Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...






“Aslında herşey belki de hiçbir şey göründüğü gibi önemli değildir. Belki de biz yokuz ve bunların hepsi yanılsamadan ibaret. Sanal bir dünya yaratmışız”

Yukarıdaki cümleler, bu sabah izlediğim bir filmden aklımda kalanlar. Sabahları pek televizyon açmam ama bu sabah hafif halsiz hissettim ve çayımı yudumlarken açıverdim televizyonu ve çok tatlı içimi ısıtan bir film izledim. İsmi Cafe. Digitürk’te rastlarsanız kaçırmayın. Gayet sıradan bir film. Ama bazen sıradanlığın içinde çok şey gizlidir ya işte bu filmde de böyle. Bir cafenin işletmecisi Claire ve onun müşterileriyle ilişkilerini konu alıyor film ama diyaloglar, mesajlar hayata dair çok şey içeriyor.
Film bilgisayar programcısı genç bir adamın ağzından anlatılıyor. Küçük bir genç kız olan hayali kahramanı var bir de adamın. Soruyor kız; “Herşeyi yapabilseydin ne yapardın? Sınır yok ama.”
Genç adam: “Hep suyun altını merak ederdim. Atlantis’i aramaya gitmek ve kral olmak isterdim. Birçok deniz kızı isterdim etrafımda.”
Cafeye her gün gelen belli müşteriler var. Onların hayatları gün be gün değişiyor. Bir de bir adam var hep aynı masada oturuyor ve yazıyor. Onun da sonunda bir yazar olduğu ortaya çıkıyor; “Sadece gözlemliyorum ve yazıyorum” diyor yazar olan adam. Meğer bu adam cafenin sahibiymiş ve kendini gizliyormuş. Cafede, madde bağımlıları, ilişkiler, evlilik, hamilelik, çocuk suçlular ve aileleri, cinayet gibi gerçek hayatları izleyip yazıyor.
Filmin sonunda cafenin işletmecisi Claire bir müşteri tarafından öldürülüyor. Fakat hayali kahraman olan genç kız devreye giriyor ve hikayeyi anlatan genç adama şöyle diyor; “Şu anda bir bilgisayar programı içindesin. Claire’i geri getirmek için bir kişinin bu oyundan silinmesi gerek. Ancak o zaman herşey normale döner. Bu büyük bir fedakarlık gerektiriyor.” Ve genç adam kendini sildiriyor oyundan ve herşey yeniden başlıyor…ve film böyle bitiyor.
Filmin bugün bende bıraktığı ise;
hayat her an yeniden başlıyor. yaratmak ve yaşamak bizim elimizde.


Dün gidebileceğim beni çeken bir film bakarken yeni gösterime girmiş orijinal adı PERFECT SENSE (maalesef ki Türkçeye çevirisi “yeryüzündeki son aşk” olan) bir film dikkatimi çekti. Orjinal ismi ile çeviri de uyumsuzluk da hat safhada.
Filme gidince bu filmin, gerçekten çok sevdiğim “hiçbir şey göründüğü gibi değildir” söyleminin (bazılarına göre klişe ama benim düsturumdur ) fazlasıyla canlı bir örneği olduğunu, ne afişindeki resmin, ne de ona uydurulmuş ismin bu filmin anlatmak istediği derinliği yansıtmaktan çok çok uzak olduğunu anladım.
Film ; 5 duyu, farkındalık, zihin, madde, ruh bağlantılarını, insanın içindeki kıyameti, karanlık ve ışığın ne kadar birbirlerinin içinde olduğunu çok güzel ustaca bize hap kıvamında veriyor. Bunları bize aktarırken de gizli sorularla düşünmeye sevkediyor ;
Farkında mıyız, ne kadar farkındayız, hatta neyin farkındayız, sahip olduğumuz güzelliklerin farkında mıyız, sahip olduklarımıza sahip çıkıyor muyuz, sahip olduklarımız için şükrediyor muyuz.?
Bizler dünyada yaşıyoruz. Dünya farkındalığı, sahip olduğumuz beş duyu organımızın ve düşünceler havuzunun bizde yarattığı bir farkındalıktır. Dış dünyada olan biteni algılayan beş duyumuz değil aslında zihnimizdir. Zihin algılar, bilgi biriktirir, bu bilgilerden beslenir, büyür ve başta beş duyumuzun uyaranları olmak üzere sayısız düşünce uyaranlarıyla eylemler yaratır, deneyimler kazanır. İşte bu eylemler ve deneyimler zihnimizi hem biçimlendirir hem de sınırlandırır. Ve ne yazık ki kendimizi zihnimiz zannediyorsak, onun sahte hayallerini gerçeğimiz sanıyorsak ve buna inanmışsak ta işte bu sadece sahip olduğu verilerin dışına çıkamayan, bildiklerinin dışında sorulara yanıt bulamayan kısıtlı, sınırlı bir bilgisayar programının ya da sınırlı bir düşüncesel matrix’in içine hapsolup, onun kader arkadaşı olarak bu yaşamı sonsuz olasılıklara sahip iken, sınırlı olduğumuz yanılgısına kanarak, yani derin uykuda uyumaya devam ederek kafesin kapısı açıkken hatta ne acı ki kafes bile yokken esaret içinde yaşıyoruz demektir.
Bizlerin dünyada öğrenmeye geldiğimiz en önemli gerçeklik; maddeyi ruhsal boyutu ile yaşamayı öğrenmek ve madde boyutundaki (ki bunun yansıtıcısı zihindeki ) acılardan, kederlerden, suçluluklardan, vicdan azaplarından, öfkeden, nefretten, kızgınlıktan, zihnin uydurduğu ve sürekli korkularla, endişelerle, kısıtlamalarla,sınırlarla, aşağılamalarla, kurban rolleri ile üzerini süsleyip önümüze her seferinde farklı bir yemek kıvamında sunduğu geçmiş ve geleceğe ait yalanlarla dolu hep aynı yemeği yemeği yemeyerek, artık zihnin bizi bu yollarla oyalayarak dikkatimizi, algımızı, hayatımızı, dünyasal farkındalığımızı elimizden almasına kararlılıkla “ BURAYA KADAR KOMUTA BENDE ARTIK VE GERÇEĞİN FARKINDAYIM” diyebilmektir.
Ruhsal gerçek farkındalığın yaşanabilmesi için önce dünyasal farkındalığın yaşanması gerekir. Bunun içinde zihnimizin, duyularımızın, hayatımızın, yaşadıklarımızın, nefesimizin, olup biteninin FARKINDA OLMAMIZ lazımdır. Filmin kanırtarak, bazen canınızı yakarak, zorlayarak sizi bu konuda düşünmeye sevkettiği gibi ; ruhsal farkındalığa yani sonsuz anlayış, koşulsuz sevgi , hoşgörü ve affetmeyle gelen derin huzur, mutluluk ve olma haline belki de duyularınızı kaybetmeden de sadece farkındalığınızı artık farkında olmaya vererek ve farkında olarak yaşamayı seçerek de yapabiliriz.
İnsanın kıyameti zihninden ruha geçiştedir aslında. Bu filmde; bu kıyameti, sadece UN ve YAĞ bir insanın hayatta kalmasına yeterli iken sürekli acıkan, bir türlü doyuramadığımız, her zaman gözü aç ve talepkar zihnin beslendiği damarlar tek tek kesildiğinde, artık beslenemez olduğunda nasıl çıldırdığını, saldırganlaştığını, kabalaştığını, can çekiştiğini, bağırdığını ve nihayet kıyamet gerçekleştiğinde ve her şey bitip pes edip kenara çekilip Ruhun Gerçeğine o huzurlu, sonsuz bir kabulün, sonsuz sevginin, anlayışın olduğu dingin sessizliğe yerini bırakmasını izliyoruz.
O sessizlikte artık sesler, bağırmalar, gürültüler, yalnızlık, korkular,geçmiş,gelecek, yalanlar, hikayeler, ayrılıklar, şekilcilikler, sınıflandırmalar, savaşlar, çatışmalar, sen, ben,onlar yoktu…BİZ vardı..BİR vardı..RUH vardı..İhtiyaç duyulan ne bir şey, ne bir yoksunluk, ne bir hareket…Sadece öylece OLDUĞUN GİBİ OLMAK…Ve ÖTESİ…HEPSİ BU..
Karanlık vardı…Karanlığın içinde Işık ta vardı..bunun farkına varabilmen için de gerçeğin gözleriyle ruhunun, kalbinin farkındalığı ile bakıp görmen gerekiyor..zira BAKMAK GÖRMEK DEĞİLDİR…
FARKINDA OL SAHİP OLDUKLARIN, SAHİP OLDUĞUN GÜZELLİKLERE SAHİP ÇIK VE ŞÜKRET…
FARKINDALIK CENNETİN KRALLIĞIDIR..CENNET BAHÇESİNDE BİR ÖMÜR VADEDER..FARKINDA OLARAK YAŞAMAK; TANRININ VARLIĞINI DUYARAK, HİSSEDEREK YAŞAMAK VE ALINAN HER NEFESE, ATILAN HER ADIMA, KOKLANAN HER ÇİÇEĞE, DUYULAN VAROLUŞUN HER SESİNE, DOKUNULAN HERŞEYE VE HERKESE, HİSSEDİLEN BÜTÜN GÜZELLİKLERE, GÖRÜLEN TAMAMI MUCİZE OLAN YARATILMIŞLIĞA YARATICININ ZAMANI OLAN “AN”da SEVGİYLE ŞÜKRETMEKTİR.
HER YENİ GÜNE DUYULARINIZ, VARLIĞINIZ UYANDIĞINDA SİZE SUNULAN BİR ARMAĞAN BU FARKINA VARIN VE KABUL EDİN , ŞÜKREDİN..ÖNCE YARATICIYA
“ BANA NEFESİNDEN ÜFLEDİĞİN, RUHUNDAN BİR PARÇA VERDİĞİN VE VERDİĞİN TÜM YAŞAM HEDİYELERİN İÇİN ŞÜKREDİYORUM. “ DİYELİM.
ÖNCE KENDİ GÖZLERİMİZE , SONRA EN SEVDİĞİMİZİN VE SEVDİKLERİMİZİN GÖZLERİNİN DERİNLİKLERİNE GÖRMENİN, DUYMANIN, TATMANIN, HİSSETMENİN, DUYMANIN, VAROLUP AN’I YAŞAMANIN EN BÜYÜK ZENGİNLİĞİMİZ OLDUĞUNU BİLEREK GÖNÜLDEN SEVGİYLE
“ SENİ SEVİYORUM VE SENİ GÖRÜYORUM…” DİYELİM..
Belki seçersiniz…Belki gidersiniz bu filmi görmeye.. Kimbilir…
BEN DAHA ÖNCE YAŞADIĞIM BİR FİLMİ GÖRDÜM…ÇOK ŞÜKÜR…


İzlemek istediğim yapımlardan birisiydi. Dün nihayet gidebildim. Beni bir hayli sarstığı ve etkilediği için de sizlerle paylaşmayı arzu ettim.
Siyah Kuğu, bana göre bir bale konulu sanat filminden çok daha fazlası. Sarsıcı, uyandıran, silkeleyen, acıtan, yüzleştiren, kişiyi içsel hesaplaşmasıyla başbaşa bırakan, kadının yaradılışını, varlığını, potansiyelini, kendiyle rekabetini, gücünü, kariyer mücadelelerini ve en önemlisi de ebeveyn-çocuk ilişkisindeki sevgi, koruma, iyilik adı altında en büyük zararların sevenler tarafından sevilenlere verildiğini kanırtarak, tokat gibi seyredenin yüzüne vurarak gösteren bir film.
Beni filmde iki replik bir hayli etkiledi. Tam birebir aynı kelimelerle size aktaramasam da ben de kaldığı kadarı ile aktaracağım..
Filmdeki erkek karakterin, kuğu kraliçesi rolundeki karaktere söylediği şu replikler;
” MÜKEMMEL olmak istiyorsan konrol etmeyi değil, bırakmayı öğrenmen lazım ”
“İçinde BEYAZ BİR KUĞU olduğu kadar, aynı zamanda da SİYAH BİR KUĞU var. Ben her ikisini de ortaya çıkartabilecek ve canlandıracak TEK BİR KİŞİ arıyorum ”
Bale, DENGE, UYUM, ZERAFET üzerine kurulu bir sanat dalı. Aynı Hayat gibi… Hayatın kendisi ve hayatı yaşamak da bir sanat. DENGE, UYUM ve ZERAFET bu sanatın sırları.
Varlığımızda da uyum ve dengenin olması için SİYAH ile BEYAZ ın BİR olması gerekir. Bu birlik gerçekleştiğinde de Varlığımız gerçek sonsuz potansiyelini ifade eder.
Filmde; BEYAZ ve SİYAH kuğuyu bir kadın olarak içinde yaşayarak ve yaşatarak ifade edebilmenin, başarının, huzurun, gücün, ihtişamın, mükemmelliğin sırrının BIRAKMAK, HİSSETMEK ve FARKINDA OLMAK olarak işlendiğini anlıyoruz..
Film KUĞU GÖLÜ üzerine kurulu. Bir BEYAZ KUĞU, bir de SİYAH KUĞU rolü var ki ikisi de bir kadında can buluyor.
Her kadının içinde BEYAZ KUĞU ile temsil olunan annesinin küçük, tatlı, duygusal, kırılgan, sessiz, söz dinleyen, aman sorun çıkmasın diyerek herşeye evet demeye çalışarak, kendinden ve kendi isteklerinden vazgeçerek itaatkar derecesinde uyum gösteren, uslu, kurallara uyan, hesap veren, hayır kolaylıkla diyemeyen, bir sevimli kız var, bir de SİYAH KUĞU ile temsil olunan kuralları olmayan, sınırsız, doğal, özgür, seksi, fazlasıyla dişi, çekici, cesur, sıradışı, hayranlık ve merak uyandıran bir kadın var.
Kadının içindeki savaşı, kadınların içindeki, zihinlerindeki dinmeyen sen-ben çekişmesini, küçük kızla, özgür ve seksi kadının güç mücadelesini BEYAZ ve SİYAH kuğuyla beyaz perdede izlemek benim için enteresan bir deneyimdi.
Filmdeki ANNE karakterinin yaşamda kendi yapamadıklarını, gerçekleştiremediği yarım kalan hayallerini kızının üzerinden gerçekleştirmek adına bencilce çabalarını, bunaltan ısrarcı kararlılığını donarak izliyorsunuz…
BEYAZ KUĞU ile tasvir olunan tatlı, küçük kızın hayal dünyasında yaşaması ve kendisine zihninin yalanlarını gerçeği yaparak ikinci bir sanal yaşam kurması , zihnin insana nasıl oyunlar oynadığını birkez daha kanıtlayan görsel bir ispat olarak karşımıza çıkıyor.
Film aynı zamanda ZİHNİN ve ZİHNİN EMRİNDEKİ EGO nun en sevdiği araçları ÖNYARGI, YARGI ve ELEŞTİRİ üçlüsünü kullanarak bolca bayram yapacağı, şahlanarak, coşacağı çok güzel sahnelere sahip..:))))
Sonuçta bir film izledim nihayetinde… Başladı, süresince izledik ve bitti… aynı hayat gibi değil mi?…:)) Lakin bazı filmler, sonraya da kalırlar. İçsel hesaplaşmaya, suskunluğa ve üzerine düşünmeye iterler. Bu da benim için işte o kategoride bir film oldu.
Seçerseniz ve giderseniz iyi seyirler diliyorum. Sevgilerimle…

Bugün Maya Takvimine göre benim doğum günüm. Erken başladık sabaha üç kişilik çekirdek ailemizle güzel bir kahvaltıyla. Baba kızın evden çıkmasıyla mutfağa girdim. Ocakta bol naneli, maydanozlu kabak kalye, evde yakılanan Mozart, dışardan gelen havanın kokusu ile ruhum dans ediyor. Ocakta pişen yemek evin enerjisini yeniden topluyor adeta. Mutfak işlerinin ardından biraz da çekmece, dolap düzeltikten sonra sıra içimdeki çekmecelere, dolaplara gelecek… Doğum günüme dair kendim için bir niyet tohumu ekeceğim bugün meditasyonumda. Maya Takvimine göre her 260 günde bir doğum kombinasyonunuz tekrar ediyor ve sizi doğum enerjinize götürüyor. O gün ektiğiniz bir niyet tohumu 260 gün içerisinde olgunlaşıp gelişebiliyor. Maya Takvimine ilginiz varsa bu özel günleri atlamayın siz de.
Bilmem farkında mısınız zaman hızlandıkça ya da bizlerdeki zamansızlık hissiyatı arttıkça herşey daha bir şeffaf oldu sanki. Herkes içindeki herşeyi bilinçli ya da bilinçsiz olduğu gibi dışarı yansıtır oldu. Bu kimi zaman hem bireysel hem de toplumsal olarak kaosa neden olabiliyor. Ama çözülmeler de işte böyle başlıyor. Hiçbir şey gizli kalmıyor artık, kalamıyor. Yeni enerji denilen durum bu olmalı. Gizlenenler, gizlemek için çaba sarfedenler zorlanıyorlar, ağır depresyonlara sürüklenebiliyorlar. Diyorum ki, her ne var varsa içerlerde bir yerlerde korkmayın önce kendinize söylemekten, aynaya bakmaktan. Kendinize söylediğinizde aslında en büyük adımı atmı oluyorsunuz. Ardından bu farkındalıkla harekete geçip hayatınızda değiştirmek istediğiniz her ne varsa bu yolda yürüyebilirsiniz. Çünkü korku artık bugüne ait bir duygu değil. Korku temelli dramalar yarattıkça biz istemediğimiz senaryoları çekiyoruz hayatımıza ve sonra “nasıl düştüm ben bu duruma” diye soruyoruz, şikayet ediyoruz. Şikayet etmek ise daha büyük kaosa sebep oluyor içimizde, odaklandığımız olumsuzu büyütmekten başka da bir işe yaramıyor.
Dün “Eat, Pray and Love” kitabının filmini izledim. Kitapla pek de ilgisi olmayan, tamamen görselliğe dayalı, yüzeysel bir anlatım söz konusu. Tabiki görsellik de çok güzel verilmiş, hele de oyuncular da başarılı olunca keyifli bir 2 saat geçiriyorsunuz. Filmde özellikle sevdiğim tek cümle; “Her yıkım bir dönüşümdür”. Bunu aslında baş karakterin boşanması için söylüyor filmde fakat çok geniş açıdan baktığınızda, yani hem makro hem de mikro kosmosda, evet… her yıkım dönüştürür!

Şimdi bu fotonun yazıyla ne ilgisi var diyeceksiniz. Dün Doğa çekti bu fotoyu, birlikte oyun oyarken. Okuldan geldiğinde çok yoğun oyun oynuyoruz yatma vaktine kadar. Çünkü ancak bu şekilde şifalandırıyoruz kendimizi her ikimizde. Oyunlarımızda oyuncakları konuşturuyoruz, her birini farklı ses tonlarıyla. Aslında gerçek hayattan yansımalar görebilirsiniz bu oyunlarda yani kendimizi nasıl görmek istiyorsak o oyunu oynuyoruz gerçek hayatta da. Bazen prens bazen de Cindirella olmuyor muyuz hiç? Peki ya bazen iyilik meleği?
Hepinize neşeli bir 5 Lamat (Tavşan) günü dilerim:)

Size biraz GERÇEK MASALLAR’dan bahsetmek istedim. Bu bir film. İçinizde mutlaka seyredenleriniz olmuştur. Çocuk filmi kategorisinde geçen, aslında bütün çocuk filmlerinde olduğu gibi büyüklere içerisinde çok büyük dersler taşıyan bir film.
Yaratmanın çocukların aslında doğal halleri olduğunun, onlar için bütün olasılıkların nasıl mümkün olduğunun, imkansız kelimesinin karşılığının aslında onlarda bulunmadığının, maalesef ebeveynler, çevre ve diğerleri vasıtasıyla onlara aktarıldığının filmi izlerken birkez daha farkına varıyorsunuz. Seyrederken kendi adıma kimi zaman buruk bir gülümseme, kimi zaman da içimde bir acı hissettim. Neden mi ?
Çünkü, sınırsız yaratıcı zekamızın ürünü olan sınırsız hayal dünyamızı KORKU, ENDİŞE, GÜVENSİZLİK, KONTROL isimli canavarların istila etmesine izin verip, çocukların hayallerine de “ÇOK SAÇMA” , “SAÇMA SAPAN KONUŞMA” gibi sınırlamalar getirebiliyoruz ve de içimizdeki çocuğu o istilacılara teslim ettiğimiz gibi, yarının sınırsız HAYAL MÜHENDİSLERİNİ de kendi kaderlerimize ortak etmeye çalışabiliyoruz. Hem de onları canımızdan çok severken… Aynı içimizdeki çocuğa yaptımız gibi.
Sevgili büyükler, ben seyrettim ve dersimi aldım. Eğer hala seyretmeyenleriniz varsa, içinizdeki çocukla 1-2 saat geçirin ve ona tekrar o sınırsız HAYALLER ÜLKESİNİN kapılarını açın. O çocuğun oynamasına, hayaller kurmasına, pembe çayırlarda, yeşil dereler çizip, gökyüzünü de turuncuya boyamasına lütfen izin verin.
İÇİNİZDEKİ HAYAL MÜHENDİSİNİ VE GELECEĞİMİZİN YARATICILARINI BUGÜN ÖZGÜR BIRAKIN !
Filmin orjinal adı: BEDTIME STORIES / Türkçe çeviri adı: GERÇEK MASALLAR / Oynayan: ADAM SANDLER

