Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...



Kişisel gelişim’ kategorisi arşivi

Kişisel gelişim üzerine…

“Senelerdir verilen onlarca seminer, yayınlanan yüzlerce kitap ve bu eğitimlere katılan binlerce insan var. Madem ki bu iş birkaç saatlik seminerlerle, birkaç haftalık eğitim programlarıyla, birkaç kitap okumakla bu kadar kolay oluyor da neden halen bu etkinlikler aracılığıyla toplumsal bir patlama yaşamadık? Neden halen gelişimini tamamlayamayan bireyler toplumun her kesiminde var? Neden bu anlatılanların etkisi birkaç saat ile bir hafta arasında ortadan kalkıyor? Neden sadece kişisel gelişimciler gelişiyor da diğerleri gelişemiyor?

Kişisel gelişim adı altında ve herkese aynı şartlar altında sunulan bu hizmet, tek tip ve bedendeki elbisenin herkese olmasına benzer. Bu ne kadar mümükünse kişisel gelişim masalı da o kadar mümkünmür.”

Yukardaki satırlar Popüler Psikiyatri Dergisi’nin son sayısında yer alan “Modern Çağın Masalı: Kişisel Gelişim” başlıklı yazıdan.

Evet hepimiz görüyoruz ki kişisel gelişim ciddi bir pazar haline geldi. Google’dan arama yaptığınızda kişisel gelişim adına milyonlarca kayıda ulaşabiliyoruz. “Farkındalık” kelimesi gündelik sohbetlerimizde, her yeni çıkan 10 kitap içerisinde mutlaka 3-4 kişisel gelişim kitabı var. Etrafımızda bir dolu yaşam koçu… Hemen hemen her spor salonunda yoga dersi, her güzellik salonunda da meditasyon var, ya da en azından cilt bakımı sırasında okyanus sesleri dinliyoruz. Açık söylemek gerekirse pazarlanması çok kolay bir alan. Binlerce yıllık öğretiler çok kolayca pazarlama aracı haline getirilebiliyor ve böylece kişisel gelişim alanında inandırıcılık gün be gün azalıyor. Bu konularda yazdığım için gerek dergi de gerek de burada, sık sık haber önerileri, röportaj teklifleri gelir bana. Fakat bu konuda çok seçici olduğumu bilir beni tanıyanlar. Belli kriterlerim vardır; Öncelikle kişinin uyguladığı öğretiyi inceler, araştırırım, derinliğine bakarım. Röportaj sırasında da sorularımla kişinin özüne inmeye çalışırım. Beklediğim yanıtları alamazsam, benim için haber değeri yoksa ya da okuyuculara değer katacak bilgiler vermiyorsa yazmam.

Popüler Psikiyatri Dergisi’nde yer alan yazı hoşuma gitti. Psikolog Volkan Kumaş kaleme almış. Sorgulayış tarzını, ortaya koyduğu fikirleri beğendim. Fakat tek bir noktada takılı kaldım; Madem kişisel gelişim masalı tek tip bedenler yaratıyorsa, anti depresanların yarattığı tek tip insanlara ne demeli? “Sen bunun altından kalkamazsın bence destek almalısın” diyerek çatır çatır anti depresan yazan, insanların duygularını bastırıp, üzerini örtüp yalancı mutluluklar yaşamalarını sağlayan doktorlara ne demeli? Biz insanlar, kendimizle yüzleşmekten korkuyoruz bence, hep sığınacak bir liman arıyoruz. Ne zaman ki korkularımızı fark ediyoruz kaçmaya başlıyoruz neresi olursa. Doktora gitmeyin demiyorum ama her nasıl kişisel gelişiminin içindeki her uygulamayı sorgulayıp, kendimize en uygun olanı bulana kadar araştırmamız gerekyorsa, her depresif hissettiğinizde de anti depresanlara sarılmamamız gerek. Kendinize sarılın bunun yerine…

Konuyla ilgili Elvan Demirkan’ın kitabından bir alıntı yapmak istiyorum;

“Yogada yapılan hareketler ve nefesin koordinasyonu kaslardaki gerginliği azaltırken, kalp atışı yavaşlıyor, kan basıncı düşüyor. Vücudunuza, zihninize bir saat için bile olsa gerekli özeni gösterdiğinizi hissediyorsunuz. Kişisel gelişimde başlangıç budur zaten;vücut, nefes ve düşünce arasındaki dengeyi fark etmek. Ondan sonrası herkesin kendine ait yolculuğudur. Yani bu duyguyu hayatınızın diğer yönlerine ne kadar taşıyabildiğiniz… Yıllarca Hindistan’a ve dünyanın başka ücra köşelerine gidip gurulardan dersler alarak, binlerce yıllık öğretiler hakkında epey bilgi sahibi olabilirsiniz. Enerji bedenlerini keşfetme, olumsuz karmalardan uzaklaşma, çakraları açılması, inisiyasyon gibi çoğu kişinin bağ kuramadığı hatta ürkütücü bulduğu terimleri günlük hayatınızda kullanabilirsiniz.  Ama bu bilgiyi, kendi bakış açınızı genişletmek ve farklı düşündüğünüz kişilerle empati kurabilmek için kullanmıyorsanız, hiçbir işe yaramaz. Yoga ve meditasyonla ilgilenen birçok kişi ‘spiritüel maddiyatçılığı’ yaşıyor. Yani ‘farkında yaşıyorum’ edalarıyla sadece egolarını törpülüyorlar. Salt bu konulara ilgi göstermek sizi ‘spiritüel’ yapmaz, bilginin sizi değiştirmesine izin vermelisiniz… Doğu öğretilerinin ‘kendini bul’ derken kastettikleri, geçmişinizin getirdiği sınırlarla sıkışıp kalmamanız… Düşünce şeklinizi, davranış alışkanlıklarınızı tarafsız olarak fark etmeniz…”

İçimdekilere tercüman olmuş Elvan Demirkan. Uzun bir süre önce okumuştum bu kitabı ama dergideki yazıyı okuduktan sonra bu kitap aklıma geldi ve baktım bu bölümlerin altını çizip işaretlemişim. Yani her gün yoga, meditasyon yapıp, sonra da arkaşlarınızla kahve muhabbeti yaparken falancanın da kocasının dedikodusunu yapmakla olunmuyor işte spiritüel. Ya da bir arkadaşınızın cep telefonunuzdan sizi aradığını görüp de açmayıp, sonra tekrar aradığında beyaz bir yalan uydurmakla da olmuyor. Ne oluyor işte o zaman o seminerler, öğretiler bir hafta ya da en fazla bir ay etkisini sürdürüyor sonra rafa kalkıyor.

Önce kendimize dürüst olup,  kendimizi sevip, bir de basit yaşayarak mutluluğun tadına varabilirsek değmeyin keyfimize o zaman. Ne yapacağız? Kısa yoldan belli vaatler veren, derinliği olmayan öğretilerden, uygulamalardan uzak duracağız. Kendimizi tanımak öyle bir haftada, bir ayda olacak birşey değildir. Emek, özen ister. Uzun soluklu, her adımında birşeyler öğreneceğimiz sonsuz, sınırsız bir deneyimdir.

Spiritüel cambazlar

Hemen hemen her gün posta kutuma şöyle mesajlar düşüyor; 7 günde mucize kursu, 1 haftada bütün bağımlılıklarınızdan kurtulun, 15 günde hayatınız değişsin. Her programın bir de hızlandırılmış versiyonu var. Özellikle yoğun tempoda çalışanlar için uyarlanmış bu versiyonlar. Spiritüel cambazlar diyorum ben bunlara ya da spiritüel tüccarlar. İnsanların paralarını alıp ruhlarıyla, kodlarıyla oynuyorlar. Üstelik kendilerini adeta Tanrı yerine koyup insanlara hayatlarını değiştirme vaatleri veriyorlar. Birçok seminere katılmış ama halen ne yapmak istediğini bilmeyen, kendiyle barışamamış bir kitle var. Ve bu insanlar her yeni seminere, terapiye koşa koşa gidiyor. Yani aslında alan memnun satan memnun görünüyor fakat işin arka tarafı yani buzdağının görünmeyen kısmı bambaşka.
Bilimsel temelli olmayan, içi boş vaatlerle dolu bu tarz çalışmalar ağır depresyonlara sürüklüyor insanları. Farkındalığınızı yüksek, aklınızı yerinde tutun lütfen. Öncelikle size uygulayacağı çalışmaları kendi hayatında uygulayamamış kişileri ciddiye bile almayın. Yaşam koçuyum diyen herkese inanmayın. Mutlaka araştırın. Koçluk sertifikası var mı, nerede eğitim almış sorgulayın. Israrcı olup da sürekli şu seminere gelmiyor musun diye peşinizde dolaşanlara kulak asmayın. Yaşam koçu olduğunu iddia edip de ısrar ediyor, akışa bırakmıyor, seçiminize saygı duymuyorsa unutun gitsin.

Tek yöntem sizsiniz
Kişisel gelişim her geçen gün daha da büyüyen cazip bir pazar haline geldi. Artık hemen hemen her spor klübünde bir yoga öğretmeni, otellerde enerji terapileri var. Kitapçılardaki en çok satanlar bölümünde de ilk sıralarda mutlaka 1-2 kişisel gelişim kitabı oluyor. Eğitmen, terapi ya da kitap, her birinde doğru seçim yapabilmek için alternatifleri tek tek incelemek, araştırmak gerekiyor. Tek birine sorgulamadan körü körüne inanıp bağlanmak psikolojik ve sosyal açıdan son derece sağlıksız olabiliyor. Bir de şu var; “Bak bu yöntem ile başaramadım bir de şu yöntemi denemeliyim”. Tek yöntem sizsiniz! Hayatınızı değiştirecek olan da, bağımlılıklarından kurtulacak olan da sizsiniz! Bunlar için illa ki bilmem kaç dolar verip seminerlere katılmanız gerekmiyor. Yolunuzu aydınlatacak bir rehber olabilir belki sizin çözümünüz ya da bir kitap. Ya da gerçekten deneyimli ve donanımlı bir yaşam koçundan destek alabilirsiniz. Ya da eğitimine, bilgisine, enerjisine inandığınız, güvendiğiniz bir yoga eğitmeni bir çalışabilirsiniz. Çok da büyük bütçeler değil bu saydıklarım. Binlerce dolar verip ne olduğunu bilmediğiniz guruların eğitimleri yerine kendiniz için daha mantıklı, gerçekçi çözümler yaratabilirsiniz.
Kaldı ki aslında ben ya da başkaları ne dese boş. Bir insanın kendini tanıma uğrunda seçeceği bir yol varsa, bu yola er ya da geç bir şekilde ulaşıyor. Hata yaparak ya da yapmayarak, alternatifleri deneyerek ya da denemeyerek. Önemli olan yolunuza ulaştığınızda neyin ne kadar farkında olduğunuzdur.

Fotoğrafta gördüklerinizi denemeyin!
Bir de özellikle yoga konusunda son dönemde gerek medyada gerekse de çeşitli yoga stüdyolarında gözlemlediğim bir şeyler paylaşacağım; Yoga geleneksellikten uzaklaştıkça ve Amerikan kültürüne yakınlaştıkça pek bir popüler oldu. Olsun olmasına tabii, ne kadar yayılsa, ne kadar fazla insan bu bilinci tanısa güzel ama bugün pedikürsüz gidilmeyen, en son moda eşofmanlarla yoga yapılan stüdyolar in oldu. Öte yandan yoga ile pek ilgisi olmayan akrobatik duruşlar dergilerde bile yerini aldı. Örneğin geçtiğimiz aylarda bir kadın dergisinde rastlamıştım. Evde yapılabilecek birkaç duruş fotoğraflarla gösteriliyor. Fakat içlerinden birkaçı öyle duruşlar ki bir eğitmen eşliğinde bile yaparken zorlanabilirsiniz. Ben yoga hiç bilmeyen biri olsam, bu pozları denesem ve bir yerimi incitsem bunun sorumlusu kim olacak? Özellikle bu tür konularda medyanın çok daha dikkatli ve sorumlu davranması gerekir. Bu tür fotoğrafların altına “Lütfen önce bir eğitmen eşliğinde pozları öğreniniz ve daha sonra evde deneyiniz” gibi bir açıklama yazılması gerekir. Yani aman dikkat diyorum, orada burada gördüğünüz pozları deneyip kendinizi sakatlamayın sakın.

Bedeni dinlemeyi unuttuk

Siz de halen dişiniz ağırmadan dişçiye gitmeyenlerden misiniz? Ya da birine sinirlendiğinizde o kişiyle yüzleşmek yerine hemen mutlu bir şarkı dinleyip sinirinizi geçirmeye mi çalışırsınız? O halde siz de bedeninizi unutmuşsunuz.

Özellikle bizler şehir insanlarının pek de umursamadığı gerçeklerden bahsedeceğim sizlere bu ay; Beden sağlığımızdan. Tesadüf bu ya pek de sağlıklı olmadığım bir günde yazıyorum bu yazıyı. Neredeyse bir haftadır grip olan kızımdan şimdi de bana geçen grip virüsü bedenimin farkındalığını ciddi ölçüde yaşattı bana. Ve bu yazının konusu olan Shiatsu’yu bir defa daha hatırlattı. Uzakdoğu’da asırlardır kullanılan bir iyileştirme yöntemi olan,  Japonca shi = “parmak” ve atsu = “basınç” kelimelerinden oluşan Shiatsu, parmak ve avuç içleri ile uygulanan bir masaj tekniği. Aslında önemli olan felsefesi bana göre; Bizi saran her şeyin enerji olduğu, vücudumuzun da bir enerji formu olduğu. İşte Shiatsu, buradan yola çıkarak vücudumuzdaki enerji düzensizliklerini düzene sokmak ve genel sağlık durumunu korumak amacıyla yapılıyor.


Bu ay bu konuyu sizlere anlatmamdaki sebep, Shiatsu Uzmanı Elif Altındiş’in geçtiğimiz günlerde bir sohbetimiz sırasında, son dönemlerde ağrı çeken insanlarda büyük bir artış olduğunu söylemesi oldu. Bu artışın nedenini düşündüm hep ve neler yapmamız gerektiğini. Çünkü yakın çevremde de görüyorum ki örneğin boyun ve bel fıtığı olmayan çalışan insan neredeyse yok gibi. Bu duruma Altındiş’in önemli bir tespiti var; “Çalışma şartlarımız ergonomik değil. Ofislerde sadece görsellik ön planda olsun diye ergonomik olmayan çalışma koşullarına sahip olunması. Masa ve sandalyelerin insan bedenine uygun olmaması”. Tabii çok somut olan bu tespiti dışında kendimize ve çevremize olan davranışlarımıza dair önemli görüşleri var Altındiş’in, sizlerle paylaşmam gereken;

Durum biriktiriyoruz
Elif Altındiş’in dikkat çektiği en önemli nokta; Bedenimizden uzaklaştığımız ve daha çok zihin odaklı yaşadığımız. “Hep akıllı olmak zorundayız. Zihine kayarken bedeni umursamaz olduk. Zaman bulamıyoruz. Bedene dönememek bizi robotlar haline getirdi..Bedene uzak olduğumuz için ruha da uzak kaldık. Halbuki ikisi bir arada. Örneğin bedenlerimizin ilk arıza çıkardığı zamanı kaçırıyoruz. Ülkemizde hasta sağlığını korumak diye bir süreç de olmadığından o ara dönem kaçıyor. Ancak dişimiz ağrıdığında çürüdüğünün farkına varıyoruz. Ancak bir enfeksiyon dışarıda kendini gösterdiğinde hastalığımızın farkına varıyoruz. Bedeni dinlemeyi unuttuk” diyor Altındiş.
Zamanın azlığından dolayı duygularımızın farkına varamıyoruz. Duygusal yaşantımızı düzene sokmuyoruz. Duygularımızı sürekli bekletiyoruz ya da erteliyoruz. “İnci” adlı kitabında anlatır belki bilirsiniz; Japonya’da kadınlar nezaket temsilcisi olduklarından, eşlerine ve çocuklarına bağırmadıkları için mutfakta birer tane porselen kavanozları vardır. Kadınlar günün sonunda kızgınlıklarını kırgınlıklarını o kavanoza kusarlar. Biz ise tam tersi durum biriktiriyoruz. Anlık çözümlere gidemiyoruz. Zaman var ama biz yaratmıyoruz. Ve böylece durumlar zaman aşımına uğruyor.
İşte bu biriktirdiğimiz durumlar, duygular önce içimizi kirletiyor, enerjimizi düzensiz hale getiriyor, sonra da çevremizi kirletiyor. Yani biz sebepleri hep dışarda arıyoruz ama asıl içimize dönüp bakmamız gerekiyor.
Shiatsu masajı ile vücudumuzda bulunan enerji meridyenlerine parmak uçlarıyla basınç uygulanıyor, doğru sinyal gitmeyen yerlere gerekli sinyal gönderiliyor ve böylelikle bozulmuş olan enerji sinyalizasonu tekrar düzene sokuluyor.

Vücudu oksijenlendiriyor
Shiatsu’nun vücuda en önemli katkısının vücudu oksijenlendirmek olduğunu vurgulayan Altındiş, “İnsanlar oksijen alma derdinde. Halbuki bütün vücudumuzun oksijen üretebilme kapasitesi var. Oksijensizlik kan dolaşımı bozukluğu yaratır. Bu bozukluk enfeksiyonlara açık olma, bağışıklık siteminin çökmesi ve böylece dışardan gelecek her şeye açık olması demek” diyor. Ve özellikle de üzerinde durduğu bir konu var ki; Shiatsu yaptırmak için mutlaka ağrınız olması gerekmiyor. En önemli etkisi bağışıklı sistemini güçlendirmek olan bu masajı genel sağlığı korumak adına düzenli olarak yaptırmak gerekiyor. Bu nedenle de en çok çocuklar, yeni doğanlar ve yaşlılara öneriliyor. Çünkü bağışıklık sistemi güçlü olduğunda siz de biliyorsunuz ki enfeksiyon gibi hastalıklara yakalanma riski de oldukça az oluyor.
“Vücudumuzda ağrıyı artıran ve ağrıyı kesen bölgelerimiz var. Ağrıyı oluşturan durumları sen günlük hayatında yaşamaya devam edersen ağrı gelecektir. Ağrının gelmesini engelleyecek nedenler çıkartırsa sadece bir süre ertelersin. Ama ağrıyı oluşturacak sebepleri ortadan kaldırırsan zaten ağrı olmaz” diyor Altındiş.
Düşüncelerimiz ve duygularımızın hastalıklara nasıl bir sebep oluşturabildiği halen size bilimsel gelmiyorsa biraz da İngiliz şair, bir dünya ozanı William Shakespeare’e kulak verin derim; “Ne iyi var ne kötü; hepsi düşüncelerimizin eseri.”

*İnfomag Ocak sayısındaki köşe yazım.

İlişki sistemleri diye birşey duydunuz mu hiç? İlişkinin de sistemi olur mu dediğinizi duyar gibiyim. Peki ilişkide bir bilgelik ve akıl var desem size.

ilişki2Her türlü ilişki sistemleriyle çalışan profesyoneller için metodlar, araçlar ve yöntemler üreten bir kuruluş olan CRR Alliance, Ekim ayı itibariyle Takım ve İlişki Sistemleri Koçluğu Programı’nı (ORSC) İstanbul’da başlatıyor. Eğitim, CRR Alliance Türkiye Ortağı olan Akıllı İlişkiler şirketi tarafından organize ediliyor.
Geçtiğimiz günlerde sohbet etme olanağı bulduğum Akıllı İlişkiler İlişki ve Ekip Koçu Gülsün Zeytinoğlu’nun verdiği bilgilere göre, bu program koçların, ilişkilerle sistemlerle daha verimli çalışabilmesi için oluşturulmuş araçlardan oluşuyor. Program çok farklı alanların karmasından oluşuyor; Kuantum fizik, pozitif psikoloji, Zen budizmi, Gestalt, NLP ve daha birçok araç.
Zeytinoğlu, ilişki sistemlerinin ne anlama geldiğini şöyle açıkladı: “Çiçeğe müdahale edemezsiniz. Yapraklarının gideceği yön vardır onu da bir tek o biliyordur. Onun gibi ilişkinin DNA’sına yükleniyoruz. İlişkideki bilgelik ve akıla yükleniyoruz. Bireyler o ilişkinin sesi oluyor. Çünkü görünmeyen ilişki bireylerin ağzından konuşuyor. Bireyleri dinliyoruz, ama onu yargılamak ya da övmek için değil. Bunu kim niye yaptı diye sormuyoruz. Bu ne anlama geliyor diye bakıyoruz.”
ORSC Programı, takımların bilgelik, potansiyel ve yetkinliklerini vizyonlarına odaklamalarına, verimliliğin arttırılmasına, takım içinde ve ortaklıklarda sağlıklı ilişkiler yaratılmasına olanak tanıyan etkili, araştırmalarla desteklenen, denenmiş yöntemler sunuyor. Programa, takım liderleri, İK yöneticileri, STK ve diğer sosyal hizmet çalışanları, devlet birimlerinde görevli profesyoneller, danışmanlar, koçlar gibi değişimle uğraşan, takımlarda ve ilişkilerde verimlilik ve olumluluğu artırmayı hedefleyen profesyoneller katılabiliyor.
Belirli bir sektör odaklı olmadıklarına dikkat çeken Zeytinoğlu, eğitimin katılımcılara sağladığı avantajları şöyle anlattı; “Program, özellikle İK yöneticilerinin şirketlerin sistemini ve alt sistemleri iyi anlamaları açısından ilişkileri çok farklı şekilde görebilecekleri modüllerden oluşuyor. Örneğin eğitimin ilk bölümünü tamamlayanlardan yüzde 25’i koçtu, geri kalanlarlar İK yöneticileriydi. Program, ilişkinin aklını çok iyi kullandırtıyor. Duygusal zeka, sosyal zeka tamam ama bu program ilişki zekası sistemini katıyor bir üçüncü bacak olarak. Bu daha önce hiç adı konulmamış bir şey.”

Yönetici kendine dönük çalışmalı
Zeytinoğlu, “Şirketler bize mutlaka işler kötü iken gelmiyorlar. Örneğin iki farklı bölüm ortak bir projeye başladığında ya da yönetim değişiklilerinde çok faydalı oluyoruz. Değişim yönetimi için müthiş bir araç. Çok fazla donanım sağlıyor” dedi.
CRR Alliance’tan Arzum Akduran Köseoğlu’nun verdiği bilgilere göre, yöneticiler arasında çok fazla bilgi kirliliği var. Birçok eğitim alıyorlar, “şöyle yap, böyle davran” diye bir dolu şey öğretiliyor. Ama o kalıplarla davranmaya çalışıp kendi sistemlerine, neye ihtiyacı olduğuna hiç bakmayıp, red gelince de sıkıntı yaşıyorlar. “Ben nasıl bir ilişki içindeyim, bu ilişkinin neye ihtiyacı var. Bu kişinin sesi ne söylüyor. Benim sesim ne söylüyor ve ben bu kişiyle nasıl bir ilişki yaratıyorum diğerlerinden farklı?” şeklinde kendilerine dönük sorgulamalar yapmaları gerekiyor. 

Anlık motivasyonların devamı gelmiyor
Şirketlerin çoğunlukla ilişkiye bakmadan çalıştıklarını söyleyen Zeytinoğlu, “Kurslar açıyor, yoga eğitimi veriyor, geceleri eğlenceye götürüyorlar. Ağaçtan zıpladın ettin ama o anlık motivasyon için mükemmel. Bunların da işe yaradığı yer var. Bunları destekliyorum ama burada yapılan şeylerin sürdürülebilir olması, desteklenmesi gerek.” Zeytinoğlu, herkesin sesine çok değer veridiklerini ve derin demokrasi dediğimiz bir kavramla çalıştıklarından bahsetti; “Herkesi dinliyoruz, herkesi duyuyoruz. Hoşumuza gitmeyen sesler vardır ya biraz marjinal kalır şirketin içinde. Konuşur kimse dinlemez. Onları da alıyoruz. Nasıl vücudunuzda bir yeri kesip atamıyorsanız bu ilişkide de bunun bir anlamı var. Sessizin de söylediği bir şey vardır onu da katıyoruz. Sosyal olaylarda da çok etkisi olabilecek yöntemler içeriyor. Birbiri ile zıt, çatışma halinde olabilecek kişileri de bir araya getirdiğiniz zaman aslında toplumsal barışa götürecek bir bacağı da var. İlişki sistemleri, Güney Afrika’da siyahlarla beyazlar arasında kullanıldı, İrlanda da kullanıldı. Gay, lezbiyen ilişkilerinde, kadın-erkek ilişkilerinde kullanılabiliyor. Bütün mesele birbirini dinleyebilmek.”
Henüz dünyada da çok yeni olan ORSC eğitim programı, ilk olarak Amerika’da başlamış. Bugün İngiltere, Dubai, Güney Afrika, Kanada, Türkiye ve kuzey ülkelerinde veriliyor. Program aralıklı olarak toplam 6-7 ayda tamamlanıyor.

*İnfomag Ekim sayısı köşe yazım.

JEFF&OZGUR11 gün boyunca hiç konuşmadan, yazmadan, hiçbir şey okumadan, izlemeden durabilir misiniz? Tamamen sessizlik içinde yapılan Vipassana kursunda katılımcılar birbirleriyle hiç konuşmuyorlar. Yazma ve okumayı da bir kenara bırakıyorlar ki, an be an ortaya çıkan deneyimleri daha iyi gözlemleyebilmek için. Bu sessiz ve gözlem dolu ortamda, farkındalık artıyor, bedenler rahatlıyor, zihinler berraklaşıyor, böylece içgörü ve anlayış gelişiyor.
“Olanı olduğu gibi görmek” anlamına gelen “Vipassana” bir meditasyon tekniği. “Vipassana”, Pali dilinden gelme bir kelime. Buda öğretisinin bir parçası olan vipassana meditasyonu, zihinsel arınma yoluyla farkındalığı artırma ve şifalanma, bilgelik yolunda ilerlemeyi amaçlıyor. Kökeni 2500 sene öncesine kadar uzanan vipassana meditasyon tekniğinin günümüzde modernize edilmiş haliyle uygulanıyor.
Bu tekniğin dünyaca ünlü uygulayıcılarından Jeffrey Oliver’la yaptığımız keyifli sohbetten sizler için;

“İç sessizliğinizi bulmaya gerçekten ihtiyacınız var mı? Herkesin ihtiyacı bu olmayabilir. İnsanların kendi gerçeğini, kendi doğrusu bulmasıyla ilgili bir şey bu. Şu anda gerçek nedir? Gerçekten farkında olduğunuzda deneyimize dışardan bakabiliyorsunuz. Vücudunuzu ve zihninizi gözlemleme şansınız oluyor. Örneğin kahve içiyorken, kahvenin tadını sonuna kadar hissetmek, kokusunu duymak, diğer kahvelerden farkını ayırt etmek gibi bir şey. Bunu herkes yapabilir. Fakat düşüncelerimiz içinde, yararsız bir dolu şey arasında kayboluyoruz. Şu an mevcut olmayan birçok problemi çözmeye çalışıyoruz kafamızda. Geçmişte ya da gelecekte olan, şu anda mevcut olmayan problemleri. İşte bu süreçlerde yaşadığımız korkular, endişeler ve öfke farkındalığımızı engelliyor.
Örneğin iş dünyasında konseptler arasında kayboluyorsunuz. Geçmişte ne yaptık, neden yaptık onun muhasebesini yapıyosunuz. Ve gelecekle ilgili projeksiyonlarlar, spekülasyonlar yapıyorsunuz. Hayatınızda nerede problem olursa olsun, işinizle ilgili ya da  özel hayatınızda, önce durun ve “şu anda neler oluyor” sorusunuz sorun kendinize. İşte o anda zihin bu soruya türlü cevaplar buluyor bahanelerle birlikte. Hemen arkasından “ne hissediyorum” diyin. Ve zihnin reaksiyonuna bakın. O noktadan itibaren probleminiz kalmayacak çünkü probleminizi düşünmeyi bırakacaksınız. Örneğin endişelisiniz. Durun ve düşünün neden endişelisiniz? Bu endişe size ne katıyor? Bu sadece bir duygu. Durmazsanız bu endişenizi eve kadar taşıyorsunuz. Ve geçmedikçe uyuyamıyorsunuz ve baş ağrıları başlıyor ve ilaçlara başvuruyorsunuz. Ertesi gün ayılmak için kahveye başvuruyorsunuz. Bunların hiçbirine ihtiyacınız yok, çok gereksiz. Sadece sakin kalıp zihninizi bakabilirsiniz. Kontrol etmek değil bu, zihninize dışardan bakabilmek.
Endişeniz gelecekle ilgili ise projeksiyon yapıyorsunuz demektir. Gelecekle ilgili bir endişe duymak stres duygusudur. Çok fazla beklenti içinde olmak da, işler yolunda gitmediğinde hayal kırıklığına yol açar. Lütfe şimdiye dönün.
Günlük hayatımızda genel anlamda yavaşlamaya ihtiyacınız yok çünkü pratik değil. Yapılacak birdolu şey var. Farkında olursanız eğer az da olsa yavaşlamak sizi çok rahatlatır. Örneğin yürürken bile zaman bizim için çok önemlidir ve zihnimiz sürekli çalışır geçmiş ve gelecekle ilgili. Örneğin çalışan insanlara bakın, öğle yemeği arasında oradan oraya koştururlar ya da yürüyüş yaparlar ama sürekli zihinleri çalışır. Farkında değiller. Farkındalık  geldiği zaman zaten doğal olarak yavaşlıyorsunuz.

Şu anda dışarı baktığınızda 10 tane ağaç görüyorsunuz diyelim ki. Ama gerçek şu ki; hepsi bir ağaç. Yani 1 var olan tek rakamdır. Bir de 0 vardır o da 1’in yokluğudur. Sadece 1 vücudumuz, 1 hayatımız ve 1 nefesimiz var. Nefes aldığım diğerleri yok, mevcut değil. Bütün problemlerim mevcut problemler değildir. Geçmişte vücudumda çektiğim acılar, ağrılar şimdi yok. Gerçek olan ne? Şu an. Nefes alıyorum, veriyorum.
Bu aslında yavaşlamak değil, anın farkında olmak ve sadece anda tek bir şey yapıyor olmak
Her ne yapıyorsanız yaptığınız işe tam konsantre olun. Tek bir problemle ya da tek bir kişi ile meşgul olun. Örneğin araba kullanırken sadece araba kullanın.
Problemler bizi büyütür. Gerekli dersleri alırsak tabii. Örneğin herkes dünyadaki savaşlardan, ekonomik sıkıntıdan vs. şikayet ediyor. Ama herkes kendi işine odaklansa dünya harika bir yer olurdu. Ofisler için de aynı şey geçerli. Birbirimizin dedikodusunu yapacağımız yerde kendi işimizi yaspsak ne güzel olur.”
Jeffrey bunu özellikle ingilizce yazmamı istedi; DO YOUR BEST, LET GO OF THE REST.”  Türkçeye çevirdiğimizde, “Yapabileceğinin en iyisini yap, gerisini bırak gitsin” gibi olabiliyor. Bence bir saati geçen sohbetimizin özünü oluşturan cümle bu zaten.

Bu ay İnfomag’da yazdım Jeffrey ve Vipassana’yı. Ama bu şekli şekli biraz daha ayrıntılı, sadece AlternatifKarma için…