Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...



kitap’ kategorisi arşivi

Evrenden Torpilim Var

“BİR MAĞARAYA ÇEKİLİP, BEN ERDİM ARTIK, bi tarafım göğe yükseldi, oramdan buramdan ışıklar saçıyorum” demek çok kolay. Gelin, şehrin göbeğinde, kavga gürültünün ortasında, tarafiğin içinde, ev kirası öderken, patronla kavga ederken “ERİN”, ben de göreyim” diyor AYKUT OĞUT.

“Evrenden Torpilim Var”, şu ana kadar okuduğum en keyifli kişisel gelişim kitaplarından biri. Özellikle Türk yazarlar arasında, bu kadar dürüstçe, cesurca kaleme alınmış, dil olarak da bu kadar kolayca anlaşılabilen bir kitap yok. Yazar 263 sayfa boyunca sanki karşınızda rahat bir koltukta oturmuş sizinle sohbet ediyor, şakalaşıyor, yer yer tokat atıyor, yer yer kucaklıyor. En yakın dostunuzla yani kendinizle konuşur gibisiniz kitabı okurken. Yazarın hem kendi deneyimlerinden hem de çevresinden verdiği örnekler ve çizimler, tablolar ayrı bir tat katmış kitaba. Her bölümü ayrı ayrı sevdim ama özellikle bazı kavramları (Mutluluk, Yalan söylemek, Kıyas Yapmak, Sinirlenmek) yeniden tanımladığı bölüme bayıldım.

Ayrıca çekim yasasını çok iyi anlatıyor ve kitabın sonundaki egzersizler de en temel ve kolay olanları. Ve benim hep dikkat ettiğim bir konu vardır ki; bu gibi kitaplarda size birşeyler dikte edilmeye çalışılır genelde fakar bakarsınız yazar ya da öğretiyi sunan kişi öğrettiklerini daha kendi hayatında gerçekleştirememiş. Burada açıkça görülüyor, Aykut Oğut kendini tam anlamıyla gerçekleştirmiş biri ve kitapta bütün şeffaflığıyla kendi yolculuğunu anlatıyor. Asıl keyifli kısmı da bu.

Bu aralar kendinize bir hediye almak istiyorsanız bu kitabı alabilirsiniz.

“Aşk” a dair notlar…

Raflara 14 şubat’ta çıkması, kapağı, kapak içinde yazarın kitap göğsündeki fotoğrafı,konusu ve daha birçok şey uzak tuttu beni Elif Şafak’ın “Aşk” kitabından bugüne kadar. Ne zaman elime alsam bıraktım. Okumasam da olur dedim. Ama yine de yargılarımı kırmak adına aldım sonunda. Okumam gerek sonuçta, hem bir gazeteci olarak merak ediyorum, hem de özel ilgilendiğim bir konuda olması da cabası. Dün gece bitirdim kitabı. Bende bıraktığı ilk etki; Herhangi bir kişisel gelişim kitabı ile tasavvuf kitabı arasında bir yerlerde asılı kalmış. Koyamadım bir yerlere. Koymak da gerekli değil tabiki de ama daha bir derinlik aradım hep okurken, ulaşamadım… Hikayeleştirme, karakterler çok güzel fakat çeviri olduğu o kadar belli ki. Dili her ne kadar herkesin anlayabileceği kadar sade olsa da bazı yerler var, Türkçenin tadını vermiyor. İtiraf etmeliyim ki yarısını geçtiğimde biraz sıkılmış bir vaziyette bıraksam mı okumayı acaba dedim. Bir süre bıraktım okumadım fakat yine aldım elime ve baktım yarısından sonrası daha akıcı gidiyor.

Tabiki belli ki emek verilmiş, bir bilgi birikimi ile yazılmış ama bende biraz yüzeysel bir izlenim bıraktı. Üstelik en son yazarın 9 kitabından alıntılar yapı çıkardığı “Kağıt Helva”yı görünce daha bir şaşırdım. Yani bu kadar da pazarlamasını yapar mı insan yazılarının? Belki de ben yanılıyorum, yargılıyorum… Böyle mi olması gerek? Tercih ve seçim meselesi yine her zaman olduğu gibi…

Sizler ne düşünüyorsunuz bu konuda merak ediyorum?

Yeni yılda ılımlı olmayalım

Yeni yıla dair umutlar, kararlarla dolu her birimizin kafası eminim ki şu günlerde. Kimbilir ne listeler var zihinlerimizde. Her yıl yapılan ama ne yazık ki yılın daha ilk ya da ikinci ayında rafa kaldırılan ve uygulamaya konulamayıp sadece zihinde kalan o listeler. Uygulanamadığı için de zihin de arka planda sürekli bizimle konuşan ve her gün ayrı bir çeşit suçluluk duygusu salgılayan listeler. Gelin bu yıl hiç liste yapmayın, hiçbir karar almayın. Her ne olacaksa olmasına izin vermeniz yeterli. Ama tabiî ki olacakların ya da olmasını istediklerinizin sorumluluğunu sonuna kadar alacaksanız.
“Varlığının bütün gücüyle hata yapmak, titreyen bir ruh hali içinde hata yapmaktan kaçınmaktan iyidir. Sorumluluk, eyleminin karşılığında alacağın hazın ve ödeyeceğin bedelin fakında olmak ve farkındalığın temel alındığı bir seçim demektir. Ve sonra da bu seçimle barışık yaşamaktır” diyor Dan Millman “Dingin Savaşçı” adlı kitabında. Ilımlılık hakkında söyledikleri de kayda değer; “Ilımlılık, sıradanlık, korku ve karışıklık içinde saklanmak, kılık değiştirmektir. Şeytanın makul olduğuna kendini inandırmaktır. Hiç kimseyi mutlu etmeyen istikrarsız bir uzlaşmadır. Ilımlılık yumuşak yüzlüler, özür dileyenler ve dünya sahnesinde yer almaktan korktuğu için kenarda kalanlar içindir. Ağlamak ya da gülmekten, yaşamak ya da ölmekten korkanlar içindir. Ilımlılık, son yargısına varmadan önce şeytanın demlediği ılık bir çaydır”.
Gerek iş hayatınızda gerekse de özel hayatınızda ne kadar ve nerelerde ılımlı olmaya yönlendirildiğinizi bir düşünün. Özgürce seçimlerinizi yüksek sesle dile getiremediğiniz anları ve nedenlerini hatırlayın, o anlara geri dönün. Bu yıl seçimlerinizi daha özgürce yapmaya, kendinizi daha özgürce ifade etmeye ve seçimlerinizin sorumluğuna sonuna kadar sahip çıkmaya adayın kendinizi ne dersiniz?
Çok mu anarşistçe geliyor bunlar size? Hiç gelmesin çünkü olması gereken bu aslında. Kendinizi tanımanın, hayallerinizdeki dünyayı yaratmanın yolu buradan geçiyor.
Dan Millman’ın Dingin Savaşçı’sı nacizane yeni yıl kitabı önerim olsun size. Dünya jimnastik şampiyonu Dan Millman, kitapta kendi yaşam öyküsünü anlatıyor. Mayalara göre ruhsal bir uyanış yaşayacağımız 2011’in sonunda yaklaşırken okunması gereken en önemli kişisel gelişim kitaplarından biri. Geçtiğimiz ay vizyona giren 2012 filmine gitmenizi ise önermiyorum. Ama korkularınızı tetiklemek, beslemek istiyorsanız o ayrı tabii. Bu tarz korku bilincini artıran etkilerden uzak kalarak, onun yerine bolca okuma, araştırma ve eyleme geçme zamanı artık. Bugüne kadar seçimlerimizle kirlettiğimiz dünyamız için neler yapabileceğimizi, bireysel olarak üzerimize düşenlerin neler olduğunu araştırma, uyanık olma, seçimlerimizin sorumluluğunu alma vakti.

Sigara değil mide bulandıran; alışkanlık
Yeni yıl listelerimizde ilk sıralarda yer alan, “sigarayı bırakmak”, “içkiyi bırakmak” ya da “kilo vermek” gibi konularda yazarın görüşü ve deneyimleri şöyle; “Sigara içmek, içki içmek, uyuşturucu kullanmak, şeker yemek hem iyi hem kötüdür. Yapılan her eylemin kendi içinde hazları ve karşılığında ödenen bedelleri vardır. Her iki yanının da farkında olmak, senin gerçekçi ve yaptıklarının sorumluluğunu üstlenen biri olmanı sağlar. Ancak o zaman bir savaçının özgür seçim yapma olanağına sahip olursun, yapmak ya da yapmamak”.
“Sigara içki değil mide bulandırıcı olan; alışkanlık” diyor ve ekliyor; “Günde bir sigara içip sonra altı ay içmeyebilirim; bir başkasını içmeye dayanılmaz bir istek duymadan günde bir kere ya da haftada bir kere sigara içmenin tadına varabilirim. Ve sigarayı içtiğimde ciğerlerimin bunun bedelini ödemeyeceğini düşünmezlik etmem. Sonradan bu yaptıklarımın olumsuz etkilerini dengeleyecek uygun bir karşı eylemde bulunurum”.

Biriktirdiğim duygularım

asirikoruyucu

Bugün kendimle ilgili yeni bir duygunun farkına vardım, tam buraya yazacakken, biraz blog okumak istedim ve baktım Sardunya ile bugün aynı şeyleri düşünmüşüz, hissetmişiz. Biz Anatema kadınları böyleyiz, boşuna değil biraraya gelişimiz, düşüncede hep benzer frekanslardayız.

Önce sabah Doğa’yı okula bıraktıktan sonra suçluluk duygusu hafiften kendini göstermeye başladı. Tatilde alışmışım sürekli yanıbaşımda sarılıp öpmeye. Bir an elim boş kaldı. Koca gün ne yaparım diye düşündüm. Oysa ki yapacak o kadar çok işim varken… Sonra uzunca bir yürüyüş sırasında fark ettim ki bu duyguyu yaratan benim. Yani suçlu hissedecek birşey yok tabiki de. Neden suçlu olabilirim ki? 3 yıl boyunca herşeyiyle ilgilenip yuva yaşına kadar getirebildiğim için gururlu olabilirim ancak. Benzer bir duygu yaşayan her kim varsa lütfen siz de gurur duyun kendinizle. Çalışan çalışmayan her anne için gurur duyulacak bir şeydir çocuğunu okul çağına getirebilmek.

Zaten bir süredir günümüz annelerinin, ki buna ben de dahilim, çocuklarımızı fazlasıyla şımartarak büyüttüğümüzü düşünüyorum. Tatilde de aynı şeyi hissettim. “Yemek yemiyor musun canım, hadi boyama yaparak yiyelim mi?” derken buldum kendimi. Durdum öylece. “Yemezsen yeme sen bilirsin” dedim bıraktım. Yani sıkılmasınlar diye sürekli bir aktivite yaratma peşindeyiz hepimiz. Bugün okullar açıldı ve birçok anne-çocuk gördüm ellerinde çikolatalarla, çubuk krakerlerle yollarda yürüyen. Büyük ihtimal anneler çocuklarını okuldan almaya giderken sürpriz yapmak isteyip ceplerinde çikolata ile gidiyorlar.  Biliyorum çünkü ben de yaptım aynı şeyi. Özellikle geçen yıl Doğa yuvaya ilk başladığı zamanlarda kendi suçluluk duygumu yenebilmek için okul çıkışı kitapçıya götürüyordum çocuğu. Ama baktım ki olacak gibi değil. Neredeyse her yuva çıkışında köşedeki kitapçıdayız. Sonra, kimi zaman “Param bitti” kimi zaman da “eve gitmemiz gerek” şeklinde tavrımı koyarak bıraktım bunu yapmayı. Ama oldukça zor oldu bu konuda kendimi eğitmem. Çünkü insan anne olunca maddi manevi sürekli bir fedakarlık yapma psikolojisi içinde yaşıyor. Doğa geçen yıldan buna o kadar alışmış durumda ki halen okuldan alırken “ne sürprizin var bugün” diyor bazen. Fakat bu yıl en fazla çantamdaki sakızım oluyor onunla paylaştığım ya da eve geldiğimizde içeceği bir bardak meyve suyu. Tabiki çikolata da yiyoruz ama sürpriz olarak değil. Sürprizin kelime anlamını öğrendik artık ikimizde:)

Yalnız geçenlerde ne yaptığımı anlatmazsam çatlarım. Baktım ki ertesi gün okulda ikindi kahvaltısında dondurma varmış. Şimdi bizde beyin “dondurma yiyen çocuk hastalanır”a kilitli ya. Halbuki olumlu telkin yap be kadın çocuğa desene “Dondurmamı sağlıkla yiyorum ve okuluma gidiyorum”. Ama yok hep diyorum ya anne olunca telkin falan hikaye herşey “an”ların farkında olmakta ve kendini gözlemlemekte gizli. Veee bir gece öncesinden iletişim defterine aynen şöyle bir not yazdım; “Doğa, dondurmayı çok sever ve çok hızlı yer. Lütfen yavaş yemesini sağlar mısınız ki hasta olmasın?” Gülün gülün evet ben de çok güldüm sonra çok utandım kendimden ama silemedim de notu. Notu o şekilde orada yazılı görmek aslında kendime getirdi beni. Gece yatarken düşündüm ve dondurma ile ilgili bütün olumsuzluzlukları attım beyimden. Ne yapabilirim bütün çocukluğum boyunca böyle söylenmiş bana “Aman dondurma yersen boğazların şişer”. Halbuki bugün üst solunum yolları hastalıklarının birçoğunda mikroplar ölsün diye dondurma tavsiye ediliyor. Çocukluğumuzdan bilincimize yerleşmiş alışkanlıkları silmek bu kadar zor oluyor işte.

Bu nedenledir ki çocuklarımızı uyarırken, severken, onlarla oyun oynarken kullandığımız kelimelere çok dikkat edelim. Çünkü direkt bilincine işleniyor söylediklerimiz. Örneğin geçen gece Kıbrıs’tan dönüyoruz havaalanındayız. Arkamdaki bir çocuk kendi kendine bir şarkı mırıldanıyor. Ben de döndüm kim söylüyor diye baktım ve gülümsedim. Ama çocuk hemen o saniye annesinden “sus artık gürültü yapıyorsun” şeklinde azarı işitti. O kadar utandı ve mahçup oldu ki, eminim bir daha şarkı söylemek istediğinde “acaba annemi yine kızdırır mıyım ya da gürültü yapar mıyım” diye düşünecek. Bunlar çok ufak ayrıntılar ama hayatımızın kodları çocukluğumuzda gizli bunu unutmamak gerek.

Tam da denk geldi konuyla ilgili de çok güzel bir kitap okuyorum bugünlerde; Kemal Sayar – “Herşeyin Bir Anlamı Var”. Kendisi alanında oldukça donanımlı bir psikiyatr. Şöyle yazıyor kitapta bir bölümünde;

“Çocukların özdenetimli ve nasihat ettikleri şeyi kendileri uygulayabilen anne-babalara ihtiyacı vardır. Çocuklar, yüceltilen bir anne-babanın değerlerini içselleştirmek suretiyle bir bilinç geliştirirler. Anne-babalar, doğruyu yanlıştan ayırt edebilen çocukları olsun istiyorlarsa, sadece onlara telkin veren değil, çocukların beğendiği kişiler de olmalıdır. Şükran duygusunun yokluğu, günümüz çocuklarında giderek salgın halini alıyor. Anne-babalar çocuklarına yeterinde zaman ayıramıyor. Bu durumda suçluluk duygusu, yeni elbise ve oyuncaklarla telafi edilmek isteniyor. Çocuklarımız sizden birşeyler ister hale geldiklerinde, şükran duyguları körelmeye başlar. Onlara iyi şeyler için beklemek gerektiğini, vermenin ve paylaşmanın neşesini, basit hediyelerden zevk almayı öğretmemiz gerek. Hayatın içinde organik çocuklar yetiştirmek, günümüz anne-babaları için bir borç.”

Aragonit; ebeveyn taşı

Aragonitimle çalışmalarım devam ediyor:) Geçen hafta bir gece topraklanması için toprağa koydum, sonra biraz güneşe çıkardım. Güneşten aldıktan sonra o gece başucumda duruyordu küpeler. O gece sabaha kadar uyumadım. Bu hep böyle oluyor bana. Aslında kitapta diyor ki; “Kaliteli bir uyku için yastığınızın altına koyabilirsiniz”. Fakat ne kaliteli uykusu bildiğiniz ayaktaydım bütün gece. Birkaç defa daha deneyimledim ama aynı durumu. Ametist ve kuvars taşlarımı yatak odasında tutamıyorum örneğin. Hele bir yanlışlıkla unuttum diyelim ki bütün gece uyuyamıyorum. Bir enerji veriyor ki sormayın. Uyumak yerine koşabilirim örneğin o enerji ile.

kitapBir haftadır Sevgi Ersoy’un “Mucize Taş Aragonit” adlı kitabını incelemekteyim. Hepsini okumadım. Sadece ilgimi çeken sayfalara göz atıyorum. Bazı kitaplar böyle bir etki bırakıyor bende, hepsini okumak gelmiyor içimden. Öncelikle ilk sayfalardaki, “taşı sol elinize alın, gözünüzü kapatın, bir mağaraya girin, oradan şuraya gelin, buradan dönün…” tarzındaki meditasyon öğretileri beni biraz soğuttu kitaptan. Evet yargılıyor olabilirim ama hoşlanmıyorum bu tarzdan. Taşın özelliklerini, nasıl programlanacağını ve tarihini anlatması yeterli benim için. Yani nasıl kullanacağını herkes kendi içgüdüleriyle bulabilir diye düşünüyorum. İlle de şöyle yapın, böyle yapın şeklinde işin pazarlamasına gerek yok. Bir de mucize taşta falan değil yani sizde, içinizde!

Kitaptan hoşuma giden ilgi çekici bazı bilgiler şöyle;

“Aragonit taşının en güçlü enerji taşıyanları İspanya ve Fas’ta bulunuyor. Adını İspanya’da Monika de Aragon şehrinden alan Aragonit’e Almanya, İtalya, Avusturya, ABD ve Çin’de rastlayabilirsiniz. Eski Roma’da bilhassa hanımların çok neşeli olduğu söyleniyor. Bunun da kadınların meşin sicimlere sırayla bağlayarak başlarına taktıkları aragonite bağlı olduğu anlatılıyor. Çünkü aragonit mükemmel bir stres taşı. Kendisi üzerinde taşıyanı neşelendiriyor ve canlandırıyor.”

“Aragonitin iyi bir ebeveyn taşı olduğu da söylenir. Eskiden anne babaya sabırla ve sevgiyle, aynı zamada kendilerine bir hediye olarak gelen bebeği saygıyla büyütebilmeleri için armağan edilen aragonitin yanı sıra, bir aragnit de bebeğe verilirmiş. Aile büyükleri aragoniti bebeğin yastığının altıda muhafaza ederlermiş. bebeğin her ağlayışında taşı çıkarır, vücudunda gezdirir, nerede bebekte sakinleşme olursa orada vücudunda 2 dk. tutarlarmış. Aynı zamanda hazım sistemi üzerinde etkisi olan bu taşlar çocukların gaz sorunlarında kullanılırmış. Aynı taş bebeğin banyo suyuna konurmuş. Aragonitin dolunay tesirlerine karşı iyi bir koruyucu olduğuna inanıldığı için ebekler ve çocuklar bilhassa dolunay gecelerinde aragonitleriyle uyurlarmış. Diş çıkaran bebeklerin dişetleri iyice yıkanıp temizlenen bir aragonitle ovulduğunda, hem acıların hafiflediği hem de kolay diş çıkardıkları görülmekteymiş.”

Kitaptan tespit ettiğim kadarıyla benimki Fas aragonitiymiş. Hani yazmıştım ya Doğa bu kitabı eline alıp sürekli ona okumamı istiyor diye. Meğersem aragonit taşı bütün burçlarda kullanılabilirmiş ama Boğa, Aslan, Başak, Kova, Oğlak burçlarında çok etkiliymiş. Doğa da bir Boğa! Ah bilseydim bebekliğinde asmaz mıydım yatağına bir tane. O gazdan ağlamaları, uyuyamamaları biraz hafiflerdi belki. 2 yaşından beri gündüz uykusu uyumayan pisim belki mışıl mışıl uyurdu öğlen uykularını da kimbilir. Oysa ki o naptı; “aydede çıkmadan uyumam ben” dedi kestirip attı öğlen uykularını bir kalemde.Neyse o günler geçti bitti bugüne bakalım bu taşın ne faydası olur Doğa’ya. Yaş oldu neredeyse 3,5. Meyvelerin, sebzelerin içine koysam tadı değişir mi yer mi acaba diye düşünmekteyim:) Bu da bir anne tesellisi işte…