Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...



Kişisel gelişim’ kategorisi arşivi

Düşlediklerinizin hepsi gerçekleşti mi bugüne kadar? Ya da hayattaki en büyük düşünüz ne? ‘Tanrılar Okulu’ kitabını okuduysanız eğer bu sorular size yabancı gelmeyecektir. Ben kitabı hamilelik gibi özel bir dönemimde okumuştum ve gerçekten de ağır gelmişti konusu. Çünkü çok şeye meydan okuyan bir nitelikte. Kitabın yazarı, ekonomist ve sosyolog, European School of Economics Kurucu Rektörü Prof. Stefano E.D’Anna, 16 Ekim’de Asemble Eğitim ve Danışmanlık’ın düzenlediği “Bütünlük, Kuantum Liderlik ve Kurumsal Uzun Ömürlülük” adlı eğitimi vermek üzere İstanbul’a geldi. Kendisiyle bir röportaj yapma şansım oldu ve kitabı tekrar okudum. Bugünlerde dünya gündeminden düşmeyen ekonomik krizle ilgili D’Anna’nın söyledikleri sizi de düşündürecek eminim. Fakat öncelikle ‘düş’ü nasıl tanımladığı daha fazla önem taşıyor bana göre. Çünkü bunu anlamaya çalışır ve gerçek anlamda üzerinde düşünür, içsel olarak kendinizle çalışırsanız güzel bir yerlere varabilirsiniz. Zaten sizin dışınızdaki herşeyde bu şekilde oluşuyor. Yani nasıl düşlediğiniz ve düşündüğünüz önem taşıyor.
D’Anna’ya göre ‘düş’ bir amaç, hedef ya da istek değil. Örneğin bir yazar olmak ya da bir araba sahibi olmak düş değil. D’Anna düşü şöyle tanımlıyor: “Düş, varlığımızın bir durumudur. İnsanoğlunun genel bir aktivitesidir. Gerçekten ne için doğmuş olduğunuzu düşünün. Bu çok önemli. O zaman düşlemeniz daha kolay olacaktır. Ne için doğduğunuz, bu hayata neden geldiğinizi bulursanız, düşünüz için savaşmak, mücadele etmek zorunda kalmazsınız. Hayatınız bir çabadan ibaret olmaz. Başarı kendiliğinden gelir. Evren sizin için çalışır.””
Psikoloji ile ekonominin birbiri ile yakın bir bağ içerisinde olduğunu anlatan D’Anna, “Düşünce kaderdir. Aynı zamanda finansal kaderdir. İlişki, psikoloji ve ekonomi arasında bir gerçeğe, olaya sebep olur. Ekonominin en önemli şey olduğunu düşünürüz ama ekonomi düşüncenin bir yansımasıdır. Örneğin, Türk gibi düşünerek Türk ekonomisini yaratırsınız. Farklı düşünürseniz o zaman farklı bir ekonominiz olur. Bunu çok iyi anlamadığımız için ekonomiyi ekonomi ile değiştirmek istiyoruz ama ekonomi bir etkidir” şeklinde konuşuyor.
D’Anna’ya göre, bir şirket kriz için hazırlıklıysa endişelenmemesi gerekiyor. “Bu endişe ile yürüyen şirketler kriz nedeniyle ölmeyecekler. Onlar zaten ölmüşler” diyen D’Anna, bir şirketin sahip olması gereken en önemli şey vizyon sahibi bir lider olduğunu vurguluyor. Şirketin kurucusunu şirketin DNA’sı olarak tanımlayan D’Anna, liderin sahip olması gereken özellikleri şöyle açıklıyor: “Şirketlerin uzun ömürlü olabilmesi için iyi bir kurucuya sahip olması gerekiyor. Bu kurucu düşlemeyi, yaratmayı, vizyonları için boşluklar yaratmayı, yer açmayı bilmeli. Bu aslında sihirli bir faktör. Bazı insanlar buna sahip oluyor. Biz buna bütünlük diyoruz. Kendi içimizde bölümlerimiz var. Bu nedenle de dünyayı bu bölümler halinde görüyoruz. Kendi içimizdeki gibi bölüyoruz dünyayı. Ama dünya biz onu nasıl görüyorsak öyledir. Objektif değildir. Bir liderin kendi içindeki birliğe ulaşması gerekiyor. Bu da ancak bölümleri ve sınırları ortadan kaldırarak gerçekleşebilir. Aynı Atatürk ve Gandhi’de olduğu gibi”.
Kitaptan da biraz hatırlatma yapmak gerekirse, ‘Tanrılar Okulu’nda, Dreamer yani D’Anna’nın düşleyeni şöyle diyordu: “Bu adamlara hizmet etmen, onların rahatı, huzuru için çalışman, düşün ilkelerini sürekli hatırladığın anlamına gelir. Senin değişimin onları daha canlı, daha sorumlu ve daha özgür kılacaktır. Ekonomi budur. Gerçek liderin görevi, çalışanlarını kollamak, sevmek ve onlara hizmet etmektir. Bir bünyedeki en uzak hücrelerin bile göztilmesi gerekir, çünkü onlar da liderin projesini geliştirir ve hızlandırırlar.”
Şubat’ta yine geliyor
D’Anna, Asemble tarafından gerçekleştirilecek 3. Düş + Zaman= Gerçek (Labirentten Kaçış) Konferansı için 2 Şubat 2009’da yine İstanbul’da olacak . Bu konferansın düzenlenmesindeki amaç, şirketlerin ve çalışanların sürekli aynı problemlerle uğraşması ve bulunan bütün çözümlerin yeni problemler yaratması. Bu tekrarların yaşanmaması için bugünden geleceğimizi yaratmak ve bu farkındalık bilinci içerisinde yeni bir oluşuma ihtiyaç duyulmakta. Kriz ve problemleri aynı bakış açısıyla çözmek mümkün değil, çözüm yukarıdan bakabilme sanatını bilebilmek. Bu konferans ve konuşmacılar bu bakış açısını paylaşarak, içimizdeki yaratıcılığın ortaya çıkmasını sağlayamayı hedefliyor.
*Bu yazı Infomag dergisi Kasım sayısında yayınlanmıştır.

Müthiş Sır

Secret’i okuduğumdan bu yana adında ‘sır’ kelimesi geçen kitaplara bir önyargı ile bakıyorum. Kesin bu da bir pazarlama harikasıdır diye. İşte ne kadar bu işlerle ilgileniyor olsan da insansın egon seni çoğu zaman esir alıyor ve böyle yargılardan kurtulman zaman alıyor malesef. Hayatın aslında her anı bir ders, bir öğrenme süreci. Sonra birgün Esra bana geldiğinde çantasından bir kitap çıkarıyor. “Sana almak geldi bu kitabı içimden. D&R’a girdim, aldım ve çıktım. Neden aldım ben de bilmiyorum” diyor. Kitabın ismi ‘Müthiş Sır’.
70 sayfalık bir kitap, bir solukta okunuyor. Yazarı Mike Hernacki, reklamcılık, hukuk, borsacılık alanlarında çalıştıktan sonra yazarlığa soyunmuş. Metafizikle uğraşıyor ve de piyano çalıyor. Hayatı boyunca yazar olmak istemiş ama başarabileceğine inanmadığından bir türlü yazamamış. Planlamadığı deneyimler yaşamış gerek iş gerek özel hayatında ve hayat onu çok ilginç bir şekilde yazar olmaya zorlamış. Bu süreci ve yaşadıklarını çok yalın anlatıyor kitapta.
Farkına vardığı ‘Müthiş Sır’ ise şu: “Birşeyi başarmak için, o işi başarmak her ne gerektiriyorsa yapmaya hazır olmalısınız.”
İlk başta çok sıradan bir cümle gibi görünse de üzerine düşününce yazarın tam olarak ne demek istediğini anlayacaksınız.
Ne tesadüftür ki:) bu kitap benim yıllardır başarmak isteyip de bir türlü cesaret edemediğim birşeye karar verme sürecimde elimdeydi. Evren bütün araçları, kaynakları sağlıyor aslında. Yeter ki farkına varalım ve de aklımızı kullanalım…

“Sizin diye bildiğiniz evlatlar gerçekte sizin değildirler.
Onlar kendini özleyen Hayat’ın oğulları ve kızlarıdır.
Sizler aracılığıyla dünyaya gelmişlerdir ama sizden değildirler.
Sizlerin yanındadırlar ama sizlerin malı değildirler.
Onlara sevginizi verebilirsiniz ama düşüncelerinizi asla.
Çünkü onların kendi düşünceleri vardır.
Onların vücutlarını çatyabilirsiniz ama canlarını asla.
Çünkü onların canları geleceğin sarayında oturur
ve sizler düşlerinizde bile orayı ziyaret edemezsiniz.
Kendinizi onlara benzetmeye çalışabilirsiniz
ama onları kendinize benzetmeye kalkışmayın hiç.
Çünkü Hayat ne geriye gider ne de geçmişle ilgilenir.”

Halil Cibran’ın Ermiş adlı şiirinden alıntı…

Sizin aynanızda kimler var?

Bu sabah aldığım bir e-posta aldım ve ekinde şöyle bir mesaj vardı: “Dünyadaki herşey sizin baktığınız şekilde görünür. İyi yada kötü, güzel ya da çirkin. Tamamen onlara bakış açınızla ilgilidir. Bakış açınız ise tamamen sizin seçiminize bağlıdır.”
Birden aklıma geçen gün yaşadığım olay geldi. Bir arkadaşımla yaptığımız sohbette kendisiyle dünyada herşeyi olduğu gibi değil, kendi algılarımıza göre değerlendirdiğimizi, gördüğümüzü konuşuyorduk. Kendisi bana anlattıklarını yargılamadan dinlememin ne kadar rahatlatıcı olduğunu söyledi.. Ve ben kendi kendime “şaka olmalı” diye düşündüm çünkü daha birkaç gün önce başka bir arkadaşım bana kendisini yargıladığımı ve onun için benimle rahat konuşamadığını söylemişti. Peki ama hangisiydim??? Evet birine yargılayıcı gelmiyorum çünkü kendisi de içinde yargılamayı barındırmıyor.. Olanı olduğu gibi kabul ediyor ya da en azından buna niyet ediyor. Diğer kişiye ise yargılayıcı bir özellik sergiliyorum ya da kendisi bu şekilde değerlendiriyor çünkü aslında hayata yargı gözlükleriyle bakan kendisi. Hayatımızdaki her bir kişi aslında bize ayna tutuyor. Ben orada kendisine sadece kendi hayatını ve belki de kendisini, seçimlerini ne kadar yargıladığını göstermek için bulunuyorum.

Uzun sözün kısası hayatımızdaki kişilere dikkat edelim. Onlarda hoşumuza giden ya da gitmeyen huylara bir bakalım.. Bu huyların ne kadarı bizde de mevcut? Eğer kendimize açık olabilirsek aslında bunları kendi içimizde de barındırdığımızı göreceğiz. Evet, hepimiz içimizde tüm güzellik ve iyilikler kadar çirkinliği, kötülüğü, karanlığı da barındırıyoruz. Ve evet, birer insan olarak bu mükemmel yapıyı kabullenmeli, mükemmel dediğimiz kelimenin içinde iyinin-kötünün, doğrunun-yalanın, güzelin-çirkinin (ve bu listeyi daha da uzatabiliriz) barındığını görmeliyiz. Ancak bu sevmediğimiz, onaylamadığımız nitelikleri kabullenip, onların varlığına izin verdikçe hayata karşı daha objektif ve sevgi dolu gözlerle bakabiliriz.
Hoşumuza gitmeyen bir durum mu var, lütfen durup bir nefes alalım ve o dingin anda bunun bize neyi göstermekte olduğuna bir bakalım. Ve gördüğümüz her ne olursa olsun, her ne kadar korkutucu ya da acı verici olsun orada olmasına izin verelim. Kendimize olduğumuz gibi bir insan olmak için izin verelim.. Hatırlayalım ki; gerçeği inkar sadece öfke getirir. Öfke ise cezayı, cezalandırmayı doğurur. Yani mutsuzluğu ve hastalıkları..

Ceyda Göçmen

Affedin gitsin

Şu 2-3 haftadır sadece hastalık ve aldığım ölüm haberleri var hayatımda. Garip bir şekilde her gün farklı birinden bir ölüm haberi alıyorum. Duyduklarımın hepsi de kanserden yaşamını yitirmiş. Bir yandan dedemin son derece ağırlaşmış olan kanserli haline üzülürken diğer taraftan dünden beri babamın rahatsızlanması herşeye tuz biber ekti. Ailemizin erkeklerine birşeyler oluyor. Benim yapabildiğim ise, kendimce bildiğim şifa yöntemleriyle onları rahatlatmak ve her anlamda yanlarında olmaya çalışmak.
Doğa’nın halen bana bağımlı olması bu durumu zorlaştırıyor tabii ama olması gereken olması gerektiği gibi akıyor. Akışa müdahele etmek olmuyor. Birşeyleri değiştirmek için kendinizi de yırtsanız yine de su akacağı yolu kendisi bulmayı tercih ediyor. Elinizden geleni yapıyorsunuz gerisi evrende kendiliğinden oluşuyor.
Kanser hastalığının kökeninde derin bir üzüntü, kızgınlık, kırgınlık, nefret yatıyor. Tabiki beslenme alışkanlıkları ve günümüz hayat koşullarının yarattığı stres sonucunda günümüzde grip kadar yayılmış olan bu hastalıktan korunmak istiyorsanız siz siz olun bu duyguları içinizde çok uzun süre barındırmayın. Kızdıklarınızı ve kırgın olduklarınızı ne kadar genç yaşınızda affedebilirseniz yaşlılığınızı o kadar huzur içinde geçirirsiniz.
Ölüm de doğum gibi doğal bir süreç. Bir son değil aslında. Şu da bir gerçek ki ölüme yaklaştıkça annesinin karnından yeni çıkmış bir bebek gibi herşeye muhtaç bir hal alıyor insan. Her şey tekrar başlıyor sanki, yeni baştan…