Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...







Nasıl bir duyma şekliniz var hiç düşündünüz mü? En rahat hangi ses frekanslarını duyabiliyorsunuz acaba? Örneğin size desem ki, geçmek bilmeyen migren ağrılarınızı Mozart dinleyerek tedavi edebilirsiniz ya da yeni bir dil mi öğrenmek istiyorsunuz buyrun ses frekanslarınızı dengeleyelim. Kimbilir belki de sunum tekniklerinizi geliştirmek istiyorsunuz, iş stresinizi azaltmak ya da sevgilinizle olan ilişkinizin son durumuna bir çare bulmak… Kulak-burun-boğaz ve fonoloji alanlarında uzmanlaşmış Antropolog, Klinik Psikolog ve Terapist, Fransız Dr. Alfred Tomatis, II. Dünya Savaşı’ndan sonra bütün pilotları işitme testine tabii tutuyor. Çünkü II. İkinci Dünya Savaşı sırasında bütün pilotlarda bir işitme kaybı gözlemlenmiş. Bütün pilotlar bir frekansı duymuyorlar. Uzun süren çalışmaları sonucunda Tomatis görüyor ki, bir gürültüye maruz kaldığımız an beynimiz doğal olarak kendini koruma altına alıyor ve doğal olarak bu frekansı duymamaya başlıyor. Bu durum insana hem ruhsal hem de fiziksel bir etki yapıyor. Tomatis, pilotlarla çalışmaları sonucunda kendi adını verdiği Tomatis Frekans Dengeleme Methodunu geliştiriyor.
Tomatis Methodu dünyada birçok ülkede çeşitli merkezlerde uygulanıyor. Türkiye’de ise sadece Anael Aile Merkezi’nde uygulanıyor. Bu merkezin kurucu Psikiyatr Iris Steinfeld’le görüşmeye gittiğimde bana önce hem içkulak hem de orta kulak frekans testi yaptı. Bu test, duyma ve dinleme kabiliyetiniz, fiziksel ve ruhsal kondüsyonunuz, yetenekleriz, sağ-sol beyin arasındaki etkileşim ve işbirlikteliğiniz hakkında bilgi veriyor. İşte bütün terapi süreci bu teste göre belirleniyor çünkü bu test sonucunda beyninizin hangi tarafını yoğun olarak kullanıldığınız, ruhsal ve fiziksel olarak nasıl bir dengelenmeye ihtiyacınız olduğu ortaya çıkıyor. İlk aşamada 10 günlük kür ile terapiye başlanıyor. Daha sonra ara veriliyor ve ihtiyaca göre devam edilip edilmeyeceğine karar veriliyor. Terapilerde frekanslarıyla oynanmış Mozart ve Gregoryan müzikleri dinliyorsunuz. “Neden Mozart” diye sorduğumda ise Steinfeld şöyle dedi: “Mozart’ın müziğinde bütün frekanslar denge ve uyum içinde. Hem rahatlatıyor hem de enerji veriyor. Melodileri tekrarladığı için rahatlatıyor ve zihin susuyor. Zihin sustuğu an enerji doluyoruz.”
Kararı anne karnında veriyoruz
Steinfeld’den öğrendiklerime göre, kulağın anatomisi biz anne karnında 4,5 aylıkken tamamlanıyor ve fetüs 6 aydan sonra işitmeye başlıyor. Anne karnında duyduğumuz annemizin sesi bizim hayata bakışımızı, hayatla bağımızı oluşturuyor. Hamilelikte annenin sesi gerginse, mutsuzsa, travmalıysa dolayısıyla çocuk daha da yalnız kalıyor ve bağlantıya girmekte isteksiz kalıyor. Fetüs 6 aydan sonra bilinçli bir karar veriyor; Ben yüksek frekans anne sesi duymak istiyor muyum yoksa istemiyor muyum? Mutlu, rahat pozitif bir ses, fetusun dinleme isteğini artırıyor. Hayatının geri kalanındaki iletişim becerileri o zaman oluşan şablonlarla belirleniyor. Bu bağlamda Tomatis, hamilelere ve dolayısıyla bebeklere de büyük katkı sağlıyor.
Ne dinleyelim?
Tabii eminim siz de merak ettiniz değil mi ne dinleyelim ki frekanslarımız hep dengeli olsun? Steinfeld’le yaptığım sohbette de gördüm ki aslında en güzeli iç sesimizi dinlemek. İnsan çoğu zaman biliyor içsel olarak hangi müziği dinlemek istediğini, o halde içiniz ne diyorsa onu yapın lütfen. Yalnız bu noktada Steinfeld’in bazı önerileri var; “Yaşam enerjiniz düşük olduğunda yüksek frekans dinlemeniz gerek, yani keman, flüt, soprano içeren müzikler. Huzursuzsanız, zihniniz çok karışıksa, uykusuzluk çekiyorsanız, korku ve endişeleriniz varsa kalın frekans dinlemelisiniz, yani davul, bas ve tenör erkek sesleri içeren müzikler.

Fatih Keçelioğlu’nu Türkiye’ye geldiği dönemlerde mutlaka yakalayıp röportaj yapıyorum, biliyorsunuz Bugüne kadar hep 2012’yi, güneşteki patlamaları ve Mayaları konuştuk. Hem de oldukça ayrıntılı konuşmuşuz, şöyle bir baktım da önceki röportajlarımıza ayrı birer kaynak olmuşlar. Fakat bu defa 2012 konuşmayalım istedim. Her ne olacaksa olacak zaten, gerek fiziksel gerekse de ruhsal boyutta, bizler bu bilinç sıçramasına kendimizi nasıl hazırlarız onu konuşalım istedim ve dolayısıyla konu tabiî ki de yogaya geldi. Özellikle yoga konuşmak istedim bu defa, çünkü biliyorum ki ben onu tanıdığımdan beri Tayland’da Agama Yoga Okulu’nda eğitim alıyor, oldukça fazla emek verdiğini görüyorum bu yolda.
Ben de bu öğretiyi bir yandan öğrenmeye devam ederken bir yandan da öğreten biri olarak, bugünlerde biraz sıkıntılıyım açıkçası. Çok uzun zamandır hissettiğim bir şey bu. Yoganın özünden gittikçe uzaklaşıyoruz gibi geliyor. En basitinden örneğin, görüyorum ki kadın dergilerinde yoga pozları gösteriliyor örneğin baş üstü duruş; “Her gün bunu yapabilirsiniz” diyor haberi yapan ve aşama aşama yazmış nasıl yapılacağını. Hem bir gazeteci hem de yogayı yaşayan biri olarak tüylerim diken diken oluyor inanın ne yorum yapacağımı bilemiyorum. Dergiden bakarak yapılacak bir şey değil yoga, olsa olsa jimnastik olabilir ancak o ama yoga olamaz. Yıllarını bu öğretiye vermiş hocalarımız, derinliğine eğitim almış genç yoga eğitmenleri dururken dergiye bakıp baş üstü duruş yapmak da neyin nesi? Sakatlanmaya davetiye çıkartır ancak başka da bir işe yaramaz. Neyse biz konumuza dönelim… Yoganın özüne inebilen genç eğitmenlerden biri olan Keçelioğlu’ndan öğrenelim.
Keçelioğlu, 2008 yılının başından beri düzenli olarak Tayland’daki Agama Yoga Okulu’na devam ediyor. 4 yıllık bir lisans programının ardından geçtiğimiz yıl eğitmenlik programını da tamamlamış. Bugün Türkiye’de çeşitli yerlerde eğitimler veriyor.
Neden Agama Yoga okuluna gittiğini sorduğumda Keçelioğlu’nun yanıtı şöyle oldu; “2001 yılından beri yoga yapıyorum. Yoga yaparken hep bir şey eksikti sanki. Hep asıl yogayı öğrenmediğimi hissediyordum. 2007’de Agama Yoga ile tanışınca o eksik yanımı anladım. Eksik olan şey asanaların gerçek anlamını bilmeden yapıyor olmamdı. Asanaların gerçekte neye hizmet ettiğini, asanalarda bilincin nasıl konumlanması gerektiğini ve gizli bedenlerimizi nasıl etkilediğini bilmiyordum. Bir asana yaparken aslında bir meditasyon şeklinde yapılmalı ve belirli bir enerji hareketine odaklanmak gerekiyor.”
Keçelioğlu’ndan aldığım bilgilere göre, AgamaYoga, öğrencilerine ne basitleştirilmiş Hindu mistisizmi ne de fitness temelli jimnastiğe benzeyen bir yoga sunuyor. Saf ve gerçek yoga disiplini veren uluslararası bir okul olan Agama’nın kurucusu, yogada modern düşünme eğiliminin savunucusu olan Swami Vivekananda Saraswati. Keçelioğlu, Agama’da yoganın çok derinliğiyle ezoterik bir ekol olarak anlatıldığını vurguladı.
Yoga bir din değil aslında deneyimsel bir bilim olduğundan bahseden Keçelioğlu, “Dinlerin hepsinin bir özelliği var. Dinlerde tanrı ile insan arasında aracı vardır. Yogada aracı yoktur. Direkt olarak evrenle ilişki içerisindesiniz. Ve deneyimseldir. Hiçbir şeyi kör inanç olarak almamak gerekiyor. Tamamıyla bedeniniz laboratuar ve siz bir bilim adamısınız. Teknik açılardan dolayı Kesinlikle dogma olmamalı” şeklinde konuştu.

Asanalar yoganın sadece yüzde 5’i
Agama’da Kundalini yoga en az 2 yıl yoga yapmış birisine, Pranayama da 2.ayda öğretiliyormuş. Benim eğitim aldığım hocam da eğitimin ilk kısmında Pranayama göstermemişti. Keçelioğlu da “Pranayama ve Kundalini için enerji yüklemesini kaldıracak enerji kanallarının temiz olması gerekiyor. Günde 2 paket sigara içiyor, bol alkol alıyorsanız, ilaç kullanıyorsanız oturun yarım saat pranayama yapın psikoza bile girebilirsiniz. Aklınızı kaybetmeniz bile mümkündür” dedi.
Agama yoganın aynı zamanda rezonans yasasına dayandığını söyleyen Keçelioğlu, “İhtiyacımız olan herşey evrende sonsuz bir şekilde var. Aslında insan hologrofik olarak evrenin tam bir kopyası. Yoga demek bu holografik olan makro evrenle bizim mikro evrenimizin birleşmesi demek. Zihin konsantrasyonu için çok önemli yoga. Bu konsantrasyonu kullanmadan yoga diye bir şey yok. Elindeki radyonun frekans arama düğmesini kullanman gerek. Dolayısıyla yoga sadece asanalar demek değil. Asanalar bütün yoga sisteminin sadece yüzde 5’i. Sabah uyandın evin önünde bir uçak var hayatında hiç uçak görmemişsin. Çok güzel bir otobüsüm oldu diyorsun. Yanındaki metal parçaları da ne diyorsun ve onları kesip kurtuluyorsun. Süper bir otobüsün var ama aslında ama uçamıyorsun. Yoga da aslında bizi uçuracak bir öğreti ama bugün Kali Yuga’da (Hint Zaman Anlayışı’na göre maddi ve manevi yozlaşmanın doruğa çıktğı dördüncü zaman devresi) olduğumuz için işin özü kaybolmuş durumda. Patanjalinin yoga sutralarına baktığınızda diyor ki, asana rahat ve gevşemiş bir zihin ile uygulanmalı. Zihin konsantre olmalı ve sonsuzluğa odaklanmalı. Aslında tek bir asana bile paranormal güçler uyandırabilen bir şey. Hatha yogayı bilerek yapmak ve asanalarda uzun süre durmak gerekiyor.

Her bir asana antenimizi doğru kullanmamıza yarıyor
Hatha yoganın bugün fiziksel bir yoga olarak anlaşıldığından bahseden Keçelioğlu, Hatha Yogayı şöyle anlattı: “Hatha yoga kendi içimizdeki ying ve yang (Ha ve Tha) tarafımızı dengelememizi sağlıyor. Ha Güneş, Tha ise Ay anlamında. Her bir çakranın alıcı ve verici yönleri var. Mesela anahata çakramla (Kalp Çakrası) evrensel sevgiyi alıyorum sonra bunu veriyorum bir başkasına. Hiç anahata çakrası güçlü olmayan birisinin önce alıcı yani ying sonra ise verici yani yang yönünü çalıştırması gerek. Ben bir şey alamıyorsam sana nasıl verebilirim ki. Sevgi almayı bilmiyorsam evrenden nasıl verebilirim. Neden sevgiyi alamıyorum? Çünkü makro evrendeki ilahi sevgi kanalıyla bağım kopuk. Yayın yapan yedi temel istasyon var ve benim de içimde yedi temel alan var bunlar da benim çakralarım. Bu çakralarımdan her birinin frekans aralığı farklı ve içerdiği duygu düşünce, enerjiler farklı. Anahata için, teslimiyet duygusu, ilahi sevgi ve düşünce formlarına ulaşmak istiyorsan bu antenini doğru bir şekilde o vericiye yönlendirmem gerekiyor. Yoga aslında çok teknik olarak bu kadar detaylara giriyor. Her bir asana bizim antenimizi doğru bir şekilde kullanmaya yarıyor. Ne yaptığımı bilmiyorsam kendimi yanlış yönlendirebilirim. Hatha yogada asanalar herhangi bir yoga kitabında anlatılmıyor. Örneğin yin yanımı fazla kuvvetlendiriyorsam farkında olmadan daha çok duyarlı hale geliyorum. Hangi ortama girsem oradan etkileniyorum, hastalanıyorum. Elmanın kabuğu yangdır. Elmayı dış faktörlerden korur. Senin kabuğun yoksa her şeyi sünger gibi çekersin.”

Kanal mesajlarına ihtiyacımız yok, bilginin kaynağı içimizde
Bana her gün birçok kanal mesajı geliyor. Gerek mail yoluyla gerekse de facebookta kimi arkadaşlarım aracılığıyla. Bu mesajların gerçekten ne amaçla kimler tarafından gönderildiğini anlamak zor. Fakat ciddi anlamda geniş bir kitle var bu mesajlara inanan ve hatta günlerini bu mesajlardan gelen koşullanmalara göre yönlendiren. Evet yoga yaparak farklı çakralarımızda çeşitli uyanışlar yaşıyor olabiliriz, sezgilerimiz kuvvetlenebilir, farklı içsel deneyimler yaşayabiliriz. Bunların hepsi normal ama önemli olan çakralarımızdaki bu uyanışı dengeli bir şekilde bedenimizde var edip sonra da bırakabilmek. Bu enerjileri dengeli kullanamayınca bakın neler oluyor. Keçelioğlu bu konuyu ayrıntılarıyla anlattı:
“Bir insanın hayata bakışı bilincin herhangi 7 seviyesinden biri olabilir. Yoga yapmayan ama spiritüel çalışmalarla ilgilenen çoğu insan ikinci çakrada yaşıyor. Hayal kuruyor ve daha yüksek bir bilinçte olduğunu sanıyor. Maya takvimiyle ilgili pek çok bilgi de hayal ürünü. Olaylara o bilinçten baktığımızda sadece güzel hayaller görüyoruz. Gerçek bir sorunla karşılaştıklarında nasıl davrandıklarına bakmak gerek. Örneğin kapsayıcı değiller. Birlik bilinci diyorlar ama uygulamada bir şey yok.
Kanal mesajları benim uzun süredir karşı tavır aldığım bir konu. Örneğin, 1994 yılında sadece Los Angeles’ta kayıtlı medyum sayısı 3 bindi. Kanallık, alıcı olmak demek. Alıcı olmak yin olmak demek. Bugün insanlarda genel bir yinleşme durumu var. Çünkü yin taraf pasif taraf. Çok pasif bir hayat yaşıyoruz. Çamaşır, bulaşık makinemiz var. Televizyon karşısında saatlerce oturuyoruz. Hazır besinlerle besleniyoruz. Bu da vücudu çalıştıran değil tembelleştiren besinler ve çok pasifize ediyor bizi, yinleştiriyor, medyumik yapıyor. İnsanlar bunu yapabiliyorlar ve kendilerini astral etkilere açabiliyorlar. Ama bunun çok büyük sakıncaları da var. Tibetli yogiler ve Amazon şamanları örneğin çok dikkatli olmak gerektiğini söylüyor. Kendini astral boyuta açtığında nereden bileceksin ki ışık dolu bir varlığın senin üzerinden iş yaptığını. Birçok karanlık güç var bunlar senden faydalanmak istiyorlar. Genellikle bu mesajlar Amerika üzerinden geliyor bize ve bunlara baktığında genelde egoyu şişiren mesajlar var. Çok güzel mesajlar da var ama satır aralarına bakmak gerek. Kanala bakarak aslında nasıl bir mesaj geldiğini görebilirsin. Bu tür şeylere ihtiyacımız yok. Her insan değerli, her insan güzel. Önemli olan sağlamcı adımlar atmak. Şu an öyle bir çağda yaşıyoruz ki kandırılmaya çok açığız; materyalizm çok tepe yapmış durumda, ego pohpohlaması var. Bazı yaklaşımlarda yeni çağcılığın tamamıyla bir tezgah olduğu ve böylece dünyadaki her şeyin iyi gösterilmeye çalışıldığı söyleniyor. Böylece gizli örgütlerle yeni çağcılar arasında çok organik bağlar olduğunu söyleyenler var. Burada herkes kötüdür mesajını vermek istemiyorum sonuçta kötü denen şey benim içimde de var kendi içimde çalışmam gerekiyor demek ki. Ben bu konuda huzurluyum çünkü gerçekten kendi hayatıma baktığımda izlediğim yol bana fayda sağlıyor. Özgüven veriyor, sevgi dolu ilişkiler yaşıyorum. Kendimi eskisine göre daha olgun hissediyorum. Dolayısıyla bilginin kaynağı içeride her zaman. Çağımızın hastalığı herkes dışarı bakıyor, aslında içerde. Doğru bir perspektifle teslimiyet gerekiyor.”

Geçtiğimiz Mayıs ayında Marshall Rosenberg’in Şiddetsiz İletişim yaklaşımı bahsetmiştim sizlere. Yazının ardından bu konuyla ilgili o kadar çok olumlu geri dönüş aldım ki, bir defa daha anladım ki dilimizi değiştirmeye gerçekten de ihtiyacımız var! Dilimizi değiştirmekle tam olarak ne anlatmak istediğimi bu defa canlı örneğiyle göstermeye çalışacağım size. Şiddetsiz İletişim eğitimi almış bir annenin, bu yaklaşımı kullanmasıyla birlikte hayatında ne gibi değişimler olduğunu okuyacaksınız.
Banu Peters, 2 çocuk annesi, antropoloji okumuş ama çocukların doğumundan sonra çalışmamayı tercih etmiş. Şimdilerde ise Şiddetsiz İletişim gibi hayata anlam katan değerler üzerinde çalışıyor, kendiyle çalışmayı çok seviyor. Banu ile bir arkadaşım aracılığıyla tanıştım ve Şiddetsiz İletişim dilini tam anlamıyla hayatına geçirmeye çalıştığını ve kendi özelinde neler yaptığını, çabalarını görünce sizlerle de paylaşmadan edemedim. Çünkü bana göre, bir uygulama gerçek anlamda hayatınıza soktuğunuzda işlemeye başlar, yoksa alınan eğitimler sadece kağıtta kalmaktan ileriye gidemez. Eminim ki çoğunuz çalıştığınız şirketlerde birçok eğitim alıyorsunuz, belki de kendi özel ilgi alanlarınızda iş dışında da eğitimlere katılıyorsunuz. Ama hadi kendinize dürüst olun, hangi eğitimi tam olarak hayatınıza geçirdiniz?
Banu’nun eğitimden kendi payına aldıklarına bakarsak, aslında kendi ağzından somut olarak hayatına tam olarak kattıkları şöyle; “Duygu ve düşüncelerimi ayırt etmeyi, gerçek olanın duygu olduğu, düşüncenin sadece yargı olduğunu öğrendim. Çevremdeki insanları yargısız, savunmaya ya da saldırıya geçmeden dinlemeyi öğrendim. Artık çocuklarıma da kendileri olabilmeleri için izin veriyorum.”
Aslına bakarsanız yukarıdaki satırlar bile yeterli yani daha başka bir şey söylemeye gerek yok. Eğer Banu gerçekten bunları hayatına geçirdiyse, ki oldukça içten ve gerçekti bana anlattıkları, büyük bir değer katmış öncelikle kendisine. Kendine değer katan kişi, tabiî ki çevresine ve ailesine de o ışığı yansıtır.
Süreci yaşarken oldukça zorluk çektiğinden de bahsetti Banu. İstikrarlı olmanın ve geçmiş kalıplarından sıyrılmanın hiç de kolay olmadığını anlattı: “Başka kalıplarla büyümüşüz, bu kalıpları üzerimizden atmak kolay olmuyor. İğneyle kuyu kazmak kadar zor bir şey. İlişkilerde hep varsayımlar üzerinden gidiyormuşuz örneğin. Bizim kültürümüzde hep dışarıda birileri hata yapar. Trafik vardır, yağmur yağar, öğretmenin kızar, arkadaşın küser. Bir olayı 10 kişiye sor hepsi farklı anlatır. Hepimizin hayata bakış açısı farklı. Geçmişten getirdiğimiz birçok şey var. Ama sen ne kadar donanımlı olursan sisteme dur diyebiliyorsun.
Sen içsel olarak zayıf oldukça dışarıdan gelen etkilere daha açık oluyorsun.”
Banu, kendisiyle bu çalışmaları yapmadan ve bu eğitimi almadan önce insan ilişkilerinde daha çok etiketleyerek değerlendirme yapıyormuş. Sakın hiç de garip bir şeymiş gibi dudak bükmeyin hemen. Etiketlemek o kadar günlük hayatımızın içinde ve o kadar benimsediğimiz bir davranış ki, özellikle çocukluğumuzdan bize öğretilmiş olduğundan kolayca her an hepimiz yapıyoruz bunu. Anında yapıştırıyoruz sıfatlarımızı; Cimri, ukala, uyuz…vb.
Banu bu konuyu şöyle çözmüş; “Etiketledikçe rahatlıyoruz. İhtiyacımız var demek böyle şeye. Yargılamalar hayatımızda böyle devam ediyor. Yapmaya çabaladığım kendimi bunlardan arındırmak. İnsanları davranışlarıyla etiketliyordum ama diğer yandan kendim iyiydim. Şimdi aslında ne öğrendim; ancak kendimden sorumluyum, başkasını değiştiremem. Kendim değiştikçe yargılardan arındıkça, sustukça, dinledikçe, karşımdaki çocuğum da olsa o kişi bana daha fazla açılıyor.”
Kullandığı yeni dil, özellikle çocuklarıyla olan ilişkilerini başka bir boyuta taşımış; “Bayram geldi yemek hazırlarsın ama çocuklar ayak altında olmasın istenir. Misafir gelir en muhteşem sofra kurulur ama çocuk sürece dahil olmamıştır. Aslında hayatın sihri buralarda saklı. Halbuki senin en değerli şeyin çocukların misafir değil ki. Şu anda sürece odaklıyım. Sonuç ne olursa olsun herşey iyi olacak. Herşey çok toz pembe değil ama anların keyfini çıkartmak önemli. Bazen susarak bazen de konuşarak.”
Ve Banu’nun beni en fazla etkileyen cümlesi; “Keşke herkes bu dili konuşmayı öğrense, hayat bu kadar da zor değil”. Evet değil gerçekten de. Hayatı zorlaştıran bizim bakış açımız ve düşüncelerimiz.
Eğer siz de dilinizi değiştirmek isterseniz lütfen alın ve bu kitabı başucunuza koyun;
Marshall Rosenberg – “Şiddetsiz İletişim, Bir Yaşam Dili”.

Astroloji bugün günlük hayatımıza girmiş durumda. Dolunay dönemlerinde gergin olmamak için birbirimizi uyarır, Merkür geri giderken aldığımız kararları gözden geçirir, astroloji haritamızı önemser olduk. Yüzyıllar önce kadim uygarlıkların Ay ve Güneş’in konumlarına göre beslenme düzenlerini dahi değiştirdiklerini göz önüne alırsak, bugün bu kadim bilgileri fark edenlerin sayısında artış olmasının da bir sebebi olsa gerek. Aslında astroloji sorunlarımıza çözüm bulmaya çalışırken başvurduğumuz yöntemlerden sadece biri, belki ufak bir kaçış noktası bizim için, kimbilir belki de kendimizi iyi hissettiğimiz bir liman bazen. Fakat ne olursa olsun yine her konuda olduğu gibi bu derin bilginin çok doğru kanallardan, bilgiyi gerçek anlamda bilen ve deneyimlemiş olandan alınması gerektiğini düşünüyorum. Bu anlamda Nilgün Yüksel ile tanışmam hiç de tesadüf olmasa gerek. Tam da bu konuları sorgularken çıktı kendisi karşıma ve de keyifli sohbet yaptık astroloji üzerine.

Nilgün Yüksel
Yüksel, İstanbul Üniversitesi Teorik Fizik Bölümünün ardından Uygulamalı Matematik ve Bilgisayar alanında Boğaziçi Üniversitesi’nde Master programını bitirmiş. Yıldız Üniversitesi Bilgisayar Müh. Bölümünde 7 sene öğretim üyesi olarak çalışmış. Yıllarca Bimsa, Alexander Mann başta olmak üzere birçok teknoloji şirketinde çalışmış ve sonunda kendi İnsan Kaynakları şirketini kurmuş. Bugün hem kendi şirketinde çalışmakta hem de astroloji ve kişisel gelişim seminerleri eğitimleri vermekte. Astroloji eğitimini ise kişisel merakı sonucunda Hakan Kırkoğlu’ndan almış ve kendi bilgileri ve bilgeliği ile sentezlemiş.
Astrolojik harita kader değil
Astroloji haritamızın kesinlikle bizim kaderimiz olmadığını belirten Yüksel, olayların bizdeki birtakım duyguları tetiklediğini ama o olaylar karşısında ne yapacağımızın bizim seçimimiz olduğunu söylüyor. Ve şöyle devam ediyor; “Bazen başımıza gelecek olayları değiştiremeyebiliriz ama bakış açımızı değiştirebiliriz. İşte burada astroloji, kuantum fiziği ile eşleşmeye başlıyor. Tüm olasılıklar yüzer gezer bir vaziyette evrende dolaşıyor. Bir konuya odağımızı çevirdiğimiz andan itibaren, sanki bir mıknatıs varmış gibi tüm moleküllerimiz, parçacıklarımız ona doğru dönüyor. Olasılıklar buna göre gelişmeye başlıyor. Biz sanıyoruz ki tek şansımız vardı, ama sadece görmeyi tercih etmiyoruz. Bu bizim bilinç bakış açımız. Bilincimiz evriliyor, genişliyor. Sahip olduğumuz her şeye başka bir gözle bakmayı öğreniyoruz. Burada kuantum var; “Ahaa” dediğimiz noktalar var ya, o nokta bizim farkında olduğumuz nokta. Bu da zaten yolun yüzde 80’ini oluşturuyor. İsterseniz gidin 10 günlük inziva yapın, o bilincinizi günlük hayatınıza uygulayamıyorsanız bir şey fayda etmez. Farkında olduğunuzda kolay tetiklenmiyorsunuz. Ayrıca her zaman karşınızdaki insanın içindekini görebilirseniz, karşılaştığınız olaylarda insanlardan dolayı da kolay tetiklenmezsiniz”. Yüksel, astrolojik haritamızdaki korku alanlarımızın ve kendimizi günlük hayatta eksik hissettiğimiz zamanların, aslında kendimizi deneyimleme yolumuzu oluşturduğunu söylüyor.
Burçlara göre genelleme yapmayın
Her birimizin 12 burcun bütünü olduğumuzdan söz eden Yüksel, insanlara burçlarına göre genelleme yapmamak gerektiğini herkeste 12 burçtan bir şeyler olabileceğini vurguluyor.
Yüksel’den aldığım bilgilere göre, 12 burcun hepsi birer bilinç düzeyi. Bu bilinç düzeyimizi gökyüzündeki bir hareket etkiliyor. Oradaki bir hareketle bizde ne harekete geçiyor bilmiyoruz. İşte olasılıklar burada başlıyor. Yani aynı olay sizde başka kayıtları açıyor bende başka kayıtları açıyor. İçerden dışarı bir şeyler çıkıyor; siz kızıyorsunuz, ben gülüyorum örneğin. Hayata belli temaları deneyimlemek için gelmişiz, olasılıklar sonsuz. Ama biz bunları bilinç düzeyimizde görebildiğimiz zaman, o bilinç, korkularımız, başarılarımız, ailemiz gibi bir düzlemde farkına varabiliyoruz. Farkına varana kadar belirli temaları veya kalıpları tekrarlıyoruz, sadece baş aktörler değişiyor.
Dolunayın ve güneşteki patlamaların etkileri
Dünyanın yapısı ile insanın yapısının aynı olduğundan bahseden Yüksel, konuya şöyle açıklık getiriyor; “Bizim yapımız karbon bazlı bir yapı. Dünyanın yapısı da aynı. Dünyanın dörtte üçü sudur insanların da öyle. Dünyanın çekirdeğinde demir vardır bizim de kanımızda demir vardır. Bu nedenle güneşteki patlamalar dünyanın kabuğunun içindeki demiri ısıtıyorsa, orada dengesiz hareketler oluşuyorsa bizim içimizdeki demir de aynı şekilde oynuyor”.
Dolunay zamanının önümüzde duran olayların tam aydınlanma, farkındalık zamanı olduğuna dikkat çekerek, “Dolunay zamanı, bizim içimizdeki sıvı da etkileniyor. Örneğin ay zamanı 28 günde birdir, kadının menstürasyon zamanıyla aynıdır. Bu nedenle kadınlar dolunaydan daha fazla etkilenir. Dolunay, kadının bilincine sahip olma zamanıdır.” şeklinde konuşuyor.
Yüksel, diğer yandan güneş ve ay tutulmalarının da farklı bir bilinçle bakıldığında, gerçek bilgiye ulaşmamızı sağladığını söylüyor. Kendi gerçeğimizi görmemiz için de tutulmaların bir araç olduğunu anlatan Yüksel, özellikle tutulma ve dolunay dönemlerinde kendimizle kalabileceğimiz zamanlar yaratmamızı öneriyor.
Seminerler
Nilgün Yüksel, aşağıdaki başlıklarda seminerler veriyor. Seminerle ilgili bilgi almak isterseniz Mor Danışmanlık’a başvurabilirsiniz;
- Astroloji ile Farkındalık Yolculuğu : 8 haftalık workshop, sabah 10:30- 13:30 , akşam 19:30-22:30 seçenekleri
- Astrolojiye Giriş Semineri : 1 günlük, 13:30-17:30 arası cumartesi günleri
- Kişisel Gelişim Semineri : Ayda 1 kere, seçilen konu üzerinden, interaktif olarak verilecek seminer. Gün olarak cuma akşamı 19:30-23:00, veya cumartesi günü 13:30-18:00 arası. İlk seminer konusu “Nedir şu Kuantum dedikleri”.
Mor Danışmanlık, Etiler : morkisiselgelisim@gmail.com
0212 351 76 55 www.nurperiozcelik.com

Maya Takvimi Uzmanı Fatih Keçelioğlu’yla geçtiğimiz hafta başında röportaj yapmak üzere buluştum. Yaklaşık 3 saat süren keyifli bir sohbetti. Keçelioğlu’nun anlattıkları içerisinde beni en çok etkileyen, kendi içinde yaşadığı değişimleri ve farkındalıklarını gayet açık yüreklilikle benimle ve dolayısıyla sizlerle paylaşması oldu. Bunun yanısıra güneşteki patlamalar ve scalar energy konuları hayli ilginç gelecek sizlere de. Herşeye rağmen korku enerjisi yaymadan bu bilgileri içsel süzgecimizden geçirelim ve kendi hayatımıza dair özdisiplinimizi oluşturalım. Sohbetimizi özellikle soru-cevap olarak ve kısaltmadan, olduğu haliyle yayınlıyorum ki siz de benim aldığım keyfi hissedebilesiniz.
Son konuşmamızda dünyanın ekolojik olarak son 10 yılı kaldı demiştin. Çok mu geç kaldık dünyamızı kurtarmak için?
Çok geç kaldık ama ekolojik anlamda değil. Geçen yıl bu mesajları verdim; “Dünyamızın ekokolojik olarak 10 yılı var, permakültürle ilgilenelim” dedim ve doğru da söyledim ama bu yıl fikrimi değiştirdim. Bu yıl Hindistan’da bir süre Auroville’de kaldım. (Auroville, 1940’ların ünlü gurusu Sri Aurobindo ve manevi yoldaşı Anne tarafından temelleri atılmış bir ütopik bir kent) 6 yıl önce ilk gittiğimde çok etkilenmiştim. 5-6 haftalığına sadece oraya gittim geçen yıl. Sri Aurobindo, dünyanın geçirdiği bilinç değişimlerini anlatan bir yogi. Artık dünyadan el etek çektiğimiz bir ruhsallık değil maddeyi tanrılaştıracağımız bir ruhsallık yaşamamız gerektiğini söylüyor ve “yeni bir çağa girmeliyiz, yeni bir insan ortaya çıkmalı” diyor. Orada aldığım mesaj şuydu; İnsanlar bu kadar güzel bir vizyonla bu kadar güzel bir yer kurdular, çevreciliğe yöneldiler ama buraya geliş amacımız sadece bu değil. Kendi evrimleri üzerine çalışmıyorlar, nefslerini terbiye etmeye çalışmıyorlar. Ve bunun aslında dünyanın genel bir sorunu olduğu fark ettim. Birşeyler yapılıyor ama yapılan şeyler hep dış dünyaya yönelik. Bilinçli bir yükselme ve gelişme yaşamadığımız sürece istediğimiz kadar ekoloji ile uğraşalım dünyayı kurtaramayacağız. Çünkü temelde radikal bir dönüşüm gerekiyor. Greenpeace örneğin, onlara da çok sempatik bakmıyorum. Eski Greenpeace yöneticisi şimdi Avusturalya’da maden endüstrisinde çalışıyor. Bugün Greenpace’in başındakiler çevreciler değil, iş adamları, bürokratlar..vs. Materyal algının içinde kaldığı sürece ekoloji de bir materyal algı olarak devam ediyor. Burada Mayaların mesajı şu; Sadece kendimizi ve dünyanın kaynaklarını kurtarmak için değil ruhsal yapımız için de dünyaya ve doğaya dikkat etmeliyiz. Onun özüyle temasa girmeliyiz. Çünkü şaman kültürde her bir ağacın bir ruhu olduğuna inanıyorlar. Sadece dünyayı kurtaran, ruhsallığı tamamen dışlayan bir ekolojik yaklaşım yeterli olmuyor. Bir denge kurmak gerekiyor. Maden içimizde. İşlemek için çaba gerekiyor. Ayrıca geleneksel disiplinler gerekiyor mayalarda olduğu gibi.
Peki nasıl değişecek bu tablo?
Kendi gücümüzü bulmamızla değişecek. Ruhsal olarak kendi gücünü idrak etme durumuna gelmeyince hiçbir şeyi değiştiremeyeceğiz. Her insanın kendi manevi çalışmasını yapması gerekiyor. Bu konuda şu anda yaşayan Mayalar çok iyi bir örnek. El etek çekmekle olmuyor. Uygulamaya geçmek gerek. Mevcut düzene tek başına direnmemelisin. Senin gibi düşünen insanlarla birleşmelisin. Misyonunu bulmalısın. Savaşarak kendi gücünü kaybetmemelisin. Varoluşumuzu genişletmeliyiz. Düşük egomuzdan çıkıp daha derin bir farkındalıkla hayatı yaşamaya başlamalıyız. Haftasonluk reiki ya da yoga kursları da bir işe yaramıyor. İnsanın artık kendi gücünü keşfetmesi gerekiyor. Bu da özdisiplini, kendinle çalışmayı gerektiriyor. Geçici çözümlerin işe yaramadığı bir zamandayız. Tüketim kültüründen dolayı hemen al-sat-yap bilinci var.

Geçen yıldan bugüne ne değişti?
İnsanların aslında en çok istediği şey aşk ve muhabbet. Gerçek samimiyet ve gönülden bağlantı. Kur’an’da samimiyeti İhlas Suresiyle anlatıyor. İhlas samimiyet demek. Bunun inanılmaz şifa verici gücü olduğunu keşfettim. İki tane 10 günlük bir tane de 17 günlük sessiz inziva yaptım. Bunlar çok daha derinden birtakım şeyleri keşfetmemi sağladı. Biz aslında Anadolu’nun tasavvuf kültürüne sahip olduğumuz için, Türkiye olarak çok şanslıyız. İstanbulda politik gücün oyununa gelmemiş çok iyi erbablar var. Bu kişilerle temasa geçip feyz almak da önemli. Yaşadığımız her türlü sıkıntıyı aşabilmemizi sağlıyor. Gerçek dönüşümü sağlayacak tek şey kalp. Kalp aslında Arapçada dönüştürücü demek. Ruhsal bir katelizör. Kalbimizi bulduğumuzda, gönül gözümüz açıldığında insanların temel ihtiyacını karşılayacak sevgiyi verebilecek duruma geliriz. İnsanlar temelde neden mutsuz? Temel ihtiyaçlarının karşılanmaması ruhsal bir hastalık yaratıyor. Aslında bir tımarhanede yaşıyoruz. Nefsimizi kırmak için bunları yaşıyoruz.
Ben son zamanlarda özellikle zamanın hızlandığını çok net hissediyorum fizik yaşamda. Bunu nasıl açıklıyorsun Maya Takvimi’ne göre?
Zaman göreceli, tamamen bir enerji. Maya takvimi bilincin evriminin hızlandığını söylüyor. Burada aslında 2 çelişkili mesaj vermiş oluyorum; Aslında bir taraftan bilincin evrimini sağlayacak koşullar hızlanıyor. Dalgalar üzerinde sörf yaptığınızı düşünün. Hayatın evriminin bir sörf olduğunu düşünün. Eskisine göre çok daha büyük ve sık dalgalar geliyor sörf yapmamızı sağlayan. Maya takviminde hızlanan şey zaman değil. Zamanın 2 farklı yanı var aslında; Mekanik zaman ve ruhsal zaman. Mekanik zaman hiç değişmiyor hep aynı. Ama içine daha yoğun evrimsel zaman enerjisi giriyor. Eskiden 10 yılda yaşayacağımız değişimi şimdi 1 yılda yaşayabiliyoruz. Ama tabii o sörf dalgasına binip sörf yapabiliyorsak. Sörfün yoksa ve dalgalar üzerinde sörf yapmayı bilmiyorsan, çok kolay bir şey değil. Gidemiyorsun ve dalgalar senin üzerinden geçiyor. Ve bunu şu an hisseden çok fazla spritüel insan var. Bir yerlerde birşeyleri yanlış yaptıklarını fark edenler var. Ben de bu yollardan geçtim. Ama daha sağlam bir dönüşüm teknolojisi kullanmak gerekiyor. Örneğin, Agama Yoga bana göre böyle bir şey. Herkesin başka yöntemleri olabilir, bu benim yöntemim. Çok yakın bir zamanda bu disiplini seçenler ve seçmeyenler arasındaki fark daha da ortaya çıkacak. Bunu yıllardır çok derin yaşayan insanlar da var. Onlar çok sahnede değiller, onları sadece arayan buluyor. Dolayısıyla bunların da değeri ortaya çıkacak.

Carl Johan Calleman’ın bazı teorileri tutmadı değil mi bu yıla yönelik?
Carlos Bairos’un “Kader Kitabı”nı okudum. Mayaların bilgileri çok sınırlı. Çok gizli tutuyorlar ve açıklamıyorlar. İlk defa mayalardan biri bu konuda kitap yazdı ve geçen yıl basıldı. Ne biliyorsam Calleman üzerinden biliyordum, bu kitap beni çok genişletti. Kitapta, bu takvimin çok önemli olduğu ve dönüşüm zamanında da insanlara çok yardımcı olacağı söyleniyor. Calleman’ın çok inandırıcı bir teorisi vardı. 5. Gece tahmini çok güzel tutmuştu ama 6. Gece tutmadı. Dolayısıyla bilimsel olarak bakıyorsak bu sistem geçerliliğini yitirdi. Tamamen çöpe atmıyoruz ama sorguluyoruz.
1 yıl sonra bitecek bir takvim için neden maya astrolojisi eğitimi veriyorsun?
Calleman Tzolkin’in biteceğini söylüyor ama Carlos Bairos böyle bir şey söylemiyor. Calleman haklıysa 28 ekim 2011′de bitmesi ve gerçekten ruhsal anlamda çok iyi bir bilinç seviyesine gelirsek zaten Tzolkin’e gerek kalmayacak. Olmama ihtimali yüksek bana göre. Zaten Calleman ile şu aralar görüş ayrılığı yaşıyoruz bu konuda. Bana göre, 28 ekim 2011’de bir mucize olmazsa Tzolkin’i kullanmaya devam edeceğiz.

Birçok felaket senaryosu var 2012 ile ilgili. Bu senaryolarla ilgili yeni araştırmaların var mı?
Güneşin patlamaları var. Bununla ilgili bütün felaket senaryolarının hepsini çöpe atmıştım ama bununla ilgili bir şey yakaladım. Çok bilimsel bir şey. Hatta geçenlerde National Geographic’te bir belgelselde anlatıldı. Güneş aktivitelerinin 11 yıllık çevrimleri varmış. Bu çevrimler zirve yaptığında çok büyük patlamalar oluyor ve gücü çok yüksek parçacık proton, elektron rüzgarı, fırtınası çapıyor dünyaya. Böyle bir şey yüzyılda birkez oluyor. Bu da elektrik ve elektromanyetik bütün aletleri bozuyor ve kullanılamaz hale getiriyor. Böyle bir olay 1859 da yaşandı(Carrington Event). O zaman kuzey yarımküreye çarptı ve bütün telgraf sistemleri iptal oldu. 2 haftaya yakın sürdü. Böyle birşey yüz yılda bir geliyor ama yaklaşık 150 yıldır gelmedi. Dolayısıyla her an böyle bir şey olabilir. Carrington kadar güçlü değilse o kadar zarar vermez ama o kadar güçlü etkide olursa, insanlık taş devrine geri gidebilir. Büyük bir kaos ortamı! Ayrıca insan bedenine vereceği fiziksel zararlar da var. Nasa zaten Haziran ayında böyle bir açıklama yaptı ve insanlığı uyardı. Bununla ilgili farklı siteler var; Bilgisayarınızı, kendinizi nasıl koruyacağınızı anlatıyor.

Dan Winter adında çok çılgın bir bilim adamı var bu konuyla ilgili. Teorisi de kendisi gibi çılgın. “İnsan bedeni de elektro manyetik bir yapıya sahiptir” diyor. Dan Winter’a göre, 2011-2012 içinde böyle bir şey bekleniyor. “Eğer bu normalden daha güçlü olursa zarar büyük olur. Direkt insanın bağışıklık sisteminin çöküşü” diyor. Hani sörften bahsettik ya işte burada tsunami geliyor ve orada sörf yapmanız gerekiyor. Burada çok ilginç yaklaşımlar var. Enerji kanallarının, nadilerin açık olması, gönül gözünün açık olması çok önemli. “Eğer bu dalga geldiğinde sen hiçbir şeyden habersiz değilsen, farkındaysan ve dalganın üstünde sörf yapabiliyorsan işte bu senin DNA’na işleyecek ve mucize bir aydınlanma böyle olabilir” diyor Winter. Sosyal ve fiziksel anlamda her anlamda bir hazırlık gerektiriyor bu durum. Winter ayrıca, metallerle yakın yaşamamamız gerektiği konusunda bizi uyarıyor. Çünkü enerjinin sıkışması ve tekrar açığa çıkması gibi bir şey. Enerji alanımızda çok fazla metal bulundurmamalıyız. Vücudun asit alkali dengesini korumak ve bu nedenle de yeterli miktarda tuz almak gerekiyor.
Nereye çarptığı önemli. Çok güçlüyse eğer tüm dünyayı etkileyebilir. Düşünün, güneşin bir saniye içinde ürettiği enerjiyi, dünya 1 milyon yıl kullanabiliyor. Korku yaratmak istemiyorum. Teslimiyet önemli.
Winter, enerji dalgalarını hareketleriyle ilgili şöyle söylüyor; “Işığı bükebilen tek şey aşk’tır”. Aslında çok mistik anlamda şuna geliyor; Aşık olmak tanrısallığımızı yaşamak anlamında geliyor. Yaratıcılık da bizim içimizde. Güneç patlamasını da atlatmamızı sağlayacak temel şey budur.
Toplumsal hipnoz durumundan çıkmaya başladık mı?
Tam tersi. Kollektif zihnin yapabileceği çok fazla şey var. Farkındalık ve birlik olmak çok önemli. Burada aslında Scalar energy konusuna girmek isterim. Çok önemli bir teknoloji ama bana kalırsa kadim kültürlerin çok da farkında olduğu bir teknoloji. Atlantis’in kullandığı kristal teknolojilere yakın olsa gerek. Temel meselesi; sonsuz enerji. Evren tek bir enerjiden oluşuyor ve bu enerji farklı frekanslarda, dalga boylarında, farklı hallerde oluyor. Işık, renk, titreşim, madde, bizim bedenlerimiz oluyor. Herşey aslında temelde aynı enerji. Scalar teknolojisi, aynı olan sonsuz enerji kaynağının içine dalıp oradan sonsuz enerjiyi açığa çıkartmak üzerine. Ama atom bilimi gibi değil daha farklı derin bir boyutta. Tesla bu konuda bir dahi. Edison onu rakip görüyor çünkü o doğrusal akımı çıkartıyor. Tesla’nınki altenatif akım olduğu için aralarında bir anlaşmazlık oluyor. Şu anda dünya alternatif akım kullanıyor çünkü çok daha akıllıca bir çözüm. çok önemli bir adam; bütün radyo dalgaları, elektro manyetik alanlar gibi farklı fizik alanlarını biraraya getiren ve çok da iyi niyetli bir insan. Yaptığı araştırmalarda ulaşmak istediği sonuç, tüm dünyaya bedava elektrik dağıtmak. Sıfır noktası enerjisi denilen şeye ulaşıp, enerjinin kendisini bu şekilde yaparak elektriği bedava yapmak istiyor fakat rant sahipleri buna engel oluyorlar. Dolayısıyla parasız kalıyor. Ama Tesla’nın çok ilginç teorisi var. Bunlardan biri Philedelphia Deneyi. Scalar teknolojisini kullanarak bir savaş gemisini yok ediyor. Çünkü Amerikan ordusu istiyor bunu ama bütün mürettebat deliriyor çünkü gemi aslında yok olduğu sürede bir zaman yolculuğu yapıyor. Çünkü scalar dalgaları zaman boyutunu da işin içine katıyor. Scalar dalgalar çapraz değil doğrusal gidiyor bu nedenle zaman boyutu da işin içine giriyor. Yani savaş gemisini farklı bir boyuta yollayıp geri getiriyor. Örneğin, yıldız savaşları teknolojisi de Tesla’ya dayanıyor. Dolayısıyla Tesla tek bir tabancayla bir gökdeleni aşağı indirebilir bir teknolojisi de var. Bunlar çok güçlü bu teknolojiler bizi çok aydınlık bir yere de götürebilir, karanlık bir yere de. Tabii Tesla öldükten sonra tüm Amerikan gizli servisleri Tesla’nın arşivine ve çalışmalarına el koyuyorlar. Tesla çok şey paylaşmamış herşeyi hafızasında tutmuş çünkü paranoyakmış ama çok gizli bazı bilgilere ulaşılmış ve gizli ajanlar tarafından kullanıldığına dair bazı teoriler var. Ayrıca bu bilgilerin zihin kontrolü olarak kullanıldığı yönünde de teoriler var ki bence çok da gerçekçi olabilir. Özellikle politik alanda kullanıldığını biliyorum.
Örneğin, Masonlarla ilgili bir hikaye var; Romanya’da bir parapsikoloji uzmanı öğretmenim anlattı. Mason bir arkadaşı ona bir sır veriyor. Romanya’da vardiya yapan telepati ve üçücü göz yetenekleri geliştirilmiş bir ekipleri olduğunu söylüyor. İlk olarak insanlara mesajlar veriyorlar özellikle de uyurken gece saatlerinde. İnsanların zihinlerini yönetiyorlar. Uyanık olmak gerekiyor her anlamda. Bunu kendimde gözlemliyorum. İnsanlık için iyi şeyler yapmak istiyorum. Yolda önüme yavaşlatıcı şeyler çıkıyor. Moda, güzellik tarzı şeylere bu kadar saldırmamızın nedeni de bu. Scalar teknolojisi aslında insanların berlirli bir partiye oy vermesi için de kullanılabilir. Türkiye’de de kullanıldığını düşünüyorum.
İşte bu yüzden insanın kendi gücünü, tanrısallığını, özgürlüğünü keşfetmesi çok önemli. Bir matrixin içinde yaşıyoruz aslında bir parapsikolojik savaş var. Alt beynimizi olgunlaştırmalıyız.
Scalar enerji çok olumlu da kullanılabilir. İktidar ve medya bunlardan hiç bahsetmiyor. İnternet sayesinde haberdar oluyoruz. Geleceğin bilimi bu. Doğru kullanılabilirse mucizevi şifa gibi. Onu kaldıracak bir yapıya sahip olmamız lazım. Kendimizi belirli bir disiplinde tutmamız gerek. Yine ciddi bir düşünce dalgası var üzerimizde bizi daha çatışmacı yapmaya yönelik. Çünkü buradan beslenenler iktidar sahipleri. Moda örneğin kadında bir beğenilme takıntısı yaratıyor. Erkek de bunu destekliyor. Aslında tantraya göre her kadın güzeldir. Güzel giyinmekte bir sorun yok ama moda tüketim çılgınlığını tetikliyor. Aslında erkek bir kadının nasıl güzel giyindiğinden çok onun enerjisine bakardı ama artık bu durum değişti.

