Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...



Yaşanmış örnekler’ kategorisi arşivi

Gambia günlüğünü takibe alın

beliz

 

 

Canım arkadaşım Beliz Kudat bu defa Afrika’da. Gönüllü çalışmak için gittiği Guatemala’dan İstanbul’a dönüp kitabı “Yoldan Gönüllü Çıktım”ı yazdıktan sonra Beliz bu defa Afrika ana karasının en küçük ülkesi olan Gambia’ya gitti.

WACC (Women Advencement and Child Care) isimli sivil toplum kuruluşunun ekibi ile birlikte çalışmak üzere Sosyal ve Ekonomik Yaşamda Nitelikli Değişim ve Gelişime Destek Derneği olan Sen-De-Gel’in gönüllü proje koordinatörü olarak Gambia’ya gönüllü çalışmaya giden Beliz, Gambia’daki günlerini de tıpkı Guetemala’da yaptığı gibi blog tutarak kalıcılaştırıyor.

İşte Gambia günlüğü; http://gambiyagunlugu.blogspot.com/

Sen-De-Gel, dünyanın en yoksul ülkelerinde sosyal ve ekonomik alanda sürdürülebilir gelişmeyi desteklemek amacıyla iki yıl önce kurulmuş. Yalnızca yerel kuruluşlar tarafından davet edildiği yerlerde faaliyet gösteren Sen-De-Gel, “yardım” vizyonuyla değil, kalkınma ve istihdama destek veren projeler üreterek çalışmakta. Sen-De-Gel kurulduğu günden bu yana, Gambiya’daki gönüllü paydaşı WACC (Women Advencement and Child Care) isimli sivil toplum kuruluşu ile ortak çalışmalar yapıyor.
Beliz’in Guatemala günleri ve kitapla ilgili olarak da buradan bilgi alabilirsiniz.

2Pamir Haziran’da yollarda

İşte size hem enerji hem ilham verecek, bugünlerde gerek dünya gerek Türkiye’de izlediklerimiz, gördüklerimizin tam da ortasında biraz olsun gülümsetecek, umut ve cesaret verecek bir proje; 2Pamir

Serdar’ın çok sevgili dostu Erkin yıllardır gider gelir, ben onu bildim bileli hep yollardadır. Ama bu defa yolu hem çok uzun hem de anlamlı. Neyse lafı uzatmadan size projenin detaylarını anlatayım;

Tolga Başol, Erkin Yeşil ve Selcen Küçüküstel’den oluşan 2Pamir ekibi, Kırgız Türkleri’nin 30 yıl önce Afganistan’ın Pamir Dağlarından Van’a uzanan göçlerinin izini süreceği belgesel projesi için motosikletleriyle Haziran’da yola çıkıyor. Ekip, yolculuk boyunca iki Pamir halkının izini sürüp, yaşamlarını gözlemleyip, bu değişimi video ve fotoğraf yoluyla belgeleyecek.

30 yıl önce Afganistan’ın Pamir Bölgesi’nden Van’ın Erciş ilçesine bağlı Ulupamir Köyü’ne göç eden Kırgız Türkleri’nin hikayesinden ilham alan bir belgesel film olan “2 Pamir”, Kırgız Türkleri’nin Orta Asya’nın Pamir Bölgesi’nden Türkiye’ye uzanan öyküsünden hareket ediyor. Yıllar boyu birçok kez göç etmek zorunda kalan Kırgız Türkleri’nin bir bölümünün son durağı, Van’ın Erciş ilçesine bağlı Ulupamir Köyü olur. Anavatanlarından binlerce kilometre uzakta yaşamını sürdüren Ulupamir halkının akrabaları ise halen Pamir Bölgesi’nde yaşıyor.

Ekibin ilk durağı olacak Van Ulupamir Köyü’nde yapılan görüşmeler, Kırgız Türkleri’nin kültürüyle tanışmalarını ve köy halkından bilgi toplamalarını sağlayacak. Ardından yol, Orta Asya’nın zorlu coğrafyasına, Pamir Bölgesi’ne uzanacak. İran, Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, Afganistan ve Kırgızistan topraklarında kat edilen mesafaler onları Ulupamir halkının doğduğu topraklara götürecek. Bu keşif yolculuğunda Orta Asya halklarının yaşamına tanık olma fırsatını yakalayan ekip, Ulupamir Köyü halkı ve halen Pamir Bölgesi’nde yaşamını sürdüren akrabalarının izlerini arayacaklar.

Sevgili Erkin ve arkadaşlarını kutluyor, yolları açık olsun diyorum!

2Pamir facebook sayfasına buradan ulaşabilirsiniz.

Kalpten yapılan herşey bir başka

Hani burada size bahsetmiştim Beliz’den ve Guatemala’ya gidişinden.  4 ay boyunca orada bir yetimhanede çalıştı gönüllü olarak. Görevi bitince de Orta Amerika’yı fethetti. Türkiye’ye döndüğünde de hem blogundan hem Yeni Harman’da yazdığı köşesinden hem de oralarda tuttuğu günlüğünden yararlanarak “Yoldan Gönüllü Çıktım” kitabını yazdı. Guatemala’daki yaşantısından fotoğraflar da içeren kitabın ilk bölümünde bu kararı verişi, yetimhanedeki çalışma hayatı ve kurduğu dostluklar var. İkinci kısım ise Orta Amerika’da yaptığı gezileri anlatıyor.

Hayatta ne istiyorsanız o an istemeniz ve uygulamaya koymanız gerektiğinin, kendinizi eğer isterseniz nasıl gerçekleştirebileceğinizin, gönüllü olmanın ve kalpten birşeyler yapmanın insana nasıl da iyi geldiğinin kanıtı. Canım arkadaşım gönülden tebrik ediyorum. Daha nicelerine diyorum.

Yoldan Gönüllü Çıktım – Beliz Kudat, Naviga Yayınları’ndan çıktı. Kaçırmayın derim!

3 olay, 3 kız çocuğu

Apartmanımızda bir kız çocuğu var Doğa ile aynı saatlerde servise biniyor ve de iniyor. Bir bakıcısı vardı onu servisten karşılayan, evlere şenlik. İlk gördüğümde “yanlış görüyorum sanırım bu kadar da olamaz” dedim. Ama Eylül ayından bu yana her gün ama her gün dua ettim bu çocuğun bakıcısı değişsin diye. Aynen şöyle bir manzara düşünün; Bakıcı bayan servisten inen çocuğu alıyor, kendisi önden yürüyor, çocuk arkadan. Çocuğa bir güler yüz, merhaba hiçbir şey yok. O içi neşe dolu kız çocuğu başı öne eğik yürüyor bakıcının arkasıdan. Hiç konuşmuyorlar, sıfır göz kontağı, sıfır iletişim. Sadece bir gün çekiştirerek elinden tuttuğunu gördüm, “annenler gelecek çabuk” diyordu çocuğa. Aylardır iç sıkıntısı bu konu bana. Annesini babasını tanımam, hangi dairede oturuyorlar onu bile bilmiyorum, napsam da nasıl söylesem, yoksa hiç karışmasam mı derken geçen hafta bir baktım yeni bakıcı gelmiş. Nasıl güleryüzlü, nasıl şeker bir kadın anlatamam. Tutamadım tabii ben kendimi sordum kadına önceki bakıcı noldu diye. Sevgilisi varmış onun yanına gitmiş kadın. Yeni bakıcı, kız çocuğunu servisten karşılarken sarılıyor, elini tutuyor asansöre binene kadar, kıkır kıkır gülüşüyorlar, çocuk öyle mutlu ki artık. Ve ben de tabii… Yine de gözüm kadında sürekli, en ufacık bir kaba davranışını görsem çocuğa karşı yine bıdıbıdı yemeye başlayacağım kendimi. Ama bu kadın çok içten, zaten servisleri beklerken ayak üstü sohbetimizde öğrendim ki anne imiş, iyice içim rahatladı. Çocukla bağ kurmak için tek şey yetiyor işte; SEVGİ… başka hiçbir şeye gerek yok.
Bakıcı konusundaki bütün yargılarımı tekrar gözden geçirmemi sağladı bu olay. Her ne kadar halen çocuğun belli bir yaşa kadar birebir anne ile olması gerektiğini düşünsem de iyi bir bakıcının çocuğu gerçekten mutlu edebileceğini gördüm. Kısacık bir servisten karşılama karesinin bile insanlar hakkında neler anlattığını gördüm ve de bir çocuğu mutlu edebilmenin ne kadar önemli olduğunu.
Geçenlerde Kahve Dünyası’ndayım. Yanımdaki iki masadaki çocuklar biranda birbirlerine koşup sarıldılar. Meğer eski okullarından arkadaşlarmış. Biri annesiyle gelmiş oraya, diğeride annesi ve annesinin arkadaşları ile. Arkadaşları ile gelen anne kızını diğer masaya götürerek aynen şöyle dedi; “Ay biz yan tarafa mantıcıya geçicez de arkadaşlarla biraz sizin yanınızda durabilir mi? Şimdi hiç çocuk yok arkadaşlarda bu da arıza çıkarsın istemiyorum”.
“Bu” diye adlandırılan kız çocuğu kendisinin neden arızalı olarak nitelendirildiğini bilmeden kalıverdi diğer masada. 5 dk. sonra arkadaşı ile kahkahalar atmaya başlamıştı bile ama içi gülüyor muydu bilemedim.
Yine başka bir gün Mado’dayım. Yanımdaki masaya bir anne geldi pusetle birlikte. Çocuğun pusetinin üzerindeki yağmur koruma zımbırtısı kapalı oturuyor öylece. Aklı çıkıyor çocuk uyanacak diye. “Haklı kadın çok bunalmış” dedim. Bİr süre sonra bir arkadaşı geldi kadının başladılar sohbete. Tam o sırada çocuk uyanmaz mı? Kadının ilk tepkisi tabii “neden uyandın annem sen şimdi amannnn” oldu. Ve ısrarla çocuğu pusetinden almadı. Çocuk ağlamaya devam etti uzunca bir süre, bu arada üzerine polar ve palto var terden patlamak üzere pusetin içinde. En sonunda kadın çocuğun yüzüne bakarak arkadaşına şöyle dedi; “Valla birincisinde çok üstüne düştüm. Ama bunda hiç yapmicam. Ne yaparsa yapsın uyku saatinde uyandı, uyusun yine napiyim”. Çocuk ağlamaya devam, kadın sohbete devam. Böyle kaç dakika geçti bilmiyorum, kadın en sonunda çocuğu aldı tabii kucağına. Arkadaşı uyardı en sonunda dayanamayıp, “şu polarını falan çıkarsana bari” diye. kadın çocuğu soydu ve çocuk sonunda gülümsedi. Ve ben de…
Anne olmak dünyanın en zor işi. Hepimiz bunalıyoruz zaman zaman ama herşeye rağmen çocukların önünde kullandığımız dile dikkat etmeliyiz. Tavırlarımız kadar kullandığımız dil de onların minicik beyinlerinde kaydediliyor. Herhalde birinin size “BU” diye hitap etmesini hiç istemezsiniz değil mi? Eee o halde neden size yapılmasını istemediğiniz şeyleri siz çocuklarınıza neden yapıyorsunuz? Boyları küçük diye onları her şekilde küçük görüyorsanız hele çok yanılıyorsunuz, gün gelir o küçük gördüğünüz çocuğunuz size kimsenin öğretmeyeceği bir şey öğretir. Yeter ki siz öğrenmek isteyin…

Geçtiğimiz Mayıs ayında Marshall Rosenberg’in Şiddetsiz İletişim yaklaşımı bahsetmiştim sizlere. Yazının ardından bu konuyla ilgili o kadar çok olumlu geri dönüş aldım ki, bir defa daha anladım ki dilimizi değiştirmeye gerçekten de ihtiyacımız var! Dilimizi değiştirmekle tam olarak ne anlatmak istediğimi bu defa canlı örneğiyle göstermeye çalışacağım size. Şiddetsiz İletişim eğitimi almış bir annenin, bu yaklaşımı kullanmasıyla birlikte hayatında ne gibi değişimler olduğunu okuyacaksınız.
Banu Peters, 2 çocuk annesi, antropoloji okumuş ama çocukların doğumundan sonra çalışmamayı tercih etmiş. Şimdilerde ise Şiddetsiz İletişim gibi hayata anlam katan değerler üzerinde çalışıyor, kendiyle çalışmayı çok seviyor. Banu ile bir arkadaşım aracılığıyla tanıştım ve Şiddetsiz İletişim dilini tam anlamıyla hayatına geçirmeye çalıştığını ve kendi özelinde neler yaptığını, çabalarını görünce sizlerle de paylaşmadan edemedim. Çünkü bana göre, bir uygulama gerçek anlamda hayatınıza soktuğunuzda işlemeye başlar, yoksa alınan eğitimler sadece kağıtta kalmaktan ileriye gidemez. Eminim ki çoğunuz çalıştığınız şirketlerde birçok eğitim alıyorsunuz, belki de kendi özel ilgi alanlarınızda iş dışında da eğitimlere katılıyorsunuz. Ama hadi kendinize dürüst olun, hangi eğitimi tam olarak hayatınıza geçirdiniz?
Banu’nun eğitimden kendi payına aldıklarına bakarsak, aslında kendi ağzından somut olarak hayatına tam olarak kattıkları şöyle; “Duygu ve düşüncelerimi ayırt etmeyi, gerçek olanın duygu olduğu, düşüncenin sadece yargı olduğunu öğrendim. Çevremdeki insanları yargısız, savunmaya ya da saldırıya geçmeden dinlemeyi öğrendim. Artık çocuklarıma da kendileri olabilmeleri için izin veriyorum.”
Aslına bakarsanız yukarıdaki satırlar bile yeterli yani daha başka bir şey söylemeye gerek yok. Eğer Banu gerçekten bunları hayatına geçirdiyse, ki oldukça içten ve gerçekti bana anlattıkları, büyük bir değer katmış öncelikle kendisine. Kendine değer katan kişi, tabiî ki çevresine ve ailesine de o ışığı yansıtır.
Süreci yaşarken oldukça zorluk çektiğinden de bahsetti Banu. İstikrarlı olmanın ve geçmiş kalıplarından sıyrılmanın hiç de kolay olmadığını anlattı: “Başka kalıplarla büyümüşüz, bu kalıpları üzerimizden atmak kolay olmuyor. İğneyle kuyu kazmak kadar zor bir şey. İlişkilerde hep varsayımlar üzerinden gidiyormuşuz örneğin. Bizim kültürümüzde hep dışarıda birileri hata yapar. Trafik vardır, yağmur yağar, öğretmenin kızar, arkadaşın küser. Bir olayı 10 kişiye sor hepsi farklı anlatır. Hepimizin hayata bakış açısı farklı. Geçmişten getirdiğimiz birçok şey var. Ama sen ne kadar donanımlı olursan sisteme dur diyebiliyorsun.
Sen içsel olarak zayıf oldukça dışarıdan gelen etkilere daha açık oluyorsun.”
Banu, kendisiyle bu çalışmaları yapmadan ve bu eğitimi almadan önce insan ilişkilerinde daha çok etiketleyerek değerlendirme yapıyormuş. Sakın hiç de garip bir şeymiş gibi dudak bükmeyin hemen. Etiketlemek o kadar günlük hayatımızın içinde ve o kadar benimsediğimiz bir davranış ki, özellikle çocukluğumuzdan bize öğretilmiş olduğundan kolayca her an hepimiz yapıyoruz bunu. Anında yapıştırıyoruz sıfatlarımızı; Cimri, ukala, uyuz…vb.
Banu bu konuyu şöyle çözmüş; “Etiketledikçe rahatlıyoruz. İhtiyacımız var demek böyle şeye. Yargılamalar hayatımızda böyle devam ediyor. Yapmaya çabaladığım kendimi bunlardan arındırmak. İnsanları davranışlarıyla etiketliyordum ama diğer yandan kendim iyiydim. Şimdi aslında ne öğrendim; ancak kendimden sorumluyum, başkasını değiştiremem. Kendim değiştikçe yargılardan arındıkça, sustukça, dinledikçe, karşımdaki çocuğum da olsa o kişi bana daha fazla açılıyor.”
Kullandığı yeni dil, özellikle çocuklarıyla olan ilişkilerini başka bir boyuta taşımış; “Bayram geldi yemek hazırlarsın ama çocuklar ayak altında olmasın istenir. Misafir gelir en muhteşem sofra kurulur ama çocuk sürece dahil olmamıştır. Aslında hayatın sihri buralarda saklı. Halbuki senin en değerli şeyin çocukların misafir değil ki. Şu anda sürece odaklıyım. Sonuç ne olursa olsun herşey iyi olacak. Herşey çok toz pembe değil ama anların keyfini çıkartmak önemli. Bazen susarak bazen de konuşarak.”
Ve Banu’nun beni en fazla etkileyen cümlesi; “Keşke herkes bu dili konuşmayı öğrense, hayat bu kadar da zor değil”. Evet değil gerçekten de. Hayatı zorlaştıran bizim bakış açımız ve düşüncelerimiz.
Eğer siz de dilinizi değiştirmek isterseniz lütfen alın ve bu kitabı başucunuza koyun;
Marshall Rosenberg – “Şiddetsiz İletişim, Bir Yaşam Dili”.