Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...



seyahat’ kategorisi arşivi

Köprüdeki sadhu’ya…

İncecik asma bir köprünün ortasındayım. Hafif rüzgarda sallanıveriyor. Öyle korkuyorum ki ne aşağı bakabiliyorum ne yan taraflara. Oysa ki altımda güzeller güzeli Ganga bütün heybetiyle akıyor. “Yok her gün bu köprüden geçemem hocam, başka bir yolu olmalı” diyorum. Hoca bana gülümsüyor, yürümeye devam ediyor. Çaprazımda kocaman bir inek bana bakıyor. Köprünün kenarlarındaki demirlere tutunmuş duran maymunlar her an üzerime atlayabilir. İneğin yanından tek sıra halinde itiş kakış geçmeye çalışırken arkadan gelen motorun korna sesiyle içimden gelen bütün küfürleri sıralıyorum. Tam da o sırada ensemde hissettiğim Om Namah Shivaya tınılarıyla ürperiyorum. Gözlerim doluyor. Biri arkamda mantra söylüyor ama ne söylemek. Enstrüman gibi bir ses. O an ne köprü var, ne Ganga ne de ben. Sadece duyduğum sesin güzelliği alıyor götürüyor beni karşımdaki Himalayaların tepesine savuruyor. Bıraksınlar beni o dağların tepesine oturayım. Şu mantrayı söyleyen her kimse onu da yanıma koysunlar. O söylesin ben dinleyeyim. Mantranın her hecesi hücrelerime işliyor ve bir bakmışım köprünün sonuna gelmişim. Arkama bakmak için ölüyorum. Bu muhteşem erkek sesini deli gibi merak ediyorum. Ve işte hayatımda görebileceğim en yakışıklı sadhu karşımda. Uzunca boylu, iri yarı, saçları rastalı tepeden toplanmış. Bu kadar gencini ilk defa görüyorum. Gülümsüyoruz. Gülüşüyle birlikte içimde çiçekler açıyor. Gözlerindeki derinlik ve sevgi kat be kat yüreğime işliyor. Teşekkür ediyorum ve yürümeye devam ediyorum. İşte böyle hoşgeldin diyor bana Rishikesh ve bir daha köprüden geçerken hiç o kadar korkmayacağım diyorum kendime. Ne zaman korksam içimden Om Namah Shivaya söyleyeceğim ve hayat yolumda geçtiğim ya da geçemediğim ince köprüleri hatırlayacağım. Hepsini yollayacağım Ganga’nın kucağına. Açacağım kollarımı rüzgara ve işte Özgürüm. Bu kadar kolay mıydı dersiniz?

hind1

Sadhular, kendini dünya nimetlerinden çekmiş yogiler. Sadece meditasyon yoluyla kendini özgürlüğe ve tanrıyı düşünmeye adamış kişiler. Kadın olanlarına sadvi deniyor. Hindistan’da 4-5 milyondan fazla sadhu yaşadığı söyleniyor. Gerçek sadhular sadaka kabul etmiyor ve tapınaklarda, mağaralarda ya da ormanda yaşıyorlar. Sadhuların toplumu koruduğuna inanıldığından halk tarafından yiyecek, giyecek anlamda oldukça fazla destekleniyorlar.

Rishikesh’te sadhular her yerde. Hangisinin gerçek sadhu hangisinin sadhu kılığına girmiş dilenci olduğunu anlamak zor olmuyor. Hep onları düşünüyorum. Nasıl bu noktaya gelir insan? Herşeyi nasıl bırakır? Gönül gözü böyle nasıl açılır? En çok gözleri etkiliyor beni. Yaşlısı genci hepsi başka gülüyor. O gülümsemelerinin altındaki bilgelik beni çok etkiliyor. Bazılarına sarılmak istiyorum. Uçak sonrasında tek gece kaldığımız korkunç Delhi’den sonra Rishikesh beni öyle sevip sarmalıyor ki kendimi Ganga’ya atıp yıkanabilir sonra da öylece bütün gün durabilirim. Yaşayabilirim burada diyorum. Fakat bunu dediğim anlarda Doğa’nın gıdısının kokusu geliyor burnuma. Sadhuları düşünüyorum yine. Nasıl bırakır insan ailesini, sevdiklerini, herşeyini? Bağımlılıklarından, bağlarından özgürleşebilir mi?

Zihnimde türlü sorgulamalar ve şükretmelerle geçiyor günlerim. Korkularım, endişelerim, en dipteki gölgelerim hepsi üşüşüyor zihnime zaman zaman. Öyle zamanlarda bu görüntüler çıkıyor karşıma. Derin nefes alıyorum ve yine şükrediyorum. Bu fotoğraf üzerine konuşacak birşey var mı?

hind6

Geceleri çalışmalarımı yaptıktan sonra erkenden yatıyorum. Uykuya dalarken bile sadhular aklımdan çıkmıyor. Rishikesh’e karanlık basınca her biri kendine uyuyacak bir köşe buluyor.  Bez çantaları, sefer tasları, kitapları başucunda, köpekleri ayak ucunda battaniyeyi kafalarına kadar çekince gecenin karanlığında sadhular uyuyor.

Ben ise her gece kesin deliksiz uyurum nasıl da yorgunum derken her gece 3’e doğru sanki biri beni dürtmüşçesine uyanıyorum. Sanki hiç uyumamışım. Meditasyona oturuyorum. Mandala çiziyorum. Kitaplarımı okuyorum. Birşeyler yazmaya çabalıyorum. 5’e doğru göz kapaklarım düşüyor, sızıyorum. 8’e doğru uyanıyorum. Yüzümü dahi yıkamadan matımı kaptığım gibi otelin bahçesine iniyorum. Kendi yogamla başbaşayım. Arada maymun çıkar mı diye bakınırken yakalıyorum kendimi. Savasanaya uzandığımda otelin içinde alt katta ders yapan bir gruptan mantra sesleri geliyor. Bütün ağırlığımla yerdeyim. Toprakla birim. Odama gidip biraz dinlendikten sonra duşumu alıp tütsü kokularıyla bezenmiş Rishikesh sokaklarına atıyorum kendimi. Ve yine köprüden geçmek zorundayım…

hind4

NOT 1: Bugün köprüler (Lakshman Jhula – Ram Jhula) ve sadhularla başlamak istedim. Böyle içimden geldi. Hindistan yazıları devam edecek…

NOT 2: Biliyorum en son postumda daha sık yazacağım diyip 2 aydır el etek çekmişim buralardan. Ama Hindistan’da sadece kalem kağıdımla olmayı tercih ettim.  Dönünce ruhumun büyük bir kısmı oralarda kaldığından ancak buraya aktarabiliyorum notlarımı. Ama yazacak çok şey birikti hepsi sırada bekliyor:)

 

Yaza New York’ta başlamak

Bu yıl benim için yaz, hem iş hem de gezi için gittiğim New York’ta başladı. Uzun yıllar önce gördüğüm bu şehir, bu defa bana çok daha kalabalık, karmaşık ama yine de keyifli geldi. Bütün karmaşasına rağmen kendini sevdiren oldukça yüksek tempolu ve renkli bir şehir. Hemen hemen her alanda alternatifiniz çok yani tam anlamıyla küresel kent aslında. Yılda yaklaşık 40 milyon turist tarafından ziyaret edilen bu göçmen kentte 170 ayrı dil konuşuluyor.

İnsanlar adeta robotlaşmış. Fakat büyük şehir insanının maruz kaldığı trafik, hava kirliliği gibi sorunların yanında belki de en güzel avantajlarından biri şehrin içindeki geniş park alanları. Parklarda tuvalini koymuş resim yapanlardan tutun da, çimlerde güneşlenen, piknik yapanlara hatta enstrümanını tınkırdatıp şarkı söyleyenlere rastlamak mümkün. Günün her saatinde ama özellikle de sabah erken saatlerde parklar spor yapan insanlarla dolu. Hatta sadece koşu ya da yürüyüşle sınırlı kalmayıp çimlerin üzerinde pilates ve yoga yapanları da görebilirsiniz. Bu şehirde yoga anlatılmaz yaşanır. Her köşe başında bir yoga stüdyosu ve parkların hemen hemen hepsinde akşamüzeri altıdan sonra herkese açık yoga var. Matınızı dahi oradan temin edebiliyorsunuz. Sadece eşofmanınızı giyip gitmeniz yeterli ya da Japon turistler gibi anında karar verip eteğinizle de yapabilirsiniz.

ny2

Central Park’ta beni en çok şaşırtan çocuğunun pusetini iterek koşuya çıkmış anneler oldu. Yani “doğurdum da kilom var” diye bahaneniz yok orada. Her koşulda egzersiz yapacak bir ortam yaratıyorlar. Aslına bakarsanız beslenme şekillerini düşünürseniz az bile yapıyorlar.

ny1

Bryant Park'ta herkese açık yoga

Bryant Park’ta herkese açık yoga

Normal bir restoranda tek bir porsiyonla rahat 3 kişi doyabiliyorsunuz. Sağlıklı yiyecek bulmak da zor değil oysa ki. Hemen hemen her caddesinde sağlıklı organik yiyecekler satılan minik yerler mevcut. Fakat ucuz değil. Ve malesef gözlemlediğim kadarıyla aşırı derecede et özellikle de tavuk tüketimi var. Şu ana kadar gezdiğim ülkeler arasında bu kadar sağlıksız et tüketimi olan bir yer daha görmedim. Çocuk menülerinin çoğundan da tavuk eksik olmuyor. Izgarası, kızarmışı her çeşidinden.

 

The Halal Guys, şehrin en meşhur sokak yemek satıcıları. Her akşam üzeri önünde kuyruk oluyor. Her çeşit etli yemek ağır kokular içinde pişiriyorlar. Meraklısı ve seveni çok.

The Halal Guys, şehrin en meşhur sokak yemek satıcıları. Her akşam üzeri önünde kuyruk oluyor. Her çeşit etli yemek ağır kokular içinde pişiriyorlar. Meraklısı ve seveni çok.

Yakın zamanda Spike Jonze’nin “Her” filmini izlediyseniz bilin ki o filmdeki senaryo çok uzak bir zaman dilimine ait değil. Çok yakında karşılaşabileceğimiz normallikte hatta. New York’ta sokakta yürüyen insanların yaklaşık yüzde 90’ı telefonuyla yakın ilişki halinde. Turistlerin ise çoğu selfie çekiyor. Metroda, sokakta, restoranda herkesin elinde telefonu var. Türkiye’de de çok yabancı olduğumuz bir görüntü değil aslında ama orada her anlamda kullanım daha yoğun göze çarpıyor.

Şehrin genelinde beni en fazla üzen, hemen hemen her köşe başında bir evsiz insan görmek oldu. Bu insanlar öğrenci, işsiz, hamile bir kadın olabiliyor çoğunlukla. Böylesine bolluk içindeki bir şehirde bu derece yoklukla savaşan insanlar kapitalizmin soğuk gerçeğini tokat gibi çarpıyor yüzünüze, bir an olsun insan olduğunuzdan utandırıyor sizi. Her birinin elinde kartona yazılmış bir not ve diğer ellerinde de okumakta oldukları kitap. Kimileri kitabına öylesine dalmış oluyor ki koyduğunuz paraya bile bakmıyor. Kimileri de açlıktan kendini kaybetmiş halde.

New York metrosu oldukça rahat ve geniş bir alanı kapsıyor. Fakat metronun alt katlarında gördüğümüz fareleri de unutamıyorum. Fare nüfusunun şehirde yaşayan insan sayısının iki katı kadar olduğu söyleniyor. Yine de şehir içi ulaşım için 24 saat açık metro bana göre tek ve en rahat seçenek. Diğer taraftan hemen merdivenlerin başında karşınıza çıkabilecek hip hop, salsa, techno, punk tınıları da gününüzü renklendiriyor. Kimi zaman metroyu kaçırma pahasına da olsa takılıp kalıyorsunuz.
Gelelim bu şehirde çocukla yapılabilecek etkinliklere; öncelikle yazın gidecekseniz yanınıza hem kendiniz için hem de çocuğunuz için bir şapka ve ince bir hırka almanız tavsiye olunur. Dışarıda sıcaktan kavrulurken herhangi bir mağazaya ya da müzeye girdiğinizde klimadan zatürre olmanız mümkün. Tabiki çocuklar için en eğlenceli yerlerden biri Central Park.  Özgürce koşabilecekleri uçsuz bucaksız bir alan. Çeşit çeşit ağaç, çiçek, böcek, çimlerin üzerinde yürüyen kaplumbağalar, ağaçlara tırmanan sincaplarla çok eğlenceli. Müzelerden Doğa’nın en fazla ilgisini çeken Modern Tarih Müzesi oldu. Modern Sanat Müzesi’ne de (MOMA) gittik fakat oradan çok mutlu ayrılmadı hatta biraz sıkıldı.
Times meydanındaki Toys r us dünyada görebileceğiniz en büyük oyuncakçılardan biri. İçinde dev bir dönme dolap var. Ama bu oyuncakçıda kendinizi kesebilirsiniz rahatlıkla. Yani benim hissiyatım öyle oldu. Her taraftan çılgın tezgahtarlar burnunuza oyuncakları sokuyor, bir yandan çocuğunuz hangi birine bakacağını şaşırıyor. Hadi buyrun geleceğin minik kapitalistleri tüketim cennetine burada adım atıyor.

ny3

Otel odanızdan gökdelenlerin arasından gökyüzünü dahi görmeniz zor

Gezmek için keyifli bir şehir. Ancak en fazla 4-5 gün yeterli diye düşünüyorum. Daha fazlası bünyeye zarar. O gökdelenler üstünüze üstünüze gelmeye başlıyor bir yerden sonra. Paketlenmiş gıdaların devleşip sizi yiyebileceği, otelinizde 39. katta birden nefes alamaz hale gelebileceğiniz hissiyatına kapılıyorsunuz.

Minik tatilimizden…

Barcelona’dan döneli neredeyse 2 hafta oldu ancak yazabiliyorum. Kendimle kalabildiğim saatler o kadar sınırlı ki okullar tatil olduğundan beri, ola ki böyle bir zaman dilimi yakalarsam ne yapacağımı bilemiyorum, tıpkı şimdi olduğu gibi. Uyusam mı, okusam mı, yazsam mı derken şu sıcakta balkonları karşılıklı açıp estirip, sütlü kahve ve yanında çikolatalı birşeyler aldım oturdum bilgisayarın başına. Pek eğlenceli geçen minik tatilimizden bahsetmek niyetindeyim sizlere. Her ne kadar Doğa ile gittiğimiz için şehrin gece halini pek keşfedememiş olsak da ayaklarımız acıyana kadar yürüdük, hiçbir türlü gezmemizden yememizden, içmemizden de kusur kalmadık. Sadece canlı Flemenko Dansı izleyemedik çünkü gece 23’ten sonra başlıyordu ve biz gündüzleri o kadar yoruluyorduk ki gezmekten. Gece o saatte bilmem kaçıncı uykuda oluyorduk:)

Herşeyden önce çok romantik bir şehir. Başbaşa bir defa daha gidile şeklinde aklımıza yazdık. Daracık sokaklardan yürürken birden karşısınıza çıkıveren meydanlar, sahil şeridi, gotik mimarisi, pazarı, müzeleri, parkları, sergileriyle oldukça renkli ve yürüyerek dolaşmak için ideal bir şehir kaldı hafızamda. Doğa’nın yürümeye alışkın olması oldukça işimize yaradı. Bebekken pusete binmiyor sürekli arkasından koşturuyor diye şikayet ettiğim günleri hatırladım da güldüm hatta. Meraklı, uyumlu, kokoş (ayaklarındaki ojeler çıktı diye marketlerde aseton arayacak kadar) bir seyahat arkadaşı oldu çıktı bizimki. Tabiki arada hep söylenip durdu, “bayılıcam yürümekten, şuraya oturucam bak şimdi” her günkü klasik diyaloglarımızdan örneğin.

Gördüğümüz tarihi çeşmeler içinde en sevdiğimiz

En komik tepkiyi Picasso Müzesi’nde verdi. Sanırım o kadar fazla tabloya bakmaktan haklı olarak sıkıldı ki, “Anne bak benim gibi gözünle hızlıca takip et çıkalım. Önünde durup uzun bakmana gerek yok yanii” diyerek hızlandırdı çıkışımızı. Müzeye ilk gitmek istediğimiz gün kuyruğu görünce geri kaçtık. “Ertesi gün sabah erken geliriz” dedik. Fakat ertesi gün sabah gittiğimizde daha uzun bir kuyrukla karşılaşınca bir defa daha anladık ki birşeye karar verince o an yapacaksın, ertelemeyeceksin. Müze, park, klise vs.. her türlü kuyrukları inanılmaz hızlı ilerliyor. Picasso Müzesi’nde de ucu görünmeyen bir kuyruğu 15 dakikada aştık. Picasso’nun eserleri belediyeye ait saraylarda segileniyor. En eski çalışmalar sanatçının 9 yaşından kalma. İnceledikçe yeteneğini nasıl da geliştirdiğini gözlemleyebiliyorsunuz. Bu müzedeki eserler Paris’tekinden sonra en büyük Picasso koleksiyonunu oluşturuyormuş.

La Rambla

Şüphesiz ki şehrin en keyifli yerlerinden biri La Rambla caddesi ve çevresi. Adını “kumlu, kurumuş akarsu yatağı” anlamına gelen bir Arapça kelimeden alan bu cadde,  gerçekten de 14. yüzyılda Barselona’lı aileler yakınlarına evlerini inşa edene kadar sığ bir akarsu yatağımış. İstiklal caddesi gibi trafiğe kapatılmış, her iki yanı tarihi binalar, çiçekçiler, dondurmacılar, restoranlarlar ve günün her saatinde farklı kılıklarda canlı heykeller, tarot falcıları, saç örenler, sokak ressamları, karikatürüstlerle dolu renkli bir cadde.

Caddeden aşağı sahile doğru inerken sağ tarafta bulunan 19. yüzyıldan kalma kapalı pazar da görülmeye değer. Aklınızın alabileceğinden fazla sayıda meyve ve kuruyemiş çeşidi, et, balık bulunan pazarı sabah saatlerinde görmek gerek yoksa gün boyunca çok kalabalık oluyor. Şehrin genelinde çok fazla sayıda turist var. Turistlerin de çoğunluğu minimum 3 çocuklu. Müze kuyruğunda bile sabahın köründe biberonla süt içen bebeler gördük.

Doğa’yı en çok etkileyen yerler arasında La Sagrada Familia ve Park Güell vardı. Her ayrıntısı ince ince işlenmiş bu mimari harikalar bizi de oldukça cezbetti. Kilisenin içindeki mimariyi Doğa’ya anlatana kadar biraz zorlandık tabii her ayrıntıyı sorması sonucunda bir baktık ki birara İsa’nın Doğumu’ndan başlamışız İncil’e gelmekteyiz:)

La Sagrada Familia

Katedral

Ben en çok Katedral, önündeki antikacılar, çevresindeki daracık sokaklardan erişebileceğiniz meydanları sevdim. O meydanlarda içilen şarapların tadı ve sokaklardan yükselen müziğin tınısı çok tanıdık geldi bana. Çok sevdim o an orada olmayı.

 

Plaja sadece bir gün öğleden sonramızı ayırabildik. Soyunma kabini, duş, tuvalet vs..hepsi mevcut. Deniz hafif dalgalı, plaj sadece kum. Tek sorun şemsiye olmaması. İnsanların çoğu sırtında portatif plaj şemsiyesi, yaygısı, içinde mayosu ile geziyor. Ama tabii biz gün içerisinde farklı yerlere gittiğimizde yanımızda şemsiye taşımayı göze alamadık. Bir öğleden sonra güneşi de çok rahatsız etmedi bizi zaten. Doğa’yı sokaktan aldığımız bir kova, kürek ile deniz keyfimiz tamamlandı:) Malum kumsalın tadı kale yapmadan çıkmaz.

Park Güell

Yemekler tam benlik. Alabildiğine deniz mahsülü, her türlüsü kabuklusu kabuksuzu ve yanında ister şarap, meyve ve konyak karışımı olan Sangria, ister köpüklü İspanyol şarabı Cava… hımmm enfes. Şimdi bile ağzım sulandı. Tapas dedikleri atıştırmalıklarla başlıyor yemek, ardından ana yemek sözde yeniyor ama biz tapaslarla doyuyorduk. Doğa da pizza, makarna, hamburger, balık gibi her nerede isek kendine uygun birşeyler buldu yemek için. Yine de İstanbul’dan bavula koyduğum kaşarlı minik sandviçler ve marketten alıp odaya koyduğumuz cornflakes ve süt sabah kahvaltılarında işimizi kolaylaştırdı. Doğa’ya hızlıca kahvaltı ettirip yollara düştük. En çok da Türk kahvaltısını, demli çayı, beyaz peyniri özlüyor insan. Fakat Serdar hadi dese hemen şimdi bavul yapabilirim Barcelona için:) Her yanıyla gezilesi görülesi bir şehir.

 

Londra’ya dair…

Londra ile tanışmam BThaber’de muhabirlik yaptığım yıllardaydı. Gerek Avrupa gerekse de Amerika’da birçok farklı şehir gördüm mesleğim sayesinde. Fakat Londra’nın yeri bir başkadır bende, nedense kendimi hiç yabancı hissetmediğim, tam tersi oraya aitlik hissi ile vakit geçirdiğim bir şehirdir. Geçtiğimiz günlerde yaptığım Londra seyahatinden de yine aynı hislerle döndüm İstanbul’a. Bu defa ailem vardı yanımda ve tam tersi iş değil gezi amaçlı oradaydık. Yaklaşık 12 yıl sonra tekrar orada olmak farklı hissettirdi bana. Bir yandan insanın bakış açısının ne kadar değişebileceğini görürken, diğer taraftan da günlük hayatı özellikle de çocuklu hayatı Türkiye ile karşılaştırmadan edemedim.

En son Londra’ya Ercisson’un R380 cep telefonunun lansmanı için gitmiştim. Hatırlar mısınız bilmem, şimdiki uzaktan kumandalardan bile kalın, outdoor aktivitiler için uygun ısıya, soğuğa, çarpmaya, düşmeye dayanıklı ilk GPRS telefonuydu, yani o zamanın iyi telefonlarındandı. Ericsson ise daha o zamanlardan başlamıştı mobil medyayı konuşmaya. Oldukça etkileyici bir lansman yapmışlardı, fakat o zaman mobil dünyaya yönelik dinlediklerimiz özellikle biz Türk gazetecilere hayal gibi gelmişti. Hayalden gerçeğe dönüşen bu uygulamalara yıllar sonra Ericsson’da çalışmaya başlayınca yakınen tanık oldum. Ve şimdi görüyorum ki uzun süren toplantılar boyunca konuştuğumuz herşey öngörülerin de ötesinde gerçekleşmeye devam ediyor. Gözlemlerime göre İngilizler de cep telefonuyla konuşma ve mobil uygulamaları kullanım konusunda oldukça ilerdeler. Hemen hemen herkes i-phone kullanıyor ve metroda kindle okuyor. Fakat restoranlarda i-pad kullanan ve ebeveynlerinin telefonunda oyun oynayan çocuklar yok denecek kadar azdı. Çocuklar genellikle açık alanda parklarda oynuyorlar ya da kitapçılarda uzunca vakit geçiriyorlar.

 

Ahşaptan yapılmış bir korsan gemisi. İçi ıslak kum dolu çocukların oynaması için.

 

3 yaş çocukları için özel alan; Ağaç evler

 

Havanın oldukça soğuk ve yağmurlu olduğu günlerde bile parklarda kumların üstünde çıplak ayak oynayan çocuklar gördük. Zaten çocuklar yağmura ve soğuğa alışmış olsa gerek çoğu ne bere takıyor ne de şapka. Şemsiye kullanan da pek yok gibi. İngiliz anneleri gayet titiz ve temiz çocuk bakıyorlar fakat çocuklar bir o kadar da endişeden uzak bir şekilde oyun oynuyorlar. Parklar çok geniş ve çok seçenek var. Tahta salıncakta, çadırlara, içi ıslak kum dolu kocaman bir korsan gemisinden ağaç evlere kadar çok farklı oyun alanı var parklarda. Hemen oyun alanının yanı başında ise her Türk annesinin gördüğünde emimin ki şaşıracağı kadar temiz bir çocuk tuvaleti ve alt değiştirme ünitesi mevcut. Ayrıca parkların yakınında mutlaka çocuklar için sağlıklı ve pratik yemek seçenekleri de bulunuyor.

Günlük hayatın akışında ne ulaşım ne de yeme içme olarak zorlandığımız bir durum olmadı. Doğa’nın yürüyüş konusunda sıkıntı yaratmaması bizi çok rahatlattı ve ulaşımımızın neredeyse tamamını metro ile yaptık. Yemeklerde ise tabiî ki öncelik Doğa’nın sağlıklı beslenebilmesine yönelik oldu. İşte bu noktada Türkiye’yi arıyor gözünüz fakat İtalyan restoranları ve fish & chips kurtarıcımız oldu. Et ve tavuk tüketmemeye çalıştık ve en büyük sorunu süt konusunda yaşadık. Büyük marketlerden aldığımız sütlerin tadı ya su gibiydi ya da garip bir aromatik tadı vardı. Anlayacağınız süt gibi süt bulamadık. Pek bir suni geldi tatlar bize. Kahvaltı için Cafe Nero ve Le Pain Quotidien’den vazgeçemedik. Özellikle Cafe Nero, kablosuz İnternet’i, sıcak kahveleri ve güzel sandviç seçenekleriyle orada da gönlümüzde yer etti. Ama benim favorim Le Pain; Hem lezzetli hem de sağlıklı beslenmek istiyorsanız tek adres burası ve şehrin hemen hemen her noktasında var.

Covent Garden'da canlı opera eşliğinde paella

Paketlenmiş hazır gıda konusunda Amerika kadar olmasa da İngilizler de oldukça yol almış. Tabiî ki bu çok da alkışlanacak bir durum değil bana göre. Marketler insanların işten çıktığı saatlerde dolup taşıyor ve baktığınızda çoğu insan hazır paketlenmiş yemekleri tercih ediyor. Öte yandan en çok imrendiğim şey glutensiz ve organik ürünler bölümlerindeki çeşitlilik oldu. Çoğu büyük markette neredeyse apayrı büyükçe bir bölüm sadece bu ürünlere ayrılmış. Sokaklar genel anlamda temiz görünüyor ve her adım başında çöpleri ayrıştıran geri dönüşüm kutuları var. Havaalanına giderken de oldukça büyük ve detaylı bir geri dönüşüm tesisi gördük. Fakat sigara izmaritlerine bir çözüm bulunamamış. Dünyanın halledemediği en büyük sorunlardan biri bana kalırsa ve gittikçe de büyüyen bir sorun Londra’da da karşımıza çıkıyor. Çok fazla sigara içen insan var ve izmaritlerin çoğu yerlere atılıyor. Alışveriş anlamında ise kitapçılar dışında bizi cezbeden hiçbir şey olmadı. Bugün hemen hemen her marka Türkiye’de elimizin altında. Fakat birkaç katlı, içi genişçe, rahatça kitap inceleyebileceğimiz, okuyabileceğimiz kitapçılarımız neden halen yok bilemiyorum.

Tabiki elimizden şemsiyelerimiz hiç eksik olmadı.

 

Keşke kartal ailesi olsaydık


Sömestr tatilinin ikinci haftası kaçtık buralardan. İstanbul’un kardan kıyafetini göremedik ama bedenimizi dinlendirdik, ruhumuzu tazeledik döndük. Turizm sektörünün ölü sezon tanımlamasını pek severim ben. Adeta terk edilmiş hissiyatı veren ama bir yandan da yaşamaya devam eden mekanlar böyle zamanlarda gerçek ruhunu ortaya koyuyor sanki. Denizden esen o soğuk rüzgar bile daha gerçek geliyor. Çocukluğumdan beri öyle alıştığımdan belki de, her şubat tatilinde annem kardeşimle beni alır sıcak bir yerlere götürürdü, sezon ölü de olsa:) Bursa da yaşadığımız için Uludağ dışında bir yere kış tatiline gitme ihtiyacı da duymazdık zaten ama sonrasında ben ilkokulu bitirdim ve İstanbul’a taşındık yine de kış tatili hiç istemedi canımız.
Bu defa annem beni ve Doğa’yı aldı götürdü:) Üç nesil ve de 3 kız, kikirdedik, dertleştik, didiştik, gezdik, yedik, içtik. Hem ne kadar birbirimizin kopyası ama bir o kadar da farklı olduğumuzu gördüm. Anneciğimle vakit geçirmeyi, sessizliğin içinde onunla konuşmayı, hiç birşey yapmadan durmayı ne kadar özlediğimi fark ettim.

Kar nedeniyle uçuşumuz 1 gün ertelendi. İyi ki ertelendi de biz de rüzgarın dindiği o “an” ları yakalayıp kumsala keşif gezisi yapabildik pisimle. Öyle mutlu olduk ki kumsal ve denize kavuşunca o an gerçekten hiç bitmesin, zaman donsun istedik ikimiz de. Bir defa daha gördüm ki çocuk doğada olmalı, doğada büyümeli, doğa ile bütünleşmeli. Pisim de benmimle aynı hissetmiş olmalı ki sadece ikimizin olduğu o uçsuz bucaksız koskoca kumsalda kumlara adını yazarken “keşke kartal ailesi olsaydık” dedi. İçinden gülmek vardır ya hani iç organlarınızdan, işte öyle gülümsetti beni bu söylediği. Öylesine içime dokundu, öylesine mutlu etti ki beni. Hem içimdeki hisleri okuyabilmesi hem de ona koyduğumuz isimle bu kadar birebir özdeşleşmesi çok duygulandırdı beni.
Uçağımız ertelenmeseydi denize elimizi sokamayacak, kumsala adımızı yazamayacak, pati izlerini takip edip şu fotodaki dostumuzla tanışamayacak, anılarımıza bu özel an’ları ekleyemeyecektik.
Bu tatilin bende bıraktığı en taze his; “Basitliğin verdiği tarif edilmez mutluluk”.

İstanbul’umuzu özlemişiz tabii, en çok da Serdar’ımızı ve pamuğumuzu. Doğa en son gün zaten Pamuk diye çıldırıyordu ve geldiğimiz gece resmen birlikte uyudular kucak kucağa.
Okulun ilk günü diye daha akşamdan krep siparişi verdiğinden sabahın altı buçuğunda mutfakta yumurta, süt ve un üçlüsünü çırpmaktaydım. “Hoşgeldin İstanbul’a” dedim kendime:)