Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...



Kişisel gelişim’ kategorisi arşivi

Ruhsal detoks

Baharı yaşayamadan kavurucu sıcaklara ulaştık. Sürekli bir şikayet halindeyiz her birimiz farkında mısınız? Sıcak oluyor “piştik” diyoruz. Yağmur yağıyor “bu yaz günü de bu yağmur da nerden çıktı” diyoruz. Rüzgar esse ona da sinirleniyoruz. Dolayısıyla ne yağmurun ıslattığı toprağın kokusunun, ne rüzgarın serinletici okşayışının ne de güneşin içimizi yıkamasının keyfine varamıyoruz. Hep bir sonraki adımda zihnimiz. Örneğin sıcakta serinlemeyi düşünüyoruz, rüzgarda ısınmayı, yağmurda da biran önce şemsiye bulmaya çalışıyoruz. “An”dan uzaktayız hep. Hatta yağmurda su birikintilerine basıp eğlenmek isteyen çocuklarımızı bile azarlıyoruz kıyafeti kirlenir diye. Halbuki çocuklar “an” da, o an orada yağmurun keyfini yaşamak istiyor. Ama biz kendimize “an” da kalmaya izin vermediğimiz gibi çocuklarımızı da bu eşsiz keyifli anlarından alıkoyuyoruz.

Mutluluk “an”larda gizli oysa ki. Basitliğin içinde, minnet duygusu ile yaptığınız herhangi bir şeyde; sevgiyle yaptığınız bir yemekte, zevkle yazdığınız bir yazıda, tamamen teslimiyet duygusu ile zihninizi boşaltarak yattığınız bir uyku da belki de. Saf iyi niyet var bu saydığım eylemlerde, yargı ya da koşul yok. Örneğin “Bu salatayı yaparım ama yiyecekseniz” diyebilir misiniz sevdiklerinize. Sevginizi katıp, sunarsanız salatanızı, marulun tadından nefret eden biri bile olsa mutlaka tadına bakacaktır.

İşte hayatımızın her alanında saf iyi niyetimizi, gönlümüzü koyduğumuz her şey sevgiyle çoğalır. Ama sürekli hesaplıyorsa, planlıyorsa zihin korkularınız ve endişeleriniz daha büyür. Bunun sonucunda da kendinizi kıskaçlık, öfke, aşırı yemek gibi kendi içinde dengesi olmayan birtakım davranış kalıplarının içinde buluverirsiniz. Eğer ki bir gün bunlardan birinin tuzağına düşerse zihniniz, önce aynaya döndürün kendinize, bakın bakalım kıskandıklarınız kimi, neyi, sizin içinizdeki hangi sizi yansıtıyor? Sonra da kalbinizi açın en derinlerine kadar, çıkartın sevginizi, önce kendinize sonra da çevrenize dağıtın.

Ruhsal ve zihinsel detoksun temeli aslında basit olarak yukarıda bahsettiğim gibi.  Bunun için çeşitli maddeler sıralayamıyorum size örneğin, “10 günde ruhsal detoks” gibi! Çünkü hepimizin bedeni farklı olduğu gibi, ruhu da ihtiyaçları da farklı. Dolayısıyla her öğreti ya da her terapi herkese iyi gelecek diye birşey yok. Kendi adıma konuşursam ben sadece ve sadece yoga yaparak ruhumu arındırabiliyorum. Özellikle Kriya Yoga ruhumu arındıran tek şey. Bugüne kadar yaptığım hiçbir çalışmanın yerini tutmuyor hep söylüyorum Mihri Hocam iyi varsın diye. Kendi yaptığım yoga çalışmalarının yanısıra Mihri Hocam’ın Kriya dersi hiç kaçırmak istemediğim ve bende çok özel yeri olan bir çalışma.

Sevgiyle, şikayet etmeden, basitliğin içinde var olabilirseniz dışarıdan hiçbir şeyin etkisi altında kalmazsınız. Tıpkı bir ağaç gibi dimdik durursunuz. Ruhsal detoks için kendinizi huzurlu hissedeceğiniz herhangi bir şey yapabilirsiniz. Sadece denemeniz, aramanız ve bulmanız gerek. Ama bilin ki sevgiyle yapacağınız her öğreti, her eylem aynı yola çıkar.

Daireden sonsuzluğa doğru…

Zaman hem daralıyor hem de hızlanıyor gibi hissediyorum bu aralar. Çünkü derslerin ardı arkası kesilmiyor. Çifter çifter geliyorlar. Her defasında görüyorum ki olanı olduğu gibi kabul edip, olmasına izin vermek en huzur veren şey oluyor. Öfkelenmek, direnmek ya da mevcut durumu değiştirmeye çabalamak ise sadece enerjimizi düşürmekle kalıyor. Sanki bir dairenin üzerinde yürüyoruz, çabalıyoruz ama geldiğimiz nokta sürekli aynı; Başladığımız yer!

Ne yaparsak yapalım başladığımız noktaya geri dönüyoruz direndiğimizde. Bizi silkeleyecek, içimize döndürecek, baştan sona yenileyecek bir deneyim oluşuyor mutlaka birde bire bu direnmelerimiz ve çırpınmalarımız içinde. Aynı daire içinde dönerken bizi çözümsüz bırakan bu deneyimler sürecinde onay alma ihtiyacımız doğuyor. Sürekli başkalarına anlatıyoruz başımızdan geçenleri, düşündüklerimizi, duygularımızı. Oysa ki yolumuz için gerekli onay kendimizden başka kimden gelebilir? En iyi kim bilebilir çözümü bizden başka?

En ufacık bir işaret gördüğümüzde ya da bilinçaltımızda bbir katman olsun derinlere indiğimizde, farkındalıklar başlıyor ve o üzerinde yürüdüğümüz daire açılmaya başlıyor. Biz teslim olmanın keyfine vardıkça da daire dümdüz bir çizgiye dönüşüyor. Sonu ve sınırı olmayan bir çizgiye… Sonsuz ve sınırsız olasıklıkların varlığını o zaman anlayabiliyoruz. Bu olasılıkların tamamen bizim istememize, seçimimize bağlı olduğunu gördüğümüzde ise yaratacının tamamen içimizde olduğunu görüyoruz.

Hepimizin bildiği gibi doğrular yani çizgiler noktalardan oluşur. Bana göre bu sonsuz doğrunun, ya da hayat çizgisi de diyebiliriz, üzerindeki her nokta “an” ları oluşturuyor. “An” da kalamadığımız zamanlarda noktayı kaybediyoruz ve diğer noktaları da oluşturamıyoruz. Sanki öyle bir his ki, “an” ı kutlayıp, her şeyiyle yaşadığımızda bir sonraki noktalar kendiliğinden akarak oluşuyor. Tıpkı suyun yolunu bulması gibi.

Peki neden her anın kontrolünü ele almaya çalışıyoruz, bu noktaları yerlerine ille de kendi ellerimizle yerleştirmeye çalışıyoruz? Neden sadece olmasnıa izin vermiyoruz? Elimizden gelenin en iyisini yapalım ve bırakalım su yerini bulsun değil mi? Bıraktıktan sonra da artık sürece müdahele etmeyelim.

Peki acılar, üzüntüler dediğinizi duyar gibiyim. Onları ne yapalım? Tepkisiz kalabilir miyiz acılarımız varken, üzgünken? Hayır, insanız nihayetinde. Duygularımızı sonuna kadar yaşayacağız, yaşamalıyız da. Bugüne kadar tanıştığım bütün gurular ve yoga öğretmenleri bu konuda acılarımızın bizim en büyük öğretmenlerimiz ve mucizelere açılan kapılar olduğunu söylediler. Onlara göre, olan herşey yani acılar da dahil, büyük bir oyunun bir parçası. Buna ben de katılıyorum ki hepimiz rolümüzü oynuyoruz bir şekilde ama farkında olarak ya da olmayarak… O halde acılarımızla büyümeyi öğrenmeliyiz öncelikle. Her deneyimi neden yaşadığımızı, neden kendimize çektiğimizi düşünelim, yanıtları içimizde bulmaya çalışalım.

Hepinize sevdiklerinizle neşeli bir bayram diliyorum dostlar…

Karar zamanı

Toprak verimlidir. Anadır. Dosttur. Yaratıcıdır. Sen bir verirsin. O sana Bin ile geri döner. HAYAT
gibi… Ne verirsen onu alırsın..

Hepimiz bir tohumuz; İçlerinde nice güzellikler, sırlar, mucizeler barındıran…

Herşeyin sahibi olanın; elleriyle, özenle, koşulsuz sevgisiyle, kutsaması, sonsuz hoşgörüsü, anlayışı, kabullenişi ve sabırıyla hayata ektiği sonsuz tohumlar…

Hepimiz filizlenirsek eğer, karar verirsek,eğer cesaret edersek, filizlenip ışığa doğru kafamızı uzatıp, karanlıktan aydınlığa çıkmanın büyümenin gelişmenin hazzı,sevinci ve gururunu taşıyarak, söz verdiğimiz çiçeklerimizi hayata armağan edebiliriz… Hayatın güzelliklerinin, mucizelerinin, birliğin bir parçası olduğumuzun mutluluğunu özümüzde hissederek, üzerimize düşeni yapmanın huzuru içinde…

Ya da tohum olarak kalabiliriz…bizi çağıran ışığın çağrısına kulaklarımızı, duyularımızı, sezgilerimizi ve tum varlığımızı kapatarak…güvenli ve karanlık olan alanımızda kalmakta ısrar edebiliriz…Varlığımızın özü ” yalvarırım büyümem gerek, verdiğim sözleri yerine getirmem gerek, ışığa çıkıp çiçekler, hediyeler vermem ve bu güzellikleri hayatla paylaşmam gerek ” diye bağırırken, onun sesini tamamen kısıp, duymamazlıktan gelebiliriz karanlığın daha da derinlerine doğru köklerimizi salıp aşağı doğru büyümeye çalışarak….

Karar herzaman bize ait… Ya ışığa, ruhumuza, gelişmeye, çiçekler, hediyeler, eserler vermeye direneceğiz ve karanlıkta kalmayı sürdüreceğiz.. ya da güvenli, soğuk, karanlık alanlarımızdan, bilinmezliklerle, sürprizlerle dolu ışığa, ruhumuza, yaratıcılığımızın hediyelerine, evrenin birliğine, güneşe, yaşama merhaba diyeceğiz…

Koca ulu bir çınar ağacının tohumu bir zamanlar küçücük bir TOHUM du…Bunu bilerek, bundan artık emin olarak, değerimize sahip çıkalım. İçimizdeki büyük potansiyelimize, atıl tuttuğumuz, içimize hapsettiğimiz yaratıcılığımıza, sahip olduğumuz belki de henüz farkında olmadığımız ama bir İZİN VERİYORUM dememizle özgür kalacak olan yeteneklerimize KİM OLDUĞUMU BİLİYORUM VE SİZLERİN FARKINDAYIM, ALDIM KABUL ETTİM diyelim.
Hadi bugün karar verelim o zaman…

Bir TOHUM olarak mı kalacağız, yoksa FİLİZLENİP çiçekler mi açacağız ?…

Alşimi (Simya)

Alşimiyi, genellikle çok yüzeysel bir tanımıyla biliriz. Derler ki : ‘Alşimi, değersiz madenleri kıymetli madenler haline dönüştürme sanatıdır.’ Örneğin kurşunun altın haline getirilmesidir. Aslında hadise bu kadar basit değildir. Bu uygulama gerçektir; alşimistler değersiz madenleri altına ya da gümüşe dönüştürmeye uğraşmışlardır. Ama tüm bunların inisyatik bir anlamı vardır ve alşimistler de bu yüzden bu bilimin inisyatik anlamını kavrayanlar ve bu şuura varamamış olanlar şeklinde 2 gruba ayrılırlar:
Efsaneye göre Çin’liler bu sanatı M.Ö. 4500 yıllarından beri uyguluyorlardı. Ayrıca Lao-Tzu’nun doktrinine, Taoizme mensup olanlar, M.Ö. 500 yıllarında alşimi ile uğraşmışlardı. Onların ‘filozof taşını ve uzun hayat iksirini’ aramalarındaki sebep, kişilerin, o bedenli hayatlarındaki en yüksek tekamül seviyesine ulaşmalarını sağlamak için ömürlerini uzatmaktı. Simyanın başlıca uğraşısı olan uzun hayat iksirinin ve değersiz madenlerden altın elde etmenin Çinlilerde, Hintlilerde ve Tibetlilerde zengin bir geçmişi vardı. 

Alşemistler kendilerine ‘filozof’ diyorlardı. Aslında özel tipte filozoftular ve kendilerini ‘en yüksek bilim’in emanetçileri olarak nitelendiriyorlardı. Bu bilim, tüm diğerlerinin prensiplerini de kapsıyor, var olan her şeyin doğasını, kökenini ve varoluş sebebini açıklıyor, tüm evrenin kökenini ve kaderini anlatıyordu. Bu gizli doktrin tüm bilimlerin anasıydı, hepsinin en eskisiydi, alemi ve tarihini inceleyendi ve geleneğe göre insanlara Hermes (Thoth) tarafından açıklanmıştı. Bu yüzden Hermetik felsefe denmiştir.

Alşimi,bir teknikti, uygulamaya dayalı bir sanattı. Ama bunun yanısıra maddenin yapısına, cansız ve canlı cevherlerin oluşumuna …vs bağlı bir kuramlar bütününe dayanıyordu. Bu teoriler, alşimistin hareket noktasını oluşturan prensipleri meydana getiriyordu.

Mistik Alşimi
Alşiminin diğer bir yönü de onu mistik bir yol olmasıdır. Pek çok terimlerin sembolik bir anlamı vardır; orada kastedilen altını bulmak değildir aslında ‘ruh altın’dır. Simyagerin gerçek amacı madeni altını bulmak değildir, iş bu kadar basit olamaz. O, kendini arındırma peşindedir. Astral bedenin tüm dünyasal tutku ve arzulardan arındırılması ameliyesi altın arayışı olarak ifade bulur. Geri seviyeli madenden kasıt, insanın gelişimine sekte vuran dünyasal tutkulardır. Bunların temizlenmesi, gerçek insan varlığına yaraşır tarzda yükseltilmesi, bunlarla çevrelenmiş astral bedenin adeta metamorfoza uğrayarak sonunda pırıl pırıl hale gelmesi, altının bulunuşudur, adi metalin altına dönüşmesidir. Astral bedenin bu durumu Yunan Mitolojisinde ‘altın post’ olarak geçer.

Bir de Ars Magna (Büyük Sanat) var;  Bu konunun araştırmasını ise size bırakıyorum…

Sevgiler.

*Kaynak kitap: Okültizm-Tarih Boyunca Gizli Bilimler / M. Reşat Güner / Ege Meta Yayınları

Koşullu mutluluklar peşindeyiz

Evlemek, çocuk doğurmak istiyoruz mutlu olmak için. Kocamız hep bize ilgi göstersin istiyoruz. Çocuğumuz ‘uslu’ olsun, ‘başarılı’ olsun istiyoruz. Bizim başaramadıklarımızı başarsın, biz de gurur duyalım istyoruz. Aslında insan bünyesine tamamen ters bir durum olan evliliği de türlü kalıplar içine sokarak daha da sıkıcı ve karmaşık bir hale sokuyoruz. Doğa, evlenmeye “eğlenmek” diyor. Örneğin geçenlerde “Ben büyüyünce babamla eğlenmeyi düşünüyorum. Bana gelinlik kostümünü verir misin anne” dedi:) Bizler de evlenmeyi eğlenmek olarak görsek de, şu sınırlayıcı zihinlerden kurtarsak kendimizi. Evlilikleri kendimize de eşimize de tutsaklık şeklinde yaşamasak. Sevginin aslında ne kadar özgür bırakan bir yanı olduğunu görsek ve karşımızdakine göstersek fena mı olur.

Arkadaşlarımız bize istediğimiz gibi davranınca mutlu oluyoruz. Patronumuz bize beklediğimiz terfiyi verirse “harika patron”, vermezse “uyuzun teki” oluyor. Pekiiii, madem böyle, neden biz herkesi kendi koşulları içinde öylesine sevemiyoruz. Neden hep yaftalamakla meşguluz birbirimizi ve çocuklarımız? Kendimizi koşulsuz sevemediğimiz için olmasın?

Mutlu olmak için hep bir koşul arıyoruz. Bugün biriyle sohbetim sırasında, “Mutluluk yok. Bahtına ne çıkarsa kabul edip oturuyorsun aşağı” dedi bana. İlişkilerden bahsediyorduk. “Evli olan da mutsuz bekar olan da” dedi. Düşündüm de… şikayet etmeye programlanmış adeta bünyelerimiz, şükretmeye değil. An’ın içindeki tılsımı bulmaya değil. Bahtımıza çıkacak olanı yaratmaya değil…

Bugünlerde Stefano E. D’anna’nın şu cümlesine fena halde takılmış durumdayım; “Dünya böyle çünkü sen böylesin”.

Tanırsınız kendisini; Tanrılar Okulu kitabının yazarı. Geçtiğimiz yıllarda tanışıp röportaj yapma şansım olmuştu kendisiyle. Sohbetimiz sırasında en çok dikkat çektiği cümleydi bu. Nedense geçen gece uykumun kaçtığı bir sırada aklıma geldi. O akşamdan beri aklımdan hiç çıkmıyor. Ne demek istiyor?

Çevrene bak. Ne görüyorsan o sensin. Mutlu olamıyorsan eğer, yaratmıyorsun o zaman. Koşullardan, olasılıklardan bağımsızlaştıramıyorsun kendini. Bana kalırsa her geçen gün daha da anlam kazanacak olan birşeyler söylemek istiyor yazar. Dünyanı güzelleştirmek istiyorsan birşeyler yapmaya çalışma, sadece OL demek istiyor.

Stefano’ya da sevgiler yollayalım buradan…