Özgür Turan
Yoğun tempolu geçen yıllardan sonra 2006 Mayıs'ta ara verdim aktif çalışmaya... merhaba dedim yeni hayata ve Doğa'ya... Kendimi buldum, yeniden doğdum ben böyle, mucizelere ve evrenin hediyelerine daha fazla inanır oldum.


View my FriendFeed


Tasarım ve Uygulama:

Kişisel gelişim’ kategorisi arşivi

Sizin aynanızda kimler var?

Bu sabah aldığım bir e-posta aldım ve ekinde şöyle bir mesaj vardı: “Dünyadaki herşey sizin baktığınız şekilde görünür. İyi yada kötü, güzel ya da çirkin. Tamamen onlara bakış açınızla ilgilidir. Bakış açınız ise tamamen sizin seçiminize bağlıdır.”
Birden aklıma geçen gün yaşadığım olay geldi. Bir arkadaşımla yaptığımız sohbette kendisiyle dünyada herşeyi olduğu gibi değil, kendi algılarımıza göre değerlendirdiğimizi, gördüğümüzü konuşuyorduk. Kendisi bana anlattıklarını yargılamadan dinlememin ne kadar rahatlatıcı olduğunu söyledi.. Ve ben kendi kendime “şaka olmalı” diye düşündüm çünkü daha birkaç gün önce başka bir arkadaşım bana kendisini yargıladığımı ve onun için benimle rahat konuşamadığını söylemişti. Peki ama hangisiydim??? Evet birine yargılayıcı gelmiyorum çünkü kendisi de içinde yargılamayı barındırmıyor.. Olanı olduğu gibi kabul ediyor ya da en azından buna niyet ediyor. Diğer kişiye ise yargılayıcı bir özellik sergiliyorum ya da kendisi bu şekilde değerlendiriyor çünkü aslında hayata yargı gözlükleriyle bakan kendisi. Hayatımızdaki her bir kişi aslında bize ayna tutuyor. Ben orada kendisine sadece kendi hayatını ve belki de kendisini, seçimlerini ne kadar yargıladığını göstermek için bulunuyorum.

Uzun sözün kısası hayatımızdaki kişilere dikkat edelim. Onlarda hoşumuza giden ya da gitmeyen huylara bir bakalım.. Bu huyların ne kadarı bizde de mevcut? Eğer kendimize açık olabilirsek aslında bunları kendi içimizde de barındırdığımızı göreceğiz. Evet, hepimiz içimizde tüm güzellik ve iyilikler kadar çirkinliği, kötülüğü, karanlığı da barındırıyoruz. Ve evet, birer insan olarak bu mükemmel yapıyı kabullenmeli, mükemmel dediğimiz kelimenin içinde iyinin-kötünün, doğrunun-yalanın, güzelin-çirkinin (ve bu listeyi daha da uzatabiliriz) barındığını görmeliyiz. Ancak bu sevmediğimiz, onaylamadığımız nitelikleri kabullenip, onların varlığına izin verdikçe hayata karşı daha objektif ve sevgi dolu gözlerle bakabiliriz.
Hoşumuza gitmeyen bir durum mu var, lütfen durup bir nefes alalım ve o dingin anda bunun bize neyi göstermekte olduğuna bir bakalım. Ve gördüğümüz her ne olursa olsun, her ne kadar korkutucu ya da acı verici olsun orada olmasına izin verelim. Kendimize olduğumuz gibi bir insan olmak için izin verelim.. Hatırlayalım ki; gerçeği inkar sadece öfke getirir. Öfke ise cezayı, cezalandırmayı doğurur. Yani mutsuzluğu ve hastalıkları..

Ceyda Göçmen

Affedin gitsin

Şu 2-3 haftadır sadece hastalık ve aldığım ölüm haberleri var hayatımda. Garip bir şekilde her gün farklı birinden bir ölüm haberi alıyorum. Duyduklarımın hepsi de kanserden yaşamını yitirmiş. Bir yandan dedemin son derece ağırlaşmış olan kanserli haline üzülürken diğer taraftan dünden beri babamın rahatsızlanması herşeye tuz biber ekti. Ailemizin erkeklerine birşeyler oluyor. Benim yapabildiğim ise, kendimce bildiğim şifa yöntemleriyle onları rahatlatmak ve her anlamda yanlarında olmaya çalışmak.
Doğa’nın halen bana bağımlı olması bu durumu zorlaştırıyor tabii ama olması gereken olması gerektiği gibi akıyor. Akışa müdahele etmek olmuyor. Birşeyleri değiştirmek için kendinizi de yırtsanız yine de su akacağı yolu kendisi bulmayı tercih ediyor. Elinizden geleni yapıyorsunuz gerisi evrende kendiliğinden oluşuyor.
Kanser hastalığının kökeninde derin bir üzüntü, kızgınlık, kırgınlık, nefret yatıyor. Tabiki beslenme alışkanlıkları ve günümüz hayat koşullarının yarattığı stres sonucunda günümüzde grip kadar yayılmış olan bu hastalıktan korunmak istiyorsanız siz siz olun bu duyguları içinizde çok uzun süre barındırmayın. Kızdıklarınızı ve kırgın olduklarınızı ne kadar genç yaşınızda affedebilirseniz yaşlılığınızı o kadar huzur içinde geçirirsiniz.
Ölüm de doğum gibi doğal bir süreç. Bir son değil aslında. Şu da bir gerçek ki ölüme yaklaştıkça annesinin karnından yeni çıkmış bir bebek gibi herşeye muhtaç bir hal alıyor insan. Her şey tekrar başlıyor sanki, yeni baştan…

Teslimiyet ve Nefes

İnsanın birşeyler yazmaya başlaması neden bu kadar zor?
Kafamızın içinde yüzlerce, binlerce düşünce yüzerken neden bunları sözcüklere dökmekte bu kadar zorlanıyoruz acaba? Netlik bu kadar zor mu?
Hep bir sonraki cümleyi düşünmek aslında hayat görüşümüz mü? Hep geleceği düşünmek ve şu anı kaçırmak.
En son ne zaman kontrolünüzü tamamen bıraktınız? Hiç korkusuz, endişesiz ve özgürce.. Ne zaman tüm vücudunuzu saran bir enerjiye, coşkuya kendinizi teslim ettiniz? Daha da ötesi siz teslimiyetin keyfini en son ne zaman çıkarttınız?
İşte benim nefesle deneyimlediğim tüm duyguların, belki de beni en şaşırtanı, teslimiyet.. Kontrolü bırakmanın bu kadar zor, teslim olma duygusunun bu kadar hafif olabileceğini bilmiyordum. Kontrolü bırakmanın kişiyi bu kadar güçlü kıldığı hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu.
Çocukluk dönemimden itibaren devamlı verilen tüm sorumlulukları üstlenen (hatta fazlasıyla), onun için hep kendini ve mümkünse yaşam alanındaki herşeyi kontrol etme gereği duyan (işini şansa bırakmayan!! – her ne demekse) bir yetişkine dönüşmüştüm. Tek hatırladığım bundan iki sene önce daha 30 yaşındayken kendimi ne kadar yorgun, yılgın ve güvensiz hissettiğimdi. Kendi hayatımı kontrol etmem, sorumluluklarımı üstlenmem yetmiyormuş gibi başkalarının hayatlarının da bilfiil içindeydim.. Kontrol, kontrol, kontrol. Her olasılığı düşünmeli ve birşey yapılacaksa nasılını, zamanını herşeyini bilerek hareket etmeliydim. Beklenmeyen süprizler, özellikle de kötü süprizler olmamalıydı, ya da olursa da benim tarafımdan çözümlenmeliydi.. Ancak bu şekilde yaşamın varolduğuna inanıyordum. Ve sonuç olarak hem çevremdekilere hem de kendime inanılmaz bir öfke duyuyordum. Çünkü çok yorulmuştum ve kimsenin bunu görmeye niyeti yoktu.
Ve simdi… Şimdi bir hafta sonraya plan yapmak bile bana bir asır sonrası gibi geliyor, hatta sabah kalktıktan sonra kendimi o akışa bırakıp günün bana getirdiği süprizleri kucaklıyorum.. Şimdi insanlara HAYIR diyebiliyorum, ya da benim sorumluluğum değil ayrımını yapabiliyorum. Evet, herşey bizim sorumluluğumuzda değil; başkalarının ve Tanrı’nın da sorumluluk alanları var ve bu alanlara karışmak gerekmiyor. Hayatımda hergün başka bir tat, deneyim ve ben kendimi tamamen bu benden tamamen bağımsız ama bir o kadar da bana bağlı gelişen bu yaşama bırakıyorum.. O gücü, güveni, hafifliği herbir hücremde ayrı ayrı hissediyorum. Kontrolü bırakırken ironik bir şekilde kendi hayatınızın iplerini elinize alıyorsunuz.. Tüm yaşamınızın size ait olduğunu ve her ne olursa olsun kalbinizin, iradenizin ve evrenin bir bütün olduğunu bilerek…..
Nasıl mı??? Nefesle.. Evet, nefes alarak parçası olduğum evreni tekrar keşfettim. Bu, bir çocuğun kendini annesinin kollarına bırakmasına benziyordu adeta. Nefes aldım ve kendimi parçası olduğum ve herşeyin kendi doğasında ahenkle işlediği bu evrene bıraktım. Öyle kolay olmadı tabii.. Öncesinde insanın kendisiyle yüzleşmesi ve kabullenmeyi öğrenmesi gerekiyor; Hani bizlerin “İyi” ve “Kötü” diye adlandırdığımız (aslında sadece birer enerji formu olan) her türlü olayı, olguyu kabullenmeyi. Evet düşünsenize, sonuç istediğiniz gibi olmasa da onu kabulleniyorsunuz ve olmasına izin veriyorsunuz. İşte tam da bu noktada o teslimiyetin hafifliğini, verdiği garip güven ve birlik duygusunu deneyimliyorsunuz. Biliyorsunuz ki; siz, Yaratıcınızla birliktesiniz, onun bir parçasısınız ve her ne olursa olsun siz kendinizsiniz ve Birsiniz.. Ve bir sonraki adımı düşünmeyi bırakıyor ve yaşamızın tadına varmaya başlıyorsunuz. Burada seviliyorsunuz ve güvendesiniz.. Tıpkı nefes alıp vermek gibi.. Hayatı, size getirdiği deneyimleri içinize çekiyorsunuz ve sonra bu deneyimlere tutunmadan salıveriyorsunuz.. Ve sonra yeni bir nefes, yeni bir deneyim..

Sevgiyle,
Ceyda Göçmen

Not: Transformal Nefes terapistim Ceyda, bizlere nefesin büyülü dünyasını anlatmaya devam edecek…

Düşündükleriniz sizi hasta etmesin

“Bedende en çok rahatsızlığa neden olan düşünce kalıpları eleştirme, kızgınlık, içerleme (gücenme) ve suçluluktur. Örneğin, eleştirme eğer alışkanlık halini alırsa artrit (eklem iltihabı) gibi hastalıklara yol açabilir. Kızgınlık, bedende kabaran ve yanan bir iltihaplanmaya dönüşebilir. Uzun süren bir içerleme insanı zehirler, yavaş yavaş yiyip bitirir ve en sonunda urlara ve kansere yol açabilir. Suçluluk duygusu daima cezalandırma peşindedir ve acıya yol açar.” diyor Louise L. Lay “Tüm Hastalıkların Zihinsel Nedenleri” isimli kitabında.
5 yaşında tecavüze uğramış ve tüm çocukluğu boyunca hırplanmış biri olan Hay, yıllarda şifacı olarak ders verirken dölyolu kanseri olduğunu öğrenir. 6 ay süresince doktorundan izin isteyerek kendi içsel yolculuğunu tamamlayana dek, kendisi ile çalışarak affetme çalışmaları yapar, zihinsel ve bedensel olarak tam bir arınma gerçekleştirir. Bu çalışmanın sonucunda ise düşünce kalıplarımızı değiştirerek ve gerekli onaylamaları düzenli olarak gerçekleştirerek varolan hastalıklarımızı iyileştiribildiğimizi fark eder ve bu kitabı yazar.
Kitapta hemen hemen bütün hastalıklar, olası nedenleri ve onaylayıcı yeni düşünce modelleri ile birlikte veriliyor. Kendimdeki rahatsızlıkları ve nedenlerini gözden geçirirken en ilgimi çeken Adet Öncesi Sendromu ile ilgili olası neden ve onaylaması oldu. Bu sendromun olası nedeni kitapta şöyle açıklanıyor: “Karışıklığın hakim olmasına izin verme. Gücünü dış etkilere teslim etme. Kadınlık süreçlerini reddetme.”
Yeni düşünce modelinde ise şöyle bir onaylama yapmanız gerekiyor: “Şimdi zihnimin ve hayatımın sorumluluğunu üstleniyorum. Ben güçlü ve dinamik bir kadınım. Bedenimin her parçası kusursuz çalışıyor. Kendimi seviyorum.”
Bu onaylamayı en az 1 ay boyunca kendinizle sürekli yapıyor olmanız gerekiyor. Hatta bunun üzerine bir meditasyon yaparsanız belki daha da derinlere inebilir, kendinizle ilgili farklı ipuçları da yakalayabillir, farklı yanlarınızla yüzleşebilirsiniz.
Benim olduğu gibi sizinde kabusunuzsa bu sendrom, bir deneyin derim. Bazen adet döneminden 10 gün önce başladığını düşünürsek bu da ayın yarısı demek oluyor. Her ayın yarısını depresyonda geçirmektense kendimizle çalışmak, kendimizi keşfetmek en güzeli…
Hadi bakalım kolay gelsin bayanlar…

Bırakabilmek

Evrene güvenmek gerek! Her gün bunu daha iyi anlıyorum. Yolunda gitmeyen ne olursa olsun “Hayrıma olsun” diyerek bırakabilmek en güzeli. O zaman evren öyle bir sıraya diziyor ki olacakları siz bile şaşıp kalıyorsunuz. Bırakmak derken eli eteği çekip öylece durmaktan bahsetmiyorum. Size göre olumsuz olan bir durum içinde kaldığınızda zihninizi meşgul eden düşüncelerden bir türlü kurtulamamak, uyku uyuyamayacak derecede zihninizin uyanık kalması, geçmişle hesaplaşmalar, affedemedikleriniz, şimdide kalamamak, bitmek bilmeyen “keşke”ler…bunların hepsi ruhunuzu gereğinden fazla yoruyor. Zihniniz sizi öyle bir ele geçiriyor ki sürekli negatifte kaldığınız, endişe ve korku dolu olduğunuz için her yeni başlangıç aynı olumsuz şekilde sonuçlanıyor. Aslında bugünlerde çok fazla dillerde dolaşan ama aslında dünyanın varoluşu kadar eski bir tarihi olan çekim yasasının temeli de bu; “Neye odaklanıyorsanız oradan yaratıyorsunuz”.
Bir bilim adamının ruhsal seyahatini anlatan “Kod Adı Tanrı” kitabında MANI BHUMIK şöyle yazıyor:
“Ortaya çıkan modern bilimin ışığında artık biliyoruz ki elmayı Newton’un başına düşüren şeyle, tüm evreni birlikte tutan şey aynı çekim ve dünya için var olduğunu bildiğimiz doğa kanunları tüm evren için geçerli. Şöyle de diyebiliriz; ‘Ne kadar küçükse o kadar büyük’; Hayal bile edilemeyecek büyüklükte olan evren küçücük bir atom tanesinden oluşmuştur. Bilim artık cenneti dünyadan, zihni özden ayırmamaktadır.”