Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...

Esra Ekren
F.Mihrimah Temel






İnsanın birşeyler yazmaya başlaması neden bu kadar zor?
Kafamızın içinde yüzlerce, binlerce düşünce yüzerken neden bunları sözcüklere dökmekte bu kadar zorlanıyoruz acaba? Netlik bu kadar zor mu?
Hep bir sonraki cümleyi düşünmek aslında hayat görüşümüz mü? Hep geleceği düşünmek ve şu anı kaçırmak.
En son ne zaman kontrolünüzü tamamen bıraktınız? Hiç korkusuz, endişesiz ve özgürce.. Ne zaman tüm vücudunuzu saran bir enerjiye, coşkuya kendinizi teslim ettiniz? Daha da ötesi siz teslimiyetin keyfini en son ne zaman çıkarttınız?
İşte benim nefesle deneyimlediğim tüm duyguların, belki de beni en şaşırtanı, teslimiyet.. Kontrolü bırakmanın bu kadar zor, teslim olma duygusunun bu kadar hafif olabileceğini bilmiyordum. Kontrolü bırakmanın kişiyi bu kadar güçlü kıldığı hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu.
Çocukluk dönemimden itibaren devamlı verilen tüm sorumlulukları üstlenen (hatta fazlasıyla), onun için hep kendini ve mümkünse yaşam alanındaki herşeyi kontrol etme gereği duyan (işini şansa bırakmayan!! – her ne demekse) bir yetişkine dönüşmüştüm. Tek hatırladığım bundan iki sene önce daha 30 yaşındayken kendimi ne kadar yorgun, yılgın ve güvensiz hissettiğimdi. Kendi hayatımı kontrol etmem, sorumluluklarımı üstlenmem yetmiyormuş gibi başkalarının hayatlarının da bilfiil içindeydim.. Kontrol, kontrol, kontrol. Her olasılığı düşünmeli ve birşey yapılacaksa nasılını, zamanını herşeyini bilerek hareket etmeliydim. Beklenmeyen süprizler, özellikle de kötü süprizler olmamalıydı, ya da olursa da benim tarafımdan çözümlenmeliydi.. Ancak bu şekilde yaşamın varolduğuna inanıyordum. Ve sonuç olarak hem çevremdekilere hem de kendime inanılmaz bir öfke duyuyordum. Çünkü çok yorulmuştum ve kimsenin bunu görmeye niyeti yoktu.
Ve simdi… Şimdi bir hafta sonraya plan yapmak bile bana bir asır sonrası gibi geliyor, hatta sabah kalktıktan sonra kendimi o akışa bırakıp günün bana getirdiği süprizleri kucaklıyorum.. Şimdi insanlara HAYIR diyebiliyorum, ya da benim sorumluluğum değil ayrımını yapabiliyorum. Evet, herşey bizim sorumluluğumuzda değil; başkalarının ve Tanrı’nın da sorumluluk alanları var ve bu alanlara karışmak gerekmiyor. Hayatımda hergün başka bir tat, deneyim ve ben kendimi tamamen bu benden tamamen bağımsız ama bir o kadar da bana bağlı gelişen bu yaşama bırakıyorum.. O gücü, güveni, hafifliği herbir hücremde ayrı ayrı hissediyorum. Kontrolü bırakırken ironik bir şekilde kendi hayatınızın iplerini elinize alıyorsunuz.. Tüm yaşamınızın size ait olduğunu ve her ne olursa olsun kalbinizin, iradenizin ve evrenin bir bütün olduğunu bilerek…..
Nasıl mı??? Nefesle.. Evet, nefes alarak parçası olduğum evreni tekrar keşfettim. Bu, bir çocuğun kendini annesinin kollarına bırakmasına benziyordu adeta. Nefes aldım ve kendimi parçası olduğum ve herşeyin kendi doğasında ahenkle işlediği bu evrene bıraktım. Öyle kolay olmadı tabii.. Öncesinde insanın kendisiyle yüzleşmesi ve kabullenmeyi öğrenmesi gerekiyor; Hani bizlerin “İyi” ve “Kötü” diye adlandırdığımız (aslında sadece birer enerji formu olan) her türlü olayı, olguyu kabullenmeyi. Evet düşünsenize, sonuç istediğiniz gibi olmasa da onu kabulleniyorsunuz ve olmasına izin veriyorsunuz. İşte tam da bu noktada o teslimiyetin hafifliğini, verdiği garip güven ve birlik duygusunu deneyimliyorsunuz. Biliyorsunuz ki; siz, Yaratıcınızla birliktesiniz, onun bir parçasısınız ve her ne olursa olsun siz kendinizsiniz ve Birsiniz.. Ve bir sonraki adımı düşünmeyi bırakıyor ve yaşamızın tadına varmaya başlıyorsunuz. Burada seviliyorsunuz ve güvendesiniz.. Tıpkı nefes alıp vermek gibi.. Hayatı, size getirdiği deneyimleri içinize çekiyorsunuz ve sonra bu deneyimlere tutunmadan salıveriyorsunuz.. Ve sonra yeni bir nefes, yeni bir deneyim..
Sevgiyle,
Ceyda Göçmen
Not: Transformal Nefes terapistim Ceyda, bizlere nefesin büyülü dünyasını anlatmaya devam edecek…

“Bedende en çok rahatsızlığa neden olan düşünce kalıpları eleştirme, kızgınlık, içerleme (gücenme) ve suçluluktur. Örneğin, eleştirme eğer alışkanlık halini alırsa artrit (eklem iltihabı) gibi hastalıklara yol açabilir. Kızgınlık, bedende kabaran ve yanan bir iltihaplanmaya dönüşebilir. Uzun süren bir içerleme insanı zehirler, yavaş yavaş yiyip bitirir ve en sonunda urlara ve kansere yol açabilir. Suçluluk duygusu daima cezalandırma peşindedir ve acıya yol açar.” diyor Louise L. Lay “Tüm Hastalıkların Zihinsel Nedenleri” isimli kitabında.
5 yaşında tecavüze uğramış ve tüm çocukluğu boyunca hırplanmış biri olan Hay, yıllarda şifacı olarak ders verirken dölyolu kanseri olduğunu öğrenir. 6 ay süresince doktorundan izin isteyerek kendi içsel yolculuğunu tamamlayana dek, kendisi ile çalışarak affetme çalışmaları yapar, zihinsel ve bedensel olarak tam bir arınma gerçekleştirir. Bu çalışmanın sonucunda ise düşünce kalıplarımızı değiştirerek ve gerekli onaylamaları düzenli olarak gerçekleştirerek varolan hastalıklarımızı iyileştiribildiğimizi fark eder ve bu kitabı yazar.
Kitapta hemen hemen bütün hastalıklar, olası nedenleri ve onaylayıcı yeni düşünce modelleri ile birlikte veriliyor. Kendimdeki rahatsızlıkları ve nedenlerini gözden geçirirken en ilgimi çeken Adet Öncesi Sendromu ile ilgili olası neden ve onaylaması oldu. Bu sendromun olası nedeni kitapta şöyle açıklanıyor: “Karışıklığın hakim olmasına izin verme. Gücünü dış etkilere teslim etme. Kadınlık süreçlerini reddetme.”
Yeni düşünce modelinde ise şöyle bir onaylama yapmanız gerekiyor: “Şimdi zihnimin ve hayatımın sorumluluğunu üstleniyorum. Ben güçlü ve dinamik bir kadınım. Bedenimin her parçası kusursuz çalışıyor. Kendimi seviyorum.”
Bu onaylamayı en az 1 ay boyunca kendinizle sürekli yapıyor olmanız gerekiyor. Hatta bunun üzerine bir meditasyon yaparsanız belki daha da derinlere inebilir, kendinizle ilgili farklı ipuçları da yakalayabillir, farklı yanlarınızla yüzleşebilirsiniz.
Benim olduğu gibi sizinde kabusunuzsa bu sendrom, bir deneyin derim. Bazen adet döneminden 10 gün önce başladığını düşünürsek bu da ayın yarısı demek oluyor. Her ayın yarısını depresyonda geçirmektense kendimizle çalışmak, kendimizi keşfetmek en güzeli…
Hadi bakalım kolay gelsin bayanlar…

Evrene güvenmek gerek! Her gün bunu daha iyi anlıyorum. Yolunda gitmeyen ne olursa olsun “Hayrıma olsun” diyerek bırakabilmek en güzeli. O zaman evren öyle bir sıraya diziyor ki olacakları siz bile şaşıp kalıyorsunuz. Bırakmak derken eli eteği çekip öylece durmaktan bahsetmiyorum. Size göre olumsuz olan bir durum içinde kaldığınızda zihninizi meşgul eden düşüncelerden bir türlü kurtulamamak, uyku uyuyamayacak derecede zihninizin uyanık kalması, geçmişle hesaplaşmalar, affedemedikleriniz, şimdide kalamamak, bitmek bilmeyen “keşke”ler…bunların hepsi ruhunuzu gereğinden fazla yoruyor. Zihniniz sizi öyle bir ele geçiriyor ki sürekli negatifte kaldığınız, endişe ve korku dolu olduğunuz için her yeni başlangıç aynı olumsuz şekilde sonuçlanıyor. Aslında bugünlerde çok fazla dillerde dolaşan ama aslında dünyanın varoluşu kadar eski bir tarihi olan çekim yasasının temeli de bu; “Neye odaklanıyorsanız oradan yaratıyorsunuz”.
Bir bilim adamının ruhsal seyahatini anlatan “Kod Adı Tanrı” kitabında MANI BHUMIK şöyle yazıyor:
“Ortaya çıkan modern bilimin ışığında artık biliyoruz ki elmayı Newton’un başına düşüren şeyle, tüm evreni birlikte tutan şey aynı çekim ve dünya için var olduğunu bildiğimiz doğa kanunları tüm evren için geçerli. Şöyle de diyebiliriz; ‘Ne kadar küçükse o kadar büyük’; Hayal bile edilemeyecek büyüklükte olan evren küçücük bir atom tanesinden oluşmuştur. Bilim artık cenneti dünyadan, zihni özden ayırmamaktadır.”


Spiritüel dünyaya dalınca, gözünüzün önünde ağır depresyon geçiren bir arkadaşınıza ya da en yakınınız olan ailenize yardım edememek daha bir acıtıyor insanı.. Somut anlamda değil tabiki de. Yanında olup, dertlerini dinlemek ve de omzunuzu vermekten bahsetmiyorum. Gerçekten bu depresyondan nasıl çıkabileceklerini bilmek ama bir türlü onları buna inandıramamak çok zor! Öyle bir an geliyor ki “herkes ne yaşarsa yaşayacak” diyerek öylece gözlemlemeye başlıyorsunuz olanları. Taşların yerine oturması ve de suyun akacağı yeri kendiliğinden bulması gerekiyor bazen.
Bu işlerle yani ruhani dünya ile ilgilenenlere genelde ya Polyannacı ya da vurdumduymaz, gamsız gibi yakıştırmalar yapılır. Aslında bir nevi de gerçeklik payı vardır bu yakıştırmalarda. Evet kendisi ile barışık insanların hepsi hem biraz Polyannacı hem vurdumduymaz, hem gamsız ve de bencil olurlar… ama bir o kadar da şevkatli ve sevgi dolu. Bilirler ki evreni ve evrendeki canlı cansız her türlü varlığı sevmenin yolu öncelikle kendini sevmekten geçer. Saf ve koşulsuz sevgidir onlarınki. Egolarından arınmış, korkularını ve yargılarını kabul etmiş bir sevgidir.
Hiç kolay birşey değil insanoğlunun egolarından arınması ve de nefsine hakim olabilmesi. Adı üstünde insan bu. Duygularıyla yaşayan yegane varlık. Asıl olan biraz olsun farkına varabilmek. Bu evrenin neresinde durduğumuzun ya da neresinde durmak istediğimizin farkına varabilmek.
İstemek ve düşünmek en önemli iki yaratıcı enerji. Fazlasıyla düşünerek, zihnimizi yorarak ve istemediğimiz herşeyin neden hayatımızda olduğunu sorgulayarak girdiğimiz depresyondan yine çok basitçe düşünerek çıkmak mümkün. Ama olumluyu düşünerek ve olması gerekenin hayrımıza olmasını dileyerek. Evet şu bir gerçek ki, içinde yaşadığımız hayat koşullarında olumluyu düşünmek çoğu zaman pek de mümkün değil gibi görünüyor hatta imkansız! Oysa bunu başarabildiğinizde olumsuzu düşünmek daha zor geliyor. Çünkü aslında olumluyu düşünmemek için bir neden yok. Varsa da onu da biz yaratıyoruz yine kafamızda.
