Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...



kitap’ kategorisi arşivi

Sinüzite çözümler – 1

Bu kış çocukluğumun hastalığı sinüzit geri dönüş yaptı bana. 6 yaşına kadar bademciklerden çekmişim, sürekli ateş ve iltihap şeklinde. Bademcik ameliyatı ve burnumdaki et alındıktan sonra da sinüzit başlamıştı. Fakat sonrasında kendiliğinden birdenbire kesildi, nasıl olduğuna en çok ben şaşırmıştım çünkü ancak çeken bilir illet birşeydir sinüzit. Nefes alamamak kadar insanı kötü hissettiren birşey daha var mı ki? Diğer yandan da şiddetli baş ve sinüs ağrıları da cabası.
Herneyse uzunca yıllardır unutmuştum sinüzit diye birşeyin varlığını ta ki bu kışa kadar. Hiç burnum tıkanmaz yıllardır, tıkansa da açarım bir şekilde nefes teknikleriyle, kimi zaman da kendiliğinden açılır zaten yoga sırasında. Asanaları uzunca yıllar çalıştıktan sonra bir süre sonra her biri en derin katmanlarınıza inmenizi sağlıyor. Sanki katman katman soyunuyor, açılıyorsunuz. Ama bitmek bilmiyor bu katmanlar. Derinlere indikçe neler gördüğünüze siz bile şaşıp kalıyorsunuz. İşte sinüzite de bu tarafından bakma tarafatarıyım. Tabiki belirtilerin yoğunluğuna göre ilaçla tedavi yapmak gerekebiliyor çünkü gerçekten katlanılmaz bir hal alabiliyor ama hep dediğim gibi ilaç sadece geçici olarak belirtileri yok ediyor. Hastalığınızın asıl yani ruhsal nedenini bulmadıkça tekrar tekrar size merhaba diyebiliyor.
Geçenlerde Doğa’yı götürdüğüm KBB doktorundan bana da bakmasını rica ettim. Bakmasıyla birlikte hemen tomografi istemesi ve burun kemiklerimden birinde eğrilik olduğunu söylemesi, acil deviasyon ameliyatı önermesi bir oldu. Üstelik şöyle de sıraladı; “Muhtemelen oldukça kalitesiz uykularınız var ve gece nefes almakta zorlanıyorsunuz. Burun kemiğinizdeki bu eğriliği düzeltmezsek yaşlılığınızda ciddi problemlerle karşılaşabilirsiniz çünkü oksijen gitmiyor vücudunuza”. Bu söylenenler karşısında donup kalan ben sadece şöyle diyebildim; “Bu söylediklerinizin hiçbiri yok bende. Oksijen sorunum hele hiç yok. Geceleri hiç burnum tıkanmaz ve gayet iyi uyurum. Sadece nezle sonrası böyle burnum tıkandı”
O günden beri düşünmekte, araştırmakta ve çalışmaktayım bu konuyla ilgili. Doktorun teşhisi ve önerdiği tetkiklerle ilgili hiç yorum yapmayacağım zaten durum açıkça ortada. Her geçen gün istenen gereksiz tetkiklerle köşeyi dönüyor adı lazım olmayan belli kurumlar.
Şimdi size sinüzit için ilaç tedavisine ek olarak, ya da ilaç tedaviniz bittikten sonra bir daha tekrarlamasını önlemek adına bazı şeyler önereceğim. Bunlar tamamen benim kendi yaşadıklarımdan öğrendiklerim, denemesi size kalmış;
*Öncelikle süt, peynir, muz, nişastalı ve yağlı yiyeceklerden uzak duruyorsunuz. Bunların balgam artırıcı özelliği var.
*Bağışıklığınızı artırmak için ekinezya tabletleri ya da çörek otu yağı için.

*Burnunuzun tıkanmasını önlemek için Neti Pot kullanın. Neti Pot bulamazsanız minik porselen bir demlik de kullanabilirsiniz. Demliğin içine vücut ısısında temiz su ve yarım çay kaşığı tuz atın. Ayaklarınızı omuzlarınızın genişliğinde açıp ayakta durun. Neti Pot’u sağ elinize alın ,başınızı yere paralel olacak şekilde sola doğru eğin ve neti potun ucunu burnunuzun sağ deliğine yerleştirin. Uygulama sırasında ağzınızın açık olması ve ağızdan nefes alıyor olmanız gerekir. Bu şekilde su genzinize kaçmadan diğer burun deliğinizden akacaktır. Bu işlemi başınızı başınızı yere paralel olacak şekilde soğa eğerek sol burun deliği için de uygulayın.
*Shiatsu ile tanışın. Ben uzun yıllar önce tanıştım. Hastalandığım zamanlarda çok yardımcı oluyor bana. Ayrıca yoga ile birebir örtüşüyor. Evet birçok hastalığı iyileştirmek ve de önlemek için eller ve parmaklarla yapılan masaj shiatsu, sinüziti de hızla iyileştiriyor. Bir shiatsu uzmanından yardım alabilir, size sinüzit masajı yapmasını isteyebilir ya da evde en azından kendiniz gerekli noktalara masaj yapabilirsiniz (Bu masaj çocuklara da yapılabiliyor. Ben Doğa’ya yapıyorum burnu tıkandığında ve çok rahatlıyor);

1. İlk yapacağınız şey burnun iki yanındaki noktalara birden, üst üste bindirdiğiniz işaret ve orta parmaklarınızla ya da yalnız işaret parmağınızla bastırmak.
2. İki kaşın ortasındaki, arasındaki noktaya bastırın.
3. Göz yuvasının çevresindeki bütün noktalara ve hafif olarak baş parmağınızla bastırın. Elmacık kemiklerinin altındaki noktalara üç parmağınızı kullanarak bastırın.
4.Şakaklardaki noktalara bastırın.
Bir de boyun ve ense kökünde bazı noktalar var ki bunların bir uzman tarafından bulunması gerek.

Shiatsu ile ilgili olarak “Shiatsu – Toru NAMIKOSHI” adlı kitabı alıp inceleyebilirsiniz. Kendi kendinize ve çocuklarınıza uygulayabileceğiniz yöntemler içeriyor.

Sinüzit ile ilgili çözümlerimi yazmaya devam edeceğim. Bir sonraki post, sinüziti önlemek için yapabileceğiniz asanalar ve nefes teknikleriyle ilgili olacak.

Kuşkucu ol ama dinlemeyi de öğren

“Yeryüzünde kendini aynı hata için binlerce kez cezalandıran, başkalarına da aynı hata için yine binlerce ceza veren tek hayvan insandır. Kendi kafamızın içinde adalet yokken dünyanın geri kalanındaki adaletsizlikten nasıl söz edebiliriz? Tüm evreni yöneten adalettir ama bizim yarattığımız adalerin çarpıtılmış hali değil, gerçek adalet. Gerçek adalet benim etki-tepki dediğim şeyle yüzleşmektir. Sebep-sonuç ilişkileri dünyasında yaşıyoruz. Her etkiye (eylem) karşı bir tepki vardır. Hakiki adalet, yaptığımız her hatanın bedelini tek bir kez ödemektir. peki, biz her hatanın bedelini kaç kez ödüyoruz? Besbelli, adalet bu değil. Hayatınızı değiştirmenin tek yolu eylemi (etki) değiştirmektir. Arkasından  tepki de değişecek.”

Çantamda bugünlerde taşıdığım kitaptan yukarıdaki cümleler; “Beşinci Anlaşma, Bir Toltek Bilgelik Kitabı”. Geçtiğimiz yıl burada bahsettiğim “Dört Anlaşma”nın yazarından. Binlerce yıl önce Güney Meksika’da yaşamış Toltekler, kadim insanların ruhani bilgi ve uygulamalarını araştırıp muhafaza eden bilim insanlarıyla sanatçılardan oluşan bir toplum. Yazar, nesilden nesile aktarılan ezoterik Toltek bilgilerini bizlere aktarıyor.

Gerçekte ne iseniz o olmanıza destek olan Dört Anlaşma şunlardı;

1.Sözlerini özenle seç

2.Hiçbirşeyi kişisel algılama

3.Varsayımda bulunma

4.Daima yapabileceğinin en iyisini yap.

Beşinci Anlaşma ise bu kitapta açıklanıyor; Kuşkucu ol ama dinlemeyi de öğren.

Kitaptan yine en sevdiğim kısımdan bir alıntı; “Siz bilinmeyensiniz. Burada yalnızca bu anda, bu rüyada olmak için varsınız. olmakla bilmenin hiçbir ilgisi yoktur. Olmak anlamakla ilgili değildir. Anlamanız gerekmez. Öğrenmekle ilgili değildir. Siz öğrendiklerinizi tersine çevirmek için buradasınız; ta ki bir gün hiçbir şey bilmediğinizi anlayana kadar; hepsi bu. Tam inandığınızı, öğrendiğinizi bilirken, bunun hakikat olmadığını keşfediyorsunuz. Sokrates’in “bana gelince, tek bildiğim, hiçbir şey bilmediğimdir” diyecek noktaya gelmesi bir ömür sürmüştür.”

Günümüzün bilgi bombardımanı ortamında yapılabilecek en iyi şey bence; Kuşkucu olmak. Her türlü bilgiyi, öğretiyi kuşkuyla sorgulamadan kabullenmemek ve üzerimize giymemek. En güzel halimiz çıplak yani gerçek halimiz, kendi gerçeğimiz değil mi ama aslında. O halde içsel sorgulamalara ve kendimizle çalışmaya devam dostlar…

Yaz kitabı olamayacak kadar güzel

Aykut Oğut’un kapağı aynalı kitabını plajda, havuzda görüyorum insanların elinde. Aynaya bakıp saçını falan düzeltenler var…Ama bence siz siz olun yanınıza bir de kalem alın bu kitabı okurken.

Birçok kişisel gelişim kitabı okudum bugüne kadar. İnanın sayısını bilemiyorum. Hem bu köşede hem de blogumda (Alternatifkarma) yer veriyorum okuduğum kitapların analizlerine. Ne düşünüyorsam açıkça, kalbimden yazıyorum bütün şeffaflığıyla. Ama bu defa gerçekten çok iddialı bir önerim var size. Mutlaka okumalısınız diyorum adı olmayan bu kitabı. Kapağında kocaman bir ayna var ve de yazarı Aykut Oğut. Aslında kitabı ilk gördüğümde bir anlam veremedim. “Yok canım bu kadar hızlı ikinci kitabı çıkarmış olamaz. Herhalde Evrenden Torpilim Var’ı farklı bir kapakla tekrar bastı” dedim ve incelemedim bile. Sonra bir dost sohbetinde bahsedildi yazarın ikinci kitabının çıktığından. İlk fırsatta aldım ve bir solukta okudum. İlk kitabın tamamlayıcısı niteliğinde ama ben aynalı kitabı ilkinden daha çok sevdim. Tabii ayna çalışmalarına ne kadar önem verdiğimi bilirsiniz, hep söyler dururum ya “Bir konuda sıkıntı mı yaşadınız önce aynaya bakın” diye. İşte kitap beni buradan vurdu öncelikle, köşemin ismiyle de birebir aynı olması da tesadüf olmasa gerek. Bir de yazarın kendi yaşamından birebir verdiği örnekler, kendi yaşanmışlıklarıyla kendine yönelik yaptığı tahliller, içsel çalışmaları ve vardığı sonuçları bütün samimiyetiyle en ince ayrıntısına kadar anlatması çok hoşuma gitti. Çünkü kendimi okuyormuşum gibi hissettim. Öyle ki kitabın bazı yerlerini sanki ben yazmışım gibi.

Bu köşede ayda bir ama blogda çok daha sık yazıyorum kendimle ilgili, yaşadıklarımdan, kendimle içsel konuşmalarımdan bahsediyorum. Bazen çok yakın arkadaşlarımdan hatta ailemden bile şöyle diyenler olur; “Ya sen bu kadar kişisel gelişim çalışmalarının içindesin, o kadar okuyorsun ama halen bir şeylere öfkeleniyorsun, hastalanıyorsun, sinirleniyorsun…vs.”

Birkaç yıl öncesine kadar fena bozuluyordum bu duruma. Gerçekten bir şeyleri yanlış yapıyorum herhalde diyordum ama baktım ki durum öyle değil ve ben her geçen gün her deneyimimden daha fazla şey öğreniyorum. Artık son zamanlarda ben de cevap olarak her defasında “İyi ki böyleyim” diyorum. Oğut bu konuya nefis bir şekilde açıklık kazandırmış, çatladım gülmekten okurken; “Elbette kendi üstünüzde çalışın, ben de çalışıyorum, ama bunu tamamlanacağınızı, olacağınızı, ereceğinizi sanarak ya da buna benzer niyetlerle yapmayın. Sizi bekleyen tek şey hayal kırıklığı olacak benden söylemesi. Evren’de bir yamukluk olduğu için değil, sürekli genişlediği için. Her gün her halinizle zaten tamsınız. Evren genişlediği için, yeniden öğreniyoruz hepsi bu.”

Bence daha önce hiç yapılmamış bir şeyi başardı yazar. Kişisel gelişimi birebir yaşanmışlıklarıyla, bütün maskelerini düşürerek, tamamen koşullardan, yargılardan arınmış bir şekilde herkese anlatabildi. Hem de oldukça sade ve anlaşılır bir Türkçe ile.

“Ben ne biliyorsam, aslında siz de biliyorsunuz” diyen Oğut, bugünün insanın içinde bulunduğu sıkıntılardan ve kaos ortamından çıkabilmesi için tamamen kendine inanması ve kendi yöntemlerini keşfetmesini öneriyor; “Onca filozof, din adamı, düşünür geldi, gitti, neden hala cevabı bulamadık? Cevap aslında herkesin kendi içinde yatıyor. Kendi doğrularını yaşamak isteyenlere ya deli dedik ya da çıkıntı. Elbette etrafımızdakiler, bizim kendi doğrularımızı bulup çıkarmamızı, kendi doğrularımızla yaşayabileceğimiz fikrini desteklemek istemiyor. Kötü niyetlerinden yapmıyorlar bunu, sadece korkuyorlar. Onlar bu durumlara katlanacaklarına siz değişin ve onlar gibi olun istiyorlar. Kendimiz gibi kaç kişi varsa, ne kadar insan varsa o kadar güvende ve önemli hissettik. Hadi bakalım artık kendi doğrularınızı itiraf etme zamanı geldi.  Kapatın kitabı, ayna sizi bekliyor.”

Mutlu olmak için değil asıl mutsuz olmak için sebeplere ihtiyacımız olduğundan bahseden Oğut, “Pazartesi iş yerinde kavga edip, akşam sevgilinizle atışıp, Salı günü taksicinin birine çatıp, Çarşamba günü facebook’a “hayat bu kadar acımazsızsın” yazıp, ardından bir de hüzünlü bir şarkı ekleyip, Cuma günü yorgunluktan bitap düşüp, Cumartesi günü falanca workshop’a veya kuantum kişilik bilmemnesine katılmakla kişisel gelişim olmaz. Kişisel gelişim, eğlenceli, keyifli, havuz başında bir kadeh şarapla bile yapılabilecek ciddi bir iştir. Bunları neden söylüyorum? Çünkü yaşadığımız kısır döngülerin içinde kalmamızın yegane nedeni, nehrin içine düşmüş bir dal parçası gibi sürüklenerek yaşıyor olmanız” diyor.

Yazarın eşi Esra Oğut ile birlikte kurduğu bir de web sitesi var; http://www.ayrasehri.com/. Günlük bültenler çok eğlenceli, kaçırmayın derim.

*İnfomag Ağustos köşe yazım.

PMS’e dair…

Zihnimle en fazla çatıştığım zamanlar PMS (Regl Öncesi Sendrom) olsa gerek. Hatta bazen öyle ki tamamen hakimiyeti kaybedebiliyorum. Bir bakmışım ki zihnim tamamen beni ele geçirmiş. Ye diyor yiyorum, git diyor gidiyorum, bağır diyor bağırıyorum. Oldukça aksi, huysuz, sinirli bir kadına dönüşüyorum çoğu zaman bu dönemlerde. Ne zaman ki Doğa uyarıyor o zaman gidip aynaya bakıyorum ve “Hadi durma zamanı” diyorum kendime. İşte o anda başlıyor zihin geri çekilmeye, farkına vardığım ilk anda.

Ne saçma sapan şeyler yapıyor insan bu dönemde. Örneğin aynı anda hem tatlı hem ekşi istiyor benim canım bazen. Mesela bir turşu atıyorum ağzıma, arkasından çikolata. Toksik oluyorum komple, hani öyle ki o mide benim değil. Üstelik farkına vara vara yapmak da ayrı konu ama seviyorum ben bu zıtlıkları. Örneğin gayet toksik bir günün ardından detox yapmak çok hoşuma gidiyor. Dengemi böyle buluyorum napıyım:) Neyse şaka bir yana son dönemde PMS sırasındaki tatlı krizleri için başvurduğum şeyler hurma, yaban mersini ve keçi boynuzu. Tabiki de bazen bunlarda da abarttığım oluyor miktar olarak ama en azından doğal olduklarını biliyorum ve faydaları var bedene. Bir de kendime yapabildiğim en iyi şey böyle dönemlerde akşam yemeğini sadece meyve ve yoğurt ile geçirmek oluyor. Üzerine de bir güzel bitki çayı.

Kök çakra aktive olduğundan kadının en yaratıcı, üretici olduğu dönem regl dönemi. Aslında iyi değerlendirmek, verim almak lazım. Yoğun fiziksel aktiviteden kaçınıp, vücudu mümkün olduğunca dinlendirip, doğal ve faydalı besinlerle beslenmek gerek. Yoga yine her şeyde olduğu gibi burada da devreye giriyor ama hatha yoga değil daha nefes ağırlıklı çalışmak gerek ya da ille de duruşlardan yapmak istiyorsa bedeniniz, ancak ilk 2 günü geçtikten sonra, öne eğilerek yapılanları tercih edebilirsiniz. Fakat özellikle mum duruşu gibi ayakların yukarı kaldırıldığı duruşların kesinlikle yapılmaması gerekiyor. Çünkü salgı bezlerini, dolayısıyla hormonları ters etkileyebiliyor.

Şimdi sizlere bugünlerde okuduğum ilginç kitaplardan birinden bahsetmek istiyorum; “Vücudun Gizli Mesajları” – Susan L.Levy -Carol Lehr. Kitap, klinik kinezyoloji sanatı ve uygulamasını anlatıyor. Kitabın her bölümü çok ilginç olmakla birlikte PMS’i anlatan bölüm ayrıca ilgimi çekti çünkü gerçekten de kafa yoruyorum bu dönemdeki gerginliklerimi azaltmak ve zihnimin kontrolüne girmemek için. Belki sizlere faydası olur diye düşündüm. İşte kitaptaki bilgilere göre PMS tipleri;

Tip A – Anksiyete: Korku, aşırı sıkıntı, alınganlık, güvensizlik, kırılganlık ya da ruhsal değişkenlik. Bu tip PMS yaşayan kadınlarda eziyet kompleksi görülebilir. Çözüm; vücutlarında sakin, mutlu bir ortam yaratmaya destek olabilecek türde besinleri yediklerinden emin olmalıdırlar. Fazla tuz beyin ve sinir sistemi dahil tüm vücutta şişkinliğe sebep olur. Bu da anksiyete ve ruh hali değişikliklerini getirir. B6 vitamini alabilirsiniz. Ya da tam olarak B Complex kullanılabilir.

Tip C- Yiyeceklere Özlem: Bu tip kadınlar şeker isteğine kapılınca vücudun kimyasal dengesi bozulur, kan şekeri seviyesi düşer ve bu da genelde baş ağrısına sebep olur. Şeker arzusu geldiğinde yapılabilecek en kötü şey şeker yemektir. Genelde bu karşı konulamayan istekler kadınları yanlış yöne yönlendirir ama aslında diyetlerinde eksik olan bir başka besine işaret etmektedir; Krom ya da çinko eksikliği. Fazladan şeker alımı vücudun krom ya da çinko rezervlerini harcar, çünkü şeker işlenmiş karbonhidrattır ve kendi rezervi yoktur. Şeker ve işlenmiş besinleri kısıtlanması ve daha fazla tahıl yenmesi, PMS süresindeki yiyecek özlemi nöbetlerini yatıştırmakta genellikle yeterli olmaktadır. Çikolata isteği genellikle vücutta magnezyum eksikliğine işaret eder. Herhangi bir yeşil besinde gayet çok magnezyum vardır. Kara lahana, ıspanak, siyah hardal, pancar yaprakları, brüksellahanası, has buğday filizi sütü gibi koyu yeşin besinler bol miktarda magnezyum içerirler.

Tip H – Hiperhidrasyon: Fizyolojik olarak bu tip kadınların vücudu diğer kadınlara göre daha fazla şişer ya da iltihaplanır. Ağrılı, gergin kaslar, tutulma ve su tutması yaşarlar. Hatta bazen kırmızı yanaklar, boyun ve tiroid bölgesinde kırmızılıklar oluşur. Bu tip kadınların mutlaka hangi besinlere karşı alerjik olduklarının tespit edilmesi gerekir. Kahve ile birlikte gazoz ve bazı çaylar vücutta enflamasyona neden olur ve hormon üretimini kötü yönde etkiler. B vitamini, magnezyum ve doğal idrar söktürücüler kullanılabilir. Karahindiba, maydanoz, yonca, rezene tohumu, shave grass ( Equisetum Hyemale), kereviz, ayı üzümü, potasyum ve B6 gibi bazı besin ve bitkisel tamamlayıcılar geçici olarak kullanılabilir. Bunlar etkili doğal idrar söktürücüdürler ama uzun süre kullanılmamalıdırlar. Bir de keten tohumu yağı ile vücuda kompres yapılabilir ya da günde 2 çay kaşığı bu yağdan içilebilir. Oldukça hassas olan ve buzdolabında saklanması gereken yağ hiç ısıtılmamalıdır. Omega 3, 6 ve 9 yağ asitlerini içeren en iyi yağ keten tohumu yağıdır. H tiplli kadınlar ayrıca sigara içmemelidir. Vücuda giren duman, hassas dokularla buşuştuğunda, kolayca vücudu okside eder ya da paslandırır.

Tip D – Depresyon: Aşırı ruh hali değişiklikleri, ilerleyen vakalarda uzayan depresyonlar, kendi kendini yaralama ve intihara eğilim görülebilir. Ek semptom olarak sinirlilik, unutma, uykusuzluk ve uyuşukluğu da sayabiliriz. D tipi kadınların şeker ve diğer işlenmiş karbonhidratlardan ya da kahve, gazoz ve alkol gibi kuvvetli uyarıcılardan uzak durmaları gerekir. Basit sebze ve tahıllara yönelmek gerekir. Soya ürünleri, badem ve kabak çekirdeğinin de yararlı olduğu görülmüştür. B ve E vitaminleri, magnezyum, çinko ve amino asit semptomları hafifletir. Kediotu ve çarkıfelekten elde edilmiş bitkisel solüsyonlar, tabletler ya da homeopatik bileşimler ve değişik markaların papatya gibi bitkisel çaylarıda sakinleştirici olarak kullanılabilir.

“PMS’i yenmek, menopoza sağlıklı geçiş için önemli bir önkoşuldur. Vücut doğal yaşam devrelerini yaşamaya devam ederken menopoza doğal çözümler bulmak, kadının en önemli amacıdır” diyor kitapta.

“Doğa, kadını ustalık eseri olarak yaratmıştır.” G.E.Lessing

Değişim önce dilimizde başlamalı

Küçükken anneannem ya da dedem kafamı masaya çarptığımda, masaya vururlardı ve “Hımm ne yaptın bakalım sen bizim kızımıza bakalım” diye masayı azarlarlardı. Bu davranışı daha sonra birçok büyükanne ve dedede hatta anne, babalarda da gördüm. Öyle yer etmiş ki bende anne olduğumda en karşı çıktığım ve sevdiklerimi “sakın yapmayın” diye uyardığım durum bu oldu. Oysa ki bir çocuğun kafasını masaya çarpmasından doğal ne olabilir ki değil mi ama bunun için masayı dövmek neden? Sonradan okuduklarım ve araştırdıklarımdan öğrendim ki bu davranış çocuğa “senin canını acıtanı sen de acıt” mesajı veriyormuş. İşte bu mesajlarla büyüme sürecine girip sonra ilkokula başlayınca bize hakaret edene biz de hakaret ediyor hatta bizi iten, döven çocukları biz de dövüyoruz. Ve şiddet böyle çaktırmadan giriyor hayatımıza hiç çıkmamacasına. Sonunda bugünkü halimize geliyoruz ve “dünya bizim canımızı acıtıyorsa biz de ayakta kalabilmek için onu acıtırız” felsefesini güderek yaşayıp gidiyoruz. Ama gerçek anlamda yaşıyor muyuz yoksa sadece hayatta kalmaya mı çalışıyoruz onun farkına varmak gerek. Çok sevdiğim bir kitap olan Tanrılar Okulu’nun yazarı Stefano E. D’Anna’nın dediği gibi “Dünya böyle çünkü sen böylesin”. Şu koskoca evrenin bizim şahane bir yansımamız olduğu gerçeğini kabul edelim artık hadi. Bizler değişmedikçe dünya değişmeyecek. Değişim de bizim dilimizden ve iletişim şeklimizden başlayacak öncelikle. Öfkemizi bile sevgiyle ifade edebilecek iletişim becerisini kazandığımız gün bireyler, aileler, toplum, kıtalar yani dünya daha şevkat dolu bir yer olacak.

Marshall Rosenberg, Şiddetsiz İletişim yaklaşımını ortaya koymadan önce “En zor şartlar altındayken bile doğamızdaki şefkate bağlı kalabilmemizi sağlayan nedir” diye düşünmüş ve bu sorunu yanıtlarını aramış uzun yıllar. Araştırmaları sonucunda ise, şefkatli kalabilme yeteneğimizi etkileyen sebepler üzerinde çalışırken, dilin ve kelimeleri kullanış şeklimizin ne kadar önemli olduğunu fark etmiş. Ondan sonra iletişime – konuşma ve dinleme – yönelik özel bir yaklaşım getirmiş. Bu yaklaşımı, doğamızda var olan şefkat duygusunun gelişmesini sağlayacak şekilde bizi kendimizle ve diğer insanlarla birleştiren, böylece birbirimizle gönülden bir alışverişe, paylaşıma yönelten “Şiddetsiz İletişim” olarak tanımlaşmış. Burada şiddetsizlik sözcüğünü Gandhi’nin kullandığı anlamda, yani “şiddetten arındığında yüreğimizde doğal olarak var olan şefkat hali” anlamında kullanıyor. 

Mahatma Gandhi’nin torunu Arun Gandhi, 1940’larda ırk ayrımcılığı yapılan Güney Afrika’da derisi koyu bir kişi olarak büyümenin zorluklarını çok derinden yaşamış. Bu anlamda öfkesini ve içindeki intikam duygusunu hafifletmesi için ailesi tarafından 18 aylık kısa bir süre için dedesi Mahatma Gandhi’nin yanına Hindistan’a gönderilmiş. Sadece 13 yaşıdaymış. Arun Gandhi, dedesinden öğrendiklerini şöyle özetliyor; “Dedemden öğrendiğim pek çok şeyden biri de şiddetsizliğin derinliğini ve kapsamını anlamak; hepimizin şiddet dolu olduğunu, bu yüzden davranışlarımızda nicel bir değişim yaratmamız gerektiğini kabul etmekti. Çoğu zaman içimizdeki şiddeti kabul etmeyiz çünkü bu konuda cahiliz. Şiddetli olmadığımızı varsayarız çünkü bizim için şiddet, dövüşmek, öldürmek, dövmek ve savaşlardır ki bunlar da normal insanların genelde yapmadıkları şeylerdir.

Beni bu konuda ikna etmek için dedem benden soyağacı oluşturmak için uygulanan kuralları kullanarak şiddetin soyağacını çıkarmamı istedi. Onun savunduğu şey, eğer ben dünyada var olan şiddeti anlar ve kabul edersem şiddetsizliğin kıymetini daha iyi bilecektim.

Her akşam o gün olanları, deneyimlediğim her şeyi, okuduklarımı, gördüklerimi ve başkalarına yaptıklarımı analiz etmeme yardım etti ve soyağacının üzerine bunları, eğer şiddetin yer aldığı durumlarda fiziksel güç kullanılmışsa “fiziksel” başlığı altına veya eğer duygusal acı veren türde bir şiddetse “pasif” başlığı altına yerleştirmemi istedi.

Birkaç ay içinde odamdaki bir duvar, dedemin fiziksel şiddetten daha sinsice olarak tanımladığı pasif şiddet olayları ile örtüldü.

Ondan sonra, bana pasif şiddetin eninde sonunda, birey veya bir topluluğun üyesi olarak, şiddet kurbanı olan kişide öfke yarattığını ve onun da sonuçta şiddetle tepki verdiğini açıkladı. Diğer bir deyişle fiziksel şiddetin ateşini körükleyen şey, pasif şiddetti.

Bu kavramı anlamadığımızdan veya takdir etmediğimizden, barış için sarf ettiğimiz gayretler ya meyve vermiyor ya da kazandığımız barış kalıcı olamıyordu. Önce cehennem ateşini körükleyen yakıtı kesmezsek yangını nasıl söndürürdük?”

Marshall Rosenberg’in “Şiddetsiz İletişim Bir Yaşam Dili” kitabı taze çevrildi Türkçe’ye ve raflarda yerini aldı. Beni derinden etkileyen önsözü de Arun Gandhi yazmış. Her satırı sindire sindire okunası bir kitap. Keyifli okumalar…  

*Mayıs köşe yazım