Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...



Yaşanmış örnekler’ kategorisi arşivi

La Turca en Guatemala

Şimdi arkanıza yaslanın derin bir nefes alın… Sizi tam da kalpten mutlu edecek bir hikayem var. Hani şu yan tarafta “Yaşamış Örnekler” diye bir kategori var ya, hayallerini yani kendini gerçekleştirebilenleri anlatıyorum ve çok da çıkmıyor bu kategoriye içerik…  işte şimdi anlatacağım arkadaşım Beliz Kudat tam da konuyla ilgili. Beliz’i yaklaşık 98 yılından bu yana tanıyorum. BTHaber’de 5 yıla yakın birlikte çalıştık. Hem çalıştık hem eğlendik, çok şey paylaştık, iş arkadaşlığındandan öte yol arkadaşı olduk çoğu zaman. Fakat bir süre sonra benim Ericsson’a geçmem, sonrasında da Doğa’nın doğumuyla birlikte işten ayrılmamla iyice koptuk, görüşemez olduk.  Tabii görüşemediğimiz yıllarda değiştik, dönüştük her birimiz, içimizde ve dışımızda yaşananlar değiştirdi bizi. Ne mutlu ki öyle de oldu bugünkü “kendimiz” olduk, hiçbir şey sebepsiz değil.

Sözü uzatmadan asıl anlatmak istediğim konuya geleyim. Yıllar sonra geçtiğimiz bayram tatilinde Bağdat Caddesi’nde yürürken rastladık Beliz’e ailecek. Ayaküstü sohbetimiz sırasında “Gidiyorum ben” dedi. “Guatemala’ya bir yetimhanede çalışmaya gidiyorum gönüllü olarak.İşten ayrıldım, herşeyi bıraktım!!!!” O an hissettiğim mutlulukla kucaklamışım sımsıkı onu. Şaşırmadım açıkçası. Beliz, hayalleri, amaçları uğruna herşeyi yapabilecek güçte bir arkadaşımdır bilirim. “Yolun açık olsun” dedim, içimdeki derin mutluluk, heyecan o günden beri sönmedi. Şimdi bir de blog yazmaya başladı. Gayet akıcı bir gazeteci kalemine sahip olduğundan çok güzel anlatıyor oraları, çocukları,kendini, yaşadığı yeri… Her postunu ağlayarak, kimi zaman hıçkırıkla birlikte böğürerek okuyorum. Lütfen siz de bu blogu takibe alın, okuyun, ilham alın, o çocukların, ve özellikle de Mayaların sevgisi size de geçsin. Beliz kendisiyle ne kadar gurur duya azdır. İyi varsın arkadaşım.

http://laturcaenguatemala.blogspot.com/

Foto Beliz’in blogundan.

İçerden dışardan konuşmalar

*Bugün sahil yolunda arkamdan yürüyen çift konuşuyor. Biri şöyle diyor; “Yogada nefesinin sesini bile duymayacaksın ama Pilates’te sesli nefes alıyosun tıpkı bir ayı gibi”.

*Yemek yerken arka masadan gelen konuşma; “Böyle uzaydan bir ışık inecekmiş o zaman. İyiler daha iyi olacak. Ama artık kötüler nolur düşün sen”.

*Beyaz Fırın’da çocuk parkında bir anne; “kızım ne biçim davranışların var yani şu yaptığın hareketin bile ayrıca irdelenmesi gerekir. Hadi bakalım şimdi deniz konulu bir resim yapalım”.

*Oyuncakçıda bir çocuk Doğa’ya; “Kızlar Bakuganla oynamaz. Alamazsın sen o oyuncaktan.” 

Doğa: “Yoo sen yanlış biliyosun”

*Kahvaltıda Doğa: “Anne büyünce benim ne tür bi çocuğum olur sence?”

*Barbie’nin Moda Masalı Cd’sinde Barbie ve Ken öpüşüyorlar. O an Doğa; “Hah bak şimdi evlenecekler”

*Bayram tatili başladığından beri her sabah uyandığımızda Serdar; “Bugünkü program ne?”

*Dün kahvaltıyı hazırlarken ekmek sepetini yere düşüren ben’den çıkan cümle; ” eee tabii sabahın köründe kalk cindirella oyunu oyna elin kolun tutmaz böyle”

**Maya Burcu 10 Lamat-Tavşan olan Doğa tavşan severken…

Bugünlerde…

Yan komşumla banyolarımızın küçük camı birbirine bakıyor. Yani birbirimizi malesef banyoda her şekil duyabiliyoruz. Bu zaten yeterince rahatsız edici bir durumken, bir çocuğun büyük tuvaletini çamaşırına yaptığında tehdit edildiğine ve hatta dayak yediğine şahit olmak, annesinin ve evdeki yardımcı ablanın çocukla küfürlü konuşmalarını duymak, aynı çocuğun gece 1’den önce yatmadığını duymak korkunç. Uykularım kaçıyor gecelerdir, her karşılaşmamızda dilimin ucuna geliyor kelimeler yutkunuyorum. Bazen kapılarını yumruklamak geliyor içimden ya da banyodan o anda yeter artık diye söylenmek. Dışardan baktığınızda herşey o kadar sevimli ve sempatik ki evin içinde olanlar inanılır gibi değil. Bir kez daha şahit oluyorum nasıl da maskelerle yaşadığımıza, içimizdeki öfkeyi nasıl da kontrolsüz, savunmasız bir çocuğa salıverdiğimize, utanıyorum ben insan olduğuma her gece bunları duyarken. O çocuk her kapıyı anahtarla açtığımda bana kapıyı aralayıp bakarken gözgöze gelemiyorum ya onunla, öylesine utanıyorum anlatamam. O çocuk ilerde bunlara nasıl bir savunma kalkanı geliştirir napar hep onu düşünüyorum. Küçücük bedeninde, ruhunda açılan yaraları nasıl sarar onu düşünüyorum. Gece basınca uykum kaçıyor bu yüzden bugünlerde…

Permakültür kişiden başlar

İnsanları, hayvanları ve doğal hayatı eşzamanlı destekleyen, sağlıklı ve bereketli yasam alanları yaratan, çözümler üreten bir tasarım sistemi olan Permakültür’den geçtiğimiz aylarda bahsetmiştim. Bu ay sizi permakültürü bir yaşam felsefesi olarak benimsemiş ve hem yurtiçi hem de yutdışında çeşitli permakültür projelerinde danışmanlık yapan Mustafa Bakır ile tanıştırıyorum. Bakır bizlere, kendi öyküsünü, permakültürle ilgili Türkiye’de yapılan çalışmaları ve eğitimleri anlattı. Yaşamını artık Marmariç’te sürdüren Bakır, Avustralya Permakültür Araştırma Enstitüsü işbirliğiyle Türkiye Permakültür Araştırma Enstitüsü’nün Marmariç’te kurulması konusunda da çalışmakta. 

Bu söyleşiden kısa olarak İnfomag Nisan sayısında köşemde bahsetmiştim.  Bu hali ilk defa alternatifkarma’ya özel. Mustafa Bakır’ın permakültür gibi bir konuyu yaşamına tamamen entegre edip, bu yola gönlünü koyarak destek verdiği projelerin her birimize örnek olmasını diliyorum. Keyifli okumalar!


*Permakültür ile ne zaman tanıştınız ve tam olarak hayatınıza sokma kararını nasıl aldınız? Bu noktada sizi en çok etkileyen ne oldu?

Permakültür’le 1994 yılında bir duyuru panosunda “Permakültür” başlıklı bir yazıyı okuduğumda tanıştım. Tam ne yazdığını hatırlamıyorum ama bir hayli etkilenmiştim. O sıralar mimarlık eğitimim sürmekteydi. İnternet daha yeni yeni yaygınlaşıyordu ve ilk fırsatta permakültürle ilgili taramalar yapıp daha fazla öğrenmeye çalıştığımı da hatırlıyorum. İlk permakültür kitabımı (Permaculture: A Designers’ Manual) 1998 yılında aldım. O yıllara dönüp baktığımda, permakültürün bünyeye yavaş yavaş, damla damla işlemiş olduğunu görüyorum. Mesleki ve eğitim hayatımı derinden etkileyen ve dönüştüren bir etki oldu bu elbette. Mimarlık bölümünden mezun olduğumda peyzaj mimarlığı üzerine yüksek lisans yapmaya karar vermemi permakültüre borçluyum örnek vermek gerekirse.

Bir eşik yada dönüm noktası tanımlamak gerekirse, bu, hocalarım Bill Mollison ve Geoff Lawton’la tanıştığım, 2007 baharında Tazmanya’da, Bill Mollison’ın çiftliğinde katıldığım PPC – Permaculture Practical Certificate – Permakültür Uygulama Sertifikası kursudur. Bu kursta ve ondan sonra her görüştüğümde olabildiğince sade bir dille, şüpheye yer bırakmayan açık istatistiklerle akıl ve vicdan sahibi olduğu iddiasında olan türümüzün tam da bu konularda feci şekilde sınıfta kaldığını vurguladılar. Daha da önemlisi, bunu farkettikten sonra bu noktaya takılıp kalmak, kendini çaresiz ve zayıf hissetmek yada insanlara, tüm canlılara ve dünyaya zarar verdiğini gördüğümüz insanları, oluşumları ve kurumları sadece protesto ederek ve “tüketici” olduğumuz için kaçınılmaz bir şekilde onlara bağımlılığımızı ve dolayısıyla desteğimizi sürdürerek zaman ve enerji harcamaktansa, desteklemek isteyeceğimiz, ahlaklı, yani gerçekten akıl ve vicdan sahibi ve sürdürülebilir oluşumlara ve girişimlere katılmak yada bunların olmadığı yerlerde akıl ve vicdan sahibi diğer insanlarla dayanışıp yerel kültüre ve koşullara uygun benzerlerini kurarak veya başlatarak ve bunlar arasında alışverişi sağlayarak adım adım bu “zararlılar”dan desteğimizi çekmek kadar sade ve etkin bir yol göstermeleridir.

Başka bir deyişle de yaptıkları, şu anın “durum resmi”ni kendinizi daha fazla kandıramayacağınız şekilde çizip önünüze koyarak bu resmin neresinde yer almak istediğiniz sorusuyla sizi baş başa bırakmak – ki bu kısım permakültür eğitimlerinin süre olarak %10’unu geçmiyor – ve “tüketici” değil de “üretici” olmayı seçmeniz durumunda görünür ve görünmez, sürdürülebilir, enerji verimli yapıların nasıl tasarlanıp, kurulup, yönetilebileceğine ve işletilebileceğine bir giriş yapmak – bu kısım da permakültür eğitimlerinin büyük bir bölümünü, süre olarak %90’ından fazlasını oluşturuyor. Permakültürün yeni birşey söylemediğini, halihazırda tüm insanlığın bolluk, barış ve dayanışma içerisinde yaşamasına yetecek bilgi ve birikime sahip olduğumuzu hatırlatıyorlar ve bu bilgi ve birikimin bütünsel, ekosistemik bir tasarım bilimi çatısı altında nasıl birleştirilip etkileşimli bir çeşitlilik oluşturulabileceğini açıklıyorlar. Permakültürü çok önemli ve paha biçilmez derecede değerli kılan asıl nokta bu. En etkileyici tarafı da bu. 

O noktadan itibaren herşey beklemediğim kadar hızlandı. 2008 başında Melbourne üniversitesinde yine Bill dede ve Geoff hocanın birlikte verdikleri PDC (Permaculture Design Certificate – Permakültür Tasarım Sertifikası) kursuna katıldım. 2009 başında da bilgi ve deneyim olarak daha da derinleşebilmek için Avustralya Permakültür Araştırma Enstitüsü’nde, Geoff hocanın yanında staj yapmak üzere bir kere daha Avustralya’ya gittim. Stajım sırasında Geoff hocayla birçok permakültür projesi üzerinde çalışma fırsatım ve verdiği PAWT (Permaculture Aid Worker Training – Permakültür Projesi Çalışanı Eğitimi) ve PDCTT (PDC Teacher Training – PDC eğitmen eğitimi) kurslarına da katılma şansım oldu.
 
*Permakültürün hayatınıza tamamen girmesiyle birlikte yaşamınızda neler değişti?

Tahmin edebileceğimden çok daha meşgul bir insan oldum… Artık Marmariç’te yaşıyor ve tamamen permakültür üzerine çalışıyorum. Avustralya Permakültür Araştırma Enstitüsü işbirliğiyle Türkiye Permakültür Araştırma Enstitüsü’nü de Marmariç’te kurmaktayız. Web sitemiz yayına girdi. Açılışımız ve ilk kursumuz Mayıs sonunda olacak. Okuyucularınız ayrıntıları sitemizden takip edebilirler.

Profesyonal olarak yurtiçinde 3, yurtdışında bir projeye permakültür danışmanlığı yapmaktayım.

Avustralya’ya son ziyaretimde Bill dedeyle “Permaculture: A Designers’ Manual”ın dilimize çevirisi ve yayını için bir sözleşme imzalamıştık. Bu proje üzerinde de çalışmalarımız yoğun bir şekilde sürüyor. 2011 yılı başında yayınlamayı umuyoruz.    
 
*Marmaric projesini genel hatlarıyla anlatır mısınız? Şu an projenin mevcut durumu nedir? hedefler neler?

Marmariç, kent kökenli bir grup arkadaş olarak 2003 yılında başladığımız kırsalda ekolojik bir yerleşim kurma girişimidir. Bu süreçte İzmir’in Bayındır ilçesine bağlı bir köyün terk edilmiş mahallesindeki kullanılmayan ilkokul binası ve öğretmen lojmanını kiraladık, zeytinlikler ve meyve bahçeleri işlemeye başladık, ancak geçtiğimiz yıla dek, aramızdan bir kişi hariç, tam zamanlı yerleşmemiz mümkün olmadı. Ben ve bir arkadaşımın daha permakültür konusunda eğitimler almaya başlamamızla, Marmariç projesinde de kapsamlı ve hızlı değişiklikler yaşandı. Marmariç’teki hedeflerimizi, faaliyetlerimizi ve imkanlarımızı dikkate aldığımızda, buranın bir permakültür eğitim, araştırma ve uygulama merkezine .dönüşmesinin ne kadar isabetli olacağını fark ettik. Hatta bu amaçla bir uygulama ve model geliştirme projesi tasarlayarak UNDP Küresel Çevre Fonu, Küçük Destek Programına sunduk ve  projemiz kabul edildi. Geçtiğimiz kasım ayından itibaren bu permakültür odaklı projenin uygulamasını sürdürmekteyiz. Hem genel olarak Marmariç hem de söz konusu proje hakkında kapsamlı bilgiye sitemizden ulaşılabilir.
 

*Permakültüre ilgisi olan ama daha yakından, profesyonelce ilgilenmek isteyenlere tavsiyeleriniz neler?

Profesyonelce ilgilenmek istesin istemesin, permakültür kavramıyla karşılaşmış ve içeriğini öğrenmek isteyenler için söyleyebileceğimiz iki şey var: Konuyla ilgili bir kursa katılmaları ve bulundukları yerde hemen uygulamaya başlamaları. Permakültür tasarımını uygulamak için kentten kırsala göç etmek veya toprak sahibi olmak bir zorunluluk değildir. Zira permakültür bir tasarım bilimidir, etik temelli bir sistem tasarımı yaklaşımıdır, dolayısıyla sadece tarımla, mimarlıkla, yenilenebilir enerjiyle, hayvancılıkla, ormancılıkla, dernekler ve vakıflarla, alternatif ekonomilerle ya da su ürünleriyle ilgili değildir. Asıl insanla ve insanın insanlarla, tüm canlılarla ve çevresiyle olan ilişkileriyle ve dolayısıyla da bunların hepsiyle ve daha fazlasıyla ilgilidir. İnsanın yaşadığı her yerde, ihtiyaçlarını karşılarken diğer insanlara, canlılara ve çevresine zarar değil yarar sağlayacak şekilde hayatını tasarlaması için yol gösterici bir çerçevedir. Buradan permakültürün dünyamızın temel sorunlarını çözme iddiasıyla hazırlanmış bir “büyük reçete” olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. Permakültür kişiden başlar. Komşuların, mahalle sakinlerinin veya dünyanın herhangi bir yerinde bu ilkeleri paylaşan toplulukların dayanışması ve serbest ilişkileriyle yayılır ve çoğalır. Bir “üst tasarım” ya da “toplum mühendisliği” değil kendiliğinden gelişen ve dönüşen, zihni, ilişkileri (örüntüleri) okumak, doğru soruları sormak, gözlem yapmak, sonuç çıkarmak ve bunları mevcut sorunların aşılması için tasarım yapabilmek üzere eğiten bir kültürdür. Daimi kültürdür.

Özellikle profesyonel olarak ilgileneceklerin İlk fırsatta bir PDC kursuna katılmalarını tavsiye ederim. Bunun bir “dönüm noktası” ya da “eşik deneyim” olduğunu vurgulamalıyım, ayrıca PDC, yani Permakültür Tasarım Sertifikası, profesyonel olarak permakültür tasarımı veya danışmanlığı yapmak ve PDC kursu verebilmek için önkoşuldur.

PDC kursu toplam 72 saatlik bir eğitimden oluşur, iki hafta sürer. Günde altı saatlik yoğun bir kurstur ve eğer eğitmen işini iyi yapıyorsa ve siz de biraz olsun alışık olduğunuz düşünme kalıplarını gevşetebilirseniz kurs bittiğinde çok iyi tanıdığınızı düşündüğünüz dünyayı ve hayatı  bambaşka gözlerle görüp değerlendireceğiniz garantidir.

PDC kursunu takiben bir permakültür enstitüsünde stajı da şiddetle tavsiye ederim.

Biz ilk PDC kursumuzu, Türkçe PDC kursunu 2011 yılının başında bir zamanda vereceğiz. PDC kursu müfredatını da oluşturan “Permakültür: Bir Tasarım Kılavuzu”nun türkçe yayınlanmasını takiben olması açısından da bu önemli. Ders kitabını kurs ücretine dahil olarak bütün katılımcılara verebilmeyi umuyoruz. O tarihten önce Geoff hocanın bir PDC kursu vermek için gelme ihtimali de var. Yazışıyoruz. Gelişmeleri sitemizden takip edebilirsiniz.

Bu yaz sezonu boyunca TPAE (Türkiye Permakültür Araştırma Enstitüsü) olarak Marmariç’te ayda bir, toplam beş “Permakültüre Giriş” kursu vereceğiz. Bu günde 6 saatten toplam 12 saatlik bir haftasonu kursudur. Stajyer kabulümüz de mayısta başlayacak ve şimdilik önkoşulumuz bizden veya başka herhangi bir eğitmen ya da enstitüden en azından permakültüre giriş niteliğinde bir kurs almış olmak. PDC kursu vermeye başladığımızda da önkoşul PDC – Permakültür Tasarım Sertifikası olacak.

Permakültüre Giriş ve PDC kurslarına katılım için ise herhangi bir önkoşul yoktur. Bütün mesleki geçmişlere ve eğitim düzeylerine hitap eder. Dünyanın ağır koşulların hakim olduğu birçok bölgesinde PDC kursları okuma yazması dahi olmayan katılımcılara verilmektedir.

*Türkiye’de permakültür konusunda bilinç anlamında ne durumdayız? Bu konuda insanları bilgilendirmek, bilinçlendirmek adına yaptığınız çalışmalar var mı?

Son bir yıl içinde ilgi fark edilir bir şekilde arttı. Bu durumu büyük ölçüde arkadaşımız Filiz Telek’in ve Sürdürülebilir Yaşam Kollektifi’nin çabalarına borçluyuz. Sürdürülebilir Yaşam Film Festivalleri önemli bir katkı sağladı. Türkiye permakültür camiası yine Filiz’in başlattığı permakültür-türkiye yahoogrubu ve Facebook’taki Türkiye Permakültür Ağı üzerinden iletişiyor, paylaşıyor. 2009 yılında gerçekleştirilen çalıştaylar ve kurslar da permakültürün duyulmasında ve insanların konuyla ilgili deneyim kazanmalarında bir hayli etkili oldu.

İnsanları permakültürle ilgili bilgilendirmek için elimizden geleni ardımıza koymuyoruz. TPAE’nü kurmaktaki amacımız da bu. Şu anda Bill Mollison’ın iki kitabı dilimizde yayına hazırlanıyor. Biri bizim çevirisini halen yürüttüğümüz “Permakültür: Bir Tasarım Kılavuzu” diğeri de Sinek Sekiz’nin yayınlamak üzere olduğu “Permakültüre Giriş”. Sinek Sekiz’deki arkadaşlarla dayanışma içerisinde çalışıyoruz ve kitap çıktığında, yine kurs ücretine dahil olmak üzere Permakültüre Giriş kurslarımızda katılımcılarımıza birer adet dağıtmayı umuyoruz.

2010 yılı için kurs ve çalıştay programı geçen yıla göre daha da zenginleşmiş durumda. Arkadaşımız Deniz Dinçel’in çabalarıyla 12 haziranda, dünyanın önde gelen permakültür tasarımcılarından ve eğitmenlerinden olan Max Lindegger bir haftalık bir permakültür kursu vermek üzere Türkiye’ye geliyor. Kurs bizim de desteğimizle Marmariç ekibinden Mete Hacaloğlun’un CanSu organik süt sığırcılı çiftliğinde ve uygulamalı bölümleri de TPAE’de yapılacak. Fransa Halk Permakültür Üniversitesi’nin kurucularından Steve Read bu sezon da, biri Yunus Emre Permakültür ve Yoga Çiftliğinde, diğeri de Dumalıdağ Dutlar Ekoköyünde olmak üzere iki PDC kursu verecek. Ağustosta da Türkiye’nin ilk permakültürcülerinden Emet Değirmenci’nin vereceği oldukça zengin içerikli bir kurs da var. Her geçen gün ilgilenenler de sunulan seçenekler de çoğalıyor. Bu da olması gereken birşey çünkü permakültür insanlar tarafından benimsendiği, aktarıldığı ve insanlar arasında dayanışmaya vesile olduğu ölçüde fayda sağlayabilir.

İLGİLİ LİNKLER

Türkiye Permakültür Araştırma Enstitüsü: http://permacultureturkey.org

Marmariç: http://marmaric.org

Tagari Yayınları ve Permakültür Enstitüsü (Bill Mollison’ın sitesi): http://www.tagari.com

Avustralya Permakültür Araştırma Enstitüsü: http://permaculture.org.au

ABD Permakültür Araştırma Enstitüsü: http://www.permacultureusa.org

Ürdün Permakültür Araştırma Enstitüsü: http://www.permaculturejordan.org

Sinek Sekiz Yayınevi: http://sineksekiz.wordpress.com

Max Lindegger kursu için Facebook’da arama yapınız.

Filiz Telek: http://kolektifbilinc.wordpress.com
http://surdurulebiliryasam.wordpress.com
http://barakam.blogspot.com

Emet Değirmenci: http://kendineyeterlitoplum.wordpress.com

Dumanlıdağ Dutlar Ekoköyü: http://www.dutlarekokoyu.com

*** Fotoğraflar marmaric.org sitesinden.

Bugün

Bugün bir röportajım vardı. Sonrasında kısa bir yürüyüş yaptım, baktım Doğa’yı almak için saat daha erken Starbucks’a girip birşeyler içiyim dedim. Dışarda oturdum önce güneş var diye. Aklıma birşeyler geldi, dergi için yazımı karaladım küçük defterime. Fakat bir yandan da çapraz masamda oturan iki genç kızın sohbetine istemeden kulak misafiri oldum. Üşüye üşüye oturdum öylece dinledim onları.

İkisinin de üzerinde incecik hırka var sadece. İkisi de sigara üstüne sigara içiyor. Birinin yüzü çok düşük ama belli ki kırgın, bunalımda yani. Sonra konuşmalardan anlıyorum ki “çıktığı çocuk” terk etmiş. Diğeri aynen şöyle diyor nasihat olarak; “Senin bu ara evden dışarı atman gerek kendini biraz. Araba kullan mesela biraz. Bak geçenlerde ben kardeşime kızdım, arabaya bindim açtım müziği sonuna kadar. Acayip iyi geldi.” Diğeri halen boynu bükük oturmakta. Birara şubat tatili planları yapmaya başladılar. Nasihat verenin anneleri tatile gidiyormuş da ne yapsaymış da, planlamak gerekirmiş de… daha neler neler…

Sohbetlerini duymadan önce üzerlerindeki incecik hırkalarla üşüdükleri ve içtikleri sigaralar için üzüldüm. Sohbetlerini duyduktan sonra ise ufak bir tebessüm kondu yüzüme. Kendi hallerim geldi gözümün önüne, annemin saçını başını yolacak derece benimle mücadele ettiği o yıllar. İncecik hırkalarla dışarı çıkışlarım, simsiyah kıyafetlerim, gizlice odamda Mina ile sigara içip evdeki pembe peçetelere sarıp sönmüş sigara izmaritlerini camdan aşağı attığımız ve sonra kapıcının anneme “sizin camdan pembe peçetelere sarılı sigara izmaritleri atılıyor” demesi, kış günü sırf anneme inat olsun diye okula giderken giydiğim soket çoraplar…daha neler neler…

Hele birşey aklıma geldi ki bütün gün güldüm; Annem ilkokul öğretmeni olduğundan erken saatte derste olabilmek için Onur ve benim kahvaltımızı erkende hazırlar çıkardı evden. Biz de servisimiz gelene kadar kahvaltı eder inerdik aşağı servis beklemeye. Fakat kahvaltıda her sabah bir katı yumurta ve bir koca kupa süt olurdu. Babam çok disiplinliydi yemek konusunda, özellikle süt ve yumurta mutlaka yenecekti. Fakat sabah sabah o yumurta ve süt nasıl da fena gelirdi bize. Ben birara baktım olacak gibi değil içemiyorum sütü midem kalkıyor. Başladım sütleri çeşmeye dökmeye her sabah. Fakat bir yandan Onur’dan da gizliyorum, örnek almasın beni diye:) Sonra tabii o da gördü aynısını yapmaya başladı. Ve bir süre sonra yumurtaları da buzdolabının arkasına gizlemeye başladık. Bu böyle 1 hafta kadar devam etti sanırım. Sonunda bizim temizliğe gelen kadın kokuyu alıp buzdolabını çekerek malum görüntüye ulaştı. Eee tahmin edersiniz ki oldukça fazla azar işitmiştik bu yüzden. Ama halen ne zaman katı yumurta görsem ya da pişirsem bu gelir aklıma:)

Bütün gün bunları düşünüp durdum akşam annemleri aradım. “Nabersiniz” dedim. “Eee iyiyiz 35. yılımızı kutluyoruz” dediler. Bu kadar saksılık olmaz nasıl da unuttum yıldönümlerini. Nice 35 yıllara kuzulara!

Tarihler ve saat konusunda problemliyim bu aralar:) Zamanı şaşırıyorum sürekli.

Not: Geçen hafta Doğa çekmişti bu fotoyu.