Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...



kitap’ kategorisi arşivi

Dünyaya bir kadının eli değse Zeyna!

Bugün konuşulacak en anlamlı isimlerden biri olsa gerek Didem Madak. Uzunca bir süredir derinine daldığım, kelimelerinden kopamadığım, yürekten bağlandığım şair. Kadın olmayı yalnızca şiirine değil, dünyasının da merkezine yerleştiren kadın.

2011 yılında kaybettiğimiz Madak, her sınıf ve toplumdan kadını barındırıyor dizelerinde. Onları hiç ayırım gözetmeksizin birbirine yaklaştırıyor, konuşturuyor. Onun şiirlerinde bodrum katta sefalet içinde yaşayan, tezgahtarlık yapan,ünlü bir şair olan, hasta bir anne olan, fahişelik yapan, öğrenci, hukukçu, gecekonduda yaşayan, masal ülkesinden gelen kadınların dayanışması ve dostluğu var. Çünkü o, çeşitli kimlik ve kişiliklerdeki bu kadınların, toplumların değer yargılarıyla, bir ortak kimlik altında silinip gitmesine sessiz kalınamayacağının, aynı yazgının paydaşlarının güçlerini birleştirmeleri gerektiğinin farkında.

didem madak

2002 yılında Müjde Bilir’le yaptığı röportajda şöyle diyor şair:

“Çoğunluğu kendini gizleyen, koruyan, gardını alan, ürkmüş insanların yaşadığı bu ülkede bir kadın olarak bana ait bir hayatım olsun diye gösterdiğim çabaya ve kendi serüvenime haksızlık edemem. Bu yüzden hayatımı samimiyet ve cesaretle anlatmak benim için önemli. benim hala hayatımla ve bir kadın oluşumla ilgili çözemediğim bazı meselelerim var, bu meselelerle samimiyet ve cesaretle boğuşuyorum. Bütün bunlar yokmuş gibi davranıp, kitabi şiirler yazamam. Şiirlerim ütüsüz ve buruşuk gezdirdiğim ruhumun diyeti bence. Bu yüzden hepsi benden parçalarla dolu. Bu yüzden kadınsı, durup dururken bağıran şiirler.”

“Rengarenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma,

Mavi, mor, kırmızı, yeşil,

İstedim, hep istedim,

Sen iste derdim, iste yeter ki

Vereyim

Her istediğimi verdim

Arttım, fazlalaştım

Eksikli yaşamaktan”

Ah’lar Ağacı‘ndan alıntı yaptığım yukarıdaki dizeleri ile kadının erkek egemen güç tarafından ikinci plana itilen yaşantısından duyduğu üzüntüyü ve sürekli fedakarlık yapmaktan duyduğu bıkkınlığı dile getiriyor.

Aslında kadının doğasında var olmayan, yalnızca yetiştirilme biçiminden kaynaklanan fedakarlık duygusu, hemen her dönemde sömürülmesinin nedenlerinden biri. Çünkü o sevgisinin bir göstergesi olarak gördüğü davranışlarıyla, karşısındakinin hayatını kolaylaştırırken, karşı taraf değil minnet duymak, bunu bir görev olarak da ona yüklüyor. İşte bu nedenle, şair “Arttım fazlalaştım” derken bir türlü dile getiremediği bu davranış biçimini yani bıkıp usandığını anlatıyor. Okuyucuya da aynı durumda susmaması gerektiğinin farkına vardırıyor.

Pulbiber Mahallesi Tarihi şiirinde, yaşamı dağınık bir eve benzetiyor. Kadının evdeki düzeni sağlama gücünün yaşamında da kullanabileceğini söylüyor. Bunu yaparken, dünyasının yalnızca evden ibaret olmadığı, evin dışındaki dünyasının da derlenip toparlanmaya ihtiyacı olduğunu anlatıyor. Kadının içindeki gücü simgeleştirmek için kadın mahkumların en sevdiği televizyon karakteri Amazon kadın Zeyna’nın ismini verdiği kedisine soruyor.

“Bu son acıklı durum için ne yapabiliriz Zeyna?

Elleri titreyen Türkan Şoray için ne yapabiliriz,

Leğende çırpınıp duran balıklar için?

Ay böyle tencere kapağı gibi yuvarlanırken sokakta

Ortalığa soymak, sonra bekletmek tuzlu suda…

Kara sularını akıtmak lazım.

Bunlar bizim tariflerimiz, mahallemizin

Kim koklasa hayat pişirmiş bu kızları der.

Dünyaya bir kadının eli değse Zeyna!

Şöyle halı gibi çırpılsa

Tozlar havalansa…”

Kelimeleriyle, seslenişiyle meydan okuyan, kendini bütün yalınlığıyla anlatabilen nadir kadın şairlerimizden bana göre Didem Madak. Acısını dizelerinde dibine kadar yaşatan, bağıran, paylaşan cesur bir kadındı o. En sevdiğim dizeleri;

“Bir zamanlar öfkem beni zora koşardı.

Kızıl yelelerim yapışırdı terli alnıma.

Ne eğere gelirsin ne de semere derlerdi bana.

Yeniden doğmuş olurdum oysa,

Öldüğümü sandıklarında,

Yalnızca kağıtlarda iyi koşan bir at olarak.”

didem madak kitapAralık 2014’te Didem Madak dostları, eleştirmenleri, akadesmisyenler ve okurları bir sempozyumda biraraya geldiler. Şairin eserlerini farklı veçheleriyle ele aldılar. Ege Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı tarafından düzenlenen bu sempozyumun içeriği sonrasında kitap haline getirildi. Solmaz Zelyüt‘ün yayına hazırladığı “Didem Madak’ı Okumak” adlı kitap şaire dair bir başucu kitabı niteliğinde. Yukarıda yazdığım yorumlar da bir süredir elimden düşüremediğim bu kitaba ait. Eğer sizin de içinizde susturamadığınız sesleriniz varsa Didem Madak‘la mutlaka tanışmanızı öneririm.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun. Kadınlar susmasın, susturulmasın!

Kurt musun kuzu mu?

“Bir hayat çok fazla kontrollü olduğu zaman kontrol edilemeyecek kadar az hayat kalır” diyor yazar, şair, Jungcu psikanalist Clarissa Pinkola Estes. Peki ya kontrolü tamamen yitirdiğinizde ne olur dersiniz? Vahşi hayata hoşgeldiniz.

Estes, kendisini, Latin geleneğinde eski öyküleri toplayıp saklayan kişi anlamına gelen Cantadora olarak tanımlıyor. Yazarın yirmi yılı aşkın sürede yazdığı kitabı “Kurtlarla Koşan Kadınlar” on sekiz dile çevrilmiş. Kitap bugün kadınların içsel yaşamları konusunda  bir klasik olarak değerlendiriliyor. Yaklaşık bir buçuk yıl önce tanıştığım bu kitap tüm kadın arkadaşlarıma hediye etmek istediğim tek şey. Özellikle de kızı olanlara. Genelde her kitabı altını çizerek okurum, öykü ve roman da dahil olmak üzere. Kitap üstüne notlar almaktan da çekinmem. Çizerim, boyarım, yazarım. Her kitabı okuduğum dönem başka izler taşır bende çünkü. Örneğin aynı kitabı 5 yıl sonra tekrar açtığımda 5 yıl önce o kitabı okurkenki beni bulmak hoşuma gider. Fakat bu kitap her satırı altı çizilesi, her sayfası not alınasıydı. Benim için tam bir ders kitabı oldu diyebilirim. Dön dolaş kaç defa okudum açıkçası bilmiyorum. Hayır ne oldu yaladın yuttun mu diyeceksiniz? Kütüphanemin incisi, başucu kitabım olma niteliğine erişti diyelim.

Kitap, vahşi kadın arketipine dair mit ve öyküler içeriyor. Her öykünün sonunda ise Estes’in yönelttiği sorularla birlikte öykünün analizi yapılıyor. Öykülere yaklaşmanın birçok yolu var. Bana göre bu kitabı asıl değerli kılan Estes’in öyküleri ele alırken analitik ve arketipsel psikolojideki eğitiminden kazandıklarını kullanması. Estes, psikanaliz eğitimi sırasında beş yıldan uzun bir süre laytmotiflerin çözümlenmesi, arketipsel simgecilik, dünya mitolojisi, eski ve popüler ikonoloji, etnoloji, dünya dünleri ve tefsir üzerinde çalışmış. Ayrıca geçmişi çok eskilere uzanan bir anlatıcılar geleneğinden geliyor. Kendisine cantadora demesi de bu yüzden. Öykülerin içine yedirilmiş bize rehberlik eden dersleri ustaca yüzeye çıkartıp, olduğu haliyle nefis yorumlar yapıyor. Estes, “Masallar, mitler ve öyküler, vahşi doğanın arkasında bıraktığı patikayı seçip ayırt edebilmemiz için görme gücümüzü keskinleştiren kavrayışlar sağlar. Öyküde bulunan dersler bize henüz yolların tükenmediğini ve kadınları daha da derinlere ve kendi bilgilerinin en uç sınırlarına götürmeye devam ettiğini gösterir. Hepimiz yabanıl benliğin yolundan gidiyoruz “ diyor.

women-in-wolves

Peki neden vahşi kadın diyor dersiniz? Çünkü Estes’e göre vahşi ve kadın sözcükleri kadının derinlerde yatan psişesinin kapısında masal tıkırtıları yaratıyor. Vahşi kadın, aslında kapıyı açan bir isim sadece. Kadın hangi kültürden etkiler taşırsa taşısın vahşi ve kadın sözcüklerini sezgileri yoluyla anlıyor. Kadınlar bu sözcükleri işittiklerinde zihinlerinde çok ama çok eski bir anı canlanıyor ve yaşama geri dönüyor. Bu anı, vahşi kadınsılıkla aramızdaki mutlak, inkar edilemez ve değiştirilemez akrabalığımıza ilişkindir; ihmalden ötürü hayalete dönüşmüş, aşırı evcilleştirme nedeniyle mezara gömülmüş, içinde yaşanılan kültür tarafından yasadışı ilan edilmiş ya da artık hiç anlaşılmayan bir ilişki olabilir bu. Bazı kadınlar için vahşi olanın tadı gebelik sırasında, çocuklarını emzirirken ve büyütürken onlarda görülen değişim mucizesi sırasında, sevilen bir bahçenin müdavimi olmak gibi bir aşk ilişkisinin müdavimi olduklarında çıkageliyor.

Vahşi kadının izi bulunduğunda kadınların ona yetişmek için atlarını mahmuzlamaları, masayı terk edip ilişkilerini kesip atmaları, zihinlerini köşe bucak temizlemeleri, yeni bir sayfa açmaları, mola vermekte ısrar etmeleri, kuralları ihlal etmeleri, dünyayı durdurmaları alışıldık bir durum çünkü artık o olmadan yola devam etmek mümkün değil. Vahşi doğasının bulan kadının yaratıcı hayatı çiçek açıyor, ilişkileri anlam ve derinlik kazanıyor, cinsellik, yaratıcılık,iş ve oyun döngüleri yeniden kuruluyor.

Kitapta vahşi sözcüğü, denetimden yoksun anlamına gelen günümüzdeki küçümseyici kullanımıyla değil, doğal bir hayat, doğuştan gelen bir bütünlük ve sağlıklı sınırlara sahip olunan bir hayat sürmek anlamında kullanılıyor. Yani bütün dişilere destek gücü veren bir metafor olarak düşünebiliriz vahşi sözcüğünü.

Buradaki vahşi kadın arketipi, şiirdeki öteki, uzak orman ya da dost. Farklı psikoloji ekollerinde id, benlik. Biyolojide temel doğa. Cantadoralar ona zamanın sonunda yaşayan kadın, bilge ya da akıllı doğa diyebiliyorlar.

Kitapla ilgili daha uzun yazmak isterdim ama iyisi mi siz alın koyun başucunuza. Bir renkli bir kalem koyu yanına beni hatırlayın. Son olarak kitaptan;

“Sağlıklı kadın tıpkı bir kurt gibidir. Sağlam, kunt, diri, hayat verici, konumunun bilincinde, yaratıcı, sadık ve göçebedir. Ancak vahşi doğadan ayrılmak kadının kişiliğinin zayıflamasına, bir hortlak ve hayalet halini almasına yol açar. Postu kolay deldiren, çelimsiz, sıçrayamayan, avlanamayan, doğuramayan, bir hayat yaratma yeteneğinden yoksu biri olmak için burada değiliz. Kadınların hayatı durağanlık içindeyken ya da can sıkıntısıyla dolu olduğunda, bu her zaman için vahşi kadının ortaya çıkma zamanının geldiğini gösterir; ruhun yaratıcı işlevinin deltayı doldurmasının zamanıdır.”

Aman diyim postunuzu koruyun…

Uğurlar olsun Yaşar Kemal…

Ortaokul yıllarımda beni en çok etkileyen romanlardan biri Orhan Kemal’in Sokakların Çocuğu idi. Sayfaları sararmış, kırpık kırpık haliyle halen kütüphanemdeki en değerlilerimdendir. Zaman zaman sayfalar açar, dokunur, koklarım. Okuduğum dönemi hatırlarım, okurken ben de yarattığı hislere geri dönerim o an. Şaşkınlık içinde ama derin bir hüzünle okuduğumu hatırlıyorum. Bu kitap başlangıç olmuştu benim o dönemi ve o dönemin yazarlarını tanımam ve anlamam için. Yaşar Kemal’i, Nazım Hikmet’i, Sabahattin Ali’yi ve tabiki Aziz Nesin’i. Hepsini anlamamda babamın payı büyüktür. Yaşadıkları döneme ait sorularıma yanıt veren, araştırma yapmama ön ayak olan hep o oldu. Şimdi bakıyorum da içinde bulunduğumuz dönemi de anlamak adına bu yazarları sil baştan tekrar okumak gerekiyor gibi. Bugünlere nasıl geldiğimizi iyice idrak edersek, yarınlara nasıl çıkacağımızı da daha iyi buluruz diye düşünüyorum. Yurdumun insanını, çiçeğini, böceğini, fabrikasını, fakirliğini, zenginliğini, kışını, yazını yüreklerimize kazırcasına anlatan bu yazarların kitaplarına gömülmenin tam da zamanı. Özellikle de bugün, doğanın ve insan yüreğinin sözcüsü, büyük usta Yaşar Kemal’i toprağa verirken göğsümüzü gere gere umuda daha fazla tutunmalı, inandıklarımızdan, bildiklerimizden, kendimizden daha fazla emin olmalıyız.

yasarkemalicsayfa

“İnsan evrende gövdesi kadar değil, yüreği kadar yer kaplar” demiş büyük usta.

Her ne olursa olsun yüreğimizi temiz tutacağız. Çünkü öyle büyük ki o yürek içine dünyayı sığdırabiliriz. Korkumuzu da, endişemizi de sevgiyle eritebilir, yoğurabiliriz yüreğimizde.

Hadi biraz daha umut, biraz daha gayret. Susma, oturma vakti geçti. Uyanma, konuşma, uygulama vakti…

Toprağın bol olsun, güzel uyu büyük usta…

Dayak aile içi disiplini sağlar mı?

  • kitap kategorisinde.
  • Yorum Yok

Şiddet söz konusu olduğunda hepimizin kanı donuyor. Çünkü o noktada herşey önemini yitiriyor. Ne kelimeler ne de mimikler şiddeti tarif etmeye yetmiyor. Bugün daha barışçıl bir dünyada yaşamak istiyorsak önce kendimizden ve ailemizden başlayacağız çalışmaya. Evde şiddet gören çocuk dışarda da şiddet uyguluyor. Çünkü sorunların şiddet ile çözülebileceğini görüyor ve gördüğünü de aynen uyguluyor. Fakat ne yazık ki halen aile içi kullanılan disiplin yöntemlerinde dayak üst sıralarda. Günümüz ebeveynine minik bir rehber niteliğinde olan Rehberine Kulak Ver‘den minik bir alıntı yapmak istedim bugün. Kitapta Disiplin bölümünde ceza ve ödülün neden çözüm getiren yöntemler olmadığını anlatıyorum. Fakat asıl bugünlerde gündemimizde olan fiziksel şiddet ile ilgili olarak da tekrar tekrar hatırlamamız gereken bazı noktalar var. Kitapta söyleşi yaptığım Sosyolog, Ebeveyn ve Aile Koçu Sedef Örsel Özçelik‘in aile içi şiddete yönelik görüşlerini kitaptan aynen veriyorum;

dayak

“Fiziksel şiddet ile bir insanın alanına tamamen giriyorsunuz. Çekiştirmek, eline sıcak kibrit sürmek, kulağını çekmek, terlik fırlatmak, eline iğne batırmak, sarsmak, cimcirmek, itmek, bunların hepsi fiziksel şiddete giriyor. Fiziksel şiddet işe yaramaz, çok net bir saldırıdır ve çok can yakar. Duygusal şiddete göre, fiziksel şiddetin ayırdına varıp durdurmak daha kolay. Diğerinde ayırt etmek daha fazla emek gerektiriyor çünkü bazen farkında olmadan birçok şey yapabiliyoruz. Eğer yapıyorsak hemen durduralım. Hiçbir canlı varlığa şiddet göstermeyelim.

Bütün canlı varlıkların onuru ve yaşam hakkı var. Kaldı ki çocuk kendisine uygulanan şiddeti şikayet de edemiyor. Fiziksel olarak güçsüz bir varlığa bunu yapıyoruz ve sonra büyüyüp bize saldırdığında da duygusal olarak bastırmaya çalışıyoruz; “Ben senin ananım, babanım, nasıl böyle davranırsın” diye.
Bir çocuğa vurduğunuzda canı yanar ve düşünemez, hiçbir şey öğrenemez o süreçten. Fiziksel şiddet ile disiplinin hiçbir şekilde bağlantısı yok. “Çocuğun poposuna vurulabilir azıcık” deniyor. Hayır vurulamaz çok yanlış. Ama bununla büyüdüysek farkına varabilmek çok zor. Farkında olmayanlar farkına varsın, fiziksel şiddetin hiçbir türlüsü kabul edilemez. Çocuğumuza ceza uyguladığımızda karar verme fırsatlarının hepsini çalıyoruz ondan. Kendi kendini fark etme fırsatlarını alıyoruz.
Çocuğun kendi olmasına izin vermiyoruz. Hayatın içerisinde birbirimizin alanlarına saygı duyuyoruz. Çocuğum da bunu gündüz okulda yapıyorsa akşam da evde yapacak.
Eve geldi kurallar bitti, diye bir şey yok. Çocuğumuz mızmızlanıyorsa demek bir ihtiyacı var anlatmak istediği. Ceza verirsek yine bir sonuca varmayız. Nerelere gömüyor duygularını ona bakmak gerek. Yarın öbür gün hastalık olarak mı çıkar? Ömrü boyunca çocukluğundan iyileşmek için mi uğraşacak? Yarın öbür gün çocuğum bana davranışı ile alarm verdiğinde, yanıma alsam, sorsam, dinlesem, rahatlatsam. Aramızdaki bağ ne kadar kuvvetli olursa çocuk o kadar uyumlu olur. Herkes her şeyi robot gibi yapamaz hepimizin bir günü diğerinden farklı. Çocuk da evin kurallarını her gün yerine getirmeyebilir. Anlayışla, empati ile yaklaşmamız gerek.”

Haydi fuara!

  • kitap kategorisinde.
  • Yorum Yok

Sevgili okur,

Bugün 14:00-15:00 arası ve 11 Kasım Salı 12:00-13:00 arası fuarda Yitik Ülke Yayınları’nın standında imzada olacağım.  Yitik Ülke’nin imza günlerini buradan görebilirsiniz. Sohbete bekliyorum.

fuar