağlıyor.

Surya Namaskar serisindeki 12 duruşun her biri kendi yoluyla, organları etkileyerek, kasları ve tendonları gererek ve fazla yağları atarak, bedeni sağlam tutuyor. Tüm bedendeki gerilimi rahatlatmak için omurga üzerinde çalımanın 12 farklı yolu. Merkezi sinir sistemi omurga kanalında ve tüm bedendeki ağ örgüsünde bulunur. Omurgayı etkilerseniz tüm bedeni etkilersiniz. Kan damarlarına kan pompalayan ve böylelikle dolaşımınızın güçlü ve sağlıklı olmasını sağlayan bu 12 harekete nefes de dahildir. Bu seri ile arkaya ve öne eğilmelerle nefesin nasıl eş zamanlı olabileceğini deneyimlersiniz.

Surya Namaskar ile tansiyon ve dolaşım sistemimiz dengeleniyor. Her gün düzenli yapıldığında stresi yenmemize ve formumuzu korumamıza da yardımcı oluyor. Yogaya yeni başlayanlar için özellikle ciddi anlamda esneklik sağlıyor.

Uzun bir yoga yapacaksanız ve başka duruşlar da eklemek istiyorsanız 6 tur Surya Namaskar yapıp yoganıza başlayabilirsiniz.  Ya da sadece 12 tur Surya Namaskar ve tabiki Savasana başlangıç için yeterli olacaktır. Öncelikle bir eğitmen eşliğinde nefesleriyle birlikte duruşları öğrendikten sonra evde, otelde, açık havada rahatlıkla yapabileceğiniz bir seri.