Özgür Turan
Yoğun tempolu geçen yıllardan sonra 2006 Mayıs'ta ara verdim aktif çalışmaya...
merhaba dedim yeni hayata ve Doğa'ya... Kendimi buldum, yeniden doğdum ben böyle, mucizelere ve evrenin hediyelerine daha fazla inanır oldum.

Esra Ekren
F.Mihrimah Temel
Melda Akanlar






İnsan sesinin önemini ve boyutlarını düşündünüz mü hiç? Ben hiç düşünmemiştim ta ki James D’Angelo’nun “İnsan Sesinin İyileştirici Gücü” adlı kitabını okuyana kadar. Bir nefes seminerinde edinmiştim bu kitabı ve uzun zamandır kitaplığımda durmaktaydı. Neyse ki bu ay okuma fırsatı buldum. Oldukça ilginç bir kitap. Yazar, insan sesinin her türlü iyileştirici etkisini, sesli ve sessiz harflerden başlayıp gülerken ya da ağlarken çıkardığımız seslere kadar ayrıntılı bir biçimde anlamları ve özellikleriyle açıklıyor. Şarkı söylemenin ruhsal ve fiziksel sağlığımız üzerindeki gücünü anlatıyor. Ayrıca çakralarımızdaki (omurganın başlangıcı ile başın en üst noktası arasında konuşlanmış döngüsel enerji anaforları) tıkanıklıkları açabilmemiz için nasıl kendi mantralarımızı ve vokal yöntemlerimizi oluşturacağımız konusunda da yol gösteriyor.
Çakraların tonlanması
Bu bölüm özellikle ilgimi çekti. Yazar “Çakraların Tonlanması” başlıklı bölümde her çarka için farklı bir tonlama egzersizi veriyor. Birçok nedenden dolayı çakralardaki doğal enerji akışı bozulabiliyor; Örneğin aşırı çalışma, bastırılmış duygular, vücut yapımıza uymayan yiyecekler ve içecekler. Yazara göre, ses rezonansları çakraların titreşim değerlerini değiştirme gücüne sahip. Tonlama verimli olduğunda, çakraların yolu üzerinde herhangi bir noktadaki enerji tıkanıklığının ortadan kalktığını hissederiz.
Kitabın bu bölümünden kısa bir alıntı; “Çakraların vokal tonlamasında sadece tekbir sistem yoktur, yani belirli frekansların sessiz/sesli harflerle bileşiminden oluşan hiçbir sistem her bir birey için başarıyı garantileyemez. Doğuda en iyi bilinen sistem Tantra Yoga’dır, batıda ise temellerini sesli harflerin frekans değişimlerinden alan birkaç yöntem bulunmaktadır. Fakat çakraların, ortaklaşa kabul edilen Do majör ölçüsünün yedi notasına bağlanması gibi, müzikal tonları çakraların yedisine de bağlayan evrensel bir sistem yoktur. Dahası, insanlar için belirli bir çarka frekansı serisi olduğuna dair hiçbir bilimsel kanıt bulunmamaktadır. Olduğunu düşünsek bile frekanslarının bazıları veya tümü insan sesinin vokal değerleri dışında bulunuyor olabilir.”
En ruhani harf ; H
Yazar, H harfinin sessiz harfler içinde en ruhani olanı olduğunu ve aynı zamanda bu harfin Hint felsefesinde prana olarak bilinen yaşam enerjisinin akışını düzenleyen nefesimiz ile bağlantılı olduğunu söylüyor. Gülmenin anahtarının da H sesinde yattığını vurgulayan yazar, bu harfle ilgili şu ilginç tespitlerde buluyor; “Çeşitli sesli harfler sayesinde gülme sıklığında birçok farklılık olmasına rağmen, öncü H harfidir v nasıl seslendirildiği de iyileştirici özelliklerini etkiler. Hepimiz biliyoruz ki, eğer çok şiddetli ve uzun süre gülersek yanlarımız ağrımaya başlar. Bunun sebebi de nefese ağlı güçlü bir H sesi çıkarmak için karın kaslarımızı kullanmak zorunda oluşumuzdur. Nefes kuvvetlice bedenimizin üst tarafına yönlendirildiğinde, esas arındırıcı H sesi olur. Bu işlevi yerine getirirken, rota üzerindeki bezelerimizi ve onlara bağlı çakralarımızı da harekete geçirir.
Şarkı söylemeye devam
Diğer harflerle ilgili de birçok açıklama var kitapta ama H harfinin yarattığı etkiler çok ilginç geldi bana. Bir de şarkı söylemenin iyleştirici etkisine değinmiş yazar. Çocukluktan itibaren aslında doğal olarak hepimizde var kendi sesimizi her anlamda kullanabilme yeteneğimizi büyüdükçe kaybettiğimizden bahsediyor. Örneğin benim kızım çok yapıyor bu aralar; durup dururken kendi bir şarkı uyduruyor. Hem melodisi hem sözleri uydurma yani. Sürekli bir şeyler mırıldanıyor. Hatırlarsanız mutlaka siz de yapmışsınızdır benzer şeyler çocukken. Daha sonra büyüdükçe bunlar duşta ya da yemek yaparken mırıldanmalara dönüşüyor. Ama gün geliyor öyle bir koşuşturmaca alıyor ki bizi duşta şarkı söyleyecek kadar bile vaktimiz olmuyor. İşte yazar bu noktada çok dikkatli olmamız konusunda bizi uyarıyor çünkü bu doğal yeteneğimizin aslında iyileştirici gücü varmış; Yani şarkı söylemenin!
Bakın ne diyor; “Şarkı söylemek insan sesinin doğal eğilimidir ve iyileştirme anlamında konuşursak, konuşma eyleminin ötesindeki bir seviyededir. İlk insanın lisanı, günümüzde çocuklarımızda olduğu gibi, doğal şarkılar söylemekti ve belki de ses tonuna göre bu kuş sesine daha yakındı. Bugün halen bu tür sesleri bazı Afrika ve Uzak Doğu dillerinde duyuyoruz. Şarkı söylemek tartışmasız sağlıklı bir eylemdir. Çünkü diyafram ya da gırtlak, şarkı söylerken konuşmaya oranla daha büyük bir rezonans etkisi ortaya çıkartmaktadır ve sıklıkla doğal olmayan konuşma biçimleri şarkı söylerken çıkan seslerle bertaraf edilir. Çok sayıda insan kendileri müzik yapmak yerine edilgen müzik dinleyicileri haline geldiler. Eğer şarkı söylemeyi sadece olumlu titreşimler yaratmada ille de model olması gerekmeyen eğlendiricilere bırakırsak, gelecek nesiller doğal bir iyileşme yöntemiyle bağlarını tamamen koparmış olacaklar.”
*İnfomag Ağustos köşe yazım.

“Tanrı ile Sohbet-4″ ü okuyorum bugünlerde. Öylesine çekti ki beni içine olur olmaz zamanlarda, gecenin bir vakti, sabahın körü kendimi bu kitabı okurken buluyorum. Önceki serilere göre bunun ruhsal anlamda çok daha derinliği var. Mesajlar daha net oturuyor. Ölümden sonrasını anlatıyor. “Ölmekten daha az korksaydık, hayatımızı daha az korkuyla ve daha çok sevgiyle yaşardık” diyen Neale Donald Walsch kitabı, ölümü anlamak siteyenlere, hayatı bir bilmece olarak görenlere, ölümden korkanlara ama tam olarak neden korktuklarını bilmeyenlere adamış.
Kitabın mesajı şu 3 cümlede özetleniyor; “Gideceğimiz yer hepimiz için aynı. Her birimiz Eve doğru yolculuktayız. Oraya eninde sonunda varacağız”
Henüz bitirmedim ama şu ana kadar altını çizdiklerim arasında en güzeli şu paragraf;
“Umut inancın kapısıdır. İnanç, bilmenin kapısıdır. Bilmek, yartıcılığın kapısıdır. Yaratıcılık, deneyimlemenin kapısıdır. Deneyimlemek, ifadenin kapısıdır. İfade, oluşumun kapısıdır. Oluşum tüm hayatın aktivitesidir ve Tanrı’nın tek fonksiyonudur. Neyi umut ediyorsanız, bir süre sonra ona inanırsınız. İnanığınız şeyi bir süre sonra bilirsiniz. Bildiğiniz şeyi bir süre sonra yaratırsınız. Yarattığınız şeyi bir süre sonra deneyimlersiniz. Deneyimlediğiniz şeyi bir süre sonra ifade edersiniz. İfade ettiğiniz şeyi bir süre sonra olursunuz. Tüm hayatın basit formülü budur”
Okumaya devam ederken bir yandan notlarımı burada paylaşmaya devam edeceğim.

Geçtiğimiz günlerde Neşe’nin oğlanın bisikletten düşüp çenesi yarması sonucu acile gitmeleri ve acilde saatlerce bekletilmeleri ( sanırım 6 saat civarıydı) beni derinden yaraladı. O halde bir çocuk, kanaması olduğu halde Amerika’daki sağlık kurumlarının ”acil durum kapsamı” na girmediği için bekletildi. Gayet insanlık dışı bir durum. Zengini zengin fakiri de fakir kılan bir sistemden ancak bu kadarı beklenebilirdi zaten. Düşünebiliyor musunuz dünyanın en “zengin” ülkesinde birçok insan acil servise düşmedikçe doktorun yüzünü bile göremiyor. Ama kimse de karşı çıkmıyor. Çünkü doktorlar bunun için suçlanamaz, ne de olsa bu sistemden yararlanıyorlar!
Bakın Tanrı ile Sohbet-2′yi bitirmek üzereyim. Tam da bu konunun üzerine denk geldi, her zamanki gibi tesadüf değil… Şöyle diyor;
“Bu ahlaksız sistem, insanlık onurunun değil, ancak açgözlülük ve en yüksek karın motivasyon nedeni olduğu bir dünyada sürebilir. İnsanları onuruyla yaşamaya davet etmek yerine, sahip olanlar, dünyanın sahip olmayanlarını kendilerine bağımlı kılıyor. Ama asla güçlü olmalarına izin vermiyorlar. Sistemi etkileyen değil, sisteme boyun eğen insanlar istiyorlar. Çünkü bu sistemi yaratan onlar. Ve komplo sürüyor. Zengin ve güçlü, sessiz komployu sürdürüyor.
Şimdi devam et, sosyo-ekonomik sistemin ahlaksızlığı sürerken sessiz kal. Bu sistem, bilmem ne marka gazozu pazarlayan şirketi genel müdürüne satış artırdığı için yılda 70 milyon dolar ikramiye verirken, 70 milyon insan bu gazozu içme lüksünü tadamıyor bile. Bu sistemin ahlaksızlığını görme. Bu sisteme Serbest Piyasa Ekonomisi de. Ve herkese bu sistemden gurur duyduğunu söyle.
Kim utanç duymalı? Zengin olup vermeyen mi? Çalıştığı halde geçinemeyen mi?”
İşte 2012′de olacak ve şimdiden de başlamış olan büyük bilinç değişiminin sebeplerinden sadece bir tanesi ama en temel olanı bana kalırsa; Para= Güç . Bu eşitlik bir şekilde bozulacak.
Google görsellerden “para” diye arama yaptığınızda aşağıdaki gibi fotoğraflar çıkıyor. Sinirinizi bozmak istemem ama bu görüntüleri yaratan bizleriz. Neler yarattığımıza bir bakalım, “gelecekten” beklentilerimizi de ona göre yapalım. Ya da geçmiş, gelecek olmadığının farkına varıp hemen şimdi, bugün harekete geçelim. En azından sessiz kalmaktan vazgeçerek başlayabiliriz.


Bu hafta ev dışında zamanımın çoğu yogada geçiyor. Geçen hafta Doğa’nın hastalanması ve sonra da bana geçmesi nedeniyle gidemediğim 2 dersimi de tamamlamaya çalışıyorum. Derslere böyle üstüste gitmek çok iyi geldi, iyice açıldım birden. Mihri Hoca sağolsun engin bir deniz. Bir bilgi denizi! Oturup günlerce konuşsam yine de sıkılmam her an yeni bir bilgi daha ediririm kendisinden. Bugün dersten önce bizlerle ilginç bir paylaşımda bulundu. Yaklaşık 2 aydır düzenli olarak kefir içtiğinden ve sağlığına ne kadar faydası olduğundan bahsetti. Hem de evde kendisi mayalıyormuş. Önce inek sütüne yapmış istediğikıvamı yakalayamamış. Daha sonra keçi sütüne denemiş ve tam kıvamını tutturmuş. Özellikle keçi sütü, biliyorsunuz mutlaka, inek sütüne göre çok daha faydalı. Hele bir de içine kefir mayalanıp içilince tabii tam bir mucizevi içeçeğe dönüşüyor. Ben haftaya Mihri Hoca’nın Kadıköy’de tarif ettiği bir yerden gidip kefiri alıp evde mayalayacağım. Keşke Doğa’ya da içirebilsem ama günlük sütün bile tadını ayırt eden bir şahsiyet kefiri nasıl içer bilinmez:) Neyse anne sağlıklıysa çocuk da sağlıklı. Ne gerekiyorsa yapmak gerek sağlık için.
İşte Kefirle ilgili Tübitak’ın sitesinden aldığım bilgiler;
Kefir esasen Kafkasya’da yapılan yöresel bir içecektir. Fakat ülkemize son yıllarda kimi rahatsızlıklara iyi geldiği düşüncesiyle evlerde üretilip kullanılmaya başlanmıştır.
Kefirin evde yapımı oldukça kolaydır. Kefirin ana maddesi süttür. Yapım aşamasında ilk önce süte maya olarak kefir tanesi katılır. Kefir tanesi, karnabaharı andıran bir yapıda, bezelye büyüklüğünde ve beyaz renklidir. Üzerinde çok çeşitli mikroorganizmalar bulunur. Kefir için kullanılacak süt iyice kaynatılır ve 25°C’ye kadar soğutulduktan sonra kaymağı alınıp üzerine kefir taneleri eklenir. Kefir tanesinin miktarı her 1 litre süt için 15-20 gram kadardır. Eğer hava soğuksa kabın etrafı yoğurt yapımında olduğu gibi bezle sarılabilir. Bundan sonra karışımın pıhtı halini alması beklenir. Pıhtı hazır olduktan sonra buzdolabında saklanır. Soğuduktan sonra da süzgeçten geçilerek tanelerden arındırılır ve içilmeye hazır olur.
Kefirin faydalarına gelince… Öncelikle kefir besin değeri oldukça yüksek, sindirimi kolay bir içecektir. Bağırsak rahatsızlıkları, sinirsel rahatsızlıklar, iştahsızlık, ve uykusuzluğa iyi geldiği bilinmektedir. Ayrıca halk arasında ülser, yüksek tansiyon, bronşit, astım, safra bozuklukları ve diğer bazı hastalıkların tedavisinde etkili olduğuna inanılmaktadır. Yakından tanıdığım bir yüksek tansiyon hastasının kefir sayesinde oldukça iyileştiğini biliyorum. Fakat kendisi aynı dönemde normalden fazla kilo almış ve bunun sebebinin kefir olduğunu düşünüyor. Eğer kefirin iştah açıcı ve besleyici özelliklerini düşünürsek büyük olasılıkla bu doğru bir tahmin.
Bu da günün olumlaması; “Bütün organlarım muhteşem bir düzenle yapmaları gereken işlemleri yaparlar. Keyifle ve neşe ile.” – R. Şanal’ın “Kuantum Olumlama” kitabından.

“Dünya olduğu gibi. Tıpkı kar tanesinin olduğu gibi. Kendi deseninin öyle olmasını var ettiği gibi. Yaşamanızı olduğu gibi yaratıyorsunuz. Gerçekten açlığın sona ermesini istediğin anda açlık olmayacaktır. Bunu gerçekleştirmek için sana tüm olanakları verdim. Bu seçimi yapmak için her türlü olanağa sahipsin. Ama yapmadın. Yapamadığın için değil. Dünya yarın açlığa son verebilir. Son vermeyi seçmiyorsunuz. Her gün kırk bin kişinin açlıktan ölmesinin nedenleri olduğunu düşünüyorsunuz. Hiçbir geçerli neden yok. Ama her gün kırk bin kişinin açlıktan ölmesine aldırmazken yeni bir hayat için elli bin çocuk dünyaya geliyor. Buna sevgi diyorsunuz. Buna Tanrı’nın planı diyorsunuz. Öylesine bir plan ki rasyonellik ve mantık bir yana, şevkat bile barındırmıyor.
Yalın söcüklerle size söylüyorum; Dünya bu halde çünkü siz seçtiniz. Sistematik olarak kendi çevrenizi yok ediyorsunuz, sonra da doğal felaketler olarak tanımladığınız olayları doğanın ya da Tanrı’nın intikamı olarak düşünüyorsunuz. Kendinizi kandırıyor ve bu kandırmacayı intikam olarak tanımlıyorsunuz.
Hiçbirşey ama hiçbirşey doğadan daha şevkatli değildir. Ve hiçbirşey doğaya insan kadar gaddar olmamıştır. Tüm bunlardan sıyrılıp sorumluluğunuzu reddediyordunuz. Kendi hatanız olmadığını söylüyorsunuz. Evet doğru, bu bir hata değil, seçim sorunu.
Tüm savaşları yarın durdurabilirsiniz. Gereken tek şey düşünce birliğine varmanız. Ama birbirinizi öldürmeyi durdurmak kadar basit bir şeyde bile anlaşamıyorsunuz. Yumruğunuzu sıkarken cenneti nasıl yaratabilirsiniz? Kendiniz için yapmadığınızı sizin için yapamam; bu yasadır.
Ne şeytan var ne de cehennem. Kendi kurtuluşunuz, kendinizi gerçekleştirememenin sarhoşluğundan ayılmakla mümkün. Bu savaşı kaybetmeniz mümkün değil. Zaten, bu bir savaş değil, bir süreç. Bunu bilmediğiniz sürece, süreci sürekli mücadele olarak algılayacaksınız. Mücadeleye uun zamandır öylesine inanıyorsunuz ki etrafında dinler yarattınız. Dinler mücadeleyi amaç ediniyor. Bu sahte bir öğreti. Zafer mücadelede değil, kendini aktif olarak akışa bırakmakta.”
Neale Donald Walsch-Tanrılar ile Sohbet 1. kitaptan bir alıntı. Yazar burada iç benliği, içindeki Tanrı, içindeki “ben” ile konuşuyor. Uzun zamandır kitaplığımda duran ve bir türlü okumaya fırsat bulamadığım bir kitaptı. Filmini 2 defa izledim ve hayran kalmıştım. Ama kitabı daha nefismiş.
Bugün dünyanın mevcut koşullarına bakarsanız her anlamda “birlik” bilinci oluşturulamadığı için bu haldeyiz. Bu bilinç oluşana kadar da böyle gidecek. Yazdığım alıntıyı böyle yorumladım ben. Lütfen sizler de yorumlarınızı yazın, tartışalım.
**Doğa’nın ateş azalarak halen devam. Yine yanımdaki koltuktan uyuyor şu an.
