Özgür Turan
Yoğun tempolu geçen yıllardan sonra 2006 Mayıs'ta ara verdim aktif çalışmaya...
merhaba dedim yeni hayata ve Doğa'ya... Kendimi buldum, yeniden doğdum ben böyle, mucizelere ve evrenin hediyelerine daha fazla inanır oldum.

Esra Ekren
F.Mihrimah Temel
Melda Akanlar






Alşimiyi, genellikle çok yüzeysel bir tanımıyla biliriz. Derler ki : ‘Alşimi, değersiz madenleri kıymetli madenler haline dönüştürme sanatıdır.’ Örneğin kurşunun altın haline getirilmesidir. Aslında hadise bu kadar basit değildir. Bu uygulama gerçektir; alşimistler değersiz madenleri altına ya da gümüşe dönüştürmeye uğraşmışlardır. Ama tüm bunların inisyatik bir anlamı vardır ve alşimistler de bu yüzden bu bilimin inisyatik anlamını kavrayanlar ve bu şuura varamamış olanlar şeklinde 2 gruba ayrılırlar:
Efsaneye göre Çin’liler bu sanatı M.Ö. 4500 yıllarından beri uyguluyorlardı. Ayrıca Lao-Tzu’nun doktrinine, Taoizme mensup olanlar, M.Ö. 500 yıllarında alşimi ile uğraşmışlardı. Onların ‘filozof taşını ve uzun hayat iksirini’ aramalarındaki sebep, kişilerin, o bedenli hayatlarındaki en yüksek tekamül seviyesine ulaşmalarını sağlamak için ömürlerini uzatmaktı. Simyanın başlıca uğraşısı olan uzun hayat iksirinin ve değersiz madenlerden altın elde etmenin Çinlilerde, Hintlilerde ve Tibetlilerde zengin bir geçmişi vardı.
Alşemistler kendilerine ‘filozof’ diyorlardı. Aslında özel tipte filozoftular ve kendilerini ‘en yüksek bilim’in emanetçileri olarak nitelendiriyorlardı. Bu bilim, tüm diğerlerinin prensiplerini de kapsıyor, var olan her şeyin doğasını, kökenini ve varoluş sebebini açıklıyor, tüm evrenin kökenini ve kaderini anlatıyordu. Bu gizli doktrin tüm bilimlerin anasıydı, hepsinin en eskisiydi, alemi ve tarihini inceleyendi ve geleneğe göre insanlara Hermes (Thoth) tarafından açıklanmıştı. Bu yüzden Hermetik felsefe denmiştir.
Alşimi,bir teknikti, uygulamaya dayalı bir sanattı. Ama bunun yanısıra maddenin yapısına, cansız ve canlı cevherlerin oluşumuna …vs bağlı bir kuramlar bütününe dayanıyordu. Bu teoriler, alşimistin hareket noktasını oluşturan prensipleri meydana getiriyordu.
Mistik Alşimi
Alşiminin diğer bir yönü de onu mistik bir yol olmasıdır. Pek çok terimlerin sembolik bir anlamı vardır; orada kastedilen altını bulmak değildir aslında ‘ruh altın’dır. Simyagerin gerçek amacı madeni altını bulmak değildir, iş bu kadar basit olamaz. O, kendini arındırma peşindedir. Astral bedenin tüm dünyasal tutku ve arzulardan arındırılması ameliyesi altın arayışı olarak ifade bulur. Geri seviyeli madenden kasıt, insanın gelişimine sekte vuran dünyasal tutkulardır. Bunların temizlenmesi, gerçek insan varlığına yaraşır tarzda yükseltilmesi, bunlarla çevrelenmiş astral bedenin adeta metamorfoza uğrayarak sonunda pırıl pırıl hale gelmesi, altının bulunuşudur, adi metalin altına dönüşmesidir. Astral bedenin bu durumu Yunan Mitolojisinde ‘altın post’ olarak geçer.
Bir de Ars Magna (Büyük Sanat) var; Bu konunun araştırmasını ise size bırakıyorum…
Sevgiler.
*Kaynak kitap: Okültizm-Tarih Boyunca Gizli Bilimler / M. Reşat Güner / Ege Meta Yayınları

Neden kendine iyi geleceğini bildiği şeyleri yapmaz insan, bilerek ve isteyerek ve yapmamaya da devam eder? Her yaptığımızın içerde günün birinde sadece bir an da verdiğimiz bir karara bağlı olarak derinde bir amacı var, bizi güvende tutmak! Mesela bir gün bir anda karar vermişiz hareketsiz olmanın, yaratmamanın, üretmemenin bizi güvende tuttuğuna. Neden acaba diye sormadan edemiyorum ki aslında bunun hiç önemi yok. Bugünlerde hepimiz çılgınca konuşarak, sorgulayarak, kısaca zihnimizde kalarak sorunlarımızı, kısıtlarımızı çözmeye ve an’lamaya çalısıyoruz. Oysa ki bu yaptığımız aslında öyle büyük bir tuzak ki.. Dikkatimizi zihinde tutmaktan ve zihnin icinde daha da kaybolmaktan başka bir işe yaramıyor. Eğer bir şeyleri gerçekten an’lamak istiyorsak bakılacak en son yer zihin olmalı. Sorunu yarattığımız düzlemden yani zihinden çözümü bulmak için çabalamak yerine zihinden daha yüce olan güçten, evrensel zekadan, yaradandan ya da sizin icin bu her ne ise O’ndan şifayi ,çözümü dilemeyi denesek ne olurdu merak ediyorum. Kulağa hoş geliyor.. basit ve kolay.. Zaten sihir de böyle bir şey değil mi:) Kolay ve bir o kadar büyüleyici….Bu noktada Einstein’nın sözü durumu net olarak açıklıyor aslında:
”Karşı karşıya kaldığınız aşılması güç problemleri, mevcut düşünce yapınızla çözemezsiniz; çünkü bu problemler, mevcut düşünce yapınızın ürünüdürler.”
Bu sözün üzerine söylenecek çok da fazla bir şey yok:) Sevgimle..

Evlemek, çocuk doğurmak istiyoruz mutlu olmak için. Kocamız hep bize ilgi göstersin istiyoruz. Çocuğumuz ‘uslu’ olsun, ‘başarılı’ olsun istiyoruz. Bizim başaramadıklarımızı başarsın, biz de gurur duyalım istyoruz. Aslında insan bünyesine tamamen ters bir durum olan evliliği de türlü kalıplar içine sokarak daha da sıkıcı ve karmaşık bir hale sokuyoruz. Doğa, evlenmeye “eğlenmek” diyor. Örneğin geçenlerde “Ben büyüyünce babamla eğlenmeyi düşünüyorum. Bana gelinlik kostümünü verir misin anne” dedi:) Bizler de evlenmeyi eğlenmek olarak görsek de, şu sınırlayıcı zihinlerden kurtarsak kendimizi. Evlilikleri kendimize de eşimize de tutsaklık şeklinde yaşamasak. Sevginin aslında ne kadar özgür bırakan bir yanı olduğunu görsek ve karşımızdakine göstersek fena mı olur.
Arkadaşlarımız bize istediğimiz gibi davranınca mutlu oluyoruz. Patronumuz bize beklediğimiz terfiyi verirse “harika patron”, vermezse “uyuzun teki” oluyor. Pekiiii, madem böyle, neden biz herkesi kendi koşulları içinde öylesine sevemiyoruz. Neden hep yaftalamakla meşguluz birbirimizi ve çocuklarımız? Kendimizi koşulsuz sevemediğimiz için olmasın?
Mutlu olmak için hep bir koşul arıyoruz. Bugün biriyle sohbetim sırasında, “Mutluluk yok. Bahtına ne çıkarsa kabul edip oturuyorsun aşağı” dedi bana. İlişkilerden bahsediyorduk. “Evli olan da mutsuz bekar olan da” dedi. Düşündüm de… şikayet etmeye programlanmış adeta bünyelerimiz, şükretmeye değil. An’ın içindeki tılsımı bulmaya değil. Bahtımıza çıkacak olanı yaratmaya değil…
Bugünlerde Stefano E. D’anna’nın şu cümlesine fena halde takılmış durumdayım; “Dünya böyle çünkü sen böylesin”.
Tanırsınız kendisini; Tanrılar Okulu kitabının yazarı. Geçtiğimiz yıllarda tanışıp röportaj yapma şansım olmuştu kendisiyle. Sohbetimiz sırasında en çok dikkat çektiği cümleydi bu. Nedense geçen gece uykumun kaçtığı bir sırada aklıma geldi. O akşamdan beri aklımdan hiç çıkmıyor. Ne demek istiyor?
Çevrene bak. Ne görüyorsan o sensin. Mutlu olamıyorsan eğer, yaratmıyorsun o zaman. Koşullardan, olasılıklardan bağımsızlaştıramıyorsun kendini. Bana kalırsa her geçen gün daha da anlam kazanacak olan birşeyler söylemek istiyor yazar. Dünyanı güzelleştirmek istiyorsan birşeyler yapmaya çalışma, sadece OL demek istiyor.
Stefano’ya da sevgiler yollayalım buradan…

Son günlerde dikkatimi çeken bir konuyu sizlerle paylaşmak istedim. Arkadaşım bir mail göndermiş, bu sabah onu okudum. Aynı mail farklı yerlerden de gelmişti. Mailde genel olarak aldığımız kararların hayatımızı ya yakacağı ya da hayatımıza ışık tutacağından bahsediyordu. Verdiğimiz kararların önemini vurguluyor, alınan tek kararın aslında bir kararlar zinciri olduğundan ve çok dikkatli olmamız gerektiğinden bahsediyordu,uzun uzun ve dehşetli örnekler vererek.Mailin genelinden benim anladığım sanki bizi mutsuz eden işlerimizi ve eşlerimizi vs.. değiştirirsek herşeyin hallolacağı gibi bir mesajdı. Ve bunu öyle inanarak aktarmışlar ki eğer bu konuda kafanızda soru işaretleri olarak bu maille karşılaştınızsa en iyi ihtimalle küçük çaplı bir buhran geçirebilirsiniz:))
Maili bitirdiğimde kafamda şu sorular uçuşuyordu; Mutluluğumuz ve içsel huzurumuz başkalarına ya da başka durumlara bağlı olabilir mi? Sorun işte ya da karşıdaki kişide olabilir mi?Aslında cevap benim için çok net: Hayır!! Neden derseniz, beni mutsuz ettiğini zannettiğim eşimi de isimi de bıraktım ,evet bir hafifleme oldu kabul ama tecrübelerimde ve mutluluk düzeyimde herhangi bir değişiklik olmadı. Çünkü değişiklikleri içerde değil dışarda yapmıştım:) Ve anladım ki sorun karşıdaki kişide, durumda ya da aldığımız kararlarda değil. İçimizdeki sevgiyle ne kadar bağlantıdayız, sevme kapasitemizi ne kadar kullanıyoruz, aldığımız kararlarda yönümüzü belirlerken sevginin bize rehberlik etmesine ne kadar izin veriyoruz, bence farkı yaratan bu. Ne karar aldığımızdan çok bu kararı neye göre aldığımız. Eğer içimizdeki sevgiyle bağlantıda değilsek ve bu sevgiyi geliştirip yaşamımıza, kararlarımıza aktarmıyorsak istediğimiz kadar iş, partner, vs.. değiştirelim sonuç değişmeyecektir. Sonucu değiştirecek olan tek şey bizim her geçen gün daha fazla sevgiye odaklanmamız sevgiyi yaşamımızda çoğaltmamız olacaktır. Bunu yaptığımızda tüm ilişkilerimiz ( iş, eş,… vs ) kendiliğinden şifalanacaktır; Ya ayrılık yoluyla ya da daha derin düzeyde yeniden ve yeniden birleşerek, sevgiyle.
Bu mail bana bunları hatırlattı ve bir kez daha bende sizlerlerle paylaşmak istedim:) Ne karar alırsak alalım tüm kararlarımızı sevginin rehberliğinde alalım diliyorum.
Tüm kararlarımıza sevgi ışık tutsun…

“Senelerdir verilen onlarca seminer, yayınlanan yüzlerce kitap ve bu eğitimlere katılan binlerce insan var. Madem ki bu iş birkaç saatlik seminerlerle, birkaç haftalık eğitim programlarıyla, birkaç kitap okumakla bu kadar kolay oluyor da neden halen bu etkinlikler aracılığıyla toplumsal bir patlama yaşamadık? Neden halen gelişimini tamamlayamayan bireyler toplumun her kesiminde var? Neden bu anlatılanların etkisi birkaç saat ile bir hafta arasında ortadan kalkıyor? Neden sadece kişisel gelişimciler gelişiyor da diğerleri gelişemiyor?
Kişisel gelişim adı altında ve herkese aynı şartlar altında sunulan bu hizmet, tek tip ve bedendeki elbisenin herkese olmasına benzer. Bu ne kadar mümükünse kişisel gelişim masalı da o kadar mümkünmür.”
Yukardaki satırlar Popüler Psikiyatri Dergisi’nin son sayısında yer alan “Modern Çağın Masalı: Kişisel Gelişim” başlıklı yazıdan.
Evet hepimiz görüyoruz ki kişisel gelişim ciddi bir pazar haline geldi. Google’dan arama yaptığınızda kişisel gelişim adına milyonlarca kayıda ulaşabiliyoruz. “Farkındalık” kelimesi gündelik sohbetlerimizde, her yeni çıkan 10 kitap içerisinde mutlaka 3-4 kişisel gelişim kitabı var. Etrafımızda bir dolu yaşam koçu… Hemen hemen her spor salonunda yoga dersi, her güzellik salonunda da meditasyon var, ya da en azından cilt bakımı sırasında okyanus sesleri dinliyoruz. Açık söylemek gerekirse pazarlanması çok kolay bir alan. Binlerce yıllık öğretiler çok kolayca pazarlama aracı haline getirilebiliyor ve böylece kişisel gelişim alanında inandırıcılık gün be gün azalıyor. Bu konularda yazdığım için gerek dergi de gerek de burada, sık sık haber önerileri, röportaj teklifleri gelir bana. Fakat bu konuda çok seçici olduğumu bilir beni tanıyanlar. Belli kriterlerim vardır; Öncelikle kişinin uyguladığı öğretiyi inceler, araştırırım, derinliğine bakarım. Röportaj sırasında da sorularımla kişinin özüne inmeye çalışırım. Beklediğim yanıtları alamazsam, benim için haber değeri yoksa ya da okuyuculara değer katacak bilgiler vermiyorsa yazmam.
Popüler Psikiyatri Dergisi’nde yer alan yazı hoşuma gitti. Psikolog Volkan Kumaş kaleme almış. Sorgulayış tarzını, ortaya koyduğu fikirleri beğendim. Fakat tek bir noktada takılı kaldım; Madem kişisel gelişim masalı tek tip bedenler yaratıyorsa, anti depresanların yarattığı tek tip insanlara ne demeli? “Sen bunun altından kalkamazsın bence destek almalısın” diyerek çatır çatır anti depresan yazan, insanların duygularını bastırıp, üzerini örtüp yalancı mutluluklar yaşamalarını sağlayan doktorlara ne demeli? Biz insanlar, kendimizle yüzleşmekten korkuyoruz bence, hep sığınacak bir liman arıyoruz. Ne zaman ki korkularımızı fark ediyoruz kaçmaya başlıyoruz neresi olursa. Doktora gitmeyin demiyorum ama her nasıl kişisel gelişiminin içindeki her uygulamayı sorgulayıp, kendimize en uygun olanı bulana kadar araştırmamız gerekyorsa, her depresif hissettiğinizde de anti depresanlara sarılmamamız gerek. Kendinize sarılın bunun yerine…
Konuyla ilgili Elvan Demirkan’ın kitabından bir alıntı yapmak istiyorum;
“Yogada yapılan hareketler ve nefesin koordinasyonu kaslardaki gerginliği azaltırken, kalp atışı yavaşlıyor, kan basıncı düşüyor. Vücudunuza, zihninize bir saat için bile olsa gerekli özeni gösterdiğinizi hissediyorsunuz. Kişisel gelişimde başlangıç budur zaten;vücut, nefes ve düşünce arasındaki dengeyi fark etmek. Ondan sonrası herkesin kendine ait yolculuğudur. Yani bu duyguyu hayatınızın diğer yönlerine ne kadar taşıyabildiğiniz… Yıllarca Hindistan’a ve dünyanın başka ücra köşelerine gidip gurulardan dersler alarak, binlerce yıllık öğretiler hakkında epey bilgi sahibi olabilirsiniz. Enerji bedenlerini keşfetme, olumsuz karmalardan uzaklaşma, çakraları açılması, inisiyasyon gibi çoğu kişinin bağ kuramadığı hatta ürkütücü bulduğu terimleri günlük hayatınızda kullanabilirsiniz. Ama bu bilgiyi, kendi bakış açınızı genişletmek ve farklı düşündüğünüz kişilerle empati kurabilmek için kullanmıyorsanız, hiçbir işe yaramaz. Yoga ve meditasyonla ilgilenen birçok kişi ‘spiritüel maddiyatçılığı’ yaşıyor. Yani ‘farkında yaşıyorum’ edalarıyla sadece egolarını törpülüyorlar. Salt bu konulara ilgi göstermek sizi ‘spiritüel’ yapmaz, bilginin sizi değiştirmesine izin vermelisiniz… Doğu öğretilerinin ‘kendini bul’ derken kastettikleri, geçmişinizin getirdiği sınırlarla sıkışıp kalmamanız… Düşünce şeklinizi, davranış alışkanlıklarınızı tarafsız olarak fark etmeniz…”
İçimdekilere tercüman olmuş Elvan Demirkan. Uzun bir süre önce okumuştum bu kitabı ama dergideki yazıyı okuduktan sonra bu kitap aklıma geldi ve baktım bu bölümlerin altını çizip işaretlemişim. Yani her gün yoga, meditasyon yapıp, sonra da arkaşlarınızla kahve muhabbeti yaparken falancanın da kocasının dedikodusunu yapmakla olunmuyor işte spiritüel. Ya da bir arkadaşınızın cep telefonunuzdan sizi aradığını görüp de açmayıp, sonra tekrar aradığında beyaz bir yalan uydurmakla da olmuyor. Ne oluyor işte o zaman o seminerler, öğretiler bir hafta ya da en fazla bir ay etkisini sürdürüyor sonra rafa kalkıyor.
Önce kendimize dürüst olup, kendimizi sevip, bir de basit yaşayarak mutluluğun tadına varabilirsek değmeyin keyfimize o zaman. Ne yapacağız? Kısa yoldan belli vaatler veren, derinliği olmayan öğretilerden, uygulamalardan uzak duracağız. Kendimizi tanımak öyle bir haftada, bir ayda olacak birşey değildir. Emek, özen ister. Uzun soluklu, her adımında birşeyler öğreneceğimiz sonsuz, sınırsız bir deneyimdir.
