Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...



kitap’ kategorisi arşivi

Fukuşima 50

“Gönüllü olarak fukuşima nükleer tesislerinde bulunan ve an itibari ile yüksek radyasyon zehirlenmesinden dolayı kısa bir süre sonra (haftalar belki de günler içinde) ölüme mahkum insanlardır.

Tamamı santral çalışanı olan bu 50 kişi, deprem ve tsunamiyi takip eden patlamaların ardından tahliye edilmektense santralde kalıp duruma müdahale etmeyi tercih etmişlerdir.

Neredeyse 1 hafta reaktöre deniz suyu vererek aşırı ısınan rod’ları soğutmaya çabalamışlardır. Yetkililer şu ana kadar içlerinden 2 kişi ile telefon bağlantısı kurabilmiştir ve bu iki kişi “öleceklerini bilerek çalışmaya devam edeceklerini” açıklamıştır.

Eğitimli ve şu an için yeterli teçhizata sahip olmalarına karşın, uzun süreli olarak inanılmaz yüksek dozlarda radyasyona maruz kalmaktadırlar. Sonları muhtemelen liquidatorlar ile aynı ve belki de daha kötü olacaktır. Maruz kaldıkları radyasyon dozu tahminen bu sabahki patlamadan sonra öylesine yüksek seviyelere ulaşmıştır ki, koruyucu giysilere rağmen vücuda aldıkları rad sebebiyle kanser olmak gibi 1-2 yıllık uzun bir hastalık sürecinden bahsetmek bile mümkün değildir, ömürleri reaktördeki radyasyon seviyesine bağlı olarak haftalar ve günlerle sınırlıdır.

Fukushima 50 olmasaydı, santraldeki durum şu an için çok ama çok daha korkunç olabilirdi, çünkü içeri deniz suyu vererek bir meltdownu engelleyen neredeyse tek şey onların çabasıdır.

Halen hayatta olan insanlardan gelecekte nasıl saygıyla anılacaklarını ve bu saygıyı neden hak ettiklerini açıklayarak bahsetmek çok acı verici bir durum.

Aileleri bu kişilerle haklı gurur duymalıdır (her ne kadar kayıplarının acısını hafifletmeyecek olsa da), çünkü hiçbir hiyeraşik baskı, emir veya zorlama olmaksızın, tamamen gönüllü olarak ölmeyi ve başkalarını kurtarmayı seçmişlerdir.”

Ekşi sözlükte “Fukuşima 50” yukarıdaki satırlarla tanımlanmış. Japonya depremiyle ilgili beni en fazla etkileyen durum bu oldu. 50 santral görevlisinin ölüm pahasına radyasyona maruz kalarak görev bilincinden vazgeçmemeleri. Düşünsenize siz bu görevlilerden birinin annesi ya da babası olsaydınız ne yapardınız? Ben hep bunu düşünüyorum günlerdir. Bir noktaya kadar itiraz edebilirdiniz belki ama karşılaşacağınız direnci görüp eninde sonunda çocuğunuzun verdiği karara saygı duymaktan başka çareniz kalmazdı. “Boşver çocuğum koskoca Japonya’nın kaderi sana mı kalmış” derdiniz? Ya da “Her ne yaparsan yap yanındayız” mı derdiniz? Ne zor bir süreç değil mi?

Japon halkı gerçekten de tüm dünyaya örnek olacak bir metanet ve teslimiyet sergilediler bu felaket sonucunda. Hemen hemen hiç yağmalama yapmamaları, birbirlerini acıtıcı tavırlardan mümkün olduğunca kaçınmaları, yemek kuyruklarında huzursuzluk yaratmamaları ve her lokmalarını evcil hayvanlarıyla paylaşmaları hepimize kapak olsun. Daha köprü trafiğinde birbirimizi boğazlayacak duruma gelen biz, böyle bir felakette ne yaparız kimbilir. Olanı olduğu gibi kabul edebilir miyiz acaba Japonlar gibi? Belki de yaparız bilmem ki, böyle bir felaketin ardından neyin kavgası kalır ki zihinde? Halen öfke kalıntıları kalırsa, zaten dünya yok da olsa, zihin sakinlemez, huzur bulmaz. Gerçi ille de felaket olması gerekmiyor ya teslimiyet duygusu için.

Hep yazıyorum, söyleşiyorum konunun uzmanlarıyla sizin için, doğa olaylarının artacağını ve buna karşı hem bedenen hem ruhen güçlenmemiz gerektiğini söylüyorum ya buradan. İşte gün bugün arkadaşlar. Güçlenme ve farkında olma vakti artık. Kenetlenme, ‘bir’ olma zamanı. Tek bir dünya düşünme, farklılıklarla kabul edip sevebilme zamanı. Sahip olduklarımızı, sahip olamayanlarla paylaşma zamanı. Büyük bir değişime gebe önümüzdeki günlerde dünya. Bu değişime direnmemeyi ve farklı bakış açıları geliştirmeyi seçelim.

Kitap önerisi;

Tehdit, zorlama, baskı yerine gönül bağı, korku yerine sevgi ile ebeveynlik nasıl olur merak ediyorsanız Pam Leo’nun “Çocuklarla El Ele Ebeveynlik” kitabını mutlaka okumanızı öneririm.

Connection Parenting-Çocuklarla El Ele Yöntemi’nin yaratıcısı Pam Leo‘nun kitabı Gün Yayıncılık tarafından dilimize kazandırıldı. Baskısı yakında kitapçılarda olacak kitabın e-kitap hali bugün internet üzerinden satış yapan sayfalara girdi. Yöntemi yaklaşık 2 yıldır deneyimleyen biri olarak şunu söyleyebilirim; Sadece ebeveyn olarak değil insan olarak hayatınızın her alanına sihirli bir dokunuş yapacak bir yöntem. Aslında hep içinizde olan, doğuştan bildiğiniz ama farkında olmadan kaybettiğiniz değerlerinizi tekrar bulmanızı sağlıyor. 

*Nisan köşe yazım

Bugünlerde…

Geçen gün annem “niye yazmıyorsun artık sen” dedi. Her postumu okuyor sağolsun, hiç kaçırmaz. Babam da dergideki yazılarımı okur özellikle, yorum yapar mutlaka. Sahi yorumlardan bahsedeyim biraz konu açılmışken. Geçenlerde Cemil İpekçi adıyla biri gayet çirkin bir yorum bırakmış köşe yazarlarımdan birine. Bir de benim dolunay yazıma bir yorum geldi, kimden geldiği belli değil ve neden yazıldığı. Sildim tabiki de yayınlamadım ama şaşırmadım da. Kendimizi ifade etme konusunda nedense hep faklı yollar ve yöntemler deniyoruz. Üstelik de kendi ismimizi kullanmaktan aciziz. Lütfen bu kişiler ne söylemek istiyorsa gerçek adını kullanarak yazsınlar bize. Bizler hepimiz gayet şeffaf, olduğumuz halimizle buradayız.

Bir de sessizliğe bürünmüş bir okuyucu kitlesi var ki sormayın. Örneğin Super Moon başlıklı postu binin üzerinde kişi okudu ama yorum yok. Ne olur ki birkaç satır birşey çizittirseniz birlikte düşünsek, tartışsak, paylaşsak, birlikte büyüsek.

Neden mi yazmıyorum? Belli bir nedeni yok aslında gündelik hayatın koşuşturmacasına dalmışım biraz diyelim ve bir yandan da yoga dersleri vermeye başladım evde ona yoğunlaştım. Eşe, dosta, aileme yoga gösteriyorum. Öğretmen oldum mu? Sertifikamı aldım ama öğretmen olma yolundayım henüz diyelim. Hemen eğitim bittiğinde öğretmen olunmuyor bence, öğreti çok derin. Yaşama geçirmek emek ve disiplin istiyor. Hep öğrenci kalabilmek gerekiyor aslında. Çalışıyorum kendimle bolca, okuyorum, araştırıyorum, özellikle özdisiplinimi oturtmaya çalışıyorum her anlamda. Kendimle çeliştiğim oluyor, tosluyorum bazen duvara, bıdı bıdı konuşuyorum kendimle, kimi zaman da susuyorum sadece. Eh böyle işte bende durumlar, yol uzun. En son okuduğum “Yoga ve Siz” adlı kitabında B.K.S. Iyengar öğretmenler ve öğretmek üzerine şöyle diyor; “Akademik bir alanda öğretmen olmak görece kolaydır, oysa aynı şey sanat öğretmenliği için söylemek zor, ve yoga öğretmenliği de hepsinin en zoru çünkü onların kendilerini eleştiri süzgecinden geçirmeleri ve kendi kendilerini düzeltmeleri gerekir. Yoga sanatı tümüyle öznel ve uygulamalı. Öğretmenlik sertifikaları değersiz sayılır. Asıl değer öğretmenin öğretme işine olan yaklaşımında yatar.”

Bir yandan sevgili Sedef’in “Connection Parenting” eğitimini tamamladım 2. defa. Yaklaşık 2 yıldır Sedef’le üzerinde çalıştığımız bir proje kapsamında katıldığım bu eğitim ebeveynliğe bakışıma ayrı bir anlam kattı. Proje tamamladığında keyifle paylaşacağım sizlerle.

Yazmıyorum ama bolca blog okuyorum bu aralar. Güzel insanlar var okuduğum, kendimden birşeyler bulduğum… Yukarda takipteyim kısmı da bozulmuştu yapamadım halen kısa zamanda onu da halledip okuduğum dostları da paylaşacağım.

Bugünlerde…

Kutu kutu yaşıyoruz bugünlerde. Koli bantı her daim elimizde, bir pisi bantlıyor bir ben. Taşınma fikri düşmüştü ne zamandır zihnimize, sonrasında da gerçek oldu bulduk istediğimiz gibi bir yer, yakında yerleşeceğiz güzelce. Bu da değişim rüzgarlarımızın bir parçası aslında da geldi çattı kışın ortasına, şubat tatiline ve eğitimimin son haftasına denk geldi. “Sabırlı mı olmak istiyordun Özgür buyur sana” dermiş gibi. Çok şükür ki iyiyim ve herşey olması gerektiği gibi. Ufak aksiliklerde hırlaşıyorum yine kendimle halen ama en azından daha sakin kalabiliyorum, bu süreç daha bir güçlendiriyor beni, kendimle ve ailemle olan bağımı.

İyi bir ekip olduk pisimle, çok sıkı çalışıyoruz kutulama konusunda. Sıkılınca soğuk falan dinlemeden atıyoruz kendimizi dışarı, iki soluklanıp geliyoruz yine. Aralarda çay keyfimize diyecek yok. Neyse ki şu evde benimle çay içen biri var artık. Serdar çay ve kahve hiç sevmez. Arada çok nadir kahve içer ama binbir ısrarla bana eşlik etmek için. Şimdi artık bana eşlik etmesi için ısrar etmek de anlamsız gelir oldu. Yani adam sevmiyorsa niye zorluyorsun kadın dimi. Yalnız son günlerin beni en sevindiren olayı Serdar’ın kola içmeyi bırakması. Çaktırmıyorum ama içimden sevinç çığlıkları atıyorum bu duruma. Halbuki karışmamam ve söylenmemem gerekiyordu bu konuda da ona. Serbest bırakmalıydım, kendi iradesi, kendi tercihi çünkü. Ama inanın yapamadım, adeta başının etini yedim kola içtiği için. Noldu peki? Tam da söylenmekten vazgeçtiğim bir anda bıraktı içmeyi. Doğa bile tebrik etti kendisini bu hareketinden dolayı:) Dün akşam sordum “canın istiyor mu” diye, “hayır” dedi ama bilmem artık… Serdar’a az et ye, sağlıklı beslen demeyi, Doğa’ya da terlik giy, yemeğini bitir, tabağında bırakma demeyi bırakmam lazım arkadaşlar. Bunun sonu yok, nereye kadar yani, biri bana dese sürekli bunları fenalık geçiririm. Azalttım ama eskisi gibi değilim, başarabilirim yakında sanırım:)

Taşınmadan nerelere geldi konu, neyse aşağıdaki diyaloglar durumu özetler iyice;

-Doğaaa gel  bak birşey söyleyeceğim.

-Geldim anne.

– Halılar olmadığı için yerler çok soğuk. Terliksiz dolaşmıyalım.

-Üff ben de başka birşey söyliceksin sandım. Hep aynı şeyi söyleyip duruyosun

…….

Gloria’da dün masada sipariş veriyoruz

Doğa: Sizde prüfütürül var mı?

2 dk. sonra: Ya anne şimdi pizza yiyince kakaya mı dönüşür çişe mi? Peki mercimek mesela? ( Bu durum “İsmi Lazım Değilin Doğal Tarihi- Kaka” isimli kitabın bir sonucudur)

Bu kitabı almadıysanız hemen alın çok şey kaçırıyorsunuz. Hem eğlenceli hem de bilgilendirici. Ama kitap sonrası çocuğunuzla kaka muhabbetlerine hazır olun:)

Ye, dua et, sev

Elizabeth Gilbert’in “Ye, dua et, sev” isimli kitabını okuyorum bugünlerde. Daha doğrusu bayramdan bir hafta önce tatile giderken bavula atmıştım. Ne de olsa ancak böyle bir kitap okuyabilirim dedim; Eee haliyle Doğa’ya güneş sütü sür, üzerini değiş, kumda oyna, yüz, duş aldır, hah yemek vakti gelmiş, aaa tuvaleti geldi, hadi tekrar güneş sütü sür, yine yüz… her ne kadar Serdar’la nöbetleşe bütün bunları yapsak da tabii işin büyük bir kısmı bende bitiyor. Şuradan anlaşılabilir ki böyle bir durumda Serdar, Hanefi Avcı’nın kitabını rahatlıkla okudu tatil boyunca. Tabii onun yanında bomba patlasa dahi konsantrasyonu bozulmadan okuyabilme yeteneği bir yana, benim bu 2 gecede okunabilecek kitapta halen son bölümlerde sürünmekte olmam da ayrı konu. Hah merakımdan dayanamadım onun kitabına da başladım, itiraf ediyorum, birkaç bölüm seçtim okudum. Şu an elimde sürünmekte olan bu kitabı bitirirsem ona da sıra gelecek elbet.

Altı üstü bir kitap anlatacağım nerden nereye geldim. Neyse, kitabı 1 yıl önce kadar almıştım kütüphanemde duruyordu. Alma sebebim de yazarın gazeteci olması. GQ dergisinde uzun yıllar çalışmış olması. Ne bileyim kendimi onun yerine koydum böyle bir yolculuğu nasıl anlatırdım diye ve merak ettim aldım. Fakat beklentimi çok yüksek tutmuşum ki özellikle ilk bölümü yani İtalya’da geçen günler ciddi bir hayal kırıklığı oldu benim için. Çok sıkıldım okurken. Hindistan bölümü daha keyifli ve komik, ee biraz tabii benim ilgi alanıma da girdiğinden. Her bölümü okurken birşey olacak ve “hah şimdi tamam işte” diyeceğim anı bekledim ama o an gelmedi. Bazı yerlerde boşluklar var, ya çeviriyle ilgili ya da yazar tam olarak kendi içselliğini ifade edememiş bilemiyorum. Tekrar söylüyorum henüz bitirmedim ama bitirdiğimde de fikirlerimde çok önemli bir değişiklik olacağını sanmıyorum. Yani söyleyeceğim şudur ki, eğlenceli bir kitap, tatile giderken yanınıza alıp okuyabilirsiniz ama onun dışında vaktinizi harcamayın. Best seller olmuş kitaplar konusunda ciddi düşünmek gerektiğini bir defa daha gösterdi kitap bana. Zaten yakında filmi geliyormuş, Julia Roberts oynuyor. Buradan bakabilirsiniz. Yeni bir Bridget Jones fenomeni olacak bu film bence.

Dünün mesajı ve “68’in kadınları”

Referandum sonuçlarına rağmen güzel bir güne uyandım. Ülkem ikiye bölünmüş, birbirine evetçiler, hayırcılar diye isimler takan insanlarla dolu olsa da yeni güzel bir gün dedim ve açtım camı sonuna kadar, çektim nefesimi içime. Miniğimin ilk okul günü bugün nasıl negatif olabilirim ki? Çocuklarımız için her zaman umut dolu, pozitif , dimdik olmalıyız. Kucaklayarak bir günaydından sonra, keyifli bir kahvaltı ve okuluna götürdüm güle oynaya. Sonra köşedeki sebze, meyvecimize uğrayıp en taze gelmişlerinden alıp evime geldim. Meyvelere dayanamadım hemen 2 tane soydum yedim, bir yandan çamaşırlarımı koydum makineye. Vee işte müziğim eşliğinde bilgisayarımın başındayım. Evden çalışmaya başladığımdan beri, hayatın an be an ritmini yakalamayı, her anı kendime uydurmayı çok seviyorum.

Referandumla basket maçının, hele de Amerika’ya karşı oynanan bir oyunun aynı güne gelmesi tesadüf mü sizce? Peki 12 Eylül ve 12 dev adamın aynı gün gündemde olması tesadüf mü? Oyun belli oyuncular belli değil mi ama?… Burada bir mesaj yok mu sizce? 12 sayısı neyi simgeliyor bakmak gerek. Dün bütün gün bunu düşündüm, haydi siz de düşünün biraz… Lütfen bulduklarınızı da benimle, bizlerle paylaşın.

Bir de bugünün anlam ve önemi benim için büyük; Çünkü şu kısacık hayatımdaki en yakın dostlarımdan birinin kitabı çıkıyor bugün. Her sürecine birebir şahit olduğum bir emeğin ürünü bu kitap. 8 aylık minnoşu Ali’siyle birlikte büyüttüğü 2. çocuğu. Tam da gününde çıkıyor “68’in kadınları”! Sanki bizlere, kadınlara “kendinizi özgürce ifade etmekten güzel ne var” mesajı verir gibi…

Ayşe Yazıcıoğlu, 16 kadınla yaptığı röportajları bir kitapta topladı: Ferai Tınç, Füsun Özbilgen, Işıl Özgentürk, Şule Perinçek, Hatice Yaşar, Işıl Uyar Çimen, Keskin Turan, Fatma Sayman, Birgül Akkoca Ergev, A.İnci Beşpınar, Hülya Karadeniz, Sema Bulutsuz, Sermin Çetiner, Büşra Ersanlı, Müfide Pekin ve Okşan Kınış. Röportaj yaptığı kadınlara aile ve üniversite hayatlarını, siyasi düşüncelerle tanışmalarını, kadın-erkek ilişkilerine ve evliliğe bakışlarını, eylemlerini, hapishaneyle tanışmalarını anlattırıyor.

Ayşe Yazıcıoğlu yaptığı röportajları şöyle değerlendiriyor;

“Soğuk Savaş’ın gölgesinde geçen 60’lı yıllar toplumsal hareketliliğin, kültürel değişimin ve kentleşmenin tüm dünyada yoğun olarak yaşandığı bir on yıldır. 60’lı yıllarda bireyler kendi kendine var olmanın, kendini şekillendirmenin ve özgürce ifade etmenin farkına varmışlardır. 68’liler hem Türkiye’de hem de dünyada uzun bir aranın ardından savaş görmeden yetişen ilk kuşak. Röportajlarda da anlatıldığı üzere mini eteğe rağmen özellikle çok renkli ya da çok moda olan bir kıyafet giymek tepki çeker. Halkın desteğini almak isteyen kadınlar eteklerinin altına pantolon giyerler. Kimi kız öğrenciler ise karşı cins kadar devrimci olabilmek için erkekleşirler. Sol çevre 1970’e doğru özellikle siyasi şiddetin tırmanması ve erkeklerin başat güç olmasıyla yavaş yavaş siyah-beyaz dünyasını oluşturmaya başlar” diyen Yazıcıoğlu kitapta kadınların o dönemdeki ruh halini gözler önüne seriyor.

Canım dostumu tebrik ediyor ve sizlere de keyifli okumalar diliyorum…

Kitaba buradan erişebilirsiniz.