Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...



kadın’ kategorisi arşivi

Dünyaya bir kadının eli değse Zeyna!

Bugün konuşulacak en anlamlı isimlerden biri olsa gerek Didem Madak. Uzunca bir süredir derinine daldığım, kelimelerinden kopamadığım, yürekten bağlandığım şair. Kadın olmayı yalnızca şiirine değil, dünyasının da merkezine yerleştiren kadın.

2011 yılında kaybettiğimiz Madak, her sınıf ve toplumdan kadını barındırıyor dizelerinde. Onları hiç ayırım gözetmeksizin birbirine yaklaştırıyor, konuşturuyor. Onun şiirlerinde bodrum katta sefalet içinde yaşayan, tezgahtarlık yapan,ünlü bir şair olan, hasta bir anne olan, fahişelik yapan, öğrenci, hukukçu, gecekonduda yaşayan, masal ülkesinden gelen kadınların dayanışması ve dostluğu var. Çünkü o, çeşitli kimlik ve kişiliklerdeki bu kadınların, toplumların değer yargılarıyla, bir ortak kimlik altında silinip gitmesine sessiz kalınamayacağının, aynı yazgının paydaşlarının güçlerini birleştirmeleri gerektiğinin farkında.

didem madak

2002 yılında Müjde Bilir’le yaptığı röportajda şöyle diyor şair:

“Çoğunluğu kendini gizleyen, koruyan, gardını alan, ürkmüş insanların yaşadığı bu ülkede bir kadın olarak bana ait bir hayatım olsun diye gösterdiğim çabaya ve kendi serüvenime haksızlık edemem. Bu yüzden hayatımı samimiyet ve cesaretle anlatmak benim için önemli. benim hala hayatımla ve bir kadın oluşumla ilgili çözemediğim bazı meselelerim var, bu meselelerle samimiyet ve cesaretle boğuşuyorum. Bütün bunlar yokmuş gibi davranıp, kitabi şiirler yazamam. Şiirlerim ütüsüz ve buruşuk gezdirdiğim ruhumun diyeti bence. Bu yüzden hepsi benden parçalarla dolu. Bu yüzden kadınsı, durup dururken bağıran şiirler.”

“Rengarenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma,

Mavi, mor, kırmızı, yeşil,

İstedim, hep istedim,

Sen iste derdim, iste yeter ki

Vereyim

Her istediğimi verdim

Arttım, fazlalaştım

Eksikli yaşamaktan”

Ah’lar Ağacı‘ndan alıntı yaptığım yukarıdaki dizeleri ile kadının erkek egemen güç tarafından ikinci plana itilen yaşantısından duyduğu üzüntüyü ve sürekli fedakarlık yapmaktan duyduğu bıkkınlığı dile getiriyor.

Aslında kadının doğasında var olmayan, yalnızca yetiştirilme biçiminden kaynaklanan fedakarlık duygusu, hemen her dönemde sömürülmesinin nedenlerinden biri. Çünkü o sevgisinin bir göstergesi olarak gördüğü davranışlarıyla, karşısındakinin hayatını kolaylaştırırken, karşı taraf değil minnet duymak, bunu bir görev olarak da ona yüklüyor. İşte bu nedenle, şair “Arttım fazlalaştım” derken bir türlü dile getiremediği bu davranış biçimini yani bıkıp usandığını anlatıyor. Okuyucuya da aynı durumda susmaması gerektiğinin farkına vardırıyor.

Pulbiber Mahallesi Tarihi şiirinde, yaşamı dağınık bir eve benzetiyor. Kadının evdeki düzeni sağlama gücünün yaşamında da kullanabileceğini söylüyor. Bunu yaparken, dünyasının yalnızca evden ibaret olmadığı, evin dışındaki dünyasının da derlenip toparlanmaya ihtiyacı olduğunu anlatıyor. Kadının içindeki gücü simgeleştirmek için kadın mahkumların en sevdiği televizyon karakteri Amazon kadın Zeyna’nın ismini verdiği kedisine soruyor.

“Bu son acıklı durum için ne yapabiliriz Zeyna?

Elleri titreyen Türkan Şoray için ne yapabiliriz,

Leğende çırpınıp duran balıklar için?

Ay böyle tencere kapağı gibi yuvarlanırken sokakta

Ortalığa soymak, sonra bekletmek tuzlu suda…

Kara sularını akıtmak lazım.

Bunlar bizim tariflerimiz, mahallemizin

Kim koklasa hayat pişirmiş bu kızları der.

Dünyaya bir kadının eli değse Zeyna!

Şöyle halı gibi çırpılsa

Tozlar havalansa…”

Kelimeleriyle, seslenişiyle meydan okuyan, kendini bütün yalınlığıyla anlatabilen nadir kadın şairlerimizden bana göre Didem Madak. Acısını dizelerinde dibine kadar yaşatan, bağıran, paylaşan cesur bir kadındı o. En sevdiğim dizeleri;

“Bir zamanlar öfkem beni zora koşardı.

Kızıl yelelerim yapışırdı terli alnıma.

Ne eğere gelirsin ne de semere derlerdi bana.

Yeniden doğmuş olurdum oysa,

Öldüğümü sandıklarında,

Yalnızca kağıtlarda iyi koşan bir at olarak.”

didem madak kitapAralık 2014’te Didem Madak dostları, eleştirmenleri, akadesmisyenler ve okurları bir sempozyumda biraraya geldiler. Şairin eserlerini farklı veçheleriyle ele aldılar. Ege Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı tarafından düzenlenen bu sempozyumun içeriği sonrasında kitap haline getirildi. Solmaz Zelyüt‘ün yayına hazırladığı “Didem Madak’ı Okumak” adlı kitap şaire dair bir başucu kitabı niteliğinde. Yukarıda yazdığım yorumlar da bir süredir elimden düşüremediğim bu kitaba ait. Eğer sizin de içinizde susturamadığınız sesleriniz varsa Didem Madak‘la mutlaka tanışmanızı öneririm.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun. Kadınlar susmasın, susturulmasın!

Kurt musun kuzu mu?

“Bir hayat çok fazla kontrollü olduğu zaman kontrol edilemeyecek kadar az hayat kalır” diyor yazar, şair, Jungcu psikanalist Clarissa Pinkola Estes. Peki ya kontrolü tamamen yitirdiğinizde ne olur dersiniz? Vahşi hayata hoşgeldiniz.

Estes, kendisini, Latin geleneğinde eski öyküleri toplayıp saklayan kişi anlamına gelen Cantadora olarak tanımlıyor. Yazarın yirmi yılı aşkın sürede yazdığı kitabı “Kurtlarla Koşan Kadınlar” on sekiz dile çevrilmiş. Kitap bugün kadınların içsel yaşamları konusunda  bir klasik olarak değerlendiriliyor. Yaklaşık bir buçuk yıl önce tanıştığım bu kitap tüm kadın arkadaşlarıma hediye etmek istediğim tek şey. Özellikle de kızı olanlara. Genelde her kitabı altını çizerek okurum, öykü ve roman da dahil olmak üzere. Kitap üstüne notlar almaktan da çekinmem. Çizerim, boyarım, yazarım. Her kitabı okuduğum dönem başka izler taşır bende çünkü. Örneğin aynı kitabı 5 yıl sonra tekrar açtığımda 5 yıl önce o kitabı okurkenki beni bulmak hoşuma gider. Fakat bu kitap her satırı altı çizilesi, her sayfası not alınasıydı. Benim için tam bir ders kitabı oldu diyebilirim. Dön dolaş kaç defa okudum açıkçası bilmiyorum. Hayır ne oldu yaladın yuttun mu diyeceksiniz? Kütüphanemin incisi, başucu kitabım olma niteliğine erişti diyelim.

Kitap, vahşi kadın arketipine dair mit ve öyküler içeriyor. Her öykünün sonunda ise Estes’in yönelttiği sorularla birlikte öykünün analizi yapılıyor. Öykülere yaklaşmanın birçok yolu var. Bana göre bu kitabı asıl değerli kılan Estes’in öyküleri ele alırken analitik ve arketipsel psikolojideki eğitiminden kazandıklarını kullanması. Estes, psikanaliz eğitimi sırasında beş yıldan uzun bir süre laytmotiflerin çözümlenmesi, arketipsel simgecilik, dünya mitolojisi, eski ve popüler ikonoloji, etnoloji, dünya dünleri ve tefsir üzerinde çalışmış. Ayrıca geçmişi çok eskilere uzanan bir anlatıcılar geleneğinden geliyor. Kendisine cantadora demesi de bu yüzden. Öykülerin içine yedirilmiş bize rehberlik eden dersleri ustaca yüzeye çıkartıp, olduğu haliyle nefis yorumlar yapıyor. Estes, “Masallar, mitler ve öyküler, vahşi doğanın arkasında bıraktığı patikayı seçip ayırt edebilmemiz için görme gücümüzü keskinleştiren kavrayışlar sağlar. Öyküde bulunan dersler bize henüz yolların tükenmediğini ve kadınları daha da derinlere ve kendi bilgilerinin en uç sınırlarına götürmeye devam ettiğini gösterir. Hepimiz yabanıl benliğin yolundan gidiyoruz “ diyor.

women-in-wolves

Peki neden vahşi kadın diyor dersiniz? Çünkü Estes’e göre vahşi ve kadın sözcükleri kadının derinlerde yatan psişesinin kapısında masal tıkırtıları yaratıyor. Vahşi kadın, aslında kapıyı açan bir isim sadece. Kadın hangi kültürden etkiler taşırsa taşısın vahşi ve kadın sözcüklerini sezgileri yoluyla anlıyor. Kadınlar bu sözcükleri işittiklerinde zihinlerinde çok ama çok eski bir anı canlanıyor ve yaşama geri dönüyor. Bu anı, vahşi kadınsılıkla aramızdaki mutlak, inkar edilemez ve değiştirilemez akrabalığımıza ilişkindir; ihmalden ötürü hayalete dönüşmüş, aşırı evcilleştirme nedeniyle mezara gömülmüş, içinde yaşanılan kültür tarafından yasadışı ilan edilmiş ya da artık hiç anlaşılmayan bir ilişki olabilir bu. Bazı kadınlar için vahşi olanın tadı gebelik sırasında, çocuklarını emzirirken ve büyütürken onlarda görülen değişim mucizesi sırasında, sevilen bir bahçenin müdavimi olmak gibi bir aşk ilişkisinin müdavimi olduklarında çıkageliyor.

Vahşi kadının izi bulunduğunda kadınların ona yetişmek için atlarını mahmuzlamaları, masayı terk edip ilişkilerini kesip atmaları, zihinlerini köşe bucak temizlemeleri, yeni bir sayfa açmaları, mola vermekte ısrar etmeleri, kuralları ihlal etmeleri, dünyayı durdurmaları alışıldık bir durum çünkü artık o olmadan yola devam etmek mümkün değil. Vahşi doğasının bulan kadının yaratıcı hayatı çiçek açıyor, ilişkileri anlam ve derinlik kazanıyor, cinsellik, yaratıcılık,iş ve oyun döngüleri yeniden kuruluyor.

Kitapta vahşi sözcüğü, denetimden yoksun anlamına gelen günümüzdeki küçümseyici kullanımıyla değil, doğal bir hayat, doğuştan gelen bir bütünlük ve sağlıklı sınırlara sahip olunan bir hayat sürmek anlamında kullanılıyor. Yani bütün dişilere destek gücü veren bir metafor olarak düşünebiliriz vahşi sözcüğünü.

Buradaki vahşi kadın arketipi, şiirdeki öteki, uzak orman ya da dost. Farklı psikoloji ekollerinde id, benlik. Biyolojide temel doğa. Cantadoralar ona zamanın sonunda yaşayan kadın, bilge ya da akıllı doğa diyebiliyorlar.

Kitapla ilgili daha uzun yazmak isterdim ama iyisi mi siz alın koyun başucunuza. Bir renkli bir kalem koyu yanına beni hatırlayın. Son olarak kitaptan;

“Sağlıklı kadın tıpkı bir kurt gibidir. Sağlam, kunt, diri, hayat verici, konumunun bilincinde, yaratıcı, sadık ve göçebedir. Ancak vahşi doğadan ayrılmak kadının kişiliğinin zayıflamasına, bir hortlak ve hayalet halini almasına yol açar. Postu kolay deldiren, çelimsiz, sıçrayamayan, avlanamayan, doğuramayan, bir hayat yaratma yeteneğinden yoksu biri olmak için burada değiliz. Kadınların hayatı durağanlık içindeyken ya da can sıkıntısıyla dolu olduğunda, bu her zaman için vahşi kadının ortaya çıkma zamanının geldiğini gösterir; ruhun yaratıcı işlevinin deltayı doldurmasının zamanıdır.”

Aman diyim postunuzu koruyun…

PMS’e dair…

Zihnimle en fazla çatıştığım zamanlar PMS (Regl Öncesi Sendrom) olsa gerek. Hatta bazen öyle ki tamamen hakimiyeti kaybedebiliyorum. Bir bakmışım ki zihnim tamamen beni ele geçirmiş. Ye diyor yiyorum, git diyor gidiyorum, bağır diyor bağırıyorum. Oldukça aksi, huysuz, sinirli bir kadına dönüşüyorum çoğu zaman bu dönemlerde. Ne zaman ki Doğa uyarıyor o zaman gidip aynaya bakıyorum ve “Hadi durma zamanı” diyorum kendime. İşte o anda başlıyor zihin geri çekilmeye, farkına vardığım ilk anda.

Ne saçma sapan şeyler yapıyor insan bu dönemde. Örneğin aynı anda hem tatlı hem ekşi istiyor benim canım bazen. Mesela bir turşu atıyorum ağzıma, arkasından çikolata. Toksik oluyorum komple, hani öyle ki o mide benim değil. Üstelik farkına vara vara yapmak da ayrı konu ama seviyorum ben bu zıtlıkları. Örneğin gayet toksik bir günün ardından detox yapmak çok hoşuma gidiyor. Dengemi böyle buluyorum napıyım:) Neyse şaka bir yana son dönemde PMS sırasındaki tatlı krizleri için başvurduğum şeyler hurma, yaban mersini ve keçi boynuzu. Tabiki de bazen bunlarda da abarttığım oluyor miktar olarak ama en azından doğal olduklarını biliyorum ve faydaları var bedene. Bir de kendime yapabildiğim en iyi şey böyle dönemlerde akşam yemeğini sadece meyve ve yoğurt ile geçirmek oluyor. Üzerine de bir güzel bitki çayı.

Kök çakra aktive olduğundan kadının en yaratıcı, üretici olduğu dönem regl dönemi. Aslında iyi değerlendirmek, verim almak lazım. Yoğun fiziksel aktiviteden kaçınıp, vücudu mümkün olduğunca dinlendirip, doğal ve faydalı besinlerle beslenmek gerek. Yoga yine her şeyde olduğu gibi burada da devreye giriyor ama hatha yoga değil daha nefes ağırlıklı çalışmak gerek ya da ille de duruşlardan yapmak istiyorsa bedeniniz, ancak ilk 2 günü geçtikten sonra, öne eğilerek yapılanları tercih edebilirsiniz. Fakat özellikle mum duruşu gibi ayakların yukarı kaldırıldığı duruşların kesinlikle yapılmaması gerekiyor. Çünkü salgı bezlerini, dolayısıyla hormonları ters etkileyebiliyor.

Şimdi sizlere bugünlerde okuduğum ilginç kitaplardan birinden bahsetmek istiyorum; “Vücudun Gizli Mesajları” – Susan L.Levy -Carol Lehr. Kitap, klinik kinezyoloji sanatı ve uygulamasını anlatıyor. Kitabın her bölümü çok ilginç olmakla birlikte PMS’i anlatan bölüm ayrıca ilgimi çekti çünkü gerçekten de kafa yoruyorum bu dönemdeki gerginliklerimi azaltmak ve zihnimin kontrolüne girmemek için. Belki sizlere faydası olur diye düşündüm. İşte kitaptaki bilgilere göre PMS tipleri;

Tip A – Anksiyete: Korku, aşırı sıkıntı, alınganlık, güvensizlik, kırılganlık ya da ruhsal değişkenlik. Bu tip PMS yaşayan kadınlarda eziyet kompleksi görülebilir. Çözüm; vücutlarında sakin, mutlu bir ortam yaratmaya destek olabilecek türde besinleri yediklerinden emin olmalıdırlar. Fazla tuz beyin ve sinir sistemi dahil tüm vücutta şişkinliğe sebep olur. Bu da anksiyete ve ruh hali değişikliklerini getirir. B6 vitamini alabilirsiniz. Ya da tam olarak B Complex kullanılabilir.

Tip C- Yiyeceklere Özlem: Bu tip kadınlar şeker isteğine kapılınca vücudun kimyasal dengesi bozulur, kan şekeri seviyesi düşer ve bu da genelde baş ağrısına sebep olur. Şeker arzusu geldiğinde yapılabilecek en kötü şey şeker yemektir. Genelde bu karşı konulamayan istekler kadınları yanlış yöne yönlendirir ama aslında diyetlerinde eksik olan bir başka besine işaret etmektedir; Krom ya da çinko eksikliği. Fazladan şeker alımı vücudun krom ya da çinko rezervlerini harcar, çünkü şeker işlenmiş karbonhidrattır ve kendi rezervi yoktur. Şeker ve işlenmiş besinleri kısıtlanması ve daha fazla tahıl yenmesi, PMS süresindeki yiyecek özlemi nöbetlerini yatıştırmakta genellikle yeterli olmaktadır. Çikolata isteği genellikle vücutta magnezyum eksikliğine işaret eder. Herhangi bir yeşil besinde gayet çok magnezyum vardır. Kara lahana, ıspanak, siyah hardal, pancar yaprakları, brüksellahanası, has buğday filizi sütü gibi koyu yeşin besinler bol miktarda magnezyum içerirler.

Tip H – Hiperhidrasyon: Fizyolojik olarak bu tip kadınların vücudu diğer kadınlara göre daha fazla şişer ya da iltihaplanır. Ağrılı, gergin kaslar, tutulma ve su tutması yaşarlar. Hatta bazen kırmızı yanaklar, boyun ve tiroid bölgesinde kırmızılıklar oluşur. Bu tip kadınların mutlaka hangi besinlere karşı alerjik olduklarının tespit edilmesi gerekir. Kahve ile birlikte gazoz ve bazı çaylar vücutta enflamasyona neden olur ve hormon üretimini kötü yönde etkiler. B vitamini, magnezyum ve doğal idrar söktürücüler kullanılabilir. Karahindiba, maydanoz, yonca, rezene tohumu, shave grass ( Equisetum Hyemale), kereviz, ayı üzümü, potasyum ve B6 gibi bazı besin ve bitkisel tamamlayıcılar geçici olarak kullanılabilir. Bunlar etkili doğal idrar söktürücüdürler ama uzun süre kullanılmamalıdırlar. Bir de keten tohumu yağı ile vücuda kompres yapılabilir ya da günde 2 çay kaşığı bu yağdan içilebilir. Oldukça hassas olan ve buzdolabında saklanması gereken yağ hiç ısıtılmamalıdır. Omega 3, 6 ve 9 yağ asitlerini içeren en iyi yağ keten tohumu yağıdır. H tiplli kadınlar ayrıca sigara içmemelidir. Vücuda giren duman, hassas dokularla buşuştuğunda, kolayca vücudu okside eder ya da paslandırır.

Tip D – Depresyon: Aşırı ruh hali değişiklikleri, ilerleyen vakalarda uzayan depresyonlar, kendi kendini yaralama ve intihara eğilim görülebilir. Ek semptom olarak sinirlilik, unutma, uykusuzluk ve uyuşukluğu da sayabiliriz. D tipi kadınların şeker ve diğer işlenmiş karbonhidratlardan ya da kahve, gazoz ve alkol gibi kuvvetli uyarıcılardan uzak durmaları gerekir. Basit sebze ve tahıllara yönelmek gerekir. Soya ürünleri, badem ve kabak çekirdeğinin de yararlı olduğu görülmüştür. B ve E vitaminleri, magnezyum, çinko ve amino asit semptomları hafifletir. Kediotu ve çarkıfelekten elde edilmiş bitkisel solüsyonlar, tabletler ya da homeopatik bileşimler ve değişik markaların papatya gibi bitkisel çaylarıda sakinleştirici olarak kullanılabilir.

“PMS’i yenmek, menopoza sağlıklı geçiş için önemli bir önkoşuldur. Vücut doğal yaşam devrelerini yaşamaya devam ederken menopoza doğal çözümler bulmak, kadının en önemli amacıdır” diyor kitapta.

“Doğa, kadını ustalık eseri olarak yaratmıştır.” G.E.Lessing

Biriktirdiğim duygularım

asirikoruyucu

Bugün kendimle ilgili yeni bir duygunun farkına vardım, tam buraya yazacakken, biraz blog okumak istedim ve baktım Sardunya ile bugün aynı şeyleri düşünmüşüz, hissetmişiz. Biz Anatema kadınları böyleyiz, boşuna değil biraraya gelişimiz, düşüncede hep benzer frekanslardayız.

Önce sabah Doğa’yı okula bıraktıktan sonra suçluluk duygusu hafiften kendini göstermeye başladı. Tatilde alışmışım sürekli yanıbaşımda sarılıp öpmeye. Bir an elim boş kaldı. Koca gün ne yaparım diye düşündüm. Oysa ki yapacak o kadar çok işim varken… Sonra uzunca bir yürüyüş sırasında fark ettim ki bu duyguyu yaratan benim. Yani suçlu hissedecek birşey yok tabiki de. Neden suçlu olabilirim ki? 3 yıl boyunca herşeyiyle ilgilenip yuva yaşına kadar getirebildiğim için gururlu olabilirim ancak. Benzer bir duygu yaşayan her kim varsa lütfen siz de gurur duyun kendinizle. Çalışan çalışmayan her anne için gurur duyulacak bir şeydir çocuğunu okul çağına getirebilmek.

Zaten bir süredir günümüz annelerinin, ki buna ben de dahilim, çocuklarımızı fazlasıyla şımartarak büyüttüğümüzü düşünüyorum. Tatilde de aynı şeyi hissettim. “Yemek yemiyor musun canım, hadi boyama yaparak yiyelim mi?” derken buldum kendimi. Durdum öylece. “Yemezsen yeme sen bilirsin” dedim bıraktım. Yani sıkılmasınlar diye sürekli bir aktivite yaratma peşindeyiz hepimiz. Bugün okullar açıldı ve birçok anne-çocuk gördüm ellerinde çikolatalarla, çubuk krakerlerle yollarda yürüyen. Büyük ihtimal anneler çocuklarını okuldan almaya giderken sürpriz yapmak isteyip ceplerinde çikolata ile gidiyorlar.  Biliyorum çünkü ben de yaptım aynı şeyi. Özellikle geçen yıl Doğa yuvaya ilk başladığı zamanlarda kendi suçluluk duygumu yenebilmek için okul çıkışı kitapçıya götürüyordum çocuğu. Ama baktım ki olacak gibi değil. Neredeyse her yuva çıkışında köşedeki kitapçıdayız. Sonra, kimi zaman “Param bitti” kimi zaman da “eve gitmemiz gerek” şeklinde tavrımı koyarak bıraktım bunu yapmayı. Ama oldukça zor oldu bu konuda kendimi eğitmem. Çünkü insan anne olunca maddi manevi sürekli bir fedakarlık yapma psikolojisi içinde yaşıyor. Doğa geçen yıldan buna o kadar alışmış durumda ki halen okuldan alırken “ne sürprizin var bugün” diyor bazen. Fakat bu yıl en fazla çantamdaki sakızım oluyor onunla paylaştığım ya da eve geldiğimizde içeceği bir bardak meyve suyu. Tabiki çikolata da yiyoruz ama sürpriz olarak değil. Sürprizin kelime anlamını öğrendik artık ikimizde:)

Yalnız geçenlerde ne yaptığımı anlatmazsam çatlarım. Baktım ki ertesi gün okulda ikindi kahvaltısında dondurma varmış. Şimdi bizde beyin “dondurma yiyen çocuk hastalanır”a kilitli ya. Halbuki olumlu telkin yap be kadın çocuğa desene “Dondurmamı sağlıkla yiyorum ve okuluma gidiyorum”. Ama yok hep diyorum ya anne olunca telkin falan hikaye herşey “an”ların farkında olmakta ve kendini gözlemlemekte gizli. Veee bir gece öncesinden iletişim defterine aynen şöyle bir not yazdım; “Doğa, dondurmayı çok sever ve çok hızlı yer. Lütfen yavaş yemesini sağlar mısınız ki hasta olmasın?” Gülün gülün evet ben de çok güldüm sonra çok utandım kendimden ama silemedim de notu. Notu o şekilde orada yazılı görmek aslında kendime getirdi beni. Gece yatarken düşündüm ve dondurma ile ilgili bütün olumsuzluzlukları attım beyimden. Ne yapabilirim bütün çocukluğum boyunca böyle söylenmiş bana “Aman dondurma yersen boğazların şişer”. Halbuki bugün üst solunum yolları hastalıklarının birçoğunda mikroplar ölsün diye dondurma tavsiye ediliyor. Çocukluğumuzdan bilincimize yerleşmiş alışkanlıkları silmek bu kadar zor oluyor işte.

Bu nedenledir ki çocuklarımızı uyarırken, severken, onlarla oyun oynarken kullandığımız kelimelere çok dikkat edelim. Çünkü direkt bilincine işleniyor söylediklerimiz. Örneğin geçen gece Kıbrıs’tan dönüyoruz havaalanındayız. Arkamdaki bir çocuk kendi kendine bir şarkı mırıldanıyor. Ben de döndüm kim söylüyor diye baktım ve gülümsedim. Ama çocuk hemen o saniye annesinden “sus artık gürültü yapıyorsun” şeklinde azarı işitti. O kadar utandı ve mahçup oldu ki, eminim bir daha şarkı söylemek istediğinde “acaba annemi yine kızdırır mıyım ya da gürültü yapar mıyım” diye düşünecek. Bunlar çok ufak ayrıntılar ama hayatımızın kodları çocukluğumuzda gizli bunu unutmamak gerek.

Tam da denk geldi konuyla ilgili de çok güzel bir kitap okuyorum bugünlerde; Kemal Sayar – “Herşeyin Bir Anlamı Var”. Kendisi alanında oldukça donanımlı bir psikiyatr. Şöyle yazıyor kitapta bir bölümünde;

“Çocukların özdenetimli ve nasihat ettikleri şeyi kendileri uygulayabilen anne-babalara ihtiyacı vardır. Çocuklar, yüceltilen bir anne-babanın değerlerini içselleştirmek suretiyle bir bilinç geliştirirler. Anne-babalar, doğruyu yanlıştan ayırt edebilen çocukları olsun istiyorlarsa, sadece onlara telkin veren değil, çocukların beğendiği kişiler de olmalıdır. Şükran duygusunun yokluğu, günümüz çocuklarında giderek salgın halini alıyor. Anne-babalar çocuklarına yeterinde zaman ayıramıyor. Bu durumda suçluluk duygusu, yeni elbise ve oyuncaklarla telafi edilmek isteniyor. Çocuklarımız sizden birşeyler ister hale geldiklerinde, şükran duyguları körelmeye başlar. Onlara iyi şeyler için beklemek gerektiğini, vermenin ve paylaşmanın neşesini, basit hediyelerden zevk almayı öğretmemiz gerek. Hayatın içinde organik çocuklar yetiştirmek, günümüz anne-babaları için bir borç.”

Ayşe Arman fotoğrafları

Kimseyi olduğu gibi kabul edemiyoruz. Mutlaka bir etiket yapıştırıyoruz. Tıpkı bugünlerde Ayşe Arman’a yaptığımız gibi. Yazılarını ya da fotoğraflarını beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz ama yargılamak gibi bir hakkınız yok. Kadının kendisi karar vermiş, ailesi, kocası onaylamış ve gitmiş çektirmiş bu fotoğrafları. Bu kadar… Beğenmezseniz bakmazsınız bir daha ya da yazılarını da okumazsınız. Hayat yaptığınız seçimlerden oluşur. Bu da bir seçimdir, tercihtir. Yargılamak çok kolay, asıl zor olan insanları olduğu gibi kabul edebilmek. Yani şimdi aynı fotoları Kıvanç Tatlıtuğ verse bayılarak bakacak olan çoğu bayan şimdi Ayşe Arman’ı yerden yere vuruyor. Neymiş efendim evliymiş, anneymiş. Kızı yıllar sonra onu böyle görmek istermiymiş. Eee kendisi düşünmüştür herhalde bunları değil mi ama? Ve lütfen bırakalım artık bu evli ve anne olan kadınları insan dışı “tek görevi fedakarlık olan” bir varlık olarak görmeyi. Yok böyle birşey! Evliyiz, anneyiz ve hormonlarımız çalışıyor çok şükür! Aslında en çok bayanlar yargılıyor birbirini bu tarz konularda. Çünkü egolar çatışıyor. Erkekler daha kolay kabullenip, sakin kalabiliyor çoğu zaman.

Gündem yaratmak için yapmış olabilir mi? Olabilir. Göz önünde olmayı seven, özgüveni gayet güçlü bir kadın. Bal gibi de gündeme oturdu. Tıklanma rekoru kırmış fotoğraflar daha ötesi var mı? İstemiş ve yapmış. Tartışmaya gerek yok bence.

Şaşırmadım ben fotoğrafları gördüğümde. Kendisi gibi seksi buldum. Şık buldum. Yazılarını her zaman okumayı tercih etmem, röportajlarını daha çok severim, eğlenceli bulurum ama fotoğrafları sevdim.