Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...






“Güneş çok güzel bir kızmış. bütün gözler ona çevrildiği için bir türlü yeryüzüne çıkmak, insanlara görünmek istemezmiş. Erkekler ona baktıkça utanırmış. Annesi bakmış bu iş yürümeyecek. Düşünmüş taşınmış. Güneşe birçok iğne vermiş. Dünyaya çıktığında kim senin yüzüne bakarsa bu iğneleri onun gözüne batır, demiş. İşte insan güneşe bakınca gözlerinin kamaşması bundanmış. Bu inanç güneşin tanrı olarak kutlandığı çağlardan kalmaymış. Hitit öncesi dönemlerde ve Hititlerde, sonrasında Anadolu uluslarında güneş yüce bir tanrı ya da tanrıçadır. Yeryüzüne, insanlara, bütün canlılara iyilik eden, mutluluk sağlayan odur. Ona karşı yapılan en küçük bir saygısızlık cezasız, karşılıksız kalmaz. Güneş insanlar çalışsın diye doğar, dinlensinler diye batarmış. Güneş doğup ortalığı aydınlatınca, inasanları çalışmaya çağırınca onun çağrısına uyma gereği varmış. Ona uymayan, güneşte yatıp uyuyan, uzanan, çalışmayan kimseleri güneş çarparmış. İşte bizim güneş çarpması dediğimiz olayın nedeni buymuş.
Ay geceleri gökte dolaşmış durmuş, kendisiyle evlenmek isteyenleri beğenmemiş. Bunun üzerine yeryüzüne inmiş, sularda gezinmeye başlamış. Kim beni yakalarsa onunla evleneceğim demiş. Oysa kimse onu yakalayamamış. İşte çağlar boyunca ayın sularda gezinmesi yalnız kalması onu yakalayacak kimsenin bulunmayışından dolayı imiş. Ayla ilgili inançların çoğu eski Anadolu dinlerinden kalmadır. Birtakımı ise sonradan, özellikle 12. yüzyıldan sonra Asya’dan Türklerle, Şaman dinini benimsemiş toplulukla gelmiştir. Ancak Şaman dininde önemli bir yeri olan ay’ın çevresinde örülen inanç dokusu da bir yandan eski Anadolu dinlerine, bir yandan Hind inançlarına dayanır. Şamanlıkta, Anadolu’daki inanç bolluğu yoktur. Sonra Şamanlık, eski Anadolu dinlerine göre yenidir. Ancak yörükler, tahtacılar arasında yaşayan ay’la ilgili inançların kaynağıdır Şaman dini. O inançlar da zamanla Anadolu inançlarıyla karışıp kaynaşmıştır bugün.
Ay yeniye geçmeden tohum ekilmez. Bu halk arasında ekim zamanının belirleyen, ayla, ayın yörüngesi üzerindeki yürüyüşü ile ilgili yaygın bir inançtır. İster ilkbahar ister sonbaharda olsun, ekin ikilirken ayın yeniye geçmesine, gökte yeni görünmesine büyük önem verilir. Ayın yeni doğuşu bir uğur, verimlilik belirtisi sayılır. ”
Geçen hafta Kadıköy’de çok sevdiğim İmge Sahaf’tan aldığım kitaptan yukarıdaki satırlar; “Bütün Yönleri İle Anadolu İnançları – İsmet Zeki Eyüboğlu”. 1974 basımı kitap gerçekten çok ilgimi çekti. Kimi zaman farkında olarak kimi zaman farkında olmadan uyguladığımız ritüeller, inançlarımız nasıl da köklerimizden geliyor. Yıllar süren araştırma ve incelemenin ürünü olan kitabın sonunda alfabetik inançlar bölümü var. Bazıları çok komik. Örneğin;
Birisinin su döktüğü yere su (işeyen) döken onun sevdasını alır.
Dolu ilk düştüğünde insan birkaç tane yutarsa iyi gelir, sağlığa yararlı olur.
Cuma günü evdeki çöpler dışarı atılmaz.
Cuma akşamı soğan yenmez.
Güneşe karşı tükürmek, işemek, sövmek uğursuzluk getirir.
Eşek sütü boğmacaya iyi gelir. Çocuğa bildirmeden içirmek yararlı olur.
Güneş batarken iş yapılmaz, çorap örülmez, dikiş dikilmez.
Tencerede su boşuna kaynarsa düşmanlar çoğalır.
Tarlada zina yapılırsa bereket olmaz.
Daha yazamayacağım gülmekten. Eminim ki hepsi belli inançlarla söylenmiş zamanında. Hatta çoğu halen anneannelerimiz tarafından söylenmekte günümüzde. Kendi kültürümüz ne güzel keşke kirletmesek de benimsesek ve sahip çıksak.
Bu arada dün gece yeni ay ve güneş tutulması vardı. Meditasyonlarınızı yaptınız mı dileklerinizi dilediniz mi bakalım? Yapmadınızsa bugün yapın. Yeni başlangıçlar için dileklerinizi dileyin ve size iyi gelmeyen enerjilerin sizi bırakıp gitmesi için niyet edin.
Kolay gelsin:)

Bu kış çocukluğumun hastalığı sinüzit geri dönüş yaptı bana. 6 yaşına kadar bademciklerden çekmişim, sürekli ateş ve iltihap şeklinde. Bademcik ameliyatı ve burnumdaki et alındıktan sonra da sinüzit başlamıştı. Fakat sonrasında kendiliğinden birdenbire kesildi, nasıl olduğuna en çok ben şaşırmıştım çünkü ancak çeken bilir illet birşeydir sinüzit. Nefes alamamak kadar insanı kötü hissettiren birşey daha var mı ki? Diğer yandan da şiddetli baş ve sinüs ağrıları da cabası.
Herneyse uzunca yıllardır unutmuştum sinüzit diye birşeyin varlığını ta ki bu kışa kadar. Hiç burnum tıkanmaz yıllardır, tıkansa da açarım bir şekilde nefes teknikleriyle, kimi zaman da kendiliğinden açılır zaten yoga sırasında. Asanaları uzunca yıllar çalıştıktan sonra bir süre sonra her biri en derin katmanlarınıza inmenizi sağlıyor. Sanki katman katman soyunuyor, açılıyorsunuz. Ama bitmek bilmiyor bu katmanlar. Derinlere indikçe neler gördüğünüze siz bile şaşıp kalıyorsunuz. İşte sinüzite de bu tarafından bakma tarafatarıyım. Tabiki belirtilerin yoğunluğuna göre ilaçla tedavi yapmak gerekebiliyor çünkü gerçekten katlanılmaz bir hal alabiliyor ama hep dediğim gibi ilaç sadece geçici olarak belirtileri yok ediyor. Hastalığınızın asıl yani ruhsal nedenini bulmadıkça tekrar tekrar size merhaba diyebiliyor.
Geçenlerde Doğa’yı götürdüğüm KBB doktorundan bana da bakmasını rica ettim. Bakmasıyla birlikte hemen tomografi istemesi ve burun kemiklerimden birinde eğrilik olduğunu söylemesi, acil deviasyon ameliyatı önermesi bir oldu. Üstelik şöyle de sıraladı; “Muhtemelen oldukça kalitesiz uykularınız var ve gece nefes almakta zorlanıyorsunuz. Burun kemiğinizdeki bu eğriliği düzeltmezsek yaşlılığınızda ciddi problemlerle karşılaşabilirsiniz çünkü oksijen gitmiyor vücudunuza”. Bu söylenenler karşısında donup kalan ben sadece şöyle diyebildim; “Bu söylediklerinizin hiçbiri yok bende. Oksijen sorunum hele hiç yok. Geceleri hiç burnum tıkanmaz ve gayet iyi uyurum. Sadece nezle sonrası böyle burnum tıkandı”
O günden beri düşünmekte, araştırmakta ve çalışmaktayım bu konuyla ilgili. Doktorun teşhisi ve önerdiği tetkiklerle ilgili hiç yorum yapmayacağım zaten durum açıkça ortada. Her geçen gün istenen gereksiz tetkiklerle köşeyi dönüyor adı lazım olmayan belli kurumlar.
Şimdi size sinüzit için ilaç tedavisine ek olarak, ya da ilaç tedaviniz bittikten sonra bir daha tekrarlamasını önlemek adına bazı şeyler önereceğim. Bunlar tamamen benim kendi yaşadıklarımdan öğrendiklerim, denemesi size kalmış;
*Öncelikle süt, peynir, muz, nişastalı ve yağlı yiyeceklerden uzak duruyorsunuz. Bunların balgam artırıcı özelliği var.
*Bağışıklığınızı artırmak için ekinezya tabletleri ya da çörek otu yağı için.

*Burnunuzun tıkanmasını önlemek için Neti Pot kullanın. Neti Pot bulamazsanız minik porselen bir demlik de kullanabilirsiniz. Demliğin içine vücut ısısında temiz su ve yarım çay kaşığı tuz atın. Ayaklarınızı omuzlarınızın genişliğinde açıp ayakta durun. Neti Pot’u sağ elinize alın ,başınızı yere paralel olacak şekilde sola doğru eğin ve neti potun ucunu burnunuzun sağ deliğine yerleştirin. Uygulama sırasında ağzınızın açık olması ve ağızdan nefes alıyor olmanız gerekir. Bu şekilde su genzinize kaçmadan diğer burun deliğinizden akacaktır. Bu işlemi başınızı başınızı yere paralel olacak şekilde soğa eğerek sol burun deliği için de uygulayın.
*Shiatsu ile tanışın. Ben uzun yıllar önce tanıştım. Hastalandığım zamanlarda çok yardımcı oluyor bana. Ayrıca yoga ile birebir örtüşüyor. Evet birçok hastalığı iyileştirmek ve de önlemek için eller ve parmaklarla yapılan masaj shiatsu, sinüziti de hızla iyileştiriyor. Bir shiatsu uzmanından yardım alabilir, size sinüzit masajı yapmasını isteyebilir ya da evde en azından kendiniz gerekli noktalara masaj yapabilirsiniz (Bu masaj çocuklara da yapılabiliyor. Ben Doğa’ya yapıyorum burnu tıkandığında ve çok rahatlıyor);
1. İlk yapacağınız şey burnun iki yanındaki noktalara birden, üst üste bindirdiğiniz işaret ve orta parmaklarınızla ya da yalnız işaret parmağınızla bastırmak.
2. İki kaşın ortasındaki, arasındaki noktaya bastırın.
3. Göz yuvasının çevresindeki bütün noktalara ve hafif olarak baş parmağınızla bastırın. Elmacık kemiklerinin altındaki noktalara üç parmağınızı kullanarak bastırın.
4.Şakaklardaki noktalara bastırın.
Bir de boyun ve ense kökünde bazı noktalar var ki bunların bir uzman tarafından bulunması gerek.
Shiatsu ile ilgili olarak “Shiatsu – Toru NAMIKOSHI” adlı kitabı alıp inceleyebilirsiniz. Kendi kendinize ve çocuklarınıza uygulayabileceğiniz yöntemler içeriyor.
Sinüzit ile ilgili çözümlerimi yazmaya devam edeceğim. Bir sonraki post, sinüziti önlemek için yapabileceğiniz asanalar ve nefes teknikleriyle ilgili olacak.

“Yeryüzünde kendini aynı hata için binlerce kez cezalandıran, başkalarına da aynı hata için yine binlerce ceza veren tek hayvan insandır. Kendi kafamızın içinde adalet yokken dünyanın geri kalanındaki adaletsizlikten nasıl söz edebiliriz? Tüm evreni yöneten adalettir ama bizim yarattığımız adalerin çarpıtılmış hali değil, gerçek adalet. Gerçek adalet benim etki-tepki dediğim şeyle yüzleşmektir. Sebep-sonuç ilişkileri dünyasında yaşıyoruz. Her etkiye (eylem) karşı bir tepki vardır. Hakiki adalet, yaptığımız her hatanın bedelini tek bir kez ödemektir. peki, biz her hatanın bedelini kaç kez ödüyoruz? Besbelli, adalet bu değil. Hayatınızı değiştirmenin tek yolu eylemi (etki) değiştirmektir. Arkasından tepki de değişecek.”
Çantamda bugünlerde taşıdığım kitaptan yukarıdaki cümleler; ”Beşinci Anlaşma, Bir Toltek Bilgelik Kitabı”. Geçtiğimiz yıl burada bahsettiğim “Dört Anlaşma”nın yazarından. Binlerce yıl önce Güney Meksika’da yaşamış Toltekler, kadim insanların ruhani bilgi ve uygulamalarını araştırıp muhafaza eden bilim insanlarıyla sanatçılardan oluşan bir toplum. Yazar, nesilden nesile aktarılan ezoterik Toltek bilgilerini bizlere aktarıyor.
Gerçekte ne iseniz o olmanıza destek olan Dört Anlaşma şunlardı;
1.Sözlerini özenle seç
2.Hiçbirşeyi kişisel algılama
3.Varsayımda bulunma
4.Daima yapabileceğinin en iyisini yap.
Beşinci Anlaşma ise bu kitapta açıklanıyor; Kuşkucu ol ama dinlemeyi de öğren.
Kitaptan yine en sevdiğim kısımdan bir alıntı; “Siz bilinmeyensiniz. Burada yalnızca bu anda, bu rüyada olmak için varsınız. olmakla bilmenin hiçbir ilgisi yoktur. Olmak anlamakla ilgili değildir. Anlamanız gerekmez. Öğrenmekle ilgili değildir. Siz öğrendiklerinizi tersine çevirmek için buradasınız; ta ki bir gün hiçbir şey bilmediğinizi anlayana kadar; hepsi bu. Tam inandığınızı, öğrendiğinizi bilirken, bunun hakikat olmadığını keşfediyorsunuz. Sokrates’in “bana gelince, tek bildiğim, hiçbir şey bilmediğimdir” diyecek noktaya gelmesi bir ömür sürmüştür.”
Günümüzün bilgi bombardımanı ortamında yapılabilecek en iyi şey bence; Kuşkucu olmak. Her türlü bilgiyi, öğretiyi kuşkuyla sorgulamadan kabullenmemek ve üzerimize giymemek. En güzel halimiz çıplak yani gerçek halimiz, kendi gerçeğimiz değil mi ama aslında. O halde içsel sorgulamalara ve kendimizle çalışmaya devam dostlar…

Aykut Oğut’un kapağı aynalı kitabını plajda, havuzda görüyorum insanların elinde. Aynaya bakıp saçını falan düzeltenler var…Ama bence siz siz olun yanınıza bir de kalem alın bu kitabı okurken.
Birçok kişisel gelişim kitabı okudum bugüne kadar. İnanın sayısını bilemiyorum. Hem bu köşede hem de blogumda (Alternatifkarma) yer veriyorum okuduğum kitapların analizlerine. Ne düşünüyorsam açıkça, kalbimden yazıyorum bütün şeffaflığıyla. Ama bu defa gerçekten çok iddialı bir önerim var size. Mutlaka okumalısınız diyorum adı olmayan bu kitabı. Kapağında kocaman bir ayna var ve de yazarı Aykut Oğut. Aslında kitabı ilk gördüğümde bir anlam veremedim. “Yok canım bu kadar hızlı ikinci kitabı çıkarmış olamaz. Herhalde Evrenden Torpilim Var’ı farklı bir kapakla tekrar bastı” dedim ve incelemedim bile. Sonra bir dost sohbetinde bahsedildi yazarın ikinci kitabının çıktığından. İlk fırsatta aldım ve bir solukta okudum. İlk kitabın tamamlayıcısı niteliğinde ama ben aynalı kitabı ilkinden daha çok sevdim. Tabii ayna çalışmalarına ne kadar önem verdiğimi bilirsiniz, hep söyler dururum ya “Bir konuda sıkıntı mı yaşadınız önce aynaya bakın” diye. İşte kitap beni buradan vurdu öncelikle, köşemin ismiyle de birebir aynı olması da tesadüf olmasa gerek. Bir de yazarın kendi yaşamından birebir verdiği örnekler, kendi yaşanmışlıklarıyla kendine yönelik yaptığı tahliller, içsel çalışmaları ve vardığı sonuçları bütün samimiyetiyle en ince ayrıntısına kadar anlatması çok hoşuma gitti. Çünkü kendimi okuyormuşum gibi hissettim. Öyle ki kitabın bazı yerlerini sanki ben yazmışım gibi.
Bu köşede ayda bir ama blogda çok daha sık yazıyorum kendimle ilgili, yaşadıklarımdan, kendimle içsel konuşmalarımdan bahsediyorum. Bazen çok yakın arkadaşlarımdan hatta ailemden bile şöyle diyenler olur; “Ya sen bu kadar kişisel gelişim çalışmalarının içindesin, o kadar okuyorsun ama halen bir şeylere öfkeleniyorsun, hastalanıyorsun, sinirleniyorsun…vs.”
Birkaç yıl öncesine kadar fena bozuluyordum bu duruma. Gerçekten bir şeyleri yanlış yapıyorum herhalde diyordum ama baktım ki durum öyle değil ve ben her geçen gün her deneyimimden daha fazla şey öğreniyorum. Artık son zamanlarda ben de cevap olarak her defasında “İyi ki böyleyim” diyorum. Oğut bu konuya nefis bir şekilde açıklık kazandırmış, çatladım gülmekten okurken; “Elbette kendi üstünüzde çalışın, ben de çalışıyorum, ama bunu tamamlanacağınızı, olacağınızı, ereceğinizi sanarak ya da buna benzer niyetlerle yapmayın. Sizi bekleyen tek şey hayal kırıklığı olacak benden söylemesi. Evren’de bir yamukluk olduğu için değil, sürekli genişlediği için. Her gün her halinizle zaten tamsınız. Evren genişlediği için, yeniden öğreniyoruz hepsi bu.”
Bence daha önce hiç yapılmamış bir şeyi başardı yazar. Kişisel gelişimi birebir yaşanmışlıklarıyla, bütün maskelerini düşürerek, tamamen koşullardan, yargılardan arınmış bir şekilde herkese anlatabildi. Hem de oldukça sade ve anlaşılır bir Türkçe ile.
“Ben ne biliyorsam, aslında siz de biliyorsunuz” diyen Oğut, bugünün insanın içinde bulunduğu sıkıntılardan ve kaos ortamından çıkabilmesi için tamamen kendine inanması ve kendi yöntemlerini keşfetmesini öneriyor; “Onca filozof, din adamı, düşünür geldi, gitti, neden hala cevabı bulamadık? Cevap aslında herkesin kendi içinde yatıyor. Kendi doğrularını yaşamak isteyenlere ya deli dedik ya da çıkıntı. Elbette etrafımızdakiler, bizim kendi doğrularımızı bulup çıkarmamızı, kendi doğrularımızla yaşayabileceğimiz fikrini desteklemek istemiyor. Kötü niyetlerinden yapmıyorlar bunu, sadece korkuyorlar. Onlar bu durumlara katlanacaklarına siz değişin ve onlar gibi olun istiyorlar. Kendimiz gibi kaç kişi varsa, ne kadar insan varsa o kadar güvende ve önemli hissettik. Hadi bakalım artık kendi doğrularınızı itiraf etme zamanı geldi. Kapatın kitabı, ayna sizi bekliyor.”
Mutlu olmak için değil asıl mutsuz olmak için sebeplere ihtiyacımız olduğundan bahseden Oğut, “Pazartesi iş yerinde kavga edip, akşam sevgilinizle atışıp, Salı günü taksicinin birine çatıp, Çarşamba günü facebook’a “hayat bu kadar acımazsızsın” yazıp, ardından bir de hüzünlü bir şarkı ekleyip, Cuma günü yorgunluktan bitap düşüp, Cumartesi günü falanca workshop’a veya kuantum kişilik bilmemnesine katılmakla kişisel gelişim olmaz. Kişisel gelişim, eğlenceli, keyifli, havuz başında bir kadeh şarapla bile yapılabilecek ciddi bir iştir. Bunları neden söylüyorum? Çünkü yaşadığımız kısır döngülerin içinde kalmamızın yegane nedeni, nehrin içine düşmüş bir dal parçası gibi sürüklenerek yaşıyor olmanız” diyor.
Yazarın eşi Esra Oğut ile birlikte kurduğu bir de web sitesi var; http://www.ayrasehri.com/. Günlük bültenler çok eğlenceli, kaçırmayın derim.
*İnfomag Ağustos köşe yazım.


Zihnimle en fazla çatıştığım zamanlar PMS (Regl Öncesi Sendrom) olsa gerek. Hatta bazen öyle ki tamamen hakimiyeti kaybedebiliyorum. Bir bakmışım ki zihnim tamamen beni ele geçirmiş. Ye diyor yiyorum, git diyor gidiyorum, bağır diyor bağırıyorum. Oldukça aksi, huysuz, sinirli bir kadına dönüşüyorum çoğu zaman bu dönemlerde. Ne zaman ki Doğa uyarıyor o zaman gidip aynaya bakıyorum ve “Hadi durma zamanı” diyorum kendime. İşte o anda başlıyor zihin geri çekilmeye, farkına vardığım ilk anda.
Ne saçma sapan şeyler yapıyor insan bu dönemde. Örneğin aynı anda hem tatlı hem ekşi istiyor benim canım bazen. Mesela bir turşu atıyorum ağzıma, arkasından çikolata. Toksik oluyorum komple, hani öyle ki o mide benim değil. Üstelik farkına vara vara yapmak da ayrı konu ama seviyorum ben bu zıtlıkları. Örneğin gayet toksik bir günün ardından detox yapmak çok hoşuma gidiyor. Dengemi böyle buluyorum napıyım:) Neyse şaka bir yana son dönemde PMS sırasındaki tatlı krizleri için başvurduğum şeyler hurma, yaban mersini ve keçi boynuzu. Tabiki de bazen bunlarda da abarttığım oluyor miktar olarak ama en azından doğal olduklarını biliyorum ve faydaları var bedene. Bir de kendime yapabildiğim en iyi şey böyle dönemlerde akşam yemeğini sadece meyve ve yoğurt ile geçirmek oluyor. Üzerine de bir güzel bitki çayı.
Kök çakra aktive olduğundan kadının en yaratıcı, üretici olduğu dönem regl dönemi. Aslında iyi değerlendirmek, verim almak lazım. Yoğun fiziksel aktiviteden kaçınıp, vücudu mümkün olduğunca dinlendirip, doğal ve faydalı besinlerle beslenmek gerek. Yoga yine her şeyde olduğu gibi burada da devreye giriyor ama hatha yoga değil daha nefes ağırlıklı çalışmak gerek ya da ille de duruşlardan yapmak istiyorsa bedeniniz, ancak ilk 2 günü geçtikten sonra, öne eğilerek yapılanları tercih edebilirsiniz. Fakat özellikle mum duruşu gibi ayakların yukarı kaldırıldığı duruşların kesinlikle yapılmaması gerekiyor. Çünkü salgı bezlerini, dolayısıyla hormonları ters etkileyebiliyor.
Şimdi sizlere bugünlerde okuduğum ilginç kitaplardan birinden bahsetmek istiyorum; “Vücudun Gizli Mesajları” – Susan L.Levy -Carol Lehr. Kitap, klinik kinezyoloji sanatı ve uygulamasını anlatıyor. Kitabın her bölümü çok ilginç olmakla birlikte PMS’i anlatan bölüm ayrıca ilgimi çekti çünkü gerçekten de kafa yoruyorum bu dönemdeki gerginliklerimi azaltmak ve zihnimin kontrolüne girmemek için. Belki sizlere faydası olur diye düşündüm. İşte kitaptaki bilgilere göre PMS tipleri;
Tip A – Anksiyete: Korku, aşırı sıkıntı, alınganlık, güvensizlik, kırılganlık ya da ruhsal değişkenlik. Bu tip PMS yaşayan kadınlarda eziyet kompleksi görülebilir. Çözüm; vücutlarında sakin, mutlu bir ortam yaratmaya destek olabilecek türde besinleri yediklerinden emin olmalıdırlar. Fazla tuz beyin ve sinir sistemi dahil tüm vücutta şişkinliğe sebep olur. Bu da anksiyete ve ruh hali değişikliklerini getirir. B6 vitamini alabilirsiniz. Ya da tam olarak B Complex kullanılabilir.
Tip C- Yiyeceklere Özlem: Bu tip kadınlar şeker isteğine kapılınca vücudun kimyasal dengesi bozulur, kan şekeri seviyesi düşer ve bu da genelde baş ağrısına sebep olur. Şeker arzusu geldiğinde yapılabilecek en kötü şey şeker yemektir. Genelde bu karşı konulamayan istekler kadınları yanlış yöne yönlendirir ama aslında diyetlerinde eksik olan bir başka besine işaret etmektedir; Krom ya da çinko eksikliği. Fazladan şeker alımı vücudun krom ya da çinko rezervlerini harcar, çünkü şeker işlenmiş karbonhidrattır ve kendi rezervi yoktur. Şeker ve işlenmiş besinleri kısıtlanması ve daha fazla tahıl yenmesi, PMS süresindeki yiyecek özlemi nöbetlerini yatıştırmakta genellikle yeterli olmaktadır. Çikolata isteği genellikle vücutta magnezyum eksikliğine işaret eder. Herhangi bir yeşil besinde gayet çok magnezyum vardır. Kara lahana, ıspanak, siyah hardal, pancar yaprakları, brüksellahanası, has buğday filizi sütü gibi koyu yeşin besinler bol miktarda magnezyum içerirler.

Tip H – Hiperhidrasyon: Fizyolojik olarak bu tip kadınların vücudu diğer kadınlara göre daha fazla şişer ya da iltihaplanır. Ağrılı, gergin kaslar, tutulma ve su tutması yaşarlar. Hatta bazen kırmızı yanaklar, boyun ve tiroid bölgesinde kırmızılıklar oluşur. Bu tip kadınların mutlaka hangi besinlere karşı alerjik olduklarının tespit edilmesi gerekir. Kahve ile birlikte gazoz ve bazı çaylar vücutta enflamasyona neden olur ve hormon üretimini kötü yönde etkiler. B vitamini, magnezyum ve doğal idrar söktürücüler kullanılabilir. Karahindiba, maydanoz, yonca, rezene tohumu, shave grass ( Equisetum Hyemale), kereviz, ayı üzümü, potasyum ve B6 gibi bazı besin ve bitkisel tamamlayıcılar geçici olarak kullanılabilir. Bunlar etkili doğal idrar söktürücüdürler ama uzun süre kullanılmamalıdırlar. Bir de keten tohumu yağı ile vücuda kompres yapılabilir ya da günde 2 çay kaşığı bu yağdan içilebilir. Oldukça hassas olan ve buzdolabında saklanması gereken yağ hiç ısıtılmamalıdır. Omega 3, 6 ve 9 yağ asitlerini içeren en iyi yağ keten tohumu yağıdır. H tiplli kadınlar ayrıca sigara içmemelidir. Vücuda giren duman, hassas dokularla buşuştuğunda, kolayca vücudu okside eder ya da paslandırır.
Tip D – Depresyon: Aşırı ruh hali değişiklikleri, ilerleyen vakalarda uzayan depresyonlar, kendi kendini yaralama ve intihara eğilim görülebilir. Ek semptom olarak sinirlilik, unutma, uykusuzluk ve uyuşukluğu da sayabiliriz. D tipi kadınların şeker ve diğer işlenmiş karbonhidratlardan ya da kahve, gazoz ve alkol gibi kuvvetli uyarıcılardan uzak durmaları gerekir. Basit sebze ve tahıllara yönelmek gerekir. Soya ürünleri, badem ve kabak çekirdeğinin de yararlı olduğu görülmüştür. B ve E vitaminleri, magnezyum, çinko ve amino asit semptomları hafifletir. Kediotu ve çarkıfelekten elde edilmiş bitkisel solüsyonlar, tabletler ya da homeopatik bileşimler ve değişik markaların papatya gibi bitkisel çaylarıda sakinleştirici olarak kullanılabilir.

“PMS’i yenmek, menopoza sağlıklı geçiş için önemli bir önkoşuldur. Vücut doğal yaşam devrelerini yaşamaya devam ederken menopoza doğal çözümler bulmak, kadının en önemli amacıdır” diyor kitapta.
“Doğa, kadını ustalık eseri olarak yaratmıştır.” G.E.Lessing
