Özgür Turan
Yoğun tempolu geçen yıllardan sonra 2006 Mayıs'ta ara verdim aktif çalışmaya... merhaba dedim yeni hayata ve Doğa'ya... Kendimi buldum, yeniden doğdum ben böyle, mucizelere ve evrenin hediyelerine daha fazla inanır oldum.


View my FriendFeed


Tasarım ve Uygulama:

kitap’ kategorisi arşivi

Bırakabilmek

Evrene güvenmek gerek! Her gün bunu daha iyi anlıyorum. Yolunda gitmeyen ne olursa olsun “Hayrıma olsun” diyerek bırakabilmek en güzeli. O zaman evren öyle bir sıraya diziyor ki olacakları siz bile şaşıp kalıyorsunuz. Bırakmak derken eli eteği çekip öylece durmaktan bahsetmiyorum. Size göre olumsuz olan bir durum içinde kaldığınızda zihninizi meşgul eden düşüncelerden bir türlü kurtulamamak, uyku uyuyamayacak derecede zihninizin uyanık kalması, geçmişle hesaplaşmalar, affedemedikleriniz, şimdide kalamamak, bitmek bilmeyen “keşke”ler…bunların hepsi ruhunuzu gereğinden fazla yoruyor. Zihniniz sizi öyle bir ele geçiriyor ki sürekli negatifte kaldığınız, endişe ve korku dolu olduğunuz için her yeni başlangıç aynı olumsuz şekilde sonuçlanıyor. Aslında bugünlerde çok fazla dillerde dolaşan ama aslında dünyanın varoluşu kadar eski bir tarihi olan çekim yasasının temeli de bu; “Neye odaklanıyorsanız oradan yaratıyorsunuz”.
Bir bilim adamının ruhsal seyahatini anlatan “Kod Adı Tanrı” kitabında MANI BHUMIK şöyle yazıyor:
“Ortaya çıkan modern bilimin ışığında artık biliyoruz ki elmayı Newton’un başına düşüren şeyle, tüm evreni birlikte tutan şey aynı çekim ve dünya için var olduğunu bildiğimiz doğa kanunları tüm evren için geçerli. Şöyle de diyebiliriz; ‘Ne kadar küçükse o kadar büyük’; Hayal bile edilemeyecek büyüklükte olan evren küçücük bir atom tanesinden oluşmuştur. Bilim artık cenneti dünyadan, zihni özden ayırmamaktadır.”

Yeni yıl düşleri

Zaman denilen şey ne kadar garip. Herşey sadece rakamlardan ibaret aslında. Asıl olan siz ve şu an hissettikleriniz. “Yeni” kelimesi her zaman umut verir insana, gülümsetir bizi. Yeni bir yıla girecek olmak, her ne kadar kötü bir yıl bıraksak ta arkamızda yine de umutlandırmalı bizi. Umut etmek gibi güzel birşey var mı sizce? Tabiki de yok. Hesabı kitabı da yok umut etmenin, hayal kurmanın. O zaman biraz olsun çekilin evinizde bir köşeye ve yeni yıl için, kendiniz için en güzelini umut edin, hayal edin. Hatta yazın ya da umutlarınızın resmini görürseniz herhangi bir dergide ya da gazetede lütfen kesin onları ve de her gün görebileceğiniz bir yere yapıştırın. Göreceksiniz ki umutsuzlukla uyandığınız sabahlarda bile o kestiğiniz resimleri görüp daha bir istekle koşacaksınız hayata.
Birkaç yıl önce yapmıştım benzer bir çalışmayı. Hayallerimdeki hayatı görsellere döküp, somutlaştırıp tek tek kesmiştim dergilerden. Uzun bir süre durdu o resimler önümde. Ne travmalar, ne depresyonlar geçti üzerinden. Ama şimdi o resimdekilerin hemen hemen hepsine sahibim. Özel bir çalışmaydı bu özel bir rehberle yapılan. Ta ki sonra Secret kitabında rastladım “Düşler panosu” diye geçiyordu. Tavsiye ediyorum şiddetle herkese!
2008 için düşler panoma kocaman bir sabır taşı koymak istiyorum. Çünkü çocuk yetiştirmek eşittir sabır anlamına geliyormuş. Dünyanın en sabırsız insanlarından biri olan ben nasıl bir sabır taşı şekline dönüşüyorum şaşıyorum kendime. Ama bu bile yeterli değil. Daha fazlası gerek. Her yıl daha fazla sabır!

Adalet Ağaoğlu’nun günlüklerinden

  • kitap kategorisinde.
  • Yorum Yok

Sanatçı…
Entellektüel…
Yenilikçi…
Adalet Ağaoğlu Türk edebiyat tarihinin önemli figürlerinden biri. Gerçek bir entellektüel ve yenilikçi. Türkiye Cumhuriyeti ile neredeyse yaşıt. Bu da onun yaşam çizgisini Cumhuriyetle bir kılıyor. Yakın tarihte meydana gelen her olayın, onun kişisel hayatında bir iz düşümünü bulmak mümkün. Türkiye’deki siyasi ve sosyal değişiklikler Adalet Ağaoğlu’nun hayatına eşlik ediyor. “Damla Damla Günler” sosyal tarihin canlı ve eşsiz örneklerinden biri.Adalet Ağaoğlu’nun günlükleri 1969 ve 1996 yılları arasını kapsıyor. İlk bölüm 1969’dan 1983 yılına kadar sürüyor. Bu dönemi daha çok Ankara dönemi olarak değerlendirebiliriz. Yazar ilk cildin bittiği 1983 yılında İstanbul’a taşınıyor. İkinci bölüm ise yazarın Büyükdere sahilinde geçirdiği trafik kazasının sabahına dek sürüyor.Günlüklerin ana temasını çıkarmak oldukça güç. Zira günlükler kurmaca edebiyatın bir örneği değil. Bu günlükler siyasi kaos ve sosyal değişimlerden etkilenen bir sanatçının yaşamını aktarıyor. Yazarın kalemi, onun siyasi dalgalanmalara direnişine güç sağlıyor. Günlüklerde yazar kendi dönemini içtenlikle aktardığı gibi okuyucuyu da anıları ile boğmuyor. Aksine, yazar ikisi arasında çok iyi bir denge sağlıyor. Okuyucu, yazarın hem günlük hayatını ve iç dünyasını hem de dönemin siyasi olaylarını takip edebiliyor. Bu sayede Ağaoğlu okuyucunun dikkatini hep ayakta tutuyor.”Damla Damla Günler”i sosyal tarihin bir parçası olarak kabul etmek mümkün. Yazarın dayandığı tek kaynak hafızası. Günlükler bazen kronolojik sıra ile devam etmiyor. Yazar, özellikle üzgün ve hasta olduğu dönemleri toparlayıp özetini çıkararak yazmayı tercih ediyor. Ancak o dönemin önemli siyasi olaylarını es geçmemiş. 1 Mayıs 1977, Abdi İpekçi suikasti, 1969 yılındaki öğretmen grevi yazarın detaylarına yer verdiği olaylardan birkaçı. Yazar dönemin önemli olaylarını kaydederek okuyucunun dönemi kavrayabilmesini sağlıyor.Adalet Ağaoğlu 12 Mart muhtırasının ayak seslerini günlük iş rutininde bile hissetmeye başladığı 1970 yılında TRT’deki görevinden ayrılıyor. Bu baskıyı romanlarına da yansıtıyor. TRT’den istifa ettikten sonra hayatını yazarak kazanmaya karar veriyor ve başka bir iş yapmıyor.Yazar romanlarında siyasi ve sosyal ortamı anlattığı kadar kentli insanın dünyasını da dile getiriyor. Adalet Ağaoğlu kendisi de kentli bir yaşam tarzına sahip. 1929 yılında Ankara’nın Nallıhan ilçesinde doğmuş olan yazar, Ankara Üniversitesi DTCF Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun. Babası kumaş işinde olan bir tüccardır. Dört kardeşten tek kız olan Adalet Ağaoğlu’dur. Kardeşi Güner Sümer de tiyatro yazarı ve yönetmenidir. Adalet Ağaoğlu’nu kentli bir Cumhuriyet kadını olarak tarif edebiliriz. Kırsal kesimde irtibatta olduğu tek kişi evine gelen temizlikçi. Kendisi ve eşi Halim Ağaoğlu’nun, Alanya’nın Yeşilköy ilçesindeki yazlıklarına yetmişli yılların başından itibaren gidip geliyorlar. Burada yazar, kırsal kesim insanı ile içli dışlı olmaya başlıyor. Ancak buradaki en yakın dostları da köyün “öğretmeni” oluyor. Adalet Ağaoğlu kendini dönemin gündeminde olan köy edebiyatından da uzak tutuyor. Hatta, bu mevzuda bir gece Fakir Baykurt ile tartışıyorlar ve Baykurt’a eğer orada bir köy varsa uzakta, bunu sadece çok sesliliğin bir unsuru olarak gördüğünü dile getirir. Bu görüşü romanlarında da vücut bulur ve daha çok kentli insanı yazar. Bunun en önemli istisnası Fikrimin İnce Gülü’nün Bayram’ıdır. Köyünden doğrudan Almanya’ya göç etmiş olan Bayram, en önemli statü sembolü olan sarı Mercedes’i ile memleketine döner. Fikrimin İnce Gülü bu dönüş yolunu anlatır. Yazarın bu romanı yazarken araba kullanmaması da önemli bir detaydır.Ağaoğlu’nun yazım tarzının önemli karakteristik özelliklerinden biri gösterdiği çeşitliliktir. Ağaoğlu hem tematik hem de teknik olarak hep yeni deneyimlere açık bir çizgi izliyor. Fikrimin İnce Gülü’nün Bayram karakteri de bunu doğrular niteliktedir. Bu romanında yazar, bir kadın yazar değil bir “erkek yazar” olma çabasındadır. Günlüklerinde de eğer kapitalizmin bireyi yabancılaştırması ve parçalamasını kurcalayacaksa o halde erkek yazar olmayı denemeyi önerir kendine. Bu nedenle ilk Romanı Ölmeye Yatmak (1973) ile onun devmı olan üçüncü romanı Bir Düğün Gecesi (1979) arasına bir virgul koyarak Bayram’ın hikayesini kaleme almıştır.Adalet Ağaoğlu da her sanatçı gibi mevcut düzeni sorgular. Kendisinin de dile getirdiği gibi sanat, mevcut düzene muhaliftir. Yaşadığı dönemi ve düzenini sorgular. 1970’lerde Türkiye’de siyasi kaosa sosyal değişim ve ekonomik dalgalanmalar eşlik eder. Özellikle 1960’larda yükselen göç dalgası ile insanlar mobilize olmuş, günlük hayatlarına kent kültürü, okur-yazarlık ve siyaset girmiştir. 1971 muhtırasının ardından da kaos azalmamıştır. Adalet Ağaoğlu da tüm bu değişimleri hisseder ve bunları romanlarına yansıtır. Ölmeye Yatmak ve Bir Düğün Gecesi bu ortamda doğmuştur. 1969 yılının sonuna doğru, hale TRT’de çalışmaktayken Mülkiyeli hoca ve öğrencilerle katıldığı bir yürüyüşte öğretim üyesi Aysel’in hikayesini yazmaya karar verir. Bu iki roman da aydınların durumunu, sosyal değişimi ve bu değişimin orta sınıf üzerindeki etkisini yansıtır. 1970’lerde Adalet Ağaoğlu arkadaşlarının tutuklanışına, işkence görmesine, öldürülmesine şahit olmuştur. Kendisinin de devletin karanlık raflarında Türkiye İşçi Partisi’nin kuruluşuna ilişkin bir dosyası vardır ve bu dosya da onun karşısına zaman zaman çıkmaktadır. Bir Düğün Gecesi romanı 1980 darbesi öncesi yasaklanmıştır. Evine isimsiz mektup ve telefonlar gelmektedir. Hatta yazarın Yeşilköy’deki yazlık evine de, kendisi yokken sürekli saldırılar düzenlenmiştir. Tüm bunlara karşın Adalet Ağaoğlu yılmamış ve yazmaya devam etmiş. Doğan Avcıoğlu’nun 70’lerde çıkardığı Devrim dergisinde de sürekli olarak yazıları yayınlanmıştır.Sevgi Soysal ve Mümtaz Soysal yazarın yakın arkadaşlarındandır. Aynı zamanda Ankara’nın sanatçı ve entellektüelleri de günlüklerin sayfalarında yerlerini alıyor. Pek çoğu yazarın arkadaşıdır. Hep beraber ya dışarı çıkıyorlar ya da Adalet Ağaoğlu onları evinde ağırlıyor. Bu sayede dönemin Ankara’sının sosyal çevresinin bir resmini de çizebiliyoruz ki bu resim İstanbul’dan oldukça farklıdır.Adalet Ağaoğlu her ne kadar bir parçası olsa da sol ideolojinin eleştirisini yapmadan geçmez. Özellikle o dönemde solun ne kadar bölünmüş olduğunu; farklı gruplar nedeniyle kimin nerede olduğunun bilinememesinden dert yanar. Yazar bir de sol düşüncenin hayata ve özellikle aşka olan bakışını da irdeler. Tiyatro yazarı ve yönetmeni olan kardeşi Güner Sümer’in Ankara Sanat Tiyatrosu’nda iken, sevgilisinin koltuğuna bir gül bırakınca sol görüşlü kişiler bu durumu eleştirir. Adalet Ağaoğlu da bunu yadırgar ve günlüklerine aktarır.Yazar dünyadaki gelişmeleri de sürekli takip eder. Türkiye’dekiler kadar dünyada da ne olup bittiğini; özellikle Vietnam Savaşı’nı, Kamboçya’yı, Şili darbesini günlüklerde bulmak mümkün.Adalet Ağaoğlu 1970 yılında TRT’den ayrıldığı zaman tanınmış bir oyun yazarıdır. Ancak romana, tiyatronun istediklerini anlatması ve dönemin baskıcı ortamı nedeniyle oynanması için yeterli ve etkin bir mecra olmayacağını düşündüğü için yönelmiştir. Bu onun için yeni bir meseldir. Zira kendisi TRT’den ayrıldıktan sonra sıradan bir evkadını olmaktan korkuyordur. Bu korkusunu da kalemi ile yenmiştir.Okuyucular günlüklerde dönemin kültür dünyasını da takip etme fırsatını yakalıyor. Ağaoğlu okuduğu kitapları, izlediği filmleri ve oyunları günlüklerin sayfalarına damlatıyor. Yazarın iç dünyasını da yakınen tanıma fırsatı elde etmiş oluyoruz. Onun kendi dönemi için geçerli olan yenilikleri gözlemleme şansı yakalıyoruz.Bir aydın olarak Adalet Ağaoğoğlu düşünceleri konusunda asla geri adım atmıyor. 1984 yılında kurulan İnsan Hakları Derneği’nin (2007 yılında istifa etmiştir) kurucularından olan Ağaoğlu, daha 1960’larda TRT’de çalıştığı dönemde Kürt sorunu üzerine kafa yormuş; bunu da günlüklerinde dile getirmiştir.Tarih, kişisel yargılarımızın uzağındadır. Adalet Ağaoğlu’nun günlükleri de dönemin atmosferini, bir aydının gözünden bizlere anlatıyor. Bu dönemde yazar çok sevdiği kardeşi Güner Sümer’i, babasını, annesini, ağabeyini ve yakın arkadaşlarının ölümlerini yaşamıştır. Günlüklerde yazarın fırtınalı günlerine okuyucu da tanıklık ediyor. Ancak Adalet Ağaoğlu son derede güçlü ve neşeli kişiliği ile sayfaların arasında ve hayatta dik durabilmeyi beceriyor.Aynı zamanda son derece enerjik de olan yazar, bugünün dünyasında, hız ile perçinlenen yaşamlarında herşeye koşturan ama hiçbir seye yetişemeyen insanlara hem ders veriyor hem de taş çıkartıyor. Yirmi dört saat yaşayan Adalet Ağaoğlu, sürekli roman, hikaye ya da oyun yazıyor, kitap çeviyor, kitap okuyor, sinema ve oyunları izliyor, evinde dostlarını ağırlıyor ya da sosyal etkinliklere katılıyor. Onun bu şaşkınlık yaratan enerjisi ve tutkusu da bu günlüklerin en çarpıcı noktalarından biri.Yazarın yaşamındaki en büyük desteği, “hayat arkadaşı” olarak nitelediği Halim Ağaoğlu’dan başkası değildir. Bir inşaat mühendisi olan Halim Ağaoğlu ile olan ilişkisindeki mahremiyeti günlüklerinde muhafaza eden yazar, uzun yaşamlarındaki ortaklığın güzel yanlarını sayfalarına not düşüyor.Adalet Ağaoğlu hem günlüklerinde hem de romanlarında özellikle bir konunun altını çiziyor; Cumhuriyet döneminin ilk ve ikinci kuşaklarının yaşadığı karmaşayı inceliyor. Cumhuriyet ile Demokrasi arasında kalmışlığı o yıllardan itibaren dile getiriyor. 1960 ve 1970’lerin karmaşık ortamında, yazmaktan asla vazgeçmeyen bir yazarla karşı karşıya karşıyayız. Hatta 1970’lerin yazarın en verimli on yılı olduğunu dile getimek mümkün; tartışmaya açık olmakla birlikte. Damla Damla Günler’in ilk cildi, altmışlı ve yetmişli yılların Türkiye fonunda bir aydının gerçek ve yalın hayatını incelemek için iyi bir fırsattır diyebiliriz.

Canım dostum Ayşe Yazıcıoğlu’na bu harika analiz ve derleme için teşekkürler…

Türkiye’de postpartumu yaşamak

Elif Şafak, yeni kitabı Siyah Süt’ün başında, “Bu kitap okunur okunmaz unutulmak için yazıldı” diyor. Lohusalık depresyonu her kadının tamamen unutmak istediği bir süreç. Kimisi hafif geçiriyor kimisi en ağır şekilde içine giriyor bu hastalığın. Ben hafif daha doğrusu hızlıca atlatanlardan oldum. Tıbbi olarak lohusalık depresyonu (postpartum) şöyle tanımlanıyor: “Postpartum depresyon doğumdan sonra ilk yıl içinde görülen bir duygudurum bozukluğudur. Postpartum depresyonda kendine ve bebeğine zarar verme ve intihar riski görülebilir.”
Türkiye gibi doğum izninin sadece 6 ay olduğu bir ülkede yaşıyorsanız doğum sonrasını kolayca atlatıp da iş hayatına dönmeniz pek de kolay olmuyor. Örneğin İsveç’te doğum izni 2 yıl. Bunun 1 yılını anne, 1 yılını da baba kullanıyor. İsveç gibi gelişmiş bir ülkede yaşayan bir kadınla Türkiye’de yaşayan bir kadının doğum sonrası yaşadıklarını karşılaştıran bir araştırma var mı bilemiyorum ama arada bir uçurum olduğu kesin. Çünkü Türkiye’de doğum sonrası, kendinize ve bebeğinize yetememe duygularının yanısıra kariyerinizle bebeğiniz arasında bir seçim yapmak zorunda bıraklıyorsunuz. Dünya Sağlık Örgütü 2 yıl emzirmeyi önerirken, bir yandan siz Türkiye’de 4. ayda ya da devlet memuru iseniz daha erken işe çağırılıyorsunuz. Ücretsiz izin almak istediğiniz de ise çoğu şirkette kibarca işten atılıyorsunuz.
İlkokul öğretmeni olan annem bana hamileyken Bursa’ya yakın bir köy okulunda çalışıyormuş. Doğum sonrası 40. gün işe dönemek zorunda kalmış. Aralık’ta doğum yaptığı için soğuk kış günlerinde köy yolu ulaşıma kapandığında çoğu kez traktör arkasında gidermiş okula. Ve de en kötüsü de benim içmem gereken sütlerini ders aralarında gidip tuvalette çeşmeye akıtırmış göğsünden. Bunları annem ilk defa lohusalık dönemimde anlattı bana ağlayarak. Tabiki bu koşullarda ben 3 ay süt emmişim daha fazla ne beklenebilir ki.
Doğum sonrası kadın kendini herşeyiyle sorgulamaya alıyor. Evlilik, koca, bebek, kariyer derken bu sorgulama her geçen gün büyüyor en sonunda kendinizle karşı karşıya getiriyor sizi. Bu noktada özellikle reiki, nefes yöntemleri büyük kurtarıcı oluyor insana. İçinde bulunduğunuz koşulları ve en önemlisi de kendinizi olması gerektiği gibi severek kabul etmenize yardımcı oluyor. Tabiki bir de mucizeniz var ki, ona her an bakıp koklamak bile ilaç yerine geçiyor…

Kişisel gelişim kitapları

Kendinize karşı ne kadar dürüst olabiliyorsunuz hiç düşündünüz mü? Ya da hangi özelliklerinizi seviyor hangilerini sevmiyorsunuz? Sevmediğiniz özelliklerinizi çok düşünmenize gerek yok aslında; Etrafınızdaki insanlara bakın, onlarda size dokunan, rahatsız olduğunuz ne varsa o sizsiniz.
Ya da hayatınızda neden hep aynı olaylar tekrarlanıyor, hep size zarar veren insanlar çıkıyor karşınıza sorguladınız mı hiç? Çünkü siz istiyorsunuz ve çekiyorsunuz onları hayatınıza. Evet her defasında yine mi diyorsunuz ama sürekli aynı tip insanları çekiyorsunuz kendinize. Yanıtlar aslında sizde, içinizde…Bazen biraz olsun durup beklemek, soluklanmak gerekiyor hayatta. Tam olarak hayattan ne beklediğini bulabilmenin yolu kendini tanımaktan geçiyor.
Aktif olarak yaklaşık 5 yıldır ilgilendiğim spiritüel dünyadan çok kitap okudum. Şu bir gerçek ki her konuda olduğu gibi bu alanda da gelişmek için önce deneyimlemek, yaşananların tam olarak içine girmek, acı, sevinç, şaşkınlık, belirsizlik..vs. her türlü duyguyu dibine kadar yaşamak gerekiyor. Geçtiğimiz aylarda okuduğum Secret ve Çekim Yasası isimli kitaplar tüm dünyada çok satanlar listesine girdi. Aslında her iki kitap da bir pazarlama harikası. Bu nedenle çok eleştiri de aldılar. Fakat temelde anlattıkları çok da yanlış değil. Hani hep dalga konusu olan bir konu var ya “Haha ben pozitif olursam herşey pozitif olur aman ne güzel” ya da “Hemen bir villa hayal ediyim de biran önce istediğim olsun”… Her konuda olduğu gibi bu noktada da yargılıyoruz…deneyimlemeden hem de. Günümüz pazarlama ve tüketim dünyası. Çok da iyi yapmışlar bu iki kitabı böyle güzel pazarlamışlar ki çok temelde anlatmışlar basit dille. Belki de bazı yerlerinde abartıya kaçmışlar evet ama yine de okuttular insanlara.
Kişisel gelişim alanında çok fazla kitap var. Okuduklarım arasında en iyileri Eckhart Tolle ve Debbie Ford’un kitapları. Bir de Tanrılar Okulu güzeldi. Bir diğer konu bu kitapların çevirileri. Sanırım bir tek benim değil çoğu insanın sorunu kitapların çevirileri. Özellikle kişisel gelişim kitaplarında bazı çeviriler çok kötü oluyor.
Bu kitapları çekinmeden, yargılarımızdan uzaklaşarak, analiz ederek okumakta fayda var. Yoksa malesef pek bir işe yaramıyorlar.