Özgür Turan
Yoğun tempolu geçen yıllardan sonra 2006 Mayıs'ta ara verdim aktif çalışmaya... merhaba dedim yeni hayata ve Doğa'ya... Kendimi buldum, yeniden doğdum ben böyle, mucizelere ve evrenin hediyelerine daha fazla inanır oldum.


View my FriendFeed


Tasarım ve Uygulama:

Yaşanmış örnekler’ kategorisi arşivi

Taksilerde bugün

Sabah giderken;
Şöför: Abla niye çıktınız ya çatışma var Bostancı’da duymadın mı? Bak kimseler yok sokakta.
Ben: Aaaa ne çatışması? (İçimden geçiriyorum; Biz o arada Tamirci Manny falan izliyorduk da:) Neyse siz bizi uçurun Fenerbahçe’ye şimdi kızı bırakacağız, sonra beni Göztepe’ye bırakacaksınız.
Şöför: Tamam abla işe mi yetişeceksin?
Ben: Yok değil (“Yogaya yetişeceğim, geçen hafta sadece 2 defa gidebildim” nasıl diyim adama)
Şöför: Ne iş yapıyorsun abla çalışır mısın?
Ben: Gazeteciyim ama evden çalışıyorum şimdilik
Şöför: Aaaa hangi gazete? Nasıl gazetecisin abla sen daha sabahki çatışmadan haberin yok.
Ben: (Sakin ol Özgür) Dergi bizimki iş dünyası ve ekonomi.
Şöför: Eee ne olacak bu ekonominin hali abla be bi söylesene
Böyle uzadı gitti ama adamcağız nasıl evden çalıştığımı bir türlü anlayamadı.

Eve dönerken;
Baktım geçen hafta Doğa arka koltukta kurabiyeyi kırıkladığı için bizi azarlayan taksiye denk geldik. Şöforü tanıdım ama hiç tepkisiz bindim. Eve geldik tam iniyoruz;
Şöför: Hatırladım abla ben seni geçen hafta kavga etmiştik
Ben: Kavga etmedik, siz bizi azarlamıştınız
Şöför: Ahh be abla kusura bakma, biraz hak ver yaaa. Bak nasıl trafik stresi çekiyoruz bir bilsen. Tekrar özür dilerim.
Ben: Tamam peki öyle olsun iyi günler.

Taksi diyaloglarından çıkan sonuç;

1. Alt katı teröristler bassa haberimiz olmayacak.

2. Özür dileyebilmek ne güzel bir erdem.

Affetme çalışması

meditasyon200bo73Bazen geçmişte yaptığınız bir hata yıllarca peşinizi bırakmaz. Aslında hata da değildir belki de, o an öyle hissetmiş ve öyle yapmışsınızdır. Ama zaman geçtikçe içinizi acıtmaya başlar. Hele de birilerini üzdüyseniz, canını yaktıysanız çoğu zaman bu vicdan azabı ömür boyu sizinle yaşar. Gerek katıldığım seminerlerde, gerek grup çalışmalarında ve deneyimlediğim birçok çalışmada gördüm ki insanlar affedemiyor. Ne kendini ne de başkalarını. Bu affedememe durumu da her geçen gün birikiyor, enerji kanallarını tıkıyor ve hastalıklara kadar götürüyor kişiyi. Çünkü inanın bana içinizde biriktirdiğiniz öfke, pişmanlık ve de en zararlısı olan suçluluk duygusu sizi hasta etmek için birebir yeterli. İşte Serdar’ın bu yazısını okuyunca sizlerle paylaşmak istedim. Serdar tamamen içinden geldiği gibi davranarak çok güzel bir şekilde çözmüş konuyu. Her ne kadar facebook karşıtı bir tip olsam da bu durum çok hoşuma gitti. İçinizdeki sesi dinlemek her zaman doğru yolu gösterecektir.

Ayrıca, Serdar gibi yıllarca içinizde tutmanıza da gerek yok. Şöyle bir affetme meditasyonunu da deneyebilirsiniz; Rahat bir yerde oturur pozisyonda gözlerinizi kapatıyorsunuz ve nefesinizi izlemeye başlıyorsunuz. Burundan alıyorsanız yine burundan veriyorsunuz. Ağızdan alıyorsanız yine ağızdan veriyorsunuz. Nefes alırken karnınızı şişirip, verirken karnınızı içinize çekiyorsunuz. Bunun için çok zorlamayın kendinizi, karın ve nefesi kontrol edemiyorsanı kendi haline bırakın. Affetmek istediğiniz kişiyi ve sizi düşürdüğü durumu ya da eğer kendinizi affetmek istiyorsanız kendinizi gözünüzde canlandırıyorsunuz. Geçmişteki o anın içine giriyorsunuz ve aynen şöyle diyorsunuz; “Seni affediyorum ve özgür bırakıyorum”. Bu bir defa da olamıyor çoğu zaman. Bu meditasyonu bazen aylarca yapmanız gerekebiliyor, bazen de sadece 1 hafta. Bu tamamen size bağlı.

Bu ay size ne yeni bir kitaptan bahsedeceğim, ne seminer ne de kişisel gelişiminiz yeni bir yöntemden. Sadece gerçek bir hikaye anlatacağım. Kendini gerçekleştirmiş 35 yaşında Mert Erkal’ın hikayesini. Mert’le tanıştıktan sonra gördüm ki onun hikayesini sizlerle mutlaka paylaşmam gerek. Çünkü çoğu zaman yaşanmışlıklar teorik bilgilerden ya da önerilerden daha hızlıca yer eder insanın ruhuna ve hafızasına.
Babasını kaybettikten sonra blog yazmaya başlamış. İşten dönüp gece yarılarına kadar uykusuz kalır sürekli yazarmış blogunda. Fakat gün geçtikçe blog dünyasına o kadar ait hissetmeye başlamış ki kendisini profesyonel iş hayatını bırakıp,yoluna bir blogger olarak devam etme kararı almış. Bu kararı almak ve uygulamaya koymak sandığı kadar kolay olmamış tabii. Annesi başta olmak üzere en sevdiği insanlar, “otur oturduğun yerde, gül gibi işin var” diyerek durdurmaya çalışmışlar onu. Ve sonunda hayalleri o kadar ağır basmış ki 10 yıllık pazarlama işinden ayrılmış. Kendisi bu süreci şöyle anlatıyor: “Bu süre boyunca tabiî ki de umutsuzluğa düştüğüm oldu ama hayallerim o kadar güçlüydü ki, her seferinde yerden düşüp tekrar ayağa kalkmamı sağladılar. Bir şeyi gerçekten isterseniz ve uğruna mücadele ederseniz, sonunda güç de olsa gerçek oluyor.”
Mert’in hayallerine ulaşma yolunda yaşadığı 2 önemli farkındalık var; Biri zihnimizin bize yarattığı engeller, diğeri de korkularımızı kendimizin yarattığı gerçeği.
Yaşadığı bu farkındalıkları ise şu şekilde ifade ediyor: “Bu süreçte hayalleri gerçekleştirmenin önündeki en büyük engelin yine insanın kendi zihninin yarattığı engeller olduğunu keşfettim. O küçücük kafatasımızın içinde kendimize ait bir gerçeklik yaratıyoruz ve işin komik tarafı, bir süre sonra da bu gerçeklik hayatın kendisi oluyor bizim için. Bu tespiti yaptıktan sonra insan, hayatı daha sıkı bir şekilde sorgulamaya başlıyor. Ben bu sorgulamayı yaptım ve kafatasımda birkaç delik açıldı. Bu şekilde sınırsız olanaklarla dolu bambaşka bir dünya ile tanıştım. Beynimde yarattığım korkuların yersiz olduğunu ve istersem hepsinin üstesinden gelebileceğini anladığım an benim hayatımın dönüm noktasıdır.”
Mert şu anda ne mi yapıyor? Tamamen kendi yaratıcılığı olan web sitesi ile doğu ve batı arasında köprü görevi görüyor. Bloggerlara pazarlama, içerik, tasarım ve daha birçok farklı alanda önerilerde bulunduğu sitesinde sadece İngilizce yazıyor. Hedefi alanında dünyada en iyi olmak, marka olmak.
Kendi deyimiyle basit yaşamayı deneyimlemiş ve daha önceki profesyonel iş hayatına göre çok daha mutlu ve huzurlu olduğunu söylüyor.
Mevcut işinden ya da genel olarak hayatından memnun olmayanlara Mert’in önerileri ise şöyle; “Eğer siz de işinizde mutsuzsanız, bir şeyler yaparak içinde bulunduğunuz kısırdöngüden kurtulmak istiyor, ancak kendinizin ve sevdiklerinizin yarattığı korkular her seferinde sizi frenliyorsa bu konuda bir şeyler yapmanın zamanı gelmiş demektir. İşe, beyninizin sizi frenlerken yarattığı mükemmel bahanelerin hemen hepsinin üstesinden gelebileceğinize kendinizi inandırarak başlayın. Bütün bu bahaneleri yaratan siz olduğunuza göre, onları ortadan kaldıracak da yine sizsiniz. Beyin kıvrımlarınızı bahaneler üretmek yerine, çözüm yolları üretmek için kullanın. Kendinizi keşfedin, sınırlarınızı zorlayın, kendinize zaman ayırın, bolca okuyun, negatif insanları hayatınızdan çıkarın, zamanın kıymetini bilin, bol bol yürüyün. Yalnız kalın.Yalnızlık yaratıcılığı körükler. Öncelikle ne istediğinizi keşfedin, sonra da bu hedeflere ulaşmak için atılması gereken adımları tespit edin. Sonra da kararlı bir şekilde yola koyulun.”
Mert’in bu hikayesinden umarım siz de kendinize düşenleri alır ve de kullanırsınız. Kişisel gelişim kitapları, seminerler gerçek anlamda hayatınızın içinde yer almadıkça bir işe yaramıyor. Her zaman en iyi cevap yine kendinizde, içinizde. “Hayal gücü, bilgiden daha önemlidir” demiş Einstein. Lütfen siz de hayal etmekten korkmayın, korkularınızla yüzleşin ve kendinize karşı dürüst olun. Ancak bu şekilde hayattaki gerçek amacınıza ulaşır ve hem işinizde hem de özel yaşantınızda gerçek mutluluğa ulaşabilirsiniz. Engeller, iç sorgulamalar, olumsuzluklar hep vardı ve hep olacak. Bunları hayat dersleriniz olarak görür, kabul ederseniz yolunuz sizin bile şaşıracağınız bir şekilde açılacaktır. Yeter ki siz kendi kendinizin ışığı olun.

*İnfomag Ocak sayısı köşe yazımdır.

Bakın nasıl yaratıyoruz

Yakınlarımda biri, isim veremiyorum. Sürekli bize gelip gider. 2 büyük oğlu var. Biri lise, diğeri de ortaokulda. 39 yaşında. Doğa’nın doğumundan beri aynen şöyle söylenir durur: “Allahım bana neden bir kız çocuk vermedin. Bu oğlanlarla uğraştırıyorsun beni. Bak Özgür nolurdu benim de böyle bir kızım olsaydı. Hani oğlanlarım da canım benim ama kız çocuk çok isterdim.”
Ama bunlar beni ve Doğa’yı gördüğü her defasında tekrarlanır. Kaç defa uyardım: “Yapma bak söyleme böyle, yoksa olur.” Anlatmaya çalıştım hayatımızı aslında kendimizin yarattığını.
“Saçmalama, bu yaştan sonra artık.” dedi. Son zamanlarda her ay “ya hamileysem” telaşı yaşadı hatta ortada hiçbir ihtimal yokken. Çağırdı da çağırdı yani kucak açtı neredeyse ve buyrun…
Geçen hafta: “Özgür, ben hamileyim” dedi.
Ve dün aldırdı bebeğini. Mecburdu. Bakabilecek durumu yok. Eşi de istemedi.
Dikkat edelim; Ağzımızdan çıkan her kelimeye, düşündüklerimize, hayallerimize…