Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...



sinema’ kategorisi arşivi

Son filmlerden…

“Bir ağacın dallarına değil gövdesine bakacaksın. Gövdesi ne kadar güçlüyse kökleri de o kadar sağlamdır” diyordu Diriliş filminde ölen yerli kadın. Ölen karısının kulağına fısıldadığı bu sözlerle ormanda, karlar içinde geçen bir intikam mücadelesini konu alıyor film. Bugünkü ataerkil sistemin güzel bir yansıması olarak görülebilir filmin geneli. Oldukça çetin doğa koşullarında erkeklerin mücadelesini ve birkaç kadının çaresizliğini izliyoruz. Kadın yine tıpkı bugün günlük hayatta olduğu gibi şiddet görüyor, dövülüyor, öldürülüyor ve tecavüze uğruyor. Kadın yine seçimlerini özgürce yapamıyor. Bolca kan ve şiddet görmeye hazırsanız izleyebilirsiniz. Ama izlemeseniz de çok birşey kaçırmazsınız. Filmden bende sadece ölen yerli kadının birkaç sözü kaldı o kadar. Kimbilir belki de bugünlerde köklerimi sağlamlaştırmaya çalıştığım için olsa gerek. Çevremdeki dostlarım, arkadaşlarım, ailem, yaşadığım ülke ve hatta dünya olarak bugünlerde rüzgarda bir o yana bir yana savruluyor olduğumuzdan. Rüzgarlar daha bir sert, keskin esiyor ne zamandır. Öyle ki ayaklarınızı sıkı da bassanız kimi zaman bir bakıyorsunuz bambaşka bir yerdesiniz. Siz nasıl kökleniyorsunuz, kendiniz için neler yapıyorsunuz böyle zamanlarda bilmiyorum ama basit şeyler yaparsak iyi oluyoruz değil mi ama? Örneğin film izlemek, kitap okumak, yazmak, hobimizle ilgilenmek, ailemizle vakit geçirmek vs… Bu kışı kedi modunda çoğunlukla evde geçirmekte olan biri olarak size bolca kitap ve film önerisi yapmayı planlıyorum. Öncelikle Diriliş filmiyle giriş yaptım ama Leonardo Di Caprio’yu çok haz etmiyorsanız gitmenize gerek yok bence.

the-lobster-1447679174Son zamanlarda en çok sevdiğim film The Lobster oldu. Halen vizyonda mı bilmiyorum ama internetten bir şekilde indirip izleyin derim. Yunan asıllı yönetmen Yorgos Lanthimos’un kamera arkasına geçtiği çok ilginç bir distopya öyküsü. İzleyiciyi çift olmak ya da olmamak üzerine düşündüren, yalnızlığı ve ilişkilerin dinamiğini sorgulatan bir film.

Bir de Joy var bugünlerde vizyondakiler arasında. David O. Russel’ın yazıp yönettiği film, bir temizlik paspası ve giysi askısının mucidi olan Amerikalı Joy Mangano’nun gerçek hayat hikayesi. Bir kadının hayallerine inanması, sezgilerine güvenmesi ve kendi gücünü ortaya çıkarmasını izlemek bugünlerde hepimize iyi gelebiliyor. Hatta bence bu film kız çocuklarınızla birlikte rahatça izleyebileceğiniz ilham verici nitelikte.

Bu hafta izleyeceklerim arasında sırada Carol ve Diren filmleri var. Aslında bu postta film yazmak yoktu aklımda. Sadece yeni yıla başlangıç olsun birkaç satır karalasam şuraya dedim ve böyle oldu. Haydi keyifli izlemeler o halde…

Cafe

“Aslında herşey belki de hiçbir şey göründüğü gibi önemli değildir. Belki de biz yokuz ve bunların hepsi yanılsamadan ibaret. Sanal bir dünya yaratmışız”

Yukarıdaki cümleler, bu sabah izlediğim bir filmden aklımda kalanlar. Sabahları pek televizyon açmam ama bu sabah hafif halsiz hissettim ve çayımı yudumlarken açıverdim televizyonu ve çok tatlı içimi ısıtan bir film izledim. İsmi Cafe. Digitürk’te rastlarsanız kaçırmayın. Gayet sıradan bir film. Ama bazen sıradanlığın içinde çok şey gizlidir ya işte bu filmde de böyle. Bir cafenin işletmecisi Claire ve onun müşterileriyle ilişkilerini konu alıyor film ama diyaloglar, mesajlar hayata dair çok şey içeriyor.

Film bilgisayar programcısı genç bir adamın ağzından anlatılıyor. Küçük bir genç kız olan hayali kahramanı var bir de adamın. Soruyor kız; “Herşeyi yapabilseydin ne yapardın? Sınır yok ama.”

Genç adam: “Hep suyun altını merak ederdim. Atlantis’i aramaya gitmek ve kral olmak isterdim. Birçok deniz kızı isterdim etrafımda.”

Cafeye her gün gelen belli müşteriler var. Onların hayatları gün be gün değişiyor. Bir de bir adam var hep aynı masada oturuyor ve yazıyor. Onun da sonunda bir yazar olduğu ortaya çıkıyor; “Sadece gözlemliyorum ve yazıyorum” diyor yazar olan adam. Meğer bu adam cafenin sahibiymiş ve kendini gizliyormuş. Cafede, madde bağımlıları, ilişkiler, evlilik, hamilelik, çocuk suçlular ve aileleri, cinayet gibi gerçek hayatları izleyip yazıyor.
Filmin sonunda cafenin işletmecisi Claire bir müşteri tarafından öldürülüyor. Fakat hayali kahraman olan genç kız devreye giriyor ve hikayeyi anlatan genç adama şöyle diyor; “Şu anda bir bilgisayar programı içindesin. Claire’i geri getirmek için bir kişinin bu oyundan silinmesi gerek. Ancak o zaman herşey normale döner. Bu büyük bir fedakarlık gerektiriyor.” Ve genç adam kendini sildiriyor oyundan ve herşey yeniden başlıyor…ve film böyle bitiyor.

Filmin bugün bende bıraktığı ise;
hayat her an yeniden başlıyor. yaratmak ve yaşamak bizim elimizde.

Perfect Sense and beyond

Dün gidebileceğim  beni  çeken  bir  film  bakarken yeni  gösterime girmiş  orijinal adı PERFECT  SENSE  (maalesef  ki Türkçeye çevirisi  “yeryüzündeki  son  aşk”  olan)   bir  film dikkatimi çekti. Orjinal ismi ile çeviri de uyumsuzluk da  hat safhada.

Filme  gidince bu filmin, gerçekten çok sevdiğim “hiçbir şey  göründüğü gibi değildir” söyleminin (bazılarına göre klişe ama benim düsturumdur )  fazlasıyla canlı bir örneği olduğunu, ne afişindeki  resmin, ne de ona uydurulmuş ismin  bu filmin anlatmak  istediği derinliği yansıtmaktan çok çok uzak olduğunu  anladım.

Film ;  5 duyu, farkındalık, zihin, madde, ruh bağlantılarını, insanın içindeki kıyameti, karanlık ve ışığın ne kadar birbirlerinin içinde olduğunu çok güzel ustaca bize hap kıvamında  veriyor. Bunları bize aktarırken de gizli sorularla düşünmeye sevkediyor ;

Farkında mıyız, ne kadar  farkındayız, hatta neyin farkındayız, sahip olduğumuz güzelliklerin farkında mıyız, sahip olduklarımıza sahip çıkıyor muyuz, sahip olduklarımız için  şükrediyor muyuz.?

Bizler dünyada  yaşıyoruz. Dünya farkındalığı, sahip olduğumuz beş duyu organımızın ve  düşünceler havuzunun bizde yarattığı bir farkındalıktır. Dış dünyada olan biteni algılayan beş  duyumuz değil aslında zihnimizdir. Zihin algılar, bilgi biriktirir, bu bilgilerden beslenir, büyür ve  başta beş duyumuzun uyaranları olmak üzere sayısız düşünce uyaranlarıyla eylemler  yaratır, deneyimler kazanır. İşte bu eylemler ve deneyimler zihnimizi hem biçimlendirir hem  de sınırlandırır. Ve ne yazık ki kendimizi zihnimiz zannediyorsak, onun sahte hayallerini  gerçeğimiz sanıyorsak ve buna inanmışsak ta işte bu sadece sahip olduğu verilerin dışına çıkamayan, bildiklerinin dışında sorulara yanıt bulamayan kısıtlı, sınırlı bir bilgisayar programının ya da sınırlı bir düşüncesel matrix’in içine hapsolup, onun kader arkadaşı olarak bu yaşamı sonsuz olasılıklara sahip iken, sınırlı olduğumuz yanılgısına  kanarak, yani derin uykuda  uyumaya  devam ederek  kafesin kapısı açıkken hatta ne acı ki kafes  bile yokken  esaret içinde yaşıyoruz demektir.

Bizlerin dünyada  öğrenmeye geldiğimiz en önemli gerçeklik; maddeyi ruhsal boyutu  ile  yaşamayı  öğrenmek  ve madde  boyutundaki  (ki  bunun  yansıtıcısı zihindeki ) acılardan, kederlerden, suçluluklardan, vicdan azaplarından, öfkeden, nefretten, kızgınlıktan,  zihnin uydurduğu  ve sürekli  korkularla, endişelerle, kısıtlamalarla,sınırlarla, aşağılamalarla, kurban rolleri ile üzerini süsleyip önümüze her seferinde farklı  bir  yemek kıvamında sunduğu geçmiş  ve geleceğe ait yalanlarla dolu hep aynı yemeği yemeği yemeyerek, artık zihnin bizi bu yollarla oyalayarak dikkatimizi, algımızı, hayatımızı, dünyasal farkındalığımızı elimizden  almasına  kararlılıkla “ BURAYA KADAR  KOMUTA  BENDE ARTIK VE GERÇEĞİN  FARKINDAYIM” diyebilmektir.

Ruhsal  gerçek  farkındalığın  yaşanabilmesi  için önce  dünyasal  farkındalığın  yaşanması gerekir. Bunun  içinde  zihnimizin, duyularımızın, hayatımızın, yaşadıklarımızın, nefesimizin, olup biteninin FARKINDA OLMAMIZ lazımdır. Filmin kanırtarak, bazen canınızı yakarak, zorlayarak sizi bu konuda düşünmeye sevkettiği gibi ; ruhsal farkındalığa yani sonsuz anlayış, koşulsuz  sevgi , hoşgörü  ve affetmeyle gelen derin huzur, mutluluk  ve  olma  haline  belki de duyularınızı  kaybetmeden de sadece farkındalığınızı  artık farkında olmaya  vererek  ve  farkında olarak yaşamayı seçerek de yapabiliriz.

İnsanın  kıyameti  zihninden  ruha geçiştedir aslında. Bu filmde;  bu  kıyameti, sadece UN ve YAĞ bir insanın hayatta kalmasına yeterli  iken sürekli acıkan, bir türlü doyuramadığımız, her zaman gözü aç ve talepkar zihnin beslendiği damarlar tek tek kesildiğinde, artık beslenemez  olduğunda nasıl çıldırdığını, saldırganlaştığını, kabalaştığını, can çekiştiğini, bağırdığını ve  nihayet  kıyamet  gerçekleştiğinde  ve her şey bitip  pes  edip  kenara çekilip Ruhun Gerçeğine o huzurlu, sonsuz  bir kabulün, sonsuz  sevginin, anlayışın  olduğu dingin sessizliğe yerini bırakmasını izliyoruz.

O sessizlikte artık sesler, bağırmalar, gürültüler, yalnızlık, korkular,geçmiş,gelecek, yalanlar, hikayeler, ayrılıklar, şekilcilikler, sınıflandırmalar, savaşlar, çatışmalar, sen, ben,onlar  yoktu…BİZ vardı..BİR  vardı..RUH  vardı..İhtiyaç duyulan  ne  bir şey, ne bir  yoksunluk, ne bir hareket…Sadece  öylece  OLDUĞUN  GİBİ  OLMAK…Ve  ÖTESİ…HEPSİ  BU..

Karanlık  vardı…Karanlığın  içinde  Işık ta vardı..bunun  farkına  varabilmen için de gerçeğin  gözleriyle ruhunun, kalbinin farkındalığı  ile  bakıp görmen  gerekiyor..zira  BAKMAK  GÖRMEK  DEĞİLDİR…

FARKINDA  OL  SAHİP  OLDUKLARIN,  SAHİP  OLDUĞUN  GÜZELLİKLERE  SAHİP ÇIK VE  ŞÜKRET…

FARKINDALIK  CENNETİN KRALLIĞIDIR..CENNET  BAHÇESİNDE  BİR  ÖMÜR VADEDER..FARKINDA OLARAK YAŞAMAK; TANRININ  VARLIĞINI  DUYARAK, HİSSEDEREK  YAŞAMAK  VE ALINAN  HER NEFESE, ATILAN HER ADIMA, KOKLANAN  HER  ÇİÇEĞE,  DUYULAN  VAROLUŞUN  HER SESİNE, DOKUNULAN  HERŞEYE VE  HERKESE, HİSSEDİLEN  BÜTÜN GÜZELLİKLERE,  GÖRÜLEN  TAMAMI  MUCİZE  OLAN  YARATILMIŞLIĞA  YARATICININ   ZAMANI OLAN “AN”da  SEVGİYLE  ŞÜKRETMEKTİR.

HER  YENİ GÜNE  DUYULARINIZ, VARLIĞINIZ   UYANDIĞINDA  SİZE  SUNULAN BİR ARMAĞAN  BU FARKINA  VARIN  VE KABUL  EDİN , ŞÜKREDİN..ÖNCE  YARATICIYA

“  BANA  NEFESİNDEN  ÜFLEDİĞİN, RUHUNDAN  BİR PARÇA  VERDİĞİN  VE  VERDİĞİN  TÜM YAŞAM HEDİYELERİN  İÇİN  ŞÜKREDİYORUM. “  DİYELİM.

ÖNCE  KENDİ  GÖZLERİMİZE , SONRA  EN SEVDİĞİMİZİN  VE  SEVDİKLERİMİZİN  GÖZLERİNİN  DERİNLİKLERİNE  GÖRMENİN, DUYMANIN, TATMANIN, HİSSETMENİN, DUYMANIN, VAROLUP  AN’I YAŞAMANIN  EN  BÜYÜK ZENGİNLİĞİMİZ  OLDUĞUNU  BİLEREK  GÖNÜLDEN  SEVGİYLE 

“  SENİ  SEVİYORUM  VE  SENİ  GÖRÜYORUM…”  DİYELİM..

Belki  seçersiniz…Belki gidersiniz bu filmi görmeye.. Kimbilir…

BEN  DAHA ÖNCE YAŞADIĞIM BİR FİLMİ GÖRDÜM…ÇOK ŞÜKÜR…

SİYAH KUĞU diye bir film…

İzlemek istediğim yapımlardan birisiydi. Dün nihayet gidebildim. Beni bir hayli sarstığı ve etkilediği için de sizlerle paylaşmayı arzu ettim.
Siyah Kuğu, bana göre bir bale konulu sanat  filminden çok daha fazlası. Sarsıcı, uyandıran, silkeleyen, acıtan, yüzleştiren, kişiyi içsel hesaplaşmasıyla başbaşa bırakan, kadının yaradılışını, varlığını, potansiyelini, kendiyle rekabetini, gücünü, kariyer mücadelelerini ve en önemlisi de ebeveyn-çocuk ilişkisindeki sevgi, koruma, iyilik adı altında en büyük zararların sevenler tarafından sevilenlere verildiğini kanırtarak, tokat gibi seyredenin yüzüne vurarak  gösteren bir film.
Beni filmde iki replik bir hayli etkiledi. Tam birebir aynı kelimelerle size aktaramasam da ben de kaldığı kadarı ile aktaracağım..

Filmdeki erkek  karakterin, kuğu kraliçesi rolundeki karaktere  söylediği şu replikler;

” MÜKEMMEL olmak  istiyorsan  kontrol etmeyi değil, bırakmayı öğrenmen lazım ”

“İçinde BEYAZ BİR KUĞU olduğu kadar, aynı zamanda da SİYAH BİR KUĞU var. Ben her ikisini de ortaya çıkartabilecek ve canlandıracak TEK BİR KİŞİ arıyorum ”

Bale, DENGE, UYUM, ZERAFET üzerine kurulu bir sanat dalı. Aynı Hayat gibi… Hayatın kendisi ve hayatı yaşamak da bir sanat. DENGE, UYUM ve ZERAFET bu sanatın sırları.
Varlığımızda da uyum ve dengenin olması için SİYAH ile BEYAZ ın BİR olması gerekir. Bu birlik gerçekleştiğinde de varlığımız gerçek sonsuz potansiyelini ifade eder.
Filmde; BEYAZ ve SİYAH  kuğuyu bir kadın olarak içinde yaşayarak ve yaşatarak ifade edebilmenin, başarının, huzurun, gücün, ihtişamın, mükemmelliğin sırrının  BIRAKMAK, HİSSETMEK ve FARKINDA OLMAK  olarak işlendiğini anlıyoruz..
Film KUĞU GÖLÜ üzerine kurulu. Bir BEYAZ KUĞU, bir de SİYAH KUĞU rolü var ki ikisi de bir kadında  can buluyor.
Her kadının içinde BEYAZ KUĞU ile temsil olunan annesinin küçük, tatlı, duygusal, kırılgan, sessiz, söz dinleyen, aman sorun çıkmasın diyerek herşeye evet demeye çalışarak, kendinden ve kendi isteklerinden vazgeçerek itaatkar derecesinde uyum gösteren, uslu, kurallara uyan, hesap veren, hayır kolaylıkla diyemeyen, bir sevimli kız var, bir de SİYAH KUĞU ile temsil olunan kuralları olmayan, sınırsız, doğal, özgür, seksi, fazlasıyla dişi, çekici, cesur, sıradışı, hayranlık ve merak uyandıran bir kadın var.

Kadının  içindeki savaşı, kadınların içindeki, zihinlerindeki dinmeyen sen-ben çekişmesini, küçük  kızla, özgür ve seksi kadının güç mücadelesini  BEYAZ ve SİYAH kuğuyla beyaz perdede  izlemek benim için enteresan bir deneyimdi.

Filmdeki  ANNE karakterinin yaşamda kendi  yapamadıklarını, gerçekleştiremediği yarım kalan hayallerini  kızının  üzerinden gerçekleştirmek adına bencilce çabalarını, bunaltan ısrarcı kararlılığını donarak izliyorsunuz…
BEYAZ KUĞU ile tasvir olunan  tatlı, küçük kızın hayal dünyasında yaşaması ve kendisine  zihninin yalanlarını gerçeği yaparak ikinci bir sanal yaşam kurması , zihnin insana  nasıl oyunlar oynadığını bir kez daha kanıtlayan görsel bir ispat olarak karşımıza çıkıyor.
Film  aynı zamanda ZİHNİN ve ZİHNİN EMRİNDEKİ EGO nun en sevdiği araçları ÖNYARGI, YARGI ve ELEŞTİRİ üçlüsünü  kullanarak bolca bayram yapacağı, şahlanarak, coşacağı çok güzel sahnelere sahip..:))))

Sonuçta  bir film izledim nihayetinde… Başladı, süresince izledik ve bitti… aynı hayat gibi değil mi?…:)) Lakin bazı filmler, sonraya da kalırlar. İçsel hesaplaşmaya, suskunluğa ve üzerine düşünmeye iterler. Bu da benim için işte o kategoride bir film oldu.
Seçerseniz ve giderseniz iyi seyirler diliyorum. Sevgilerimle…

İyi ki doğmuşum

Bugün Maya Takvimine göre benim doğum günüm. Erken başladık sabaha üç kişilik çekirdek ailemizle güzel bir kahvaltıyla. Baba kızın evden çıkmasıyla mutfağa girdim. Ocakta bol naneli, maydanozlu kabak kalye, evde yakılanan Mozart, dışardan gelen havanın kokusu ile ruhum dans ediyor. Ocakta pişen yemek evin enerjisini yeniden topluyor adeta. Mutfak işlerinin ardından biraz da çekmece, dolap düzeltikten sonra sıra içimdeki çekmecelere, dolaplara gelecek… Doğum günüme dair kendim için bir niyet tohumu ekeceğim bugün meditasyonumda. Maya Takvimine göre her 260 günde bir doğum kombinasyonunuz tekrar ediyor ve sizi doğum enerjinize götürüyor. O gün ektiğiniz bir niyet tohumu 260 gün içerisinde olgunlaşıp gelişebiliyor. Maya Takvimine ilginiz varsa bu özel günleri atlamayın siz de.

Bilmem farkında mısınız zaman hızlandıkça ya da bizlerdeki zamansızlık hissiyatı arttıkça herşey daha bir şeffaf oldu sanki. Herkes içindeki herşeyi bilinçli ya da bilinçsiz olduğu gibi dışarı yansıtır oldu. Bu kimi zaman hem bireysel hem de toplumsal olarak kaosa neden olabiliyor. Ama çözülmeler de işte böyle başlıyor. Hiçbir şey gizli kalmıyor artık, kalamıyor. Yeni enerji denilen durum bu olmalı. Gizlenenler, gizlemek için çaba sarfedenler zorlanıyorlar, ağır depresyonlara sürüklenebiliyorlar. Diyorum ki, her ne var varsa içerlerde bir yerlerde korkmayın önce kendinize söylemekten, aynaya bakmaktan. Kendinize söylediğinizde aslında en büyük adımı atmı oluyorsunuz. Ardından bu farkındalıkla harekete geçip hayatınızda değiştirmek  istediğiniz her ne varsa bu yolda yürüyebilirsiniz. Çünkü korku artık bugüne ait bir duygu değil. Korku temelli dramalar yarattıkça biz istemediğimiz senaryoları çekiyoruz hayatımıza ve sonra “nasıl düştüm ben bu duruma” diye soruyoruz, şikayet ediyoruz. Şikayet etmek ise daha büyük kaosa sebep oluyor içimizde, odaklandığımız olumsuzu büyütmekten başka da bir işe yaramıyor.

Dün “Eat, Pray and Love” kitabının filmini izledim. Kitapla pek de ilgisi olmayan, tamamen görselliğe dayalı, yüzeysel bir anlatım söz konusu. Tabiki görsellik de çok güzel verilmiş, hele de oyuncular da başarılı olunca keyifli bir 2 saat geçiriyorsunuz. Filmde özellikle sevdiğim tek cümle; “Her yıkım bir dönüşümdür”. Bunu aslında baş karakterin boşanması için söylüyor filmde fakat çok geniş açıdan baktığınızda, yani hem makro hem de mikro kosmosda, evet…  her yıkım dönüştürür!

Şimdi bu fotonun yazıyla ne ilgisi var diyeceksiniz. Dün Doğa çekti bu fotoyu, birlikte oyun oyarken. Okuldan geldiğinde çok yoğun oyun oynuyoruz yatma vaktine kadar. Çünkü ancak bu şekilde şifalandırıyoruz kendimizi her ikimizde. Oyunlarımızda oyuncakları konuşturuyoruz, her birini farklı ses tonlarıyla. Aslında gerçek hayattan yansımalar görebilirsiniz bu oyunlarda yani kendimizi nasıl görmek istiyorsak o oyunu oynuyoruz gerçek hayatta da. Bazen prens bazen de Cindirella olmuyor muyuz hiç? Peki ya bazen iyilik meleği?

Hepinize neşeli bir 5 Lamat (Tavşan) günü dilerim:)