Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...



sinema’ kategorisi arşivi

Çocuk filmi kategorisinde ama…

Size biraz GERÇEK MASALLAR’dan bahsetmek istedim. Bu bir film. İçinizde mutlaka seyredenleriniz olmuştur. Çocuk filmi kategorisinde geçen, aslında bütün çocuk filmlerinde olduğu gibi büyüklere içerisinde çok büyük dersler taşıyan bir film.

Yaratmanın çocukların aslında doğal halleri olduğunun, onlar için bütün olasılıkların nasıl mümkün olduğunun, imkansız kelimesinin karşılığının aslında onlarda  bulunmadığının, maalesef ebeveynler, çevre ve diğerleri vasıtasıyla onlara aktarıldığının filmi izlerken birkez daha farkına varıyorsunuz. Seyrederken kendi adıma kimi zaman buruk bir gülümseme, kimi zaman da içimde bir acı hissettim. Neden mi ?

Çünkü, sınırsız yaratıcı zekamızın ürünü olan sınırsız hayal dünyamızı KORKU, ENDİŞE, GÜVENSİZLİK, KONTROL isimli  canavarların istila etmesine izin verip, çocukların hayallerine de “ÇOK SAÇMA” , “SAÇMA SAPAN KONUŞMA” gibi sınırlamalar getirebiliyoruz ve de içimizdeki çocuğu o istilacılara teslim ettiğimiz gibi, yarının sınırsız HAYAL MÜHENDİSLERİNİ de kendi kaderlerimize ortak etmeye çalışabiliyoruz. Hem de onları canımızdan çok severken…  Aynı içimizdeki çocuğa yaptımız gibi.
Sevgili  büyükler, ben seyrettim ve dersimi aldım. Eğer hala seyretmeyenleriniz varsa, içinizdeki çocukla 1-2 saat geçirin ve ona tekrar o sınırsız HAYALLER ÜLKESİNİN kapılarını açın. O çocuğun oynamasına, hayaller kurmasına, pembe çayırlarda, yeşil dereler çizip, gökyüzünü de turuncuya boyamasına lütfen izin verin.

İÇİNİZDEKİ HAYAL MÜHENDİSİNİ VE GELECEĞİMİZİN YARATICILARINI  BUGÜN ÖZGÜR BIRAKIN !

Filmin orjinal adı: BEDTIME  STORIES / Türkçe çeviri  adı: GERÇEK MASALLAR / Oynayan: ADAM  SANDLER

Bir oyundan nerelere…

Bugün oyun oynarlarken Rana Doğa’ya şöyle dedi; “Büyüyünce senin veteriner dükkanın benim kostüm dükkanımın karşısında olur. Hem de dışarı yemeğe çıkarız buluşup”. Doğa da, “Harika fikir Ranacım” dedi. İşte hayallerimiz, bilinçaltımız böyleydi bizlerin de. Bu kadar netti herşey, olduğu gibi. Ne oldu da bozuldu? Ailevi etkenler, sosyal çevre, okul ve diğer dış etkenler tabiki… ve de bir süre sonra da kendi kendimizi bozduk. Kendimize inanmaz olduk ve işte o noktada yaratmayı durdurduk. Rüyalarımızı bile erteledik, rüya göremez olduk. Ta ki hayatımızda hep terslikler üstüste gelene, nefes almayı bile unutmuş olduğumuzu fark edene kadar.

Bende böyle olmuştu yıllar önce. 6 yıl kadar önceydi, uzun bir ilişkimi yeni bitirmiştim, kendim isteyerek, pek de hoş olmayan bir şekilde. Sabahları bildiğiniz kusarak uyanıyordum, berbat bir şekilde işe gidiyordum. Öyle bir noktadaydım ki hiçbir şeyin önemi kalmamıştı hayatta artık. Kendimi suçlamanın da ötesinde sürekli hayatımda aynı şeylerin tekrar ediyor oluşuna lanet okuyordum. Derken bir gün bir yerde Elif’e rastladım. Şimdi çok yakın dostum olan bu insanla o gün karşılaşmam bugün, şimdi, şu an burada olmamı sağladı. “An” da kalabilmeyi öğrenmek için birçok method, öğreti ile tanıştım ki bunların çocuğunu buradan da anlatıyorum. Kendimi sevdiğim her yeni gün yeni bir mucize girdi hayatıma, kendimi onayladığım her an yeni bir adım attım, yeniyi kucakladım. Serdar ve Doğa da bunların sonucuydu…

Geçmişe artık sevgiyle bakabiliyorum ve baktıkça şükrediyorum her anını doya doya iyi ki yaşamaşım, herşeyiyle. Bunları neden yazdım? Bugün Doğa ve Rana’nın oyunlarını izlemek çok duygulandırdı beni, farklı yerlere aldı götürdü. Bizlerin de kendimizin yarattığı bir oyunun içinde olduğumuzu bir defa daha fark ettim. Nasıl bir oyun yaratacağımız tamamen bizim elimizde. Esra yazmıştı ya Inception ile ilgili; Yarat ve Oyna!

Bu arada geçen akşam ben de gittim Inception’a. Ne zamandır yalnız başıma sinemaya gitmedim ama bu filme yalnız gitmek kısmet oldu. Filmden çıkınca istediğim tek şey, yüzüme çarpan rüzgarla birlikte alabildiğine yürümek oldu. Sanırım 1 saati geçkin yürümüşüm öyle, Serdar arayana kadar:) Toplantısının bittiğini gelip beni alabileceğini söylüyordu telefonda. Ben oracıktaki bir banka oturuverdim sadece beklemek için, geldiğinde beni bankta oturur bulunca çok güldü tabii. Dırdır bütün gece filmi anlattım durdum, üstelik uykumuz da kaçtı bir de üstüne:)

Neydi beni filmde bu kadar etkileyen hemen söylüyorum; Zihnimiz daha güzel anlatılamazdı! Geçmiş anılarımızın izleri, korkularımız, aynalarımız bu kadar güzel tarif edilemez, tasarlanamazdı. Her birimiz yapıyoruz aslında o filmde yapılanları, o aletlere bağlanmaksızın. Filmi izleyenlerler anlayacaklar ne demek istediğimi, bir düşünün bakın, düşüncenizle olumlu ya da olumsuz neler yaratabileceğinizi ya da bugüne kadar yarattıklarınızı. Alt bilinçler ise tam bir görsel şölendi yine. Hep söylüyorum yine de söyleyeceğim, bu film de vesile olsun, bilinçaltınızla oynamayın, oynatmayın. Spiritüel cambazlardan uzak durun!

Inception: yarat ve oyna!

Fragmanlarından etkilenerek gösterime başlamadan çok öncesinde gitmeği kafaya koyduğum sayılı filmlerden birisiydi : INCEPTION


Okunup ardında bırakılan  bir oda dolusu kitap, listesi yapılabilecek duruma gelmiş olan alınan cok sayıda eğitimler  zihinde  BEN BİLİYORUM  durumu yaratabiliyor insanoğlunda..:))
Her  ne kadar  kişi  farkındalık sahibi olsa da ZİHİN bu.. Bir anlık gaflet anında son surat bir at koşturma haline geciveriyor…Ne kadar dizginlere vakıf isen de bu başıboş koşturmanın süresi o kadar kısa oluyor onun için tabiki de..:))))

Bildiklerimizi, öğrendiklerimizi, biriktirdiğimiz bilgi dağcıklarını, tepeciklerini bir elbise gibi soyunup, çırılçıplak girmenizi öneriyorum ben INCEPTION filmini izlemeye….Zira  gerçek  öğrenme  HİÇBİRŞEY  BİLMİYORUM dediğimiz noktada gerçekleşiyor…Evrenin gerçeğine açılıyorsunuz…Daha geniş bir bakış açısı, sonsuz olasılıklara açılmak  ve daha büyük planın farkına varmak gibi ödüller veriyor bize  bu sihirli iki kelime bize..: HİÇBİRŞEY   BİLMİYORUM…

Tek  başıma seyrettim bu filmi… bildiklerimin hepsini unutarak… Bilmemenin verdiği heyecan, merak  ve hayranlıkla…. Bilmeye  ve anlamaya çalışmayarak…
Bu bakış açısından görünen mi ne? İşte bu :

Yaşadığın bir rüyaysa eğer  sıkılmak, üzülmek niye o zaman… ve rüyada herşeyi istediğin gibi planlayıp, değiştirme gücün de varsa eğer hayat tekdüze ve zorlayıcı da değil o zaman… keyfini çıkar bu bir oyun… YARATMA  OYUNU… YARAT ve OYNA…yarattıgın oyunda  kendin için  zorlayıcı surprizlerin  KORKULAR ve GEÇMİŞ ANILAR… Bu iki parça oyunu bozuyor… Planları altust ediyor… onları bırak artık…ki  keyifle OYNA… KEYFİNİ ÇIKAR… YARATMANIN… OYNAMANIN…

Kısaca cok da fazla ipucları vermeden paylaşmaya çalıştım..:)))

GERÇEK ; Rüyada olduğunun farkında olup, bunun bilincinde olarak  her içinde bulunduğun  AN’ da bunu kendine tekrar hatırlatmak  ve rüyadaki SEN’i gözlemleyen  GERÇEK BENLİĞİN  ta kendisi olduğunun bilincine varmaktır…

Zihnin oyunlarında kaybolup gitmeden, yaşanılanın bir rüya oldugunu ve bu rüyada efendinin biz oldugunu  ZİHNE  her yaşadığımız AN’ da ve her aldığımız nefeste  hatırlatarak, AN’ da  kalarak  RÜYA’ yı GERÇEĞİMİZ yapabiliriz… Bu güce sahibiz…

Hepimiz  ZİHNİN  kafesinde hapis olmuş, özgürlüğe doğru  yaşlı gözlerle bakarak, ” bir gün elbet bir gun inşallah ” diyen  beyaz güvercinlerdik….

Size  bir sır vermek isterim ki….

KAFESİN  KAPISI  AÇIK….:)))

Haftasonu, The Cove, tutulma

Japonya’daki yunus katliamını anlatan “The Cove” yani “Koy” adlı belgeseli izlerken yediğim kirazlar boğazımda kaldı. Bir süre yutkunamadım gerçekten. Japonya’da her yıl 23 bin yunus katlediliyormuş ve eti farklı etiketlerle piyasaya sürülüyormuş. Sonuç ise, aşırı civa yüklemesinden kaynaklanan ciddi hastalıklar ve sakat doğan bebekler. En çok da hamile annelerde etkili oluyormuş çünkü yüksek civa oranı direkt fetusa etki ediyormuş. İşkence edilerek yunus gösteri merkezlerine götürülenlerden ise bahsetmiyorum bile biliyorsunuz artık.

Biraz önce internette filmle ilgili araştırma yaparken ekşi sözlükte yazılanları okudum da; kimileri şöyle demiş; Ne de olsa Amerikalılar çekmiş belgeleseli, kendileri neymiş ki çok insan katlediyorlarmış da yunuslardan bahsediyorlarmış falan… İnsan denilen canlı ne garip, sürekli yargılayacak, suçlayacak birşey, birilerini arıyor. Amerikalı, Çinli, Türk diyerek kalıplara sokuyoruz birbirimizi bıdı bıdı saçma sapan konuşup duruyoruz. Hepimiz “BİR”iz “BİRRRRRRRRR”. Bunu anlayana kadar daha ne olması gerekiyor?

Çok gezdik bu haftasonu, bugün akşam üzeri itibariyle evimize giriş yaptık:) Fakat bu tatlı yorgunluğun üzerine bu film ayılttı beni iyice, uyku falan kalmadı, cin gibiyim! Mihri Hocam harika bilgiler paylaşıyor sizinle köşesinde, kaçırmayın. Pranayama, beni kendimle buluşturan, yolumu açan yegane nefes tekniğidir. Sol ve sağ burun deliği bilgileri ise çok önemli. Dünkü ay tutulmasını nasıl geçirdiniz bilmiyorum ama ben 1 hafta öncesinden etkilerini hissettim; gerginlik, vücudumun çeşitli yerlerinde ağrılar şeklinde. Pranayama çalıştım hep böyle günlerde, bu sayede hızlıca toparladım. Nerem neden ağrıyor farkına vardım. Tutulmanın etkisi bu hafta da sürecek. Sakin kalmak, içsel çalışmalar yapmakta fayda var.

Esra ve Melda transformal nefes seminerinde görevliler nefes koçu olarak. Doğa 1,5 yaşındaydı, ben de katılmıştım bu seminere. Eminim ki çok güzel ruhsal açılımlarla dönecekler seminerden ve bizlerle paylaşacaklar her ne gerekiyorsa.

Ne karışık bir post oldu değil mi? Gecenin bir yarısı hele de böyle bir belgeselin ardından ancak bu kadar oluyor.

Cuma filmi

elegy1Yaşlı bir profesör (Ben Kingsley) genç ve güzel öğrencisi (Penelope Cruz) ile ilişkiye giriyor. Büyük bir aşk yaşıyorlar. Fakat profesör bir süre sonra bir bahane yaratarak bitirmeye çalışıyor ilişkiyi çünkü sorumluluk almak istemiyor. Genç kadına bağlanmak, onun kendisine bağlamasını istemiyor. 5 yılda fazla zaman geçiyor. Adam halen kadını unutamamış. Aşk acısı içinde yanıyor. Bir yılbaşı gecesi kadın adamı arıyor ve “Sana birşey söylemem gerek” diyor. Adam “Kesin evleniyor” diye düşünüyor. Kadın adamın evine geliyor, o uzun saçları kısacık…Meme kanserine yakalandığını söylüyor. Bir hafta sonra ameliyat olacağını ve sağ göğsünün tamamen alınacağını söylüyor. Ve adamdan göğüslerinin çıplak fotoğraflarını çekmesini istiyor… Ameliyat sonrası hastane odasında filmin bitiş sahnesi; Kadın adama şöyle diyor; “Bütün göğsümü aldılar. Artık güzel değilim.” Oysa adam ona deli gibi aşık, saçının teline bile bayılıyor. Ve kadın, “Seni çok sevmiştim” diyor, sarılıyorlar, film bitiyor…

Bu anlattıklarım biraz önce Doğa’yı uyuttuktan sonra izlediğim “Elegy” adlı filmin yalnızca küçük bir kısmı. Daha çok konu var filmde çaktırmadan anlatılmış. Oyuncular çok yalın, diyaloglar olduğu gibi, çok gerçek.

Film bende şu tatları bıraktı;

*Aşk ne güzel şey…

*Birini koşulsuzca sevebilmek ne güzel…

*Güzellik  somut olduğu kadar da soyut bir kavramdır. Güzellik, bakmayı bildiğimiz zaman herşeyde, heryerdedir.

*Meme kanseri şakaya gelmez, sürekli kontrol etmek gerek

*Saçımı bu kadar kısa kestirsem mi çoook eski günlerdeki gibi?..:)