Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...



Röportajlarım’ kategorisi arşivi

Astroloji bugün günlük hayatımıza girmiş durumda. Dolunay dönemlerinde gergin olmamak için birbirimizi uyarır, Merkür geri giderken aldığımız kararları gözden geçirir, astroloji haritamızı önemser olduk. Yüzyıllar önce kadim uygarlıkların Ay ve Güneş’in konumlarına göre beslenme düzenlerini dahi değiştirdiklerini göz önüne alırsak, bugün bu kadim bilgileri fark edenlerin sayısında artış olmasının da bir sebebi olsa gerek. Aslında astroloji sorunlarımıza çözüm bulmaya çalışırken başvurduğumuz yöntemlerden sadece biri, belki ufak bir kaçış noktası bizim için, kimbilir belki de kendimizi iyi hissettiğimiz bir liman bazen. Fakat ne olursa olsun yine her konuda olduğu gibi bu derin bilginin çok doğru kanallardan, bilgiyi gerçek anlamda bilen ve deneyimlemiş olandan alınması gerektiğini düşünüyorum. Bu anlamda Nilgün Yüksel ile tanışmam hiç de tesadüf olmasa gerek. Tam da bu konuları sorgularken çıktı kendisi karşıma ve de keyifli sohbet yaptık astroloji üzerine.

 

Nilgün Yüksel

Yüksel, İstanbul Üniversitesi Teorik Fizik Bölümünün ardından Uygulamalı Matematik ve Bilgisayar alanında Boğaziçi Üniversitesi’nde Master programını bitirmiş. Yıldız Üniversitesi Bilgisayar Müh. Bölümünde 7 sene öğretim üyesi olarak çalışmış. Yıllarca Bimsa, Alexander Mann başta olmak üzere birçok teknoloji şirketinde çalışmış ve sonunda kendi İnsan Kaynakları şirketini kurmuş. Bugün hem kendi şirketinde çalışmakta hem de astroloji ve kişisel gelişim seminerleri eğitimleri vermekte. Astroloji eğitimini ise kişisel merakı sonucunda Hakan Kırkoğlu’ndan almış ve kendi bilgileri ve bilgeliği ile sentezlemiş.

Astrolojik harita kader değil

Astroloji haritamızın kesinlikle bizim kaderimiz olmadığını belirten Yüksel, olayların bizdeki birtakım duyguları tetiklediğini ama o olaylar karşısında ne yapacağımızın bizim seçimimiz olduğunu söylüyor. Ve şöyle devam ediyor; “Bazen başımıza gelecek olayları değiştiremeyebiliriz ama bakış açımızı değiştirebiliriz. İşte burada astroloji, kuantum fiziği ile eşleşmeye başlıyor. Tüm olasılıklar yüzer gezer bir vaziyette evrende dolaşıyor. Bir konuya odağımızı çevirdiğimiz andan itibaren, sanki bir mıknatıs varmış gibi tüm moleküllerimiz, parçacıklarımız ona doğru dönüyor. Olasılıklar buna göre gelişmeye başlıyor. Biz sanıyoruz ki tek şansımız vardı, ama sadece görmeyi tercih etmiyoruz. Bu bizim bilinç bakış açımız. Bilincimiz evriliyor, genişliyor. Sahip olduğumuz her şeye başka bir gözle bakmayı öğreniyoruz. Burada kuantum var; “Ahaa” dediğimiz noktalar var ya, o nokta bizim farkında olduğumuz nokta. Bu da zaten yolun yüzde 80’ini oluşturuyor. İsterseniz gidin 10 günlük inziva yapın, o bilincinizi günlük hayatınıza uygulayamıyorsanız bir şey fayda etmez. Farkında olduğunuzda kolay tetiklenmiyorsunuz. Ayrıca her zaman karşınızdaki insanın içindekini görebilirseniz, karşılaştığınız olaylarda insanlardan dolayı da kolay tetiklenmezsiniz”. Yüksel, astrolojik haritamızdaki korku alanlarımızın ve kendimizi günlük hayatta eksik hissettiğimiz zamanların, aslında kendimizi deneyimleme yolumuzu oluşturduğunu söylüyor.

Burçlara göre genelleme yapmayın

Her birimizin 12 burcun bütünü olduğumuzdan söz eden Yüksel, insanlara burçlarına göre genelleme yapmamak gerektiğini herkeste 12 burçtan bir şeyler olabileceğini vurguluyor.

Yüksel’den aldığım bilgilere göre, 12 burcun hepsi birer bilinç düzeyi. Bu bilinç düzeyimizi gökyüzündeki bir hareket etkiliyor. Oradaki bir hareketle bizde ne harekete geçiyor bilmiyoruz. İşte olasılıklar burada başlıyor. Yani aynı olay sizde başka kayıtları açıyor bende başka kayıtları açıyor. İçerden dışarı bir şeyler çıkıyor; siz kızıyorsunuz, ben gülüyorum örneğin. Hayata belli temaları deneyimlemek için gelmişiz, olasılıklar sonsuz. Ama biz bunları bilinç düzeyimizde görebildiğimiz zaman, o bilinç, korkularımız, başarılarımız, ailemiz gibi bir düzlemde farkına varabiliyoruz.  Farkına varana kadar belirli temaları veya kalıpları tekrarlıyoruz, sadece baş aktörler değişiyor.

Dolunayın ve güneşteki patlamaların etkileri

Dünyanın yapısı ile insanın yapısının aynı olduğundan bahseden Yüksel, konuya şöyle açıklık getiriyor;  “Bizim yapımız karbon bazlı  bir yapı. Dünyanın yapısı da aynı. Dünyanın dörtte üçü sudur insanların da öyle. Dünyanın çekirdeğinde demir vardır bizim de kanımızda demir vardır. Bu nedenle güneşteki patlamalar dünyanın kabuğunun içindeki demiri ısıtıyorsa, orada dengesiz hareketler oluşuyorsa bizim içimizdeki demir de aynı şekilde oynuyor”.

Dolunay zamanının önümüzde duran olayların tam aydınlanma, farkındalık zamanı olduğuna dikkat çekerek, “Dolunay zamanı, bizim içimizdeki sıvı da etkileniyor. Örneğin ay zamanı 28 günde birdir, kadının menstürasyon zamanıyla aynıdır. Bu nedenle kadınlar dolunaydan daha fazla etkilenir. Dolunay, kadının bilincine sahip olma zamanıdır.” şeklinde konuşuyor.

Yüksel, diğer yandan güneş ve ay tutulmalarının da farklı bir bilinçle bakıldığında, gerçek bilgiye ulaşmamızı sağladığını söylüyor. Kendi gerçeğimizi görmemiz için de tutulmaların bir araç olduğunu anlatan Yüksel, özellikle tutulma ve dolunay dönemlerinde kendimizle kalabileceğimiz zamanlar yaratmamızı öneriyor.

Seminerler

Nilgün Yüksel, aşağıdaki başlıklarda seminerler veriyor. Seminerle ilgili bilgi almak isterseniz Mor Danışmanlık’a başvurabilirsiniz;

Astroloji ile Farkındalık Yolculuğu : 8 haftalık workshop, sabah 10:30- 13:30 , akşam 19:30-22:30 seçenekleri

 – Astrolojiye Giriş Semineri : 1 günlük, 13:30-17:30 arası cumartesi günleri

 – Kişisel Gelişim Semineri : Ayda 1 kere, seçilen konu üzerinden, interaktif olarak verilecek seminer. Gün olarak  cuma akşamı 19:30-23:00, veya cumartesi günü 13:30-18:00 arası. İlk seminer konusu “Nedir şu Kuantum dedikleri”.  

Mor Danışmanlık, Etiler  : morkisiselgelisim@gmail.com 
0212 351 76 55 www.nurperiozcelik.com

Gerçek dönüşümü sağlayacak tek şey kalp

 

Maya Takvimi Uzmanı Fatih Keçelioğlu’yla geçtiğimiz hafta başında röportaj yapmak üzere buluştum. Yaklaşık 3 saat süren keyifli bir sohbetti. Keçelioğlu’nun anlattıkları içerisinde beni en çok etkileyen, kendi içinde yaşadığı değişimleri ve farkındalıklarını gayet açık yüreklilikle benimle ve dolayısıyla sizlerle paylaşması oldu. Bunun yanısıra güneşteki patlamalar ve scalar energy konuları hayli ilginç gelecek sizlere de. Herşeye rağmen korku enerjisi yaymadan bu bilgileri içsel süzgecimizden geçirelim ve kendi hayatımıza dair özdisiplinimizi oluşturalım. Sohbetimizi özellikle soru-cevap olarak ve kısaltmadan, olduğu haliyle yayınlıyorum ki siz de benim aldığım keyfi hissedebilesiniz.

Son konuşmamızda dünyanın ekolojik olarak son 10 yılı kaldı demiştin. Çok mu geç kaldık dünyamızı kurtarmak için?

Çok geç kaldık ama ekolojik anlamda değil. Geçen yıl bu mesajları verdim; “Dünyamızın ekokolojik olarak 10 yılı var, permakültürle ilgilenelim” dedim ve doğru da söyledim ama bu yıl fikrimi değiştirdim. Bu yıl Hindistan’da bir süre Auroville’de kaldım. (Auroville, 1940’ların ünlü gurusu Sri Aurobindo ve manevi yoldaşı Anne tarafından temelleri atılmış bir ütopik bir kent) 6 yıl önce ilk gittiğimde çok etkilenmiştim. 5-6 haftalığına sadece oraya gittim geçen yıl. Sri Aurobindo, dünyanın geçirdiği bilinç değişimlerini anlatan bir yogi. Artık dünyadan el etek çektiğimiz bir ruhsallık değil maddeyi tanrılaştıracağımız bir ruhsallık yaşamamız gerektiğini söylüyor ve “yeni bir çağa girmeliyiz, yeni bir insan ortaya çıkmalı” diyor. Orada aldığım mesaj şuydu; İnsanlar bu kadar güzel bir vizyonla bu kadar güzel bir yer kurdular, çevreciliğe yöneldiler ama buraya geliş amacımız sadece bu değil. Kendi evrimleri üzerine çalışmıyorlar, nefslerini terbiye etmeye çalışmıyorlar. Ve bunun aslında dünyanın genel bir sorunu olduğu fark ettim. Birşeyler yapılıyor ama yapılan şeyler hep dış dünyaya yönelik. Bilinçli bir yükselme ve gelişme yaşamadığımız sürece istediğimiz kadar ekoloji ile uğraşalım dünyayı kurtaramayacağız. Çünkü temelde radikal bir dönüşüm gerekiyor. Greenpeace örneğin, onlara da çok sempatik bakmıyorum. Eski Greenpeace yöneticisi şimdi Avusturalya’da maden endüstrisinde çalışıyor. Bugün Greenpace’in başındakiler çevreciler değil, iş adamları, bürokratlar..vs. Materyal algının içinde kaldığı sürece ekoloji de bir materyal algı olarak devam ediyor. Burada Mayaların mesajı şu; Sadece kendimizi ve dünyanın kaynaklarını kurtarmak için değil ruhsal yapımız için de dünyaya ve doğaya dikkat etmeliyiz. Onun özüyle temasa girmeliyiz. Çünkü şaman kültürde her bir ağacın bir ruhu olduğuna inanıyorlar. Sadece dünyayı kurtaran, ruhsallığı tamamen dışlayan bir ekolojik yaklaşım yeterli olmuyor. Bir denge kurmak gerekiyor. Maden içimizde. İşlemek için çaba gerekiyor. Ayrıca geleneksel disiplinler gerekiyor mayalarda olduğu gibi. 

Peki nasıl değişecek bu tablo?

Kendi gücümüzü bulmamızla değişecek. Ruhsal olarak kendi gücünü idrak etme durumuna gelmeyince hiçbir şeyi değiştiremeyeceğiz. Her insanın kendi manevi çalışmasını yapması gerekiyor. Bu konuda şu anda yaşayan Mayalar çok iyi bir örnek. El etek çekmekle olmuyor. Uygulamaya geçmek gerek. Mevcut düzene tek başına direnmemelisin. Senin gibi düşünen insanlarla birleşmelisin. Misyonunu bulmalısın. Savaşarak kendi gücünü kaybetmemelisin. Varoluşumuzu genişletmeliyiz. Düşük egomuzdan çıkıp daha derin bir farkındalıkla hayatı yaşamaya başlamalıyız. Haftasonluk reiki ya da yoga kursları da bir işe yaramıyor. İnsanın artık kendi gücünü keşfetmesi gerekiyor. Bu da özdisiplini, kendinle çalışmayı gerektiriyor. Geçici çözümlerin işe yaramadığı bir zamandayız. Tüketim kültüründen dolayı hemen al-sat-yap bilinci var.

Geçen yıldan bugüne ne değişti?

İnsanların aslında en çok istediği şey aşk ve muhabbet. Gerçek samimiyet ve gönülden bağlantı. Kur’an’da samimiyeti İhlas Suresiyle anlatıyor. İhlas samimiyet demek. Bunun inanılmaz şifa verici gücü olduğunu keşfettim. İki tane 10 günlük bir tane de 17 günlük sessiz inziva yaptım. Bunlar çok daha derinden birtakım şeyleri keşfetmemi sağladı. Biz aslında Anadolu’nun tasavvuf kültürüne sahip olduğumuz için, Türkiye olarak çok şanslıyız. İstanbulda  politik gücün oyununa gelmemiş çok iyi erbablar var. Bu kişilerle temasa geçip feyz almak da önemli. Yaşadığımız her türlü sıkıntıyı aşabilmemizi sağlıyor. Gerçek dönüşümü sağlayacak tek şey kalp.  Kalp aslında Arapçada dönüştürücü demek. Ruhsal bir katelizör. Kalbimizi bulduğumuzda, gönül gözümüz açıldığında insanların temel ihtiyacını karşılayacak sevgiyi verebilecek duruma geliriz. İnsanlar temelde neden mutsuz? Temel ihtiyaçlarının karşılanmaması ruhsal bir hastalık yaratıyor. Aslında bir tımarhanede yaşıyoruz. Nefsimizi kırmak için bunları yaşıyoruz.

Ben son zamanlarda özellikle zamanın hızlandığını çok net hissediyorum fizik yaşamda. Bunu nasıl açıklıyorsun Maya Takvimi’ne göre?

Zaman göreceli, tamamen bir enerji. Maya takvimi bilincin evriminin hızlandığını söylüyor. Burada aslında 2 çelişkili mesaj vermiş oluyorum; Aslında bir taraftan bilincin evrimini sağlayacak koşullar hızlanıyor. Dalgalar üzerinde sörf yaptığınızı düşünün. Hayatın evriminin bir sörf olduğunu düşünün. Eskisine göre çok daha büyük ve sık dalgalar geliyor sörf yapmamızı sağlayan. Maya takviminde hızlanan şey zaman değil. Zamanın 2 farklı yanı var aslında; Mekanik zaman ve ruhsal zaman. Mekanik zaman hiç değişmiyor hep aynı. Ama içine daha yoğun evrimsel zaman enerjisi giriyor. Eskiden 10 yılda yaşayacağımız değişimi şimdi 1 yılda yaşayabiliyoruz. Ama tabii o sörf dalgasına binip sörf yapabiliyorsak. Sörfün yoksa ve dalgalar üzerinde sörf yapmayı bilmiyorsan, çok kolay bir şey değil. Gidemiyorsun ve dalgalar senin üzerinden geçiyor. Ve bunu şu an hisseden çok fazla spritüel insan var. Bir yerlerde birşeyleri yanlış yaptıklarını fark edenler var. Ben de bu yollardan geçtim. Ama daha sağlam bir dönüşüm teknolojisi kullanmak gerekiyor. Örneğin, Agama Yoga bana göre böyle bir şey. Herkesin başka yöntemleri olabilir, bu benim yöntemim. Çok yakın bir zamanda bu disiplini seçenler ve seçmeyenler arasındaki fark daha da ortaya çıkacak. Bunu yıllardır çok derin yaşayan insanlar da var. Onlar çok sahnede değiller, onları sadece arayan buluyor. Dolayısıyla bunların da değeri ortaya çıkacak.

Carl Johan Calleman’ın bazı teorileri tutmadı değil mi bu yıla yönelik?

Carlos Bairos’un “Kader Kitabı”nı okudum. Mayaların bilgileri çok sınırlı. Çok gizli tutuyorlar ve açıklamıyorlar. İlk defa mayalardan biri bu konuda kitap yazdı ve geçen yıl basıldı. Ne biliyorsam Calleman üzerinden biliyordum, bu kitap beni çok genişletti. Kitapta, bu takvimin çok önemli olduğu ve dönüşüm zamanında da insanlara çok yardımcı olacağı söyleniyor. Calleman’ın çok inandırıcı bir teorisi vardı. 5. Gece tahmini çok güzel tutmuştu ama 6. Gece tutmadı. Dolayısıyla bilimsel olarak bakıyorsak bu sistem geçerliliğini yitirdi. Tamamen çöpe atmıyoruz ama sorguluyoruz.

1 yıl sonra bitecek bir takvim için neden maya astrolojisi eğitimi veriyorsun?

Calleman Tzolkin’in biteceğini söylüyor ama Carlos Bairos böyle bir şey söylemiyor. Calleman haklıysa 28 ekim 2011’de bitmesi ve gerçekten ruhsal anlamda çok iyi bir bilinç seviyesine gelirsek zaten Tzolkin’e gerek kalmayacak. Olmama ihtimali yüksek bana göre. Zaten Calleman ile şu aralar görüş ayrılığı yaşıyoruz bu konuda. Bana göre, 28 ekim 2011’de bir mucize olmazsa  Tzolkin’i kullanmaya devam edeceğiz.

Birçok felaket senaryosu var 2012 ile ilgili. Bu senaryolarla ilgili yeni araştırmaların var mı?

Güneşin patlamaları var. Bununla ilgili bütün felaket senaryolarının hepsini çöpe atmıştım ama bununla ilgili bir şey yakaladım. Çok bilimsel bir şey. Hatta geçenlerde National Geographic’te bir belgelselde anlatıldı. Güneş aktivitelerinin 11 yıllık çevrimleri varmış. Bu çevrimler zirve yaptığında çok büyük patlamalar oluyor ve gücü çok yüksek parçacık proton, elektron rüzgarı, fırtınası çapıyor dünyaya. Böyle bir şey yüzyılda birkez oluyor. Bu da elektrik ve elektromanyetik bütün aletleri bozuyor ve kullanılamaz hale getiriyor. Böyle bir olay 1859 da yaşandı(Carrington Event). O zaman kuzey yarımküreye çarptı ve bütün telgraf sistemleri iptal oldu. 2 haftaya yakın sürdü. Böyle birşey yüz yılda bir geliyor ama yaklaşık 150 yıldır gelmedi. Dolayısıyla her an böyle bir şey olabilir. Carrington kadar güçlü değilse o kadar zarar vermez ama o kadar güçlü etkide olursa, insanlık taş devrine geri gidebilir. Büyük bir kaos ortamı! Ayrıca insan bedenine vereceği fiziksel zararlar da var. Nasa zaten Haziran ayında böyle bir açıklama yaptı ve insanlığı uyardı. Bununla ilgili farklı siteler var; Bilgisayarınızı, kendinizi nasıl koruyacağınızı anlatıyor.

Dan Winter adında çok çılgın bir bilim adamı var bu konuyla ilgili.  Teorisi de kendisi gibi çılgın. “İnsan bedeni de elektro manyetik bir yapıya sahiptir” diyor. Dan Winter’a göre, 2011-2012 içinde böyle bir şey bekleniyor. “Eğer bu normalden daha güçlü olursa zarar büyük olur. Direkt insanın bağışıklık sisteminin çöküşü” diyor. Hani sörften bahsettik ya işte burada tsunami geliyor ve orada sörf yapmanız gerekiyor. Burada çok ilginç yaklaşımlar var. Enerji kanallarının, nadilerin açık olması, gönül gözünün açık olması çok önemli. “Eğer bu dalga geldiğinde sen hiçbir şeyden habersiz değilsen, farkındaysan ve dalganın üstünde sörf yapabiliyorsan işte bu senin DNA’na işleyecek ve mucize bir aydınlanma böyle olabilir” diyor Winter. Sosyal ve fiziksel anlamda her anlamda bir hazırlık gerektiriyor bu durum. Winter ayrıca, metallerle yakın yaşamamamız gerektiği konusunda bizi uyarıyor. Çünkü enerjinin sıkışması ve tekrar açığa çıkması gibi bir şey. Enerji alanımızda çok fazla metal bulundurmamalıyız. Vücudun asit alkali dengesini korumak ve bu nedenle de yeterli miktarda tuz almak gerekiyor.

Nereye çarptığı önemli. Çok güçlüyse eğer tüm dünyayı etkileyebilir. Düşünün, güneşin bir saniye içinde ürettiği enerjiyi, dünya 1 milyon yıl kullanabiliyor. Korku yaratmak istemiyorum. Teslimiyet önemli.

Winter, enerji dalgalarını hareketleriyle ilgili şöyle söylüyor; “Işığı bükebilen tek şey aşk’tır”. Aslında çok mistik anlamda şuna geliyor; Aşık olmak tanrısallığımızı yaşamak anlamında geliyor. Yaratıcılık da bizim içimizde. Güneç patlamasını da atlatmamızı sağlayacak temel şey budur.

Toplumsal hipnoz durumundan çıkmaya başladık mı?

Tam tersi. Kollektif zihnin yapabileceği çok fazla şey var. Farkındalık ve birlik olmak çok önemli. Burada aslında Scalar energy konusuna girmek isterim. Çok önemli bir teknoloji ama bana kalırsa kadim kültürlerin çok da farkında olduğu bir teknoloji. Atlantis’in kullandığı kristal teknolojilere yakın olsa gerek. Temel meselesi; sonsuz enerji. Evren tek bir enerjiden oluşuyor ve bu enerji farklı frekanslarda, dalga boylarında, farklı hallerde oluyor. Işık, renk, titreşim, madde, bizim bedenlerimiz oluyor. Herşey aslında temelde aynı enerji. Scalar teknolojisi, aynı olan sonsuz enerji kaynağının içine dalıp oradan sonsuz enerjiyi açığa çıkartmak üzerine. Ama atom bilimi gibi değil daha farklı derin bir boyutta. Tesla bu konuda bir dahi. Edison onu rakip görüyor çünkü o doğrusal akımı çıkartıyor. Tesla’nınki altenatif akım olduğu için aralarında bir anlaşmazlık oluyor. Şu anda dünya alternatif akım kullanıyor çünkü çok daha akıllıca bir çözüm. çok önemli bir adam; bütün radyo dalgaları, elektro manyetik alanlar gibi farklı fizik alanlarını biraraya getiren ve çok da iyi niyetli bir insan. Yaptığı araştırmalarda ulaşmak istediği sonuç, tüm dünyaya bedava elektrik dağıtmak. Sıfır noktası enerjisi denilen şeye ulaşıp, enerjinin kendisini bu şekilde yaparak elektriği bedava yapmak istiyor fakat rant sahipleri buna engel oluyorlar. Dolayısıyla parasız kalıyor. Ama Tesla’nın çok ilginç teorisi var. Bunlardan biri Philedelphia Deneyi.  Scalar teknolojisini kullanarak bir savaş gemisini yok ediyor. Çünkü Amerikan ordusu istiyor bunu ama bütün mürettebat deliriyor çünkü gemi aslında yok olduğu sürede bir zaman yolculuğu yapıyor. Çünkü scalar dalgaları zaman boyutunu da işin içine katıyor. Scalar dalgalar çapraz değil doğrusal gidiyor bu nedenle zaman boyutu da işin içine giriyor. Yani savaş gemisini farklı bir boyuta yollayıp geri getiriyor. Örneğin, yıldız savaşları teknolojisi de Tesla’ya dayanıyor. Dolayısıyla Tesla tek bir tabancayla bir gökdeleni aşağı indirebilir bir teknolojisi de var. Bunlar çok güçlü bu teknolojiler bizi çok aydınlık bir yere de götürebilir, karanlık bir yere de. Tabii Tesla öldükten sonra tüm Amerikan gizli servisleri Tesla’nın arşivine ve çalışmalarına el koyuyorlar. Tesla çok şey paylaşmamış herşeyi hafızasında tutmuş çünkü paranoyakmış ama çok gizli bazı bilgilere ulaşılmış ve gizli ajanlar tarafından kullanıldığına dair bazı teoriler var. Ayrıca bu bilgilerin zihin kontrolü olarak kullanıldığı yönünde de teoriler var ki bence çok da gerçekçi olabilir. Özellikle politik alanda kullanıldığını biliyorum.

Örneğin, Masonlarla ilgili bir hikaye var; Romanya’da bir parapsikoloji uzmanı öğretmenim anlattı. Mason bir arkadaşı ona bir sır veriyor. Romanya’da vardiya yapan telepati ve üçücü göz yetenekleri geliştirilmiş bir ekipleri olduğunu söylüyor. İlk olarak insanlara mesajlar veriyorlar özellikle de uyurken gece saatlerinde. İnsanların zihinlerini yönetiyorlar. Uyanık olmak gerekiyor her anlamda. Bunu kendimde gözlemliyorum. İnsanlık için iyi şeyler yapmak istiyorum. Yolda önüme yavaşlatıcı şeyler çıkıyor. Moda, güzellik tarzı şeylere bu kadar saldırmamızın nedeni de bu. Scalar teknolojisi aslında insanların berlirli bir partiye oy vermesi için de kullanılabilir. Türkiye’de de kullanıldığını düşünüyorum.

İşte bu yüzden insanın kendi gücünü, tanrısallığını, özgürlüğünü keşfetmesi çok önemli. Bir matrixin içinde yaşıyoruz aslında bir parapsikolojik savaş var. Alt beynimizi olgunlaştırmalıyız.

Scalar enerji çok olumlu da kullanılabilir. İktidar ve medya bunlardan hiç bahsetmiyor. İnternet sayesinde haberdar oluyoruz. Geleceğin bilimi bu. Doğru kullanılabilirse mucizevi şifa gibi. Onu kaldıracak bir yapıya sahip olmamız lazım. Kendimizi belirli bir disiplinde tutmamız gerek. Yine ciddi bir düşünce dalgası var üzerimizde bizi daha çatışmacı yapmaya yönelik. Çünkü buradan beslenenler iktidar sahipleri. Moda örneğin kadında bir beğenilme takıntısı yaratıyor. Erkek de bunu destekliyor. Aslında tantraya göre her kadın güzeldir. Güzel giyinmekte bir sorun yok ama moda tüketim çılgınlığını tetikliyor. Aslında erkek bir kadının nasıl güzel giyindiğinden çok onun enerjisine bakardı ama artık bu durum değişti.

Ebeveynlik sevgi üzerinden olmalı

Mükemmel anne, ebeveyn olabilme çabalarımızı bir kenara bırakıp, kendimizi olduğumuz gibi sevip, kabul ederek, sıkıntıya düştüğümüz noktalarda bir ebeveyn koçuna danışmak çoğu zaman kurtarıcı olabiliyor.

Gerek dost sohbetlerinde gerekse de iş hayatında hepimizin yakındığı bir konu; Günümüz şartlarında çocuk yetiştirmenin ne kadar zor olduğu. Şartlar ne kadar zorlaşsa da çözümler de bir yandan önceki nesillere göre daha fazla alternatifler sunuyor bizlere. Ebeveyn koçu ya da terapist de bu çözüm alternatifleri içinde en doğru olanları. Ebeveyn ve Aile Koçu, çocuk kitapları yazarı, eğitimci, sosyolog ve araştırmacı Sedef Örsel Özçelik, çocukların hayat kalitesini yükseltmek vizyonu ile çıkmış yola. Özçelik ile ebeveyn koçuna ne durumlarda ihtiyaç olabileceğini ve günümüz koşullarında çocuklarımızla iletişim kurabilmenin kolay yollarını konuştuk.

Günümüz ebeveynlerinin genel profilini nasıl gözlemliyorsunuz?
Şehir insanında 2 tip ebeveyn var; Biri çocuğunun sevgisini kaybetmekten korkuyor. Dolayısıyla onun istediği her şeyi yapıyor. Çok fazla müsamalı. Özellikle de anne çalışıyorsa bu çok sık görülüyor. Diğer taraftan da çocuğunu korkutarak yetiştirenler var; o zaman da çocuk anne babanın sevgisini kaybetmekten korkuyor ve anne babanın her söylediğini yapıyor. Halbuki orta bir yol var onu görmek gerek. Ebeveynliği sevgi üzerinden yapın korku üzerinden değil. Korku toplumumuzda çok hakim. Yemek yedirirken, “polise veriririm” ya da “son lokmayı almazsan doktor amca sana iğne yapar” gibi. Yemesin daha iyi bu durumda. Mükemmel anne, insan diye bir şey yok. Hepimiz kendi girinti çıkıntılarımız, çukurlarımız, eksikliklerimiz, fazlalıklarımızla yaşıyoruz.
Bizim nesilde, yani 1970-1980 yılları arasında doğan kız çocuklarına, “siz büyüdüğünüz zaman iyi eğitim alıp iyi okullara giderseniz ne istiyorsanız yapabilirsiniz, erkeklerin yaptığı her şeyi yapabilirsiniz” fikri verildi. Çok güzel eğitimler aldık ve iş dünyasında atıldık. Başarılı olmak için evliliği ve anneliği olabildiğince öteledik. Sonra annelik bazen zor bazen kolay geldi ama annelik geldiğinde birden fark ettik ki hayat başka bir şeymiş. O zaman kendi rol modelimize döndük annemize baktık. Ama annemiz başka bir yerdeydi. Onun yaptıklarını yapınca da mutsuz olduk ve iki arada sıkışıp kaldık. Bizim nesilin, şu anda annelerin yaşadığı durumun bu olduğuna inanıyorum. Bu sosyolojik bir bulgu.

Bu fotoda Doğa ayak parmaklarıyla kuru dut ve badem yerken:)

Ebeveyn koçluğunu nasıl tanımlarsınız ve terapiden farkı nedir?
Çok dinamik bir ilişkidir. Hiyerarşi içermez. Koçluk yapan kişi kendini bilgi ve deneyim olarak karşısındaki kişiden üstün görmez. Kişinin konuyla ilgili hedeflerini bulup keşfetmesine destek verir. Hedefleri keşfettikten sonra gereken planı yapmasında ve o planı uygulamasında destek olur.
Koçluk terapiden farklı olarak, daha bugüne yönelik, bugünkü arzularınızı, hedeflerinizi bulmanıza yöneliktir. Aynı terapideki gibi sorular sorulur fakat tabii sadece ebeveynlerle ilgilidir. Ama terapi etkisi yaratır. Çünkü sonuçta açılırsınız ve konuşursunuz. Karşınızdaki insan sizi dinler ve hiçbir şekilde eleştirmez. İyi bir koç her zaman için kişinin kendi deneyimleri ve hayatı üzerindeki en bilgili ve en söz sahibi kişinin yine kendisi olduğuna inanır. Başka bir noktada, koçluk ilişkisinde oluşturduğumuz ilişki ile, ebeveynin çocuğu ile olan ilişkisine örnekleme yapmasını sağlarız. Aynı şekilde ebeveynin görevi de çocuğuna o destek ağını oluşturmaktır. Dolayısıyla biz bu ilişkiyi oluştururken sessiz ve sözsüz bir şekilde modelleme yapmasını sağlarız.

Günümüzün ebeveynleri neden ve hangi durumlarda bir koça ihtiyaç duyar? Sosyolojik anlamda bakarsak, içinde yaşadığımız dünyada hangi koşullar bizleri bu tarz hizmetler almaya yöneltiyor?
Koçluk hizmeti ihtiyaç olduğunda alınmalı. Dünyanın en zor işi çocuk yetiştirmek. Anne babalarımız için hayat çok daha kolaydı çünkü anneanneler, babaanneler, komşu Ayşe Teyzeler, halalar gibi geniş bir sosyal ağları vardı. Şimdi anne babanın işi çok zor çünkü çocuk yetiştirmek sadece anne baba gibi 2 kişinin değil koca bir kabilenin işi. Bugün ebeveynler bu soysal ağdan uzaklaşmış bir durumda, çok daha hızlı devinen bir hayat temposunun içerisindeler. Çocukların bütün ihtiyaçları eskiden çok daha kolay karşılanıyordu, şimdi o kadar kolay karşılanmıyor. Bunlar sadece fiziksel değil; Sevgi, ilgi, emek, inanç, oyun, aile, sosyalleşmeden bahsediyoruz. Bütün bu ihtiyaçları ebeveynler tek başına yüklenmeye kalktıklarında çeşitli zamanlarda psikolojik çöküşler yaşayabiliyorlar. Bu nedenle şimdinin çocukları bizim çocukluğumuzdan farklı. Günümüz koşullarında, soluksuz kaldığı zamanlarda ebeveynin danışacağı birine ihtiyaç var. Bu mutlaka terapi olmak zorunda değil. Terapi uzun süreçlidir. Koçluk ilişkisi anlıktır. Örneğin çocuğun yemek problemi, sosyalleşme güçlüğü, okula gitmek istememe gibi problemleri bir ebeveyn koçun yardımıyla çözümlenebiliyor. 

Ailelere verdiğiniz Connection Parenting – Çocuklarla Elele seminerlerinizden bahseder misiniz? Temel olarak ebeveynlerin bu seminer sonrası ne gibi kazanımları oluyor?
Yedi haftalık bir workshop. Kurucusu Pam Leo. 35 yıllık tecrübesi var çocuklar konusunda. İlk kızı doğduğunda, “niye çocuklar büyüyünce bazıları Gandhi oluyor, bazıları Hitler oluyor” diye sormuş kendine. Buradan yola çıkarak da okumaya başlamış. Kendisi de eğitim almış ve ayrıca evinde çocuk bakmış. Sonra zaman içinde biriktirdiği deneyim ve bilgilerini kullanarak böyle bir method geliştirmiş. 7 hafta sürüyor çünkü birtakım şeyleri fark edip, anlamamız, önce zihnimizde yerleştirip sonra bir şekilde onu hayatımızın içine sokabilmemiz için zaman ve deneyim gerekli. Seminerde birçok konuya değiniyoruz. Aslında ebeveyn bir nevi içsel yolculuk da yaşıyor. Kendiyle ilgili birtakım şeyleri fark ediyor. Kendi ebeveyn modellerini fark ediyor. Neleri niye yaptığını anlamaya başlıyor. Saygı konusunda ne düşündüğünü ve çocuğuna bunu nasıl verebileceğini anlıyor. Çocuğunun içindeki üzüntü kabının ne olduğunu fark ediyor. Sevgi kabının var olduğunu öğreniyor, bu kabı nasıl dolduracağını konuşuyoruz. Bu methodu alıp da çalışan bir insanın hayatının değişmemesine imkan yok çünkü sadece çocuğuyla değil eşiyle ve iş arkadaşlarıyla olan ilişkisinde de faklılıklar yaşamaya başlıyor. Semineri alanların hepsi hayatlarının farklı yerlerinde bunu kullanmaya başlıyorlar. Pam benim inandığım, yaptığını uyguladığım birçok şeyi çok güzel bir şekilde açıklamış methodta. Bu nedenle benim bunu üzerime giyip sunmam çok kolay oldu. Pam bu methodu sadece kendisinin örettiği insanlara eğitmenlik izni veriyor. Şu anda kendisi hasta ve 1 yıldır da eğitim veremiyor. Umarım iyileşir ve eğitim verebilecek kişiler çoğalır.

Bilgi için; www.cocukluyuzbiz.com ya da sedef@cocukluyuzbiz.com

Doğru iletişim için 4 temel öneri;
1.Çocuğunuzla herhangi bir konuda sıkıntı yaşadığınızda yere oturup iletişim kurun. Diz çökmeyin, yere oturun.
2.Günde en az bir öğünü muhakkak birlikte, evde, sofrada oturarak, televizyon kapalı iken yiyin.
3.Çocuğunuzla günde minimum 10 dakika yüksek kaliteli zaman geçirin.
4.Çocuğunuzla ilgili herhangi bir konuda karar vermiyorsanız durun ve bekleyin.

Kaliteli zaman nedir?
Örneğin çocuğunuzu alıp parka götürdüğünüzde siz bankta oturur kitabınızı okursunuz, çocuğunuz da oynar. Ama bu durum çocuğunuzla aranızdaki bağı kuvvetlendirmez, sizi yakınlaştırmaz. Halbuki bir top alıp birlikte parkta oynarsanız aranızdaki bağı güçlendirmeye başlarsınız.Yüksek kaliteli zaman budur. Top atmak, karşılıklı yuvarlamak bile önemli. O top atıp geri gelirken çocuk ayrılmayı, ayrıldıktan sonra tekrar kavuşmayı, giden varlığın tekrar kaybolmadığını, tekrar geri geldiğinin sessiz sözsüz anlatımını öğreniyor. Burada birçok mesaj var; Ben seninle oynuyorum, sana vakit ayırıyorum, seni seviyorum mesajları. Çocuklar sürekli bazı oyunları tekrar oynarlar. Çünkü tekrar ve devamlılık hali onların beynine bazı şeylerin yerleşmesini sağlıyor. Oyun çocuğun terapisidir. Çok önemli bir besindir.

Önceleri astrot olmak istiyordu. Bugünlerde veteriner olmaya karar verdi. Yanlış anlamayın bu veteriner kıyafeti. Doktor kostümü diye hemşire kostümü almışım yanlışlıkla. Neyse veteriner kostümü olduğuna ikna ettik.:) En severek oynadığımız oyunlar bunlar bizim; Astronot olup elimizde torba aya gidip taş toplamak ve veteriner olup bütün oyuncak hayvanları muayene etmek.

Bu röportajım İnfomag Aralık sayısında yayınlandı. Aslında dergide tabiki de Sedef’in çok hoş fotoları var ama burada biraz gülün diye pisi fotoları ekledim:)

Yeni bir dünya yaratmak bizim elimizde

Dünya 21 Aralık 2012 tarihine kitlendi bekliyor. Herkes birbirine kendi felaket senaryolarını anlatıyor. Dilden dile dolanıyor hikayeler. Korku bilinci her geçen gün daha da yayılıyor. Tam da bu korkularımıza tuz biber ekecek bir film bu ay vizyona giriyor. Fragmanı bile midenize sancılar girmesi için yeterli, sonuna kadar izleyebilir misiniz bilmiyorum. Bunlar senaryonun ön yüzü. Bir de buz dağının görünmeyen tarafı var; Ekolojik felaketler. Dünyayı bugüne getiren biziz farkında mıyız? Bir an önce bu sorumluluğu alıp üzerimize düşenleri yapmazsak, “Yuva” belgeselinde dediği gibi dünyanın 10 yıl sonra bütün kaynakları bitmiş olacak.
Maya Takvimi uzmanı Fatih Keçelioğlu, takvimin son gününün sanılanın aksine 21 Aralık 2012 değil, asıl tarihin 28 Ekim 2011 olduğunu söylüyor. Bu tarihle birlikte insanoğlunun bilincinde büyük bir değişim başlayacağına dikkat çeken Keçelioğlu, takvime göre 8 Kasım 2009 tarihinden itibaren “6.gece” adında bir döneme girileceğini ve bu dönemin ekonomik anlamda ciddi boyutlarda bir kriz getireceğini söylüyor. Keçelioğlu’na göre bu kriz artık büyük bir dönüşüme yol açacak. Artık geri dönüş olmayacak. Yani kar amaçlı iş yapan, doğaya uyumlu çözüm üretmeyen şirketler, perma kültür ve sürdürülebilir enerji kaynaklarını kullanmayan ülkeler ne yazık ki kendi kendilerini yok edecek. Evet oldukça sancılı, büyük çöküşlerle geçecek bir dönem bekliyor bizleri. Bu süreçte hem bireysel hem de toplumsal olarak neler yapmak gerektiğini Keçelioğlu ile konuştuk. Röportajı bu ay İnfomag’da köşemde yazdım fakat bu hali daha ayrıntılı şekli olup Alternatifkarma’ya özel; Fatih

28 Ekim 2011 dünyanın sonu mudur?

Hayır değildir. Mayalar kesinlikle böyle birşeyden bahsetmiyorlar. Bunun insan psikolojisi ile ilgisi var. Ruhumuzun derinliklerinde birtakım korkular besliyoruz. Özellikle dünyanın sonuna yönelik bir korku taşıyoruz. Bu da gerçekten kolektif bilinç. 10 binlerce yıl önce felaketler yaşamışız. Şimdi onu yansıtıyoruz. “Maya takviminin sonu geliyorsa dünyanın da sonu geliyordur” diyoruz. Direkt sıradan bir insan zihninde ilk akla gelen şey bu oluyor. Dolayısıyla mayalara baktığımızda hiçbir yazıtta “dünyanın sonu geliyor hepiniz öleceksiniz” gibi bir durum yok.

Peki doğal felaketler?

Bu takvimde böyle bir bilgi yok. Bilimsel olarak da mümkün görünmüyor. Jeolojik olarak dünyanın yerkabuğu oturmuş durumda. Büyük depremler, volkan patlamaları için bir neden yok. Her kafadan bir ses çıkıyor. Her araştırmacı kendi bakış açısından bir yorum getiriyor ve bunların büyük bir kısmı belirli bir bilimsel geçerliliğe sahip olmayan teoriler. Örneğin dünyanın kutuplarının yer değiştireceği gibi. Bunu mesela galaktik hizalanma denilen bir astronomik olayla bağlıyorlar. Halbuki böyle birşey yok. Çok fazla yanıltıcı bilgi var. Ben bile bir defa da hepsini hatırlayamıyorum. Maya takvimi ile ilgili özellikle internette çok faklı kaynaklar var. Foton kuşağı, ufoların gelişi gibi teoriler var. Ben bunlara şöyle bakıyorum; İnsanlar sorumluluğu kendinde görmek istemiyor ve bir şeylere yansıtıyor. Başına kötü bir şey gelecekse, yani ya Marduk gelecek, ya galaktik hizalanma olacak ya da ufolar gelecek. Tamamen sorumluluğu uzağa atmaktır bu.

Maya takviminde dönüşüm bizimle gerçekleşecek diyor değil mi?

Evet ama bu maya takviminin belirli bir yorumu. Hocam Carl Johan Calleman’a göre maya takvimi bilincimizin nasıl dönüştüğünü anlatıyor. Bu bizim üzerimizden oluyor, bizim dışımızda bir kaynaktan değil. Bunun bir kozmolojik, spiritüel bir merkezi var ama bu direkt bizi etkiliyor. Biz de evrenin bir parçasıyız. Benim dikkat çekmek istediğim asıl konu şu; Maya takvimini bir kenara atalım. Dünya zaten çok büyük bir felaketle karşı karşıya; Ekoloji felaketler. Yuva belgeselinde en sonunda verilen bir mesaj var; İnsanlığın şu anki gidişatını değiştirmek ve dünyadaki yaşamı öldürmemek için 10 yılı var. Yani saatli bir bomba gibiyiz. Dünya niye böyle? Bizim dünyayı kullanış şeklimizden, yemek yeme şeklimizden, tüketim alışkanlıklarımızdan, enerji tüketim alışkanlıklarımıza dayanıyor tüm felaketlerin nedeni. Dolayısıyla sorumluluk bizim elimizde. Bir şeyleri uyanıp düzeltmezsek zaten kendi sonumuzu hazırlayacağız. Bunun maya kehanetleriyle bir ilgisi yok. Para ve soyut değerler kendini gittikçe güçlenerek kendini ön plana koyuyor. Fakat bir taraftan da son 10 yıldır alternatif bir bilinç yayılıyor. Bu da diyor ki; “evet böyle gidersek dünyanın sonu olacak. Basit yaşayalım, et tüketmeyelim, organik beslenelim, perma kültürle ilgilenelim ve sürdürülebilir sistemler yaratalım.” Bu çok güzel bir dalga ve buna çok destek verelim. Dolayısıyla iş yapış şekli de çok faydalı şekillere dönüşebilir. Basitleşmek zorunda değil ama büyük resmi görerek iş yapmak gerekiyor. Sadece ben kar edicem ve bu yumurtaları satıcam dediği zaman bir yumurta fabrikası kuruyor. Gübresi geliyor, petrol harcanıyor, gübreler zaten petro-kimya ürünü. Tavuklar kötü bir yerde yaşıyorlar. Onlardan çıkan yumurta sağlıklı değil. Onlara yapılan antibiyotik insanları zehirliyor. Böyle bir zincir. Ama doğa ile uyumlu, sürdürülebilir sistemler yaratılırsa, ki perma kültür bu konuda çok çığır açıcı bir yöntem, çok daha sağlıklı işler yapabiliriz. Bunu yapmak da zorundayız zaten. Artı enerji teknolojileri de çok önemli. Örneğin Almanya tüm enerji kaynaklarının yüzde 30 gibi bir kısmını sürdürülebilir enerji kaynaklarından besliyor. ABD’de bu oran yüzde 2. Dollayısıyla diyor ki, bütün bu sistemleri gözden geçirmemiz gerekiyor. Yoksa büyük sıkıntılar yaşarız. Bu bize neyi söylüyor? Bilincimizde bir değişim oluyor ve bu her zaman kendi niyetimizle olmak zorunda değil. Bazı olaylar ve durumlar bizi ekolojik düşünmeye zorluyor. Bu da maya takviminin dinamiğinin özü. Maya takvimi diyor ki; Dünyaya bakış açımızı, dünya ile olan ilişkimizi etkileyen birtakım kozmik enerjiler var ve biz onlardan etkilenerek düşünüyoruz. Ve bu son 5 bin yılda dünyada bu şekilde bir düzen yarattık ve şimdi bu hatamızı fark edip bir alternatif yaratmaya çalışıyoruz. Bunun ilk sırasında bir gerilim var. Bu gerilim de bizi bir senteze getirecek ve orada da daha sağlıklı bakış açısına ulaşacağız. Ben pek çok spiritüalist gibi; ışık bedenlerimiz olacak, çakralarımızın hepsi açılacak, telepati yeteneğimiz gelişecek şeklinde görmüyorum. Daha ayakları yere basar bir şekilde bakıyorum olaya. Daha sosyal ve bilimsel bakıyorum. Maya takvimi bize aslında sosyo ekonomik dönüşümleri açıklıyor. Sosyo ekonomik olarak biz yeni bir düzene doğru gidiyoruz ve tabiî ki bu çok kolay olmayacak. Büyük kargaşalar, acılar, çöküşler, krizler olabilecek. Ama böyle bir bilincimiz olursa zaten başımızdan geçeni anlama şansına sahibiz. Korku ve panikle insanlar bugün eski inanca sarılmaya devam ediyorlar. Burada bir direnç var. Hopiler, mayalara yakın bir yerli kültür, diyor ki, zamanın bu aşamasında bir ırmağın kenarına tutunmamanız gerekiyor. Irmağın içine dalıp akmanız gerekiyor. Ama pek çok insan korkuyor. Korkunun ilacı bilgidir. Maya takvimi de sosyo ekonomik anlamda bizim nerden nereye gittiğimiz anlamında bize böyle bir ışık yakıyor.

Para konusunda yeni bilinç ne olacak?

Para bir soyutlama. Aslında bir kağıt parçası. Değerleri olduğu konusunda tüm insanlık hem fikir olduğu için paranın bir değeri var. Bu da bizim beynimizin sol tarafının ortaya attığı bir soyutlama. Sol beyin ben merkezli ve analiktiktir. Dünyada ulusların ortaya çıkması, toplumda hiyerarşinin ortaya çıkmasının altında yatan neden dünyaya bizim sol beyin üzerinden bakmamızdır. Buna 5 bin yıl önce başladık ve böyle bir bilinç yarattık. Şu anda olan şey ise, bunun bir alternatifinin uyanması ve aslında her şeyin bundan ibaret olmadığı. Biz aslında şu anda burada olanın değerli olduğunu görmeye başlayacağız çünkü öteki tarafta neye bakıyoruz; faizler, krediler, borsa sistemleri; Bunlar tamamen soyutlamaya dayalı. Bu da aslında bir taraftan insanlar arasında uçurumlar yaratıyor. Yuva filminde de gördüğümüz gibi, dünyada çok fazla sosyal göçler olacak. Sadece paradan dolayı değil, su ve yiyecek kaynaklarının tükenmesinde dolayı. Bunların altında yatan da yine o soyutlama şekli. Bizim için bir besin tüketmek ve kendi ihtiyaçlarımızı karşılamak bir kar amacı olmaya başladı. Bütün endüstriyel sistemler dünyanın dengesini bozuyor. Bunlar bize bir şekilde geri dönecek mutlaka. Böyle bir kriz yaşadığımızda düşüneceğimiz şey şu olacak; evet bu sistemleri kullanmayı bırakıp sadece şu an burada olan, doğa ile uyumlu ve dengeli olan, diğer insanları da herkesi düşünen bir ekonomik sistem yaratmak zorundayız. Bunun tam olarak nasıl olacağını bilemiyorum çünkü ekonomist değilim ama belki bugünkü para sistemi tamamen çökebilir. Yerine tamamen bambaşka bir alışveriş sistemi kurulabilir. Çok kolay olmayacak zaten çok zor ve büyük sancılar içerisinde olacak. Gerçekten dünya böyle bir yere doğru hızla gidiyor. İlerili görüşlü insanlar, iş adamları olarak şimdiden yapılabilecekleri yapmak gerek. Bu adımları atan iş adamları zaten yeni dünyada ayakta kalanlar olacak. Diğerleri büyük sıkıntılar yaşayacak.

Dönüşüm bizimle gerçekleşecekse, bireysel olarak kendimizi bu dönüşüme nasıl hazırlamalıyız?

Maya takvimi aslında şunu söylüyor; Evet bir ilahi plan var, bir yaradılış planı var. Sosyal ve bireysel hayatımız birtakım kozmik, ilahi enerjilere göre şekilleniyor ancak bu demek değil ki bizim hiçbir sorumluluğumuz yok bu olan bitende. Yüksek bir sorumluluğumuz var. Ben bir kenara çekiliyim, ne olacaksa olacak diye bir şey yok. “Bu dünya bir ilüzyondur, bu dünya yalandır, dünyadan el etek çekmeliyiz” gibi spiritüel bir algı var günümüzde. Bunun biran önce değişmesi gerek. Ruh ve madde birbirinin içindedir aslında. Biz maddesel, sosyal hayatımızı spiritüel yapmalıyız. Bu da çok fazla eylem gerektirir. Yani kendimizi pasifize etmek yerine çok daha aktif olmamız gerekiyor. Bu da aslında para dediğimiz şeyin yani madde dediğimiz şeyin de ruhsal olduğunu fark etmekte geçiyor. Onun ölü bir madde olmadığını, doğanın tanrının yansıması olduğunu fark etmemiz gerekiyor. Bir ormanı 5 ton kereste olarak görüyorsak gözlerimizde o zaman orada bir sorun var. İşte bunun değişmesi gerekiyor.

Maya takviminin bilgilerine neden ihtiyacımız var? Bu bilgiler olmadan bir dönüşüm yaşanamaz mı?

Bilinçli olmamızı ve bilinçlenmemizi sağlıyor. Şöyle bir benzetme vardır; bir balık suda yüzdüğünün farkında değildir. Su ile çevrilidir ama suyu görmez. Biz de insanlık olarak bir bilinç ırmağı içinde yüzüyoruz ve bunun belirli bir akışı var. İnişleri, çıkışları, zor köşeleri, rahat yerleri var ama biz farkında değiliz. Maya takvimi bizim bunu fark etmemizi sağlıyor. Hangi dönemlerde, hangi tarihlerde, nasıl enerjiler bizim bilincimize tesir ediyor? Bunu gördüğümüz zaman kozmik planla daha uyumlu akmamızı sağlıyor.

Bu takvimdeki kehanetlerin doğruluğuna nasıl inanabiliriz? Neye dayanarak güvenerek inanabiliriz?

Ben özellikle Caral Johan Calleman’ın araştırması üzerinden maya takviminin yorumuna inanıyorum. Temel farkı; Diğer bütün araştırmalar 21 aralık 2012 tarihine kilitlenmiştir ve o tarihe kadar bizim nasıl bir bilinç dönüşümünden geçtiğimize dair bize en ufak bir bilgi sunamamaktadır. Calleman ise, öncelikle 28 ekim 2011’in son tarih olduğunu söylüyor ve bu son tarihe, yani bilincin en son aşamasına girerken kademe kademe sürekli birtakım dönüşümlerden geçtiğimizi söylüyor. Ve bu tamamıyla test edilebilir bir yöntem. Biz şu anda 6. gündüzü yaşıyoruz ve 6. gece başlayacak. 6. gece başladığında (8 Kasım 2009) büyük ekonomik sıkıntılar tekrar başlayacak. Daha ciddi bir kriz, daha derin bir dönüşüm yaşayacağımızı gösteriyor. 3 Kasım 2010’a kadar sürecek. Ama zaten hiç geri gidiş olamayacak. Bilinç hep dönüşecek. Belki geçen yılki ekonomik krizden daha derin bir kriz yaşayabiliriz. Calleman medyum değil. Sosyolik, bilimsel bir araştırma yapıyor. Tabiî ki sezgilerini de işin içine katıyor. Geri gelirsek, 5. geceyi yaşadık 2008’de, bu piramidin sadece 8. katının 5. gecesidir. 1999’dan başlayarak dünyaya yeni bir farkındalık getiren bir bilinç katı bu. Piramidin bir alt katında gece ve gündüzler yirmişer yıl sürüyor. Bu beşinci gece denilen süreç 1932-1952 arasında yaşandı. Büyük buhran 1929 da yaşandı; Hitler, 2.Dünya Savaşı’nın yaşandığı dönem. 5. gece zaten en karanlık gece olarak biliniyor. En büyük yıkımı getiren, eski bilincin ölümünü sağlayan. Yani 2008’de yine aynı dönem; 5.gece bittiğinde Obama seçildi. 6.gündüz başladı. Kriz yavaşladı. Ancak yeni bir dünya yaratacaksak o zaman bizim bu sistemi değiştirmemiz gerekiyor. Gecelerde ekonomik krizler, gündüzler de rahatlama oluyor. Ama artık rahatlama olmayacak artık bu anlamda sona geldik. “Krizi atlatalım yine eski düzen gelecek” diye bir şey olmayacak. Besin, petrol, madenler sonsuz değil. Parmak çıtlatmasıyla yaratılmıyor.

Özgür insanın doğumu nasıl olacak?

İnsan hakikate ulaşamıyor. Ruhun hakikatinden tut da sosyal hakikat. İçtiğimiz su sağlıklı mı, yediklerimiz sağlıklı mı bunu bilmiyoruz. Sürekli bir toplumsal hipnoz var. İnsanların sürekli kendi güçlerinden çıkartıldıkları bir hipnoz bu. İlginç bir örnek var buna; Bu ay yine tam 6. gece başlarken bir film gösterimi giriyor 2012 ile ilgili. Bu film örneğin insanların tamamen korkmasını sağlayacak bir film. Ne işe yarıyor bu tür mesajlar? İnsanlar özgürlüklerinden ödün veriyorlar, korkmaya başlıyorlar ve kendi merkezlerinden çıkıyorlar. Yeni insanın doğuşu, bize gelen bu tür mesajları kendi filtremizden geçirerek olayın hakikatine uyanmamızla gerçekleşecek. Dünya çok kaotik bir noktada. Bunun sonunda ya yeni bir dünya yaratacağız ya da bu kaos bizi tamamen aşağı çekecek. Belki de kendi sonumuzu gerçekten hazırlayabiliriz. Böyle bir ihtimal her zaman var. Dolayısıyla sorumluluğumuzu almamız gerekiyor. Her insanın sorumluluğu var. Şu anda tek yapabileceğimiz bizim gibi insanları bulmak, örnek olmak. İnsanın dünyadan kaçmadan, kendi özünü ruhsal potansiyelini fark etmesi gerekiyor. Dünyanın içinde olup dünyayı dönüştürmek gerekiyor. Dünya iktidarı insanların sağlıklı düşünmesini engelleyecek birçok strateji uyguluyor. Elektro manyetik aletlerin yaydığı radyasyon, suya katılan, diş macununa katılan florid, besin maddelerindeki aspartam, birçok kanserojen madde. Bütün bunlar bizim daha yüksek bir farkındalığa ulaşmamızı engelliyor. Titreşimlerimizi düşürüyor. Evrende herşey titreşim. Baz istasyonları, kablosuz internet, elektro manyetik aletler hepsi dalga boyutumuzu düşürüyor. Örneğin şehirden çıkıp doğa gittiğimizde çok daha yüksek enerjiye ulaşıyoruz ve düşünce boyutumuz değişiyor. Bunlara da dikkat etmek gerekiyor. Cep telefonu için özel kulaklık kullanmak, kablosuz modemi gece yatarken kapatmak gibi birçok dikkat edilecek şey var. Örneğin, dikkat edilmesi gereken ve pek çok nedenle farkına varamadığımız genetik modifikasyonlu tohumlar konusu var. Dünyada küresel ısınmadan daha büyük sosyal sorunlar yaratabilecek bir mesele. Bu konuda da insanlar ne yazık ki uyutuluyorlar. Tohum yasası geçti mesela meclisten. Hormonlu gıda kimyasal zehirdir o kimyasalı vücut bir şekilde atabilir ama genetiğiyle oynanmış gıdalar sizin genetiğinize işliyor ve tamamen mutasyona uğratıyor sizi. İntihar geni diye bir şey var. Bulaşıcı bir şey. O sezon bütün hasatlar durabilir ve milyonlarca insanın açlıktan ölmesine yol açabilir.

İlişki sistemleri diye birşey duydunuz mu hiç? İlişkinin de sistemi olur mu dediğinizi duyar gibiyim. Peki ilişkide bir bilgelik ve akıl var desem size.

ilişki2Her türlü ilişki sistemleriyle çalışan profesyoneller için metodlar, araçlar ve yöntemler üreten bir kuruluş olan CRR Alliance, Ekim ayı itibariyle Takım ve İlişki Sistemleri Koçluğu Programı’nı (ORSC) İstanbul’da başlatıyor. Eğitim, CRR Alliance Türkiye Ortağı olan Akıllı İlişkiler şirketi tarafından organize ediliyor.
Geçtiğimiz günlerde sohbet etme olanağı bulduğum Akıllı İlişkiler İlişki ve Ekip Koçu Gülsün Zeytinoğlu’nun verdiği bilgilere göre, bu program koçların, ilişkilerle sistemlerle daha verimli çalışabilmesi için oluşturulmuş araçlardan oluşuyor. Program çok farklı alanların karmasından oluşuyor; Kuantum fizik, pozitif psikoloji, Zen budizmi, Gestalt, NLP ve daha birçok araç.
Zeytinoğlu, ilişki sistemlerinin ne anlama geldiğini şöyle açıkladı: “Çiçeğe müdahale edemezsiniz. Yapraklarının gideceği yön vardır onu da bir tek o biliyordur. Onun gibi ilişkinin DNA’sına yükleniyoruz. İlişkideki bilgelik ve akıla yükleniyoruz. Bireyler o ilişkinin sesi oluyor. Çünkü görünmeyen ilişki bireylerin ağzından konuşuyor. Bireyleri dinliyoruz, ama onu yargılamak ya da övmek için değil. Bunu kim niye yaptı diye sormuyoruz. Bu ne anlama geliyor diye bakıyoruz.”
ORSC Programı, takımların bilgelik, potansiyel ve yetkinliklerini vizyonlarına odaklamalarına, verimliliğin arttırılmasına, takım içinde ve ortaklıklarda sağlıklı ilişkiler yaratılmasına olanak tanıyan etkili, araştırmalarla desteklenen, denenmiş yöntemler sunuyor. Programa, takım liderleri, İK yöneticileri, STK ve diğer sosyal hizmet çalışanları, devlet birimlerinde görevli profesyoneller, danışmanlar, koçlar gibi değişimle uğraşan, takımlarda ve ilişkilerde verimlilik ve olumluluğu artırmayı hedefleyen profesyoneller katılabiliyor.
Belirli bir sektör odaklı olmadıklarına dikkat çeken Zeytinoğlu, eğitimin katılımcılara sağladığı avantajları şöyle anlattı; “Program, özellikle İK yöneticilerinin şirketlerin sistemini ve alt sistemleri iyi anlamaları açısından ilişkileri çok farklı şekilde görebilecekleri modüllerden oluşuyor. Örneğin eğitimin ilk bölümünü tamamlayanlardan yüzde 25’i koçtu, geri kalanlarlar İK yöneticileriydi. Program, ilişkinin aklını çok iyi kullandırtıyor. Duygusal zeka, sosyal zeka tamam ama bu program ilişki zekası sistemini katıyor bir üçüncü bacak olarak. Bu daha önce hiç adı konulmamış bir şey.”

Yönetici kendine dönük çalışmalı
Zeytinoğlu, “Şirketler bize mutlaka işler kötü iken gelmiyorlar. Örneğin iki farklı bölüm ortak bir projeye başladığında ya da yönetim değişiklilerinde çok faydalı oluyoruz. Değişim yönetimi için müthiş bir araç. Çok fazla donanım sağlıyor” dedi.
CRR Alliance’tan Arzum Akduran Köseoğlu’nun verdiği bilgilere göre, yöneticiler arasında çok fazla bilgi kirliliği var. Birçok eğitim alıyorlar, “şöyle yap, böyle davran” diye bir dolu şey öğretiliyor. Ama o kalıplarla davranmaya çalışıp kendi sistemlerine, neye ihtiyacı olduğuna hiç bakmayıp, red gelince de sıkıntı yaşıyorlar. “Ben nasıl bir ilişki içindeyim, bu ilişkinin neye ihtiyacı var. Bu kişinin sesi ne söylüyor. Benim sesim ne söylüyor ve ben bu kişiyle nasıl bir ilişki yaratıyorum diğerlerinden farklı?” şeklinde kendilerine dönük sorgulamalar yapmaları gerekiyor. 

Anlık motivasyonların devamı gelmiyor
Şirketlerin çoğunlukla ilişkiye bakmadan çalıştıklarını söyleyen Zeytinoğlu, “Kurslar açıyor, yoga eğitimi veriyor, geceleri eğlenceye götürüyorlar. Ağaçtan zıpladın ettin ama o anlık motivasyon için mükemmel. Bunların da işe yaradığı yer var. Bunları destekliyorum ama burada yapılan şeylerin sürdürülebilir olması, desteklenmesi gerek.” Zeytinoğlu, herkesin sesine çok değer veridiklerini ve derin demokrasi dediğimiz bir kavramla çalıştıklarından bahsetti; “Herkesi dinliyoruz, herkesi duyuyoruz. Hoşumuza gitmeyen sesler vardır ya biraz marjinal kalır şirketin içinde. Konuşur kimse dinlemez. Onları da alıyoruz. Nasıl vücudunuzda bir yeri kesip atamıyorsanız bu ilişkide de bunun bir anlamı var. Sessizin de söylediği bir şey vardır onu da katıyoruz. Sosyal olaylarda da çok etkisi olabilecek yöntemler içeriyor. Birbiri ile zıt, çatışma halinde olabilecek kişileri de bir araya getirdiğiniz zaman aslında toplumsal barışa götürecek bir bacağı da var. İlişki sistemleri, Güney Afrika’da siyahlarla beyazlar arasında kullanıldı, İrlanda da kullanıldı. Gay, lezbiyen ilişkilerinde, kadın-erkek ilişkilerinde kullanılabiliyor. Bütün mesele birbirini dinleyebilmek.”
Henüz dünyada da çok yeni olan ORSC eğitim programı, ilk olarak Amerika’da başlamış. Bugün İngiltere, Dubai, Güney Afrika, Kanada, Türkiye ve kuzey ülkelerinde veriliyor. Program aralıklı olarak toplam 6-7 ayda tamamlanıyor.

*İnfomag Ekim sayısı köşe yazım.