Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...



Röportajlarım’ kategorisi arşivi

İstanbul’dan New York’lu bir şifacı geçti

Oyuncu, İleri Seviye Jivamukti Yoga eğitmeni, sertifikalı Ohashiatsu Eğitmeni, şifacı ve Uma Thurman’ın erkek kardeşi;  Dechen Karl Thurman’ı tanımanız için kilit kelimeler bunlar olabilir ama onda bundan çok daha fazlası var.

detchen1

İleri Seviye Jivamukti Yoga eğitmeni Dechen Karl Thurman, geçtiğimiz günlerde Yogatime’da ders vermek üzere İstanbul’a geldi. Hem dersine girip o atmosferi yaşama hem de ders sonrası kendisiyle bolca vakit geçirme fırsatım oldu. Aslına bakarsanız bu röportaj bir dergide yayınlanacaktı fakat dergi içeriğinin yoğunluğundan haber bir sonraki aya uzayınca daha fazla bekletmek istemedim. İlk olarak Alternatifkarma okurlarına gitsin dedim. İyi de oldu!  Thurman, “Bugün Satürn ile çalışacağız” diyerek başladığı dersi, oyunculuk yeteneğiyle kurguladığı bir atmosferde sürdürüp, Fukuşima santralinde radyasyon sızıntısını gidermeye çalışan ekibe meditasyon ile kapattı.  Her şeyiyle dopdolu, farklı, oldukça ilham verici bir dersti. New York’da yaşayan bütünsel bir şifacı olan Thurman, bu yıl diğer festivallerin yanı sıra, New York Yoga Journal Konferansı, Almanya Yoga Konferansı ve Wanderlust Yoga Festival’inde hocalık yapmak için davetli.

Oyuncu, İleri Seviye Jivamukti Yoga Hocası, sertifikalı Ohashiatsu Eğitmeni, şifacı ve Uma Thurman’ın erkek kardeşi;  Dechen Karl Thurman’ı tanımanız için kilit kelimeler bunlar olabilir ama onda bundan çok daha fazlası var. Bana kalırsa bu etiketlerin altına sığmayacak kadar anlamlı olanı ise budist bir kültürün içinde büyümüş olmak. Dechen ismi Tibet dilinde büyük mutluluk anlamına geliyor. Tibet Budizmi’nin önde gelen uluslararası öğretmeni olan babası Robert Thurman, bugün Kolombiya Üniversitesi’nde Hint-Tibet Budist Araştırmaları Profesörü olarak görev yapıyor. Tibet meditasyon teknikleri, mantralar, Japon Shiatsu geleneği ve yoga Thurman’ın hayatını şekillendiren temel taşlar olmuş. Michael Almereyda’in “Hamlet” filminde Guildenstern’ı ve Gerald Fox’un Bret Easton Ellis filminde Patrick Bateman’ı oynadı. Diğer taraftan oyunculuk kariyerine de halen devam etmekte ve eğitimini aldığı bu öğretilerin oyunculuğu üzerinde büyük etkileri olduğunu söylemekte.

Budist bir kültürün içinde büyümenin bugünkü hayat görüşünüze ne gibi etkileri oldu?

Büyürken ailem Geshe Wangyal, Lama Govinda, Tara Tulku Rimpoche, Dr. Yeshe Donden ve Gehlek Rimpoche gibi Tibet’ten mülteci olarak gelen aydın öğretmenleri ağırlama konusunda kültürlerarası bir öncüydü. Bu müthiş hocaların yardımıyla meditasyon pratiğimi geliştirmeyi öğrendim. Dharamsala Hindistan’da 1 yıl kadar yaşadım. Dalai Lama’yı ilk defa Dharamsala’da gördüm. Amerika’da büyüyen bir genç olarak toprakları yok edilen bir ulus görmek omuzlarıma çok fazla yük bindirmişti. Fakat merhamet duygumu çok geliştirdi. Tibet’ten kaçan azizleri evimizde ağırlamak, onlara gündelik işlerinde yardımcı olmak aile içi görevlerimdendi. Amerika’da orta sınıf bir ailenin çocuğu olarak istediğim birşey olmadığında ailem hep Tibetliler ile karşılaştırırdı. Bu durumda beni ilk gençlik yıllarımda biraz zorlasa da nasıl bir kültür bütünlüğü içinde büyüdüğümü yoga öğrendikten sonra fark ettim. Tibetlilerin özgürlüklerine kavuşmasına katkıda bulunamadım ama okulda onları hep savundum, destekledim.

Yoga ile nasıl tanıştınız?  Yoganın oyunculuk hayatınıza ne gibi katkısı oldu ?

New York School of Arts’ta oyunculuk üzerine eğitim alırken çok katı bir program olan Playwrights Horizons’a başladım.  Buradaki İsveçli dans dersi öğretmenimiz Maude Karlsonn, aynı zamanda bir yoga hocasıydı. Bize sürekli çeşitli yoga duruşları yaptırıyordu. Duruşlar sırasında nefes almamızı, canımız acısa, ağlasak, gülsek de dayanmamızı istiyordu ama bir yandan da bize karşı çok anlayışlıydı. Bizim için harika bir rol modeldi. İlk dönemin sonunda bize Jivamukti Yoga Okulu’nun broşürlerini dağıttı. Broşür üzerinde Sharon Gannon’un karga pozunda olduğu bir fotoğrafı vardı. 19 yaşlarımda olduğumda o dönem, spiritüel olmaktansa , budizmden uzak, tamamen tüketim gençliğinin bir parçasıydım. Jivamukti’de girdiğim ilk ders Sharon Gannon, Om Mani Padme Hum mantrası ile dersi açtı. Bu mantra benim büyüdüğüm mantra idi. Ama yaşım gereği ebeveynlerimden gelen fikirlere karşı koyma psikolojisi içinde olduğumdan Sharon Gannon’dan gelen bilgiyi almaya daha açıktım. İşte her şey böyle başladı. Yoga duruşları ve nefes çalışmaları bana daha fazla konsantrasyon ve farkındalık sağladı. Tabi ki aileme olan saygım da daha fazla arttı. Yoga sayesinde tekrar budizme dönerek öğretmenlerimin içindeki ışığı gördüm. O ilk dersten sonra yıllarca yoga yaptım ve 30’lu yaşlarımda öğretmen oldum. Bugün halen Manhattan’daki Jivamukti Yoga okulunda ders veriyor ve aynı zamanda eğitmenlik eğitimleri de veriyorum.

IMG_4713x

Masaj eğitmeni olmak nerden aklınıza geldi?

New York Üniversitesi’nde shiatsu masajını öğrendim. Böylece doğal dokunuşum gelişti. Masaj, ilişkilerin, hayatın, aile hayatının, sağlığın bir parçası. Masaj profesyonel dünya ile sınırlı değil. Ta ki insan, hayvan, bitki gibi türlerin oluştuğu ilk ana kadar giden derin bir konu. Hayvanlar kendi kendilerine ve birbirlerine masaj yapıyorlar. Masaj birlikte yaşamanın bir parçası. Misyonu “Barış için dokunmak” olan öğretmenim Ohashi’yi bulduğum için şanlıyım. Okulumun adı Ohashiatsu. Ohashi, Hiroşima’da radyasyondan çok etkilenmiş. O zaman bir yaşındaymış, büyüdükçe kendi bedenini kendisi iyileştirebilme şifasına kavuşmuş ve geleneksel shiatsu öğretisini yeniden düzenlemiş. Böylece Jivamukti ve Ohashiatsu olmak üzere 2 kadim öğretinin modernize edilmiş halini öğrendim.

Derslerinizde farklı bir stiliniz var. Bunu nasıl oluşturdunuz?

Ohashiatsu bana sinir sistemi ile bağlantı kurma olanağı verdi. Derslerim sırasında ellerimle dokunduğumda öğrencilerimin hangi kası rahatlamış hangisi gerilmiş hissedebiliyorum.  Ben kendime başkalarına yardım ederek iyi bakıyorum. Misyonum bu. Oyunculuk yeteneğimi de derste kullanıyorum. Böylece yoga mitlerini ve duruşları öğrencilerin zihinlerinde daha kolay canlandırıyorum ve kalıcı oluyor. Müzik seçimlerimiz de nefesin ritmine göre oluyor ve sinir sistemini harekete geçiriyor. Buna nada yoga diyoruz. Nadilerin (psijik enerji kanalı) üzerine çalışıyoruz.

Kendi pratiğinizde halen asana çalışıyor musunuz?

Evet halen asana yapıyorum. Hatta hiç yapmadığım bazı asanaları deniyorum. Daha gençken yaptığım asanaları da halen çalışıyorum. Yogada birçok farklı stiller var. Benim kişisel tarzım farklı yoga stillerinden oluşan bir yelpaze. Ben herkesin her pozu yapabileceğine inanıyorum yeter ki motivasyonları olsun.

Budizm üzerine ne gibi çalışmalar yaptınız?

Resmi olarak Budizm çalışmadım. Sadece bir çocuk gözüyle gözlemledim. Tibetlilere hizmet etmeyen batılıları anlamıyorum ve de üstelik çok entelektüel geçiniyorlar. Örneğin Tibet kültürüne ait birçok kitabı İngilizceye çevirdiler. Ama İngilizce bilimsel kitapları, edebiyatı Tibetçeye çevirmediler.  Tibetliler fizik öğrenmek istiyorsa Çince argümanları okumak zorunda kaldılar. Batılı entellektüeller için bu ciddi bir karma ve bu karma ile uğraşmak benim işim değil. Ve ben böyle bir durumun içine doğdum, kendi özgür kararlarımı verdim ama bir yandan da bu durumdan ayrı kalmadım. Bazen Jivamukti yoga stüdyosundan çıkınca Tibet kültürüne ait hediyelik eşyalar satan dükkanın önünden geçerken gözlerim dolardı çünkü “onları satan ve satın alan insanlar bunların gerçek anlamını biliyor mu acaba” diye düşünürdüm. İsmim Tibet ismi ve beyaz bir adamım. Yoga hocaları isimlerini de Asya isimleriyle değiştiriyorlar. Ben Tibet polisi değilim sadece onlara hizmet ettiğim için minnettarım. Örneğin mantralar öyle durduk yere istenildiğinde hızlandırılabilecek bir süreç değil. 35 yıl bir mantrayı söylemek kişiyi farklılaştırıyor. Bir mantrayı 20’li yaşlarında öğrenen biri ile doğuştan öğrenen ve 35 yıl mantra ile büyüyen biri farklıdır. Yani ben çocukluğumdan beri mantra söyleyerek büyüdüm dolayısıyla bunu içselleştirebildim ve keyifli hale getirdim. Başka birinin uygun bulmayacağı ve çok gizemli şeyler yapıyor gibi görünebilirim ama aslında ben onlarla eğleniyorum, oynuyorum. Örneğin bir mantrayı 20 yaşında öğrenen biri, 15 yıl boyunca bu mantrayı söylese bile mantrayı öğrenmeden önceki hayatı, mantranın anlamı ile çelişebilir. Ben bunu yaparken de rahip gibi kendimi adamış biri değilim. Sadece ailemden gelen oyunculuk örneklerinden esinlenerek kendi sentezimi oluşturuyorum.

IMG_4696x

Dechen Karl Thurman’dan çok seyahat eden ve yoğun çalışanlara öneriler:

  1. Otelinizi ayarlarken kendinize bir de masaj randevusu ayarlayın. Bu aslında hotellerin kayıt paketinde olmalı. Birçok insan biliyor ki çalıştığımız şirketler için kendimizi de satıyoruz. Bunu kötü anlamda söylemiyorum yani kendimizi işe çok veriyoruz. Yaptığımız iş bedenimize bakıyor. Çünkü bedenimizde yaşıyoruz. İnsanlar “masaj için hiç zamanım yok” diyor ama masaj kendimiz için çok önemli bir yatırımdır.
  2. Her nereye giderseniz, gittiğiniz ülkeye kendi ülkenizden yiyecek götürün ilk gün yemek için. İlk gün sadece kendi ülkenizden götürdüğünüz yemekleri yiyin. Böylece bedeniniz daha yavaş içsel geçiş sağlar. Bu, hocam Ohashi’nun kendimin de uyguladığım bir önerisidir.
  3. Geçtiğiniz her bir saatlik zaman farkı için bir gün geçmesi gerek. Normale dönmek için kendinize bir gün vermeniz gerek.
  4. Önemli toplantılara girmeden önce de mutlaka bir süre dinlenmelisiniz.

viparitakarani2Jetlag’in bedene etkisi ve jetlag için en iyi duruş

Thurman, yoğun ve uzak mesafe seyahat edenler için duvarda ayaklar yukarı pozu olan Viparita Karani’yi (Sanskritçe Başaşağı Eylem anlamında) öneriyor. Duvara yakın bir mesafede yere uzanıyorsunuz, ayaklarınızı duvara kaldırıyorsunuz. Kendinizi kalçadan kaldırırken, kalçanızın altına kum torbası görevi görecek bir havluyu rulo yapıp koyabilirsiniz. Ayak tabanlarınızı duvara değdirip yardım alarak kalçanızın iyice duvara yapışık olmasını sağlayın. İsterseniz başınızın altına yastık koyabilirsiniz. Bu duruş, ayaklardaki kan dolaşımını düzenliyor, sinir sisteminin alışkanlıklarını ters yüz ediyor. Yogada yer çekimi ve manyetizma, sinir ve dolaşım sistemiyle önemli bir ilişki içindedir. Manyetik bir obje hareket halindeyken bir elektrik alanı oluşturur. Kanımızdaki demirin az da olsa bir manyetizması vardır ve dolaşımı bizim elektrik alanımızı oluşturur. Ayrıca dünyanın da oldukça büyük bir manyetik alanı vardır. Ve bu manyetik alan dünyanın farklı yerlerinde farklı şekillerde oluşur bu nedenle bazı yerlere gittiğimizde kulaklarımızda bir çınlama olabilir. Hocalarımdan öğrendiğime göre, kulaklardaki çınlamanın nedeni elektromanyetik etkiden kaynaklanır. Çakralardaki (psiko fiziksel enerji merkezi) duyma duyusu boğazda yer alıyor. Onun üzerindeki çakralar yani üçüncü göz ve tepe çakra, fiziksel olmayan duyularla, yani yerçekimi ve manyetizma ile ilgilidir. Bu yüzden manyetik alandaki değişmeyi bir koku ya da tat biçiminde hissetmeyiz çünkü ondan alt taraftaki çakra sorumlu. Bunu kulaklarımızda hissederiz çünkü en yakın çakra boğaz çakrasıdır. Kendi içimizde elektro manyetizmi duyacak özelliklerimiz var ama onu çok kullanmıyoruz. Çünkü hayatta kalmamız için gerekli olan duyular dokunma, görme olduğu için ağırlığı onlara vermişiz. Bu yüzden kan akışını tersine çevirerek aslında vücudumuzu yer çekimsel olarak kandırabiliriz. Böylece vücudumuz önce yer çekimi için kendini ayarlayıp daha sonra da manyetik açıdan kendini tekrar ayarlar.

Dersin sonunda Fukusima üzerine meditasyon yaptırmak  o anda mı aklınıza geldi?

Gezi Parkı direnişine baktığımda aslında yapılması gereken, Türkiye’nin kalben açılması ve gelişmesi gerektiğini düşünüyorum. Dünya genelinde insanlar kaynakları paylaşacak ve dertlerini birlikte çözecek. Türkiye de artık balık yiyemeyecek olan Japonlara yardımcı olmalı, kalbini açarak bu durumunu aşmalı. Aslında böyle bir şeyi çözmek kolay değil ama yoga sınıfında bunu adreslemek iyi fikir böylece insanların kafalarında bir ışık yakmış oluyorsunuz. Ohashi bana demişti ki, “problemlerini çözmeye çalışma bir tane daha bul.” Yani hep daha büyük bir problem daha vardır.  Ve bu problem çözülmediğinde büyük sorunlar oluşturur. Japonlar ve onların nükleer santrallini işleten şirket çok yardım talep etmiyor, gururlu bir yapıdalar. Olayı sessiz sedasız çözmeye çalışıyorlar. Eğer oradaki sorun çözülmezse etkileri hepimize ulaşabilir.  Bu kalpten açılımı kullanarak Türkiye büyük bir liderlik şansı elde edebilir. Öyle bir döneme giriyoruz ki, artık insanlığa etki edecek güç sahipleri silah tüccarları olmayacak. Birleşmiş Milletler’in ya yapısı değişecek ya da işlevini kaybedecek ve yeni bir uluslararası örgüt doğacak. Ve bu örgüt silah satanlar tarafından kontrol edilemeyecek. Bu örgütü daha fazla yiyecek üretenler kontrol edecek çünkü gıda silahtan daha yararlı ve gerekli. İnsanlar artık dünyayı Amerika’nın kurtaracağına inanmıyorlar. Burada liderlik anlamında bir boşluk var. Şirketleşmeye karşı biri değilim zaten düşündüğümüzden daha uzun zamandır şirketlerin hakim olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bugün, toplumların yönettiği dünyaya gelmeden bir önceki aşamadayız. Şimdi bir geçiş sürecindeyiz. Şimdi işte bu röportaj gibi çalışmalarla oraya yaklaşacağız ve bu hayali gerçeğe dönüştüreceğiz.

**Bana değerli vaktini ayırdığı için Dechen Karl Thurman’a ve kendisiyle beni tanıştıran eski dostum Mina Erçel’e sonsuz teşekkürlerimle.

Fotoğraflar Şeref Yılmaz tarafından çekildi.

Tıp doktoruydu, Jyotishi oldu

Çıkış kaynağı bilinmiyor fakat zaman içerisinde test edilmiş en muazzam astroloji bilgisi olduğu söyleniyor; Vedik astroloji, evrenlerle birlikte hareket ediyor ve “Işığın Bilimi” anlamına geliyor.

Yaradılışa ve kim olduğuma dair çocukluğumdan bu yana merakımdan dolayı sonunda vedik astrolojiye rastlamam tesadüf olmasa gerek. Jyotishi (Vedik astroloji eğitimi alan kişiye verilen Sanskrit isim) Dr. Lale Durupınar’ı facebook’ta Astrovedik Grubu ile tanıdım ve paylaştığı bilgileri gördükçe Vedik Astroloji’ye olarak merakım daha da arttı. En sonunda kendisiyle derin bir sohbette buldum kendimi ve hatırladım ki yıllar önce yogayı bana öğreten ilk hocam vedaları anlatırken şöyle demişti; “Vedalar mantra ile yazılır. Hem sözle söylenir hem de manevidir. Vedaları herkes okuyamaz. Yoganın ne olduğu ilk olarak vedalarda açıklanmış”. Bu cümleler halen o günkü gibi zihnimde. Bilgi anlamına gelen vedaların en yeni bölümleri yaklaşık M.Ö. 500 senesi civarında ortaya çıkmışken, en eski metin yaklaşık M.Ö. 1500 yıllarına ait. Yıllardır araştırdım, okudum durdum vedalarla ilgili. Fakat Lale Hanım’la karşılaşana kadar vedaları bilmenin bizim için bu denli önemli olabileceğinin farkında varmadığımı gördüm. Kendisine bu öğretinin ona ve onun aracılığı ile bizlere ne gibi katkıları olabileceğini sordum.

 Vedaları bilmek bize ne kazandırır?

Köklerimizi bilmek önemli. Özellikle indigoların yani gençlerin bunu bilmesi gerekiyor. Gençler ruhsal konulara eğilimli. Bu dünyada niye var olduklarını sorguluyorlar. Ama astrolojide spiritüel bir eğitim bulamazlar. Vedik astroloji matematiktir. Evrenin yaratılışı da matematikle büyük orantılar içerisindedir. Kadın çağına da girdik. Astrovedik grubumuzda da çoğunluğu kadınlar ve gençler oluşturuyor. Hayatlarının amaçlarını bulmaya çalışan insanlar var. Bugünü, geçmişi ve yarını öğrenmek istiyorlar. Ama vedik astrolojide madde bir yere kadar ifade edilebilirken , tamamen maneviyat gösterilir. Vedik Astrolojinin hedefi ruhsal özgürlüğe gidiştir. Vedik Astroloji karmanın matematiğidir.

Batı astrolojisi olasılıkları söylüyor. Vedik astroloji de böyle mi?

İkisini kuzen olarak kabul etmek gerekiyor.  İkisinin temelinde yine matematik var. Fakat batı astrolojisi evrene dünyadan bakar. Bu konuda dünyada çok iyi çalışan astrologların astronomi bilgisi de olmalıdır. Vedik astrolojinin geçmişi çok eski. Dünyaya evrenlerden ve ötesinden bakıyor. Bunu görünce büyülendim. En fazla etkilendiğim tarafı bu oldu.

Hayat amacınızın bu olduğunu nasıl keşfettiniz?

Hayat amacım tamamen vedik astroloji değil elbette. Ancak yaşamımın bu parçasında vardığım muazzam bir öğreti. Çünkü varoluşun kaynak bilgisi onda. Doktorluk mesleğimi yaparken, pek çok soru vardı zihnimde. Bu soruları sorarken kendi özümde  değişimler yaşadım. Çok materyalist bir yapı içerisinde yetiştirildim. Bu nedenle hissettiklerimi ve fark ettiklerimi kimseye anlatamadım, soramadım. Ama hep daha ötesi olduğunu fark ettim. Kitaplardan başka başvurabileceğim kaynak, kimse yoktu. Mitoloji ve tarih okudum yoğun olarak. Ardından reiki geldi. İlk reiki hocam Hindistan’dan oldu. Ameliyatlı hastalarım reiki ile daha hızlı iyileşmeye başlaması beni çok sevindiriyordu.. Bana öğretilen tıp bilgisinden de ötesi olduğunu biliyordum ve bildiğimi uyguluyordum mesleğimde. 2004 yılında Diş Doktoru Turgay Köyağasıoğlu ile tanışarak ve onun vasıtasıyla Reiki gibi enerjilerin öğretmeni oldum. Karmik regresyon terapisi, Hipnoz ve Otohipnoz eğitimini de yine ondan aldım. Eğitmenliğe başladım. Bunları genişleterek mesleğime kattım. 

Astroloji ile üniversite yıllarında ilgilenmeye başladım. Çeşitli kaynaklardan okudum, araştırdım ve Vedik astroloji ile daha sonra karşılaştım. International DIRAH Academia Türkiye ayağı sevgili “Merih Akalın” hocam vasıtasıyla temel vedik astroloji derslerimi ve ilk sertifikamı  aldım. Daha sonra, bu öğretiyi ana kaynağından öğrenmein en doğrusu olduğuna  karar verdim.

Vedik Astrolojinin de kendi içinde basamakları var. En ilerisi olan Jaimini Upadesa  Sutra’lar, Guruji Sanjay Rath tarafından aktarılan, 500 yıllık geçmişe sahip, kadim vedik astrolojik bilgilerin özüdür, varoluşunun sırlarını içerir. İşte bana lazım olan da buydu. Bu merkeze ve eğitime herkesi almıyorlar. Dünyasal haritamıza, yaşam biçimimize bakarak tüm dünya’dan 16 öğrenci olarak kabul edildik. Bunlardan ikisi Türkiye’dendi; Ben ve eşim.

2012 başında “Jaimini Upadesa Sutra”‘da ilk yıl eğitimimiz online başladı ve 2012 haziranda Hindistan Nepal sınırındaki Bhimtal gölü, Himalayaların eteklerinde 20 günlük bir inziva ile yoğun eğitim görerek bitti. Şimdi ikinci senemize dolu dolu hazırlanıyoruz.

Bu eğitimde ilginizi çeken ya da Türkiye’de eksik bulduğunuz temel noktalar neydi?

Kadim Hint bilgileri olan vedalar, bugüne kadar öğrendiğimiz tüm varoluş bilgilerinin, dinlerin, felsefelerin temeliydi. Veda “bilgi” demektir özetle. Jyotish yani Vedik Astroloji (Hint Astrolojisi) sadece bilgi değil, bu bilgiyle birlikte iyi bir karmadır. Birisi iyi bir astrolog olabilir. Ancak pek çok zavallının yaşamını mahvedebilir, ölümüne dahi sebep olabilir.

İşte var oluşumun temel nedeni, önce kendimin nedenlerini bilip, ardından bu bilginin ışığını tüm insanlığa yaymak. Kendi karmalarını anlamalarına öncü olmak. Ve bu yayma halinde öncelik elbette gençlerde. İndigolar, kristaller ve ötesi, onların anneleri, anneler vasıtasıyla çekirdek aile ve tüm insanlık.

Bu kadim bilgi ne yazık ki Türkiye’mizde çok kısıtlı şartlarda ve kısmen var. Özellikle Vedik Astroloji alanında çalışanların bu konuda Türk gençliğine fazla katkıları olduğunu düşünmüyorum. Söz konusu olan katkı, vedaların 6 önemli ayağından birisi olan Jyotish’in yani “Vedaların Gözü” bilgisinin aktarılması.

Vedik astrolojide kişinin haritası ile kişiye ne tür bilgiler verilebiliyor?

Karma… Jyotisha bir insanın neredeyse tüm karmasını verir.. En iyi Jyotishi bile bu karmanın sadece % 75 ini doğru olarak aktarabilir. Geçmiş yaşamı, şimdi yaşadığı ve geleceği, bir eşzamanlılık panaroması halinde, kişinin vedik haritaları vasıtasıyla sunar. Ataları, annesi babası ile gelen iyi ya da manasız karmalar, ailesi, eşi, mutluluğu, sağlığı, eğitimi, bu dünyaya neden geldiği, dünyasal kimliği ve ruhsal manada kim olduğu, derinlerde sakladığı hatta kendisinin bile bilmediği sırlar, yaşarken alacağı önlemler ve en önemlisi yapması gereken davranış değişikliklerini gösterir.

Herşey aslında eşzamanlı olarak yaşanıyor.Bu yüzden vedik astroloji kehanet veya gaybden haber vermek değildir. Ne de bir din, tarikat ya da bu tarz bir kurum değildir. Vedik Astroloji, kişilerle olduğu kadar, ülkeler , kuruluşlarla da ilgilenir. Hatta bir kişiye, kuruma isim koyarken bile kullanılır. Neticede varoluşunun nedenselliğin bilgisini almak isteyen , bunu çok merak eden bir insan, eninde sonunda bir Jyotishiye başvurur, ya da kendisi Jyotishi olur.

İçinde bulunduğumuz döneme yönelik neler söyleyeceksiniz?

Türkiye’nin vedik haritası kolay bir harita değil. Türkiye sevgisiz, şevkatsiz ve yalnız. Gençlerin alevleneceği bir dönem. Transitler bir süre için kaos ortamını gösteriyor. Ama kaos teorisine göre, kaosun da bir düzeni disiplini var, insanların da bunu anlaması gerekiyor. Bu süreçten geçmemiz gerek.

İnsanların bu dönemde maddi dünyadan spiritüel dünya anlayışına geçişi şart. Herkes işine odaklanmalı, çok çalışmalı. Ama bir yandan da elimizdekileri mutlaka paylaşıp, yeni projeler üretme vakti.

Bugünlerde herkes yaşam koçu, uzaktan uyumlamalar yapılıyor, çakralar açılıyor. Bunlara ne diyorsunuz?

Uzaktan reiki eğitimi olmaz. Her kesimde olduğu gibi spiritüel alemde de ben ustayım diye çıkanlar olacak.  İyi araştırın diyorum. Öğretmenin soy ağacını mutlaka öğrenin. Kendi kendinizi geliştirin, kimse kimseye bir şey öğretemez. Bir yandan da herkesin bir yerden başlaması gerek. Ama hiçbir şeye körü körüne inanmadan, aklını kullanarak, araştırarak öğrenmek gerek.

Vedik astroloji bilgisi derindir ve farklıdır. Bu tarz ile yakından ilgisi yoktur. Ancak reiki ve böyle olumlu enerjiler ile çalışarak, üst benliğimize ulaşma olanağımız kolaylaşır. Böylece Vedalar ile gelen bilgiler, hem daha saf hem de bütün olarak bize iner. Vedik bilgiler saf benliğe gelir.

Jyotishi Dr. Lale Durupınar kimdir?

1959 Zonguldak doğumlu. 1977’de TED Ankara Lisesini bitirip Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinde okumaya başladı.

1983-1987 arasında mecburi hizmetten sonra yine AUTF Kadın Hastalıkları ve Doğum üzerine ABD’de 5 sene süren uzmanlık eğitimi aldı.

2005 yılından beri Reiki, Hipnoz, Karmik regresyon ve diğer konularda (Otohipnoz, Ra Sheeba, Hipnozla regresyon terapisi, I Ching, yoga vs)  çalışarak öğrenciler yetiştirmekte.

2007-2010 arası Aikido çalıştı ve bir kaza sonucu kahverengi kuşakta bırakmak zorunda kaldı.

2011 Aralık ayında doktorluk mesleğini tamamen bırakarak Vedik Astroloji’ye (Hint Astrolojisi) ve kadim Vedik bilgileri öğrenmeye yöneldi. Sanskrit dili de buna dahildir.

Bu konuda ilk resmi temel eğitim sertifikasını Uluslar arası DIRAH Akademi’den aldı.

2012 yılı başından itibaren Merkezi Hindistan’da olan Sri Jagannath Center’dan Jaimini Upadesa Sutra ileri eğitimi almakta.

5 sene sürecek olan bu özel eğitimde ilk kez 2012 haziran ayında Hindistan’a ziyarette bulunup ,öğretmenleri olan Guruji Sanjay Rath, Guruji Sarbani Rath , Guruji Lakshmi Ramesh ve Guruji Ajay ile tanıştı ve onlardan yoğun eğitim aldı.

Beraberinde yine Gurujisi Sanjay Rath’dan Parasara eğitimi de almaktadır. Sanjay Rath , Sri Jagannath Center’ın kurucusudur.

Mozart’ın sihirli dokunuşu


Nasıl bir duyma şekliniz var hiç düşündünüz mü? En rahat hangi ses frekanslarını duyabiliyorsunuz acaba? Örneğin size desem ki, geçmek bilmeyen migren ağrılarınızı Mozart dinleyerek tedavi edebilirsiniz ya da yeni bir dil mi öğrenmek istiyorsunuz buyrun ses frekanslarınızı dengeleyelim. Kimbilir belki de sunum tekniklerinizi geliştirmek istiyorsunuz, iş stresinizi azaltmak ya da sevgilinizle olan ilişkinizin son durumuna bir çare bulmak… Kulak-burun-boğaz ve fonoloji alanlarında uzmanlaşmış Antropolog, Klinik Psikolog ve Terapist, Fransız Dr. Alfred Tomatis, II. Dünya Savaşı’ndan sonra bütün pilotları işitme testine tabii tutuyor. Çünkü II. İkinci Dünya Savaşı sırasında bütün pilotlarda bir işitme kaybı gözlemlenmiş. Bütün pilotlar bir frekansı duymuyorlar. Uzun süren çalışmaları sonucunda Tomatis görüyor ki, bir gürültüye maruz kaldığımız an beynimiz doğal olarak kendini koruma altına alıyor ve doğal olarak bu frekansı duymamaya başlıyor. Bu durum insana hem ruhsal hem de fiziksel bir etki yapıyor. Tomatis, pilotlarla çalışmaları sonucunda kendi adını verdiği Tomatis Frekans Dengeleme Methodunu geliştiriyor.
Tomatis Methodu dünyada birçok ülkede çeşitli merkezlerde uygulanıyor. Türkiye’de ise sadece Anael Aile Merkezi’nde uygulanıyor. Bu merkezin kurucu Psikiyatr Iris Steinfeld’le görüşmeye gittiğimde bana önce hem içkulak hem de orta kulak frekans testi yaptı. Bu test, duyma ve dinleme kabiliyetiniz, fiziksel ve ruhsal kondüsyonunuz, yetenekleriz, sağ-sol beyin arasındaki etkileşim ve işbirlikteliğiniz hakkında bilgi veriyor. İşte bütün terapi süreci bu teste göre belirleniyor çünkü bu test sonucunda beyninizin hangi tarafını yoğun olarak kullanıldığınız, ruhsal ve fiziksel olarak nasıl bir dengelenmeye ihtiyacınız olduğu ortaya çıkıyor. İlk aşamada 10 günlük kür ile terapiye başlanıyor. Daha sonra ara veriliyor ve ihtiyaca göre devam edilip edilmeyeceğine karar veriliyor. Terapilerde frekanslarıyla oynanmış Mozart ve Gregoryan müzikleri dinliyorsunuz. “Neden Mozart” diye sorduğumda ise Steinfeld şöyle dedi: “Mozart’ın müziğinde bütün frekanslar denge ve uyum içinde. Hem rahatlatıyor hem de enerji veriyor. Melodileri tekrarladığı için rahatlatıyor ve zihin susuyor. Zihin sustuğu an enerji doluyoruz.”
Kararı anne karnında veriyoruz
Steinfeld’den öğrendiklerime göre, kulağın anatomisi biz anne karnında 4,5 aylıkken tamamlanıyor ve fetüs 6 aydan sonra işitmeye başlıyor. Anne karnında duyduğumuz annemizin sesi bizim hayata bakışımızı, hayatla bağımızı oluşturuyor. Hamilelikte annenin sesi gerginse, mutsuzsa, travmalıysa dolayısıyla çocuk daha da yalnız kalıyor ve bağlantıya girmekte isteksiz kalıyor. Fetüs 6 aydan sonra bilinçli bir karar veriyor; Ben yüksek frekans anne sesi duymak istiyor muyum yoksa istemiyor muyum? Mutlu, rahat pozitif bir ses, fetusun dinleme isteğini artırıyor. Hayatının geri kalanındaki iletişim becerileri o zaman oluşan şablonlarla belirleniyor. Bu bağlamda Tomatis, hamilelere ve dolayısıyla bebeklere de büyük katkı sağlıyor.
Ne dinleyelim?
Tabii eminim siz de merak ettiniz değil mi ne dinleyelim ki frekanslarımız hep dengeli olsun? Steinfeld’le yaptığım sohbette de gördüm ki aslında en güzeli iç sesimizi dinlemek. İnsan çoğu zaman biliyor içsel olarak hangi müziği dinlemek istediğini, o halde içiniz ne diyorsa onu yapın lütfen. Yalnız bu noktada Steinfeld’in bazı önerileri var; “Yaşam enerjiniz düşük olduğunda yüksek frekans dinlemeniz gerek, yani keman, flüt, soprano içeren müzikler. Huzursuzsanız, zihniniz çok karışıksa, uykusuzluk çekiyorsanız, korku ve endişeleriniz varsa kalın frekans dinlemelisiniz, yani davul, bas ve tenör erkek sesleri içeren müzikler.

“İçimizdeki pusula gönlümüz. Onu dinleyelim.”

Fatih Keçelioğlu’nu Türkiye’ye geldiği dönemlerde mutlaka yakalayıp röportaj yapıyorum, biliyorsunuz Bugüne kadar hep 2012’yi, güneşteki patlamaları ve Mayaları konuştuk. Hem de oldukça ayrıntılı konuşmuşuz, şöyle bir baktım da önceki röportajlarımıza ayrı birer kaynak olmuşlar. Fakat bu defa 2012 konuşmayalım istedim. Her ne olacaksa olacak zaten, gerek fiziksel gerekse de ruhsal boyutta, bizler bu bilinç sıçramasına kendimizi nasıl hazırlarız onu konuşalım istedim ve dolayısıyla konu tabiî ki de yogaya geldi. Özellikle yoga konuşmak istedim bu defa, çünkü biliyorum ki ben onu tanıdığımdan beri Tayland’da Agama Yoga Okulu’nda eğitim alıyor, oldukça fazla emek verdiğini görüyorum bu yolda.
Ben de bu öğretiyi bir yandan öğrenmeye devam ederken bir yandan da öğreten biri olarak, bugünlerde biraz sıkıntılıyım açıkçası. Çok uzun zamandır hissettiğim bir şey bu. Yoganın özünden gittikçe uzaklaşıyoruz gibi geliyor. En basitinden örneğin, görüyorum ki kadın dergilerinde yoga pozları gösteriliyor örneğin baş üstü duruş; “Her gün bunu yapabilirsiniz” diyor haberi yapan ve aşama aşama yazmış nasıl yapılacağını. Hem bir gazeteci hem de yogayı yaşayan biri olarak tüylerim diken diken oluyor inanın ne yorum yapacağımı bilemiyorum. Dergiden bakarak yapılacak bir şey değil yoga, olsa olsa jimnastik olabilir ancak o ama yoga olamaz. Yıllarını bu öğretiye vermiş hocalarımız, derinliğine eğitim almış genç yoga eğitmenleri dururken dergiye bakıp baş üstü duruş yapmak da neyin nesi? Sakatlanmaya davetiye çıkartır ancak başka da bir işe yaramaz. Neyse biz konumuza dönelim… Yoganın özüne inebilen genç eğitmenlerden biri olan Keçelioğlu’ndan öğrenelim.
Keçelioğlu, 2008 yılının başından beri düzenli olarak Tayland’daki Agama Yoga Okulu’na devam ediyor. 4 yıllık bir lisans programının ardından geçtiğimiz yıl eğitmenlik programını da tamamlamış. Bugün Türkiye’de çeşitli yerlerde eğitimler veriyor.
Neden Agama Yoga okuluna gittiğini sorduğumda Keçelioğlu’nun yanıtı şöyle oldu; “2001 yılından beri yoga yapıyorum. Yoga yaparken hep bir şey eksikti sanki. Hep asıl yogayı öğrenmediğimi hissediyordum. 2007’de Agama Yoga ile tanışınca o eksik yanımı anladım. Eksik olan şey asanaların gerçek anlamını bilmeden yapıyor olmamdı. Asanaların gerçekte neye hizmet ettiğini, asanalarda bilincin nasıl konumlanması gerektiğini ve gizli bedenlerimizi nasıl etkilediğini bilmiyordum. Bir asana yaparken aslında bir meditasyon şeklinde yapılmalı ve belirli bir enerji hareketine odaklanmak gerekiyor.”
Keçelioğlu’ndan aldığım bilgilere göre, AgamaYoga, öğrencilerine ne basitleştirilmiş Hindu mistisizmi ne de fitness temelli jimnastiğe benzeyen bir yoga sunuyor. Saf ve gerçek yoga disiplini veren uluslararası bir okul olan Agama’nın kurucusu, yogada modern düşünme eğiliminin savunucusu olan Swami Vivekananda Saraswati. Keçelioğlu, Agama’da yoganın çok derinliğiyle ezoterik bir ekol olarak anlatıldığını vurguladı.
Yoga bir din değil aslında deneyimsel bir bilim olduğundan bahseden Keçelioğlu, “Dinlerin hepsinin bir özelliği var. Dinlerde tanrı ile insan arasında aracı vardır. Yogada aracı yoktur. Direkt olarak evrenle ilişki içerisindesiniz. Ve deneyimseldir. Hiçbir şeyi kör inanç olarak almamak gerekiyor. Tamamıyla bedeniniz laboratuar ve siz bir bilim adamısınız. Teknik açılardan dolayı Kesinlikle dogma olmamalı” şeklinde konuştu.

Asanalar yoganın sadece yüzde 5’i
Agama’da Kundalini yoga en az 2 yıl yoga yapmış birisine, Pranayama da 2.ayda öğretiliyormuş. Benim eğitim aldığım hocam da eğitimin ilk kısmında Pranayama göstermemişti. Keçelioğlu da “Pranayama ve Kundalini için enerji yüklemesini kaldıracak enerji kanallarının temiz olması gerekiyor. Günde 2 paket sigara içiyor, bol alkol alıyorsanız, ilaç kullanıyorsanız oturun yarım saat pranayama yapın psikoza bile girebilirsiniz. Aklınızı kaybetmeniz bile mümkündür” dedi.
Agama yoganın aynı zamanda rezonans yasasına dayandığını söyleyen Keçelioğlu, “İhtiyacımız olan herşey evrende sonsuz bir şekilde var. Aslında insan hologrofik olarak evrenin tam bir kopyası. Yoga demek bu holografik olan makro evrenle bizim mikro evrenimizin birleşmesi demek. Zihin konsantrasyonu için çok önemli yoga. Bu konsantrasyonu kullanmadan yoga diye bir şey yok. Elindeki radyonun frekans arama düğmesini kullanman gerek. Dolayısıyla yoga sadece asanalar demek değil. Asanalar bütün yoga sisteminin sadece yüzde 5’i. Sabah uyandın evin önünde bir uçak var hayatında hiç uçak görmemişsin. Çok güzel bir otobüsüm oldu diyorsun. Yanındaki metal parçaları da ne diyorsun ve onları kesip kurtuluyorsun. Süper bir otobüsün var ama aslında ama uçamıyorsun. Yoga da aslında bizi uçuracak bir öğreti ama bugün Kali Yuga’da (Hint Zaman Anlayışı’na göre maddi ve manevi yozlaşmanın doruğa çıktğı dördüncü zaman devresi) olduğumuz için işin özü kaybolmuş durumda. Patanjalinin yoga sutralarına baktığınızda diyor ki, asana rahat ve gevşemiş bir zihin ile uygulanmalı. Zihin konsantre olmalı ve sonsuzluğa odaklanmalı. Aslında tek bir asana bile paranormal güçler uyandırabilen bir şey. Hatha yogayı bilerek yapmak ve asanalarda uzun süre durmak gerekiyor.

Her bir asana antenimizi doğru kullanmamıza yarıyor
Hatha yoganın bugün fiziksel bir yoga olarak anlaşıldığından bahseden Keçelioğlu, Hatha Yogayı şöyle anlattı: “Hatha yoga kendi içimizdeki ying ve yang (Ha ve Tha) tarafımızı dengelememizi sağlıyor. Ha Güneş, Tha ise Ay anlamında. Her bir çakranın alıcı ve verici yönleri var. Mesela anahata çakramla (Kalp Çakrası) evrensel sevgiyi alıyorum sonra bunu veriyorum bir başkasına. Hiç anahata çakrası güçlü olmayan birisinin önce alıcı yani ying sonra ise verici yani yang yönünü çalıştırması gerek. Ben bir şey alamıyorsam sana nasıl verebilirim ki. Sevgi almayı bilmiyorsam evrenden nasıl verebilirim. Neden sevgiyi alamıyorum? Çünkü makro evrendeki ilahi sevgi kanalıyla bağım kopuk. Yayın yapan yedi temel istasyon var ve benim de içimde yedi temel alan var bunlar da benim çakralarım. Bu çakralarımdan her birinin frekans aralığı farklı ve içerdiği duygu düşünce, enerjiler farklı. Anahata için, teslimiyet duygusu, ilahi sevgi ve düşünce formlarına ulaşmak istiyorsan bu antenini doğru bir şekilde o vericiye yönlendirmem gerekiyor. Yoga aslında çok teknik olarak bu kadar detaylara giriyor. Her bir asana bizim antenimizi doğru bir şekilde kullanmaya yarıyor. Ne yaptığımı bilmiyorsam kendimi yanlış yönlendirebilirim. Hatha yogada asanalar herhangi bir yoga kitabında anlatılmıyor. Örneğin yin yanımı fazla kuvvetlendiriyorsam farkında olmadan daha çok duyarlı hale geliyorum. Hangi ortama girsem oradan etkileniyorum, hastalanıyorum. Elmanın kabuğu yangdır. Elmayı dış faktörlerden korur. Senin kabuğun yoksa her şeyi sünger gibi çekersin.”

Kanal mesajlarına ihtiyacımız yok, bilginin kaynağı içimizde
Bana her gün birçok kanal mesajı geliyor. Gerek mail yoluyla gerekse de facebookta kimi arkadaşlarım aracılığıyla. Bu mesajların gerçekten ne amaçla kimler tarafından gönderildiğini anlamak zor. Fakat ciddi anlamda geniş bir kitle var bu mesajlara inanan ve hatta günlerini bu mesajlardan gelen koşullanmalara göre yönlendiren. Evet yoga yaparak farklı çakralarımızda çeşitli uyanışlar yaşıyor olabiliriz, sezgilerimiz kuvvetlenebilir, farklı içsel deneyimler yaşayabiliriz. Bunların hepsi normal ama önemli olan çakralarımızdaki bu uyanışı dengeli bir şekilde bedenimizde var edip sonra da bırakabilmek. Bu enerjileri dengeli kullanamayınca bakın neler oluyor. Keçelioğlu bu konuyu ayrıntılarıyla anlattı:
“Bir insanın hayata bakışı bilincin herhangi 7 seviyesinden biri olabilir. Yoga yapmayan ama spiritüel çalışmalarla ilgilenen çoğu insan ikinci çakrada yaşıyor. Hayal kuruyor ve daha yüksek bir bilinçte olduğunu sanıyor. Maya takvimiyle ilgili pek çok bilgi de hayal ürünü. Olaylara o bilinçten baktığımızda sadece güzel hayaller görüyoruz. Gerçek bir sorunla karşılaştıklarında nasıl davrandıklarına bakmak gerek. Örneğin kapsayıcı değiller. Birlik bilinci diyorlar ama uygulamada bir şey yok.
Kanal mesajları benim uzun süredir karşı tavır aldığım bir konu. Örneğin, 1994 yılında sadece Los Angeles’ta kayıtlı medyum sayısı 3 bindi. Kanallık, alıcı olmak demek. Alıcı olmak yin olmak demek. Bugün insanlarda genel bir yinleşme durumu var. Çünkü yin taraf pasif taraf. Çok pasif bir hayat yaşıyoruz. Çamaşır, bulaşık makinemiz var. Televizyon karşısında saatlerce oturuyoruz. Hazır besinlerle besleniyoruz. Bu da vücudu çalıştıran değil tembelleştiren besinler ve çok pasifize ediyor bizi, yinleştiriyor, medyumik yapıyor. İnsanlar bunu yapabiliyorlar ve kendilerini astral etkilere açabiliyorlar. Ama bunun çok büyük sakıncaları da var. Tibetli yogiler ve Amazon şamanları örneğin çok dikkatli olmak gerektiğini söylüyor. Kendini astral boyuta açtığında nereden bileceksin ki ışık dolu bir varlığın senin üzerinden iş yaptığını. Birçok karanlık güç var bunlar senden faydalanmak istiyorlar. Genellikle bu mesajlar Amerika üzerinden geliyor bize ve bunlara baktığında genelde egoyu şişiren mesajlar var. Çok güzel mesajlar da var ama satır aralarına bakmak gerek. Kanala bakarak aslında nasıl bir mesaj geldiğini görebilirsin. Bu tür şeylere ihtiyacımız yok. Her insan değerli, her insan güzel. Önemli olan sağlamcı adımlar atmak. Şu an öyle bir çağda yaşıyoruz ki kandırılmaya çok açığız; materyalizm çok tepe yapmış durumda, ego pohpohlaması var. Bazı yaklaşımlarda yeni çağcılığın tamamıyla bir tezgah olduğu ve böylece dünyadaki her şeyin iyi gösterilmeye çalışıldığı söyleniyor. Böylece gizli örgütlerle yeni çağcılar arasında çok organik bağlar olduğunu söyleyenler var. Burada herkes kötüdür mesajını vermek istemiyorum sonuçta kötü denen şey benim içimde de var kendi içimde çalışmam gerekiyor demek ki. Ben bu konuda huzurluyum çünkü gerçekten kendi hayatıma baktığımda izlediğim yol bana fayda sağlıyor. Özgüven veriyor, sevgi dolu ilişkiler yaşıyorum. Kendimi eskisine göre daha olgun hissediyorum. Dolayısıyla bilginin kaynağı içeride her zaman. Çağımızın hastalığı herkes dışarı bakıyor, aslında içerde. Doğru bir perspektifle teslimiyet gerekiyor.”

Geçtiğimiz Mayıs ayında Marshall Rosenberg’in Şiddetsiz İletişim yaklaşımı bahsetmiştim sizlere. Yazının ardından bu konuyla ilgili o kadar çok olumlu geri dönüş aldım ki, bir defa daha anladım ki dilimizi değiştirmeye gerçekten de ihtiyacımız var! Dilimizi değiştirmekle tam olarak ne anlatmak istediğimi bu defa canlı örneğiyle göstermeye çalışacağım size. Şiddetsiz İletişim eğitimi almış bir annenin, bu yaklaşımı kullanmasıyla birlikte hayatında ne gibi değişimler olduğunu okuyacaksınız.
Banu Peters, 2 çocuk annesi, antropoloji okumuş ama çocukların doğumundan sonra çalışmamayı tercih etmiş. Şimdilerde ise Şiddetsiz İletişim gibi hayata anlam katan değerler üzerinde çalışıyor, kendiyle çalışmayı çok seviyor. Banu ile bir arkadaşım aracılığıyla tanıştım ve Şiddetsiz İletişim dilini tam anlamıyla hayatına geçirmeye çalıştığını ve kendi özelinde neler yaptığını, çabalarını görünce sizlerle de paylaşmadan edemedim. Çünkü bana göre, bir uygulama gerçek anlamda hayatınıza soktuğunuzda işlemeye başlar, yoksa alınan eğitimler sadece kağıtta kalmaktan ileriye gidemez. Eminim ki çoğunuz çalıştığınız şirketlerde birçok eğitim alıyorsunuz, belki de kendi özel ilgi alanlarınızda iş dışında da eğitimlere katılıyorsunuz. Ama hadi kendinize dürüst olun, hangi eğitimi tam olarak hayatınıza geçirdiniz?
Banu’nun eğitimden kendi payına aldıklarına bakarsak, aslında kendi ağzından somut olarak hayatına tam olarak kattıkları şöyle; “Duygu ve düşüncelerimi ayırt etmeyi, gerçek olanın duygu olduğu, düşüncenin sadece yargı olduğunu öğrendim. Çevremdeki insanları yargısız, savunmaya ya da saldırıya geçmeden dinlemeyi öğrendim. Artık çocuklarıma da kendileri olabilmeleri için izin veriyorum.”
Aslına bakarsanız yukarıdaki satırlar bile yeterli yani daha başka bir şey söylemeye gerek yok. Eğer Banu gerçekten bunları hayatına geçirdiyse, ki oldukça içten ve gerçekti bana anlattıkları, büyük bir değer katmış öncelikle kendisine. Kendine değer katan kişi, tabiî ki çevresine ve ailesine de o ışığı yansıtır.
Süreci yaşarken oldukça zorluk çektiğinden de bahsetti Banu. İstikrarlı olmanın ve geçmiş kalıplarından sıyrılmanın hiç de kolay olmadığını anlattı: “Başka kalıplarla büyümüşüz, bu kalıpları üzerimizden atmak kolay olmuyor. İğneyle kuyu kazmak kadar zor bir şey. İlişkilerde hep varsayımlar üzerinden gidiyormuşuz örneğin. Bizim kültürümüzde hep dışarıda birileri hata yapar. Trafik vardır, yağmur yağar, öğretmenin kızar, arkadaşın küser. Bir olayı 10 kişiye sor hepsi farklı anlatır. Hepimizin hayata bakış açısı farklı. Geçmişten getirdiğimiz birçok şey var. Ama sen ne kadar donanımlı olursan sisteme dur diyebiliyorsun.
Sen içsel olarak zayıf oldukça dışarıdan gelen etkilere daha açık oluyorsun.”
Banu, kendisiyle bu çalışmaları yapmadan ve bu eğitimi almadan önce insan ilişkilerinde daha çok etiketleyerek değerlendirme yapıyormuş. Sakın hiç de garip bir şeymiş gibi dudak bükmeyin hemen. Etiketlemek o kadar günlük hayatımızın içinde ve o kadar benimsediğimiz bir davranış ki, özellikle çocukluğumuzdan bize öğretilmiş olduğundan kolayca her an hepimiz yapıyoruz bunu. Anında yapıştırıyoruz sıfatlarımızı; Cimri, ukala, uyuz…vb.
Banu bu konuyu şöyle çözmüş; “Etiketledikçe rahatlıyoruz. İhtiyacımız var demek böyle şeye. Yargılamalar hayatımızda böyle devam ediyor. Yapmaya çabaladığım kendimi bunlardan arındırmak. İnsanları davranışlarıyla etiketliyordum ama diğer yandan kendim iyiydim. Şimdi aslında ne öğrendim; ancak kendimden sorumluyum, başkasını değiştiremem. Kendim değiştikçe yargılardan arındıkça, sustukça, dinledikçe, karşımdaki çocuğum da olsa o kişi bana daha fazla açılıyor.”
Kullandığı yeni dil, özellikle çocuklarıyla olan ilişkilerini başka bir boyuta taşımış; “Bayram geldi yemek hazırlarsın ama çocuklar ayak altında olmasın istenir. Misafir gelir en muhteşem sofra kurulur ama çocuk sürece dahil olmamıştır. Aslında hayatın sihri buralarda saklı. Halbuki senin en değerli şeyin çocukların misafir değil ki. Şu anda sürece odaklıyım. Sonuç ne olursa olsun herşey iyi olacak. Herşey çok toz pembe değil ama anların keyfini çıkartmak önemli. Bazen susarak bazen de konuşarak.”
Ve Banu’nun beni en fazla etkileyen cümlesi; “Keşke herkes bu dili konuşmayı öğrense, hayat bu kadar da zor değil”. Evet değil gerçekten de. Hayatı zorlaştıran bizim bakış açımız ve düşüncelerimiz.
Eğer siz de dilinizi değiştirmek isterseniz lütfen alın ve bu kitabı başucunuza koyun;
Marshall Rosenberg – “Şiddetsiz İletişim, Bir Yaşam Dili”.