Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...






Geçtiğimiz günlerde Neşe’nin oğlanın bisikletten düşüp çenesi yarması sonucu acile gitmeleri ve acilde saatlerce bekletilmeleri ( sanırım 6 saat civarıydı) beni derinden yaraladı. O halde bir çocuk, kanaması olduğu halde Amerika’daki sağlık kurumlarının ”acil durum kapsamı” na girmediği için bekletildi. Gayet insanlık dışı bir durum. Zengini zengin fakiri de fakir kılan bir sistemden ancak bu kadarı beklenebilirdi zaten. Düşünebiliyor musunuz dünyanın en “zengin” ülkesinde birçok insan acil servise düşmedikçe doktorun yüzünü bile göremiyor. Ama kimse de karşı çıkmıyor. Çünkü doktorlar bunun için suçlanamaz, ne de olsa bu sistemden yararlanıyorlar!
Bakın Tanrı ile Sohbet-2′yi bitirmek üzereyim. Tam da bu konunun üzerine denk geldi, her zamanki gibi tesadüf değil… Şöyle diyor;
“Bu ahlaksız sistem, insanlık onurunun değil, ancak açgözlülük ve en yüksek karın motivasyon nedeni olduğu bir dünyada sürebilir. İnsanları onuruyla yaşamaya davet etmek yerine, sahip olanlar, dünyanın sahip olmayanlarını kendilerine bağımlı kılıyor. Ama asla güçlü olmalarına izin vermiyorlar. Sistemi etkileyen değil, sisteme boyun eğen insanlar istiyorlar. Çünkü bu sistemi yaratan onlar. Ve komplo sürüyor. Zengin ve güçlü, sessiz komployu sürdürüyor.
Şimdi devam et, sosyo-ekonomik sistemin ahlaksızlığı sürerken sessiz kal. Bu sistem, bilmem ne marka gazozu pazarlayan şirketi genel müdürüne satış artırdığı için yılda 70 milyon dolar ikramiye verirken, 70 milyon insan bu gazozu içme lüksünü tadamıyor bile. Bu sistemin ahlaksızlığını görme. Bu sisteme Serbest Piyasa Ekonomisi de. Ve herkese bu sistemden gurur duyduğunu söyle.
Kim utanç duymalı? Zengin olup vermeyen mi? Çalıştığı halde geçinemeyen mi?”
İşte 2012′de olacak ve şimdiden de başlamış olan büyük bilinç değişiminin sebeplerinden sadece bir tanesi ama en temel olanı bana kalırsa; Para= Güç . Bu eşitlik bir şekilde bozulacak.
Google görsellerden “para” diye arama yaptığınızda aşağıdaki gibi fotoğraflar çıkıyor. Sinirinizi bozmak istemem ama bu görüntüleri yaratan bizleriz. Neler yarattığımıza bir bakalım, “gelecekten” beklentilerimizi de ona göre yapalım. Ya da geçmiş, gelecek olmadığının farkına varıp hemen şimdi, bugün harekete geçelim. En azından sessiz kalmaktan vazgeçerek başlayabiliriz.


Bu hafta ev dışında zamanımın çoğu yogada geçiyor. Geçen hafta Doğa’nın hastalanması ve sonra da bana geçmesi nedeniyle gidemediğim 2 dersimi de tamamlamaya çalışıyorum. Derslere böyle üstüste gitmek çok iyi geldi, iyice açıldım birden. Mihri Hoca sağolsun engin bir deniz. Bir bilgi denizi! Oturup günlerce konuşsam yine de sıkılmam her an yeni bir bilgi daha ediririm kendisinden. Bugün dersten önce bizlerle ilginç bir paylaşımda bulundu. Yaklaşık 2 aydır düzenli olarak kefir içtiğinden ve sağlığına ne kadar faydası olduğundan bahsetti. Hem de evde kendisi mayalıyormuş. Önce inek sütüne yapmış istediğikıvamı yakalayamamış. Daha sonra keçi sütüne denemiş ve tam kıvamını tutturmuş. Özellikle keçi sütü, biliyorsunuz mutlaka, inek sütüne göre çok daha faydalı. Hele bir de içine kefir mayalanıp içilince tabii tam bir mucizevi içeçeğe dönüşüyor. Ben haftaya Mihri Hoca’nın Kadıköy’de tarif ettiği bir yerden gidip kefiri alıp evde mayalayacağım. Keşke Doğa’ya da içirebilsem ama günlük sütün bile tadını ayırt eden bir şahsiyet kefiri nasıl içer bilinmez:) Neyse anne sağlıklıysa çocuk da sağlıklı. Ne gerekiyorsa yapmak gerek sağlık için.
İşte Kefirle ilgili Tübitak’ın sitesinden aldığım bilgiler;
Kefir esasen Kafkasya’da yapılan yöresel bir içecektir. Fakat ülkemize son yıllarda kimi rahatsızlıklara iyi geldiği düşüncesiyle evlerde üretilip kullanılmaya başlanmıştır.
Kefirin evde yapımı oldukça kolaydır. Kefirin ana maddesi süttür. Yapım aşamasında ilk önce süte maya olarak kefir tanesi katılır. Kefir tanesi, karnabaharı andıran bir yapıda, bezelye büyüklüğünde ve beyaz renklidir. Üzerinde çok çeşitli mikroorganizmalar bulunur. Kefir için kullanılacak süt iyice kaynatılır ve 25°C’ye kadar soğutulduktan sonra kaymağı alınıp üzerine kefir taneleri eklenir. Kefir tanesinin miktarı her 1 litre süt için 15-20 gram kadardır. Eğer hava soğuksa kabın etrafı yoğurt yapımında olduğu gibi bezle sarılabilir. Bundan sonra karışımın pıhtı halini alması beklenir. Pıhtı hazır olduktan sonra buzdolabında saklanır. Soğuduktan sonra da süzgeçten geçilerek tanelerden arındırılır ve içilmeye hazır olur.
Kefirin faydalarına gelince… Öncelikle kefir besin değeri oldukça yüksek, sindirimi kolay bir içecektir. Bağırsak rahatsızlıkları, sinirsel rahatsızlıklar, iştahsızlık, ve uykusuzluğa iyi geldiği bilinmektedir. Ayrıca halk arasında ülser, yüksek tansiyon, bronşit, astım, safra bozuklukları ve diğer bazı hastalıkların tedavisinde etkili olduğuna inanılmaktadır. Yakından tanıdığım bir yüksek tansiyon hastasının kefir sayesinde oldukça iyileştiğini biliyorum. Fakat kendisi aynı dönemde normalden fazla kilo almış ve bunun sebebinin kefir olduğunu düşünüyor. Eğer kefirin iştah açıcı ve besleyici özelliklerini düşünürsek büyük olasılıkla bu doğru bir tahmin.
Bu da günün olumlaması; “Bütün organlarım muhteşem bir düzenle yapmaları gereken işlemleri yaparlar. Keyifle ve neşe ile.” – R. Şanal’ın “Kuantum Olumlama” kitabından.

“Dünya olduğu gibi. Tıpkı kar tanesinin olduğu gibi. Kendi deseninin öyle olmasını var ettiği gibi. Yaşamanızı olduğu gibi yaratıyorsunuz. Gerçekten açlığın sona ermesini istediğin anda açlık olmayacaktır. Bunu gerçekleştirmek için sana tüm olanakları verdim. Bu seçimi yapmak için her türlü olanağa sahipsin. Ama yapmadın. Yapamadığın için değil. Dünya yarın açlığa son verebilir. Son vermeyi seçmiyorsunuz. Her gün kırk bin kişinin açlıktan ölmesinin nedenleri olduğunu düşünüyorsunuz. Hiçbir geçerli neden yok. Ama her gün kırk bin kişinin açlıktan ölmesine aldırmazken yeni bir hayat için elli bin çocuk dünyaya geliyor. Buna sevgi diyorsunuz. Buna Tanrı’nın planı diyorsunuz. Öylesine bir plan ki rasyonellik ve mantık bir yana, şevkat bile barındırmıyor.
Yalın söcüklerle size söylüyorum; Dünya bu halde çünkü siz seçtiniz. Sistematik olarak kendi çevrenizi yok ediyorsunuz, sonra da doğal felaketler olarak tanımladığınız olayları doğanın ya da Tanrı’nın intikamı olarak düşünüyorsunuz. Kendinizi kandırıyor ve bu kandırmacayı intikam olarak tanımlıyorsunuz.
Hiçbirşey ama hiçbirşey doğadan daha şevkatli değildir. Ve hiçbirşey doğaya insan kadar gaddar olmamıştır. Tüm bunlardan sıyrılıp sorumluluğunuzu reddediyordunuz. Kendi hatanız olmadığını söylüyorsunuz. Evet doğru, bu bir hata değil, seçim sorunu.
Tüm savaşları yarın durdurabilirsiniz. Gereken tek şey düşünce birliğine varmanız. Ama birbirinizi öldürmeyi durdurmak kadar basit bir şeyde bile anlaşamıyorsunuz. Yumruğunuzu sıkarken cenneti nasıl yaratabilirsiniz? Kendiniz için yapmadığınızı sizin için yapamam; bu yasadır.
Ne şeytan var ne de cehennem. Kendi kurtuluşunuz, kendinizi gerçekleştirememenin sarhoşluğundan ayılmakla mümkün. Bu savaşı kaybetmeniz mümkün değil. Zaten, bu bir savaş değil, bir süreç. Bunu bilmediğiniz sürece, süreci sürekli mücadele olarak algılayacaksınız. Mücadeleye uun zamandır öylesine inanıyorsunuz ki etrafında dinler yarattınız. Dinler mücadeleyi amaç ediniyor. Bu sahte bir öğreti. Zafer mücadelede değil, kendini aktif olarak akışa bırakmakta.”
Neale Donald Walsch-Tanrılar ile Sohbet 1. kitaptan bir alıntı. Yazar burada iç benliği, içindeki Tanrı, içindeki “ben” ile konuşuyor. Uzun zamandır kitaplığımda duran ve bir türlü okumaya fırsat bulamadığım bir kitaptı. Filmini 2 defa izledim ve hayran kalmıştım. Ama kitabı daha nefismiş.
Bugün dünyanın mevcut koşullarına bakarsanız her anlamda “birlik” bilinci oluşturulamadığı için bu haldeyiz. Bu bilinç oluşana kadar da böyle gidecek. Yazdığım alıntıyı böyle yorumladım ben. Lütfen sizler de yorumlarınızı yazın, tartışalım.
**Doğa’nın ateş azalarak halen devam. Yine yanımdaki koltuktan uyuyor şu an.

İki küçük çocuğu olan bir kadın seramik kursuna katılmak istiyor. Kursun saatleri oğlunun yüzme dersleri ile çakıştığından bu isteğini erteliyor ve kırgınlıklarını içine atarak iyi anneyi oynuyor.
Fotoğrafçılığa ilgi duyan bir baba bu merakını gerçekleştireceği bir yerin özlemini duymakta. Orta halli bir aile için karanlık oda masraflı olabilir ama salona yeni koltuk alınmasını önler en azında. Fakat günler geçer ve sonunda salona yeni koltuk alınır.
Çok yoğun çalışan bir iş adamı kendi içine çekilmek, yalnız kalmak isteyebilir. Tek başına tatile çıkmak ona ilaç gibi gelecektir aslında. Ama karısına karşı haksızlık olacağını düşünür ve bundan vazgeçer.
“Bu yoksunluklarımızı erdem haline getiriyoruz. Uzun, acı verici yaratıcılık iştahsızlığımızı bir fedakarlık gibi kucaklıyoruz. Üstün olma anlamındaki iyi olma çabalarımızı, söze ruhsallığımızı beslemek için sarf ediyoruz. Bu sık düşülen hataya Erdem Kapanı diyorum. Ruhsallık çoğunlukla sevgisiz yalnızlığa giden bir yol ya da insanın kendi doğasını reddettiği yanlış tutumlar olarak yorumlanıyor. Böyle bir ruhsal üstünlük iddiası, inkarın türlü biçimlerinden biridir. Yaratıcı için erdem ölümcül bir hata olabilir. Saygı görmek ve olgunlaşma isteği, etkisizleşmemize hatta yok olmamıza neden olabilir” diyor Julia Cameron, “İçinizdeki Yaratıcıyı Keşfedin” adlı kitabında.
Cameron’a göre, Erdem Kapanı’na yakalanan birçok kişi, sıradan gözlere kendini yok ediyormuş gibi görünmez. İyi kocalar, babalar, anneler, eşler, öğretmenler olmaya koyularak kendilerine herkesin hoşuna giden ve beğenisini toplayan sahte benlik yaratırlar. Bu sahte benlik daima sabırlı, başkalarının gereksinim ya da istekleri için kendilerininkinden vazgeçmeye isteklidir.
“Aşırı derecede erdemli bu tıkanmış yaratıcılar, çocukluklarında onaylanmamış bu asıl benliklerini yok ederler. Durmadan “Bencil olma!” sözlerini duyan asıl benlik, başkalarına hayır kendine evet diyebilen, oyun oynamayı bilen, sağlıklı, zaman zaman anarşist, rahatsız edici bir karakterdir.”
Sarsıcı bir kitap. Mutlaka edinmenizi öneririm. Dergide de çok ilgi çekici diğer bölümlerini yazdım bu ay. Haftaya koyabileceğim buraya.

Bugün Kadıköy’e gittik. Alkım Kitapevi, Çiya, Tansaş’tı rotamız. Kitapçıdan yukardaki kitabı aldık; Tübitak Erken Çocuk Kitaplığı’ndan “Ayda”. Bizimki bu aralar merak sardı uzaya, aya, yıldızlara. Harika bir kitap yine Tübitak’tan. Birkaç defa okunduktan sonra;
-Anne ben uzaya gitmek istiyorum.
-Tamam Doğa ama astronot olman gerek.
-Astronot kıyafetim yok ki benim ama.
-Astronot kıyafeti öyle her yerden alınmaz.
-Babam da gelsin benimle uzaya.
-Uzaya gidince ne yapacaksın?
-Mars’ı görücemm. Hadi baba uzaya gidelim.
!!!!
Bütün gece bu uzay muhabbeti uzadı da uzadı. En sonunda Serdar hayali bir oyun uydurdu. Bunlar ikisi rokete binip uzaya gittiler. Uzaydan taş (legolar) topladılar bana getirdiler. Şimdi rüyasında astronot olduğunu görüyordur büyük ihtimal:))
Bu haftasonları hiç bitmese. Bu ikisi sürekli oynasalar böyle… benim de vücudum, kafam dinlense…
Çiya’daki yemeklerden hiç hoşlanmadı. Otlu bulgur pilavını bile sevmedi. Biraz ezogelin çorba ve karadut şerbeti içti bolca. “Çok lezzetliymiş bu mor meyve suyu” diye diye 3 küçük bardağı götürdü.
