Özgür Turan
Yoğun tempolu geçen yıllardan sonra 2006 Mayıs'ta ara verdim aktif çalışmaya...
merhaba dedim yeni hayata ve Doğa'ya... Kendimi buldum, yeniden doğdum ben böyle, mucizelere ve evrenin hediyelerine daha fazla inanır oldum.

Esra Ekren
F.Mihrimah Temel
Melda Akanlar







Bugün kendimle ilgili yeni bir duygunun farkına vardım, tam buraya yazacakken, biraz blog okumak istedim ve baktım Sardunya ile bugün aynı şeyleri düşünmüşüz, hissetmişiz. Biz Anatema kadınları böyleyiz, boşuna değil biraraya gelişimiz, düşüncede hep benzer frekanslardayız.
Önce sabah Doğa’yı okula bıraktıktan sonra suçluluk duygusu hafiften kendini göstermeye başladı. Tatilde alışmışım sürekli yanıbaşımda sarılıp öpmeye. Bir an elim boş kaldı. Koca gün ne yaparım diye düşündüm. Oysa ki yapacak o kadar çok işim varken… Sonra uzunca bir yürüyüş sırasında fark ettim ki bu duyguyu yaratan benim. Yani suçlu hissedecek birşey yok tabiki de. Neden suçlu olabilirim ki? 3 yıl boyunca herşeyiyle ilgilenip yuva yaşına kadar getirebildiğim için gururlu olabilirim ancak. Benzer bir duygu yaşayan her kim varsa lütfen siz de gurur duyun kendinizle. Çalışan çalışmayan her anne için gurur duyulacak bir şeydir çocuğunu okul çağına getirebilmek.
Zaten bir süredir günümüz annelerinin, ki buna ben de dahilim, çocuklarımızı fazlasıyla şımartarak büyüttüğümüzü düşünüyorum. Tatilde de aynı şeyi hissettim. “Yemek yemiyor musun canım, hadi boyama yaparak yiyelim mi?” derken buldum kendimi. Durdum öylece. “Yemezsen yeme sen bilirsin” dedim bıraktım. Yani sıkılmasınlar diye sürekli bir aktivite yaratma peşindeyiz hepimiz. Bugün okullar açıldı ve birçok anne-çocuk gördüm ellerinde çikolatalarla, çubuk krakerlerle yollarda yürüyen. Büyük ihtimal anneler çocuklarını okuldan almaya giderken sürpriz yapmak isteyip ceplerinde çikolata ile gidiyorlar. Biliyorum çünkü ben de yaptım aynı şeyi. Özellikle geçen yıl Doğa yuvaya ilk başladığı zamanlarda kendi suçluluk duygumu yenebilmek için okul çıkışı kitapçıya götürüyordum çocuğu. Ama baktım ki olacak gibi değil. Neredeyse her yuva çıkışında köşedeki kitapçıdayız. Sonra, kimi zaman “Param bitti” kimi zaman da “eve gitmemiz gerek” şeklinde tavrımı koyarak bıraktım bunu yapmayı. Ama oldukça zor oldu bu konuda kendimi eğitmem. Çünkü insan anne olunca maddi manevi sürekli bir fedakarlık yapma psikolojisi içinde yaşıyor. Doğa geçen yıldan buna o kadar alışmış durumda ki halen okuldan alırken “ne sürprizin var bugün” diyor bazen. Fakat bu yıl en fazla çantamdaki sakızım oluyor onunla paylaştığım ya da eve geldiğimizde içeceği bir bardak meyve suyu. Tabiki çikolata da yiyoruz ama sürpriz olarak değil. Sürprizin kelime anlamını öğrendik artık ikimizde:)
Yalnız geçenlerde ne yaptığımı anlatmazsam çatlarım. Baktım ki ertesi gün okulda ikindi kahvaltısında dondurma varmış. Şimdi bizde beyin “dondurma yiyen çocuk hastalanır”a kilitli ya. Halbuki olumlu telkin yap be kadın çocuğa desene “Dondurmamı sağlıkla yiyorum ve okuluma gidiyorum”. Ama yok hep diyorum ya anne olunca telkin falan hikaye herşey “an”ların farkında olmakta ve kendini gözlemlemekte gizli. Veee bir gece öncesinden iletişim defterine aynen şöyle bir not yazdım; “Doğa, dondurmayı çok sever ve çok hızlı yer. Lütfen yavaş yemesini sağlar mısınız ki hasta olmasın?” Gülün gülün evet ben de çok güldüm sonra çok utandım kendimden ama silemedim de notu. Notu o şekilde orada yazılı görmek aslında kendime getirdi beni. Gece yatarken düşündüm ve dondurma ile ilgili bütün olumsuzluzlukları attım beyimden. Ne yapabilirim bütün çocukluğum boyunca böyle söylenmiş bana “Aman dondurma yersen boğazların şişer”. Halbuki bugün üst solunum yolları hastalıklarının birçoğunda mikroplar ölsün diye dondurma tavsiye ediliyor. Çocukluğumuzdan bilincimize yerleşmiş alışkanlıkları silmek bu kadar zor oluyor işte.
Bu nedenledir ki çocuklarımızı uyarırken, severken, onlarla oyun oynarken kullandığımız kelimelere çok dikkat edelim. Çünkü direkt bilincine işleniyor söylediklerimiz. Örneğin geçen gece Kıbrıs’tan dönüyoruz havaalanındayız. Arkamdaki bir çocuk kendi kendine bir şarkı mırıldanıyor. Ben de döndüm kim söylüyor diye baktım ve gülümsedim. Ama çocuk hemen o saniye annesinden “sus artık gürültü yapıyorsun” şeklinde azarı işitti. O kadar utandı ve mahçup oldu ki, eminim bir daha şarkı söylemek istediğinde “acaba annemi yine kızdırır mıyım ya da gürültü yapar mıyım” diye düşünecek. Bunlar çok ufak ayrıntılar ama hayatımızın kodları çocukluğumuzda gizli bunu unutmamak gerek.
Tam da denk geldi konuyla ilgili de çok güzel bir kitap okuyorum bugünlerde; Kemal Sayar – “Herşeyin Bir Anlamı Var”. Kendisi alanında oldukça donanımlı bir psikiyatr. Şöyle yazıyor kitapta bir bölümünde;
“Çocukların özdenetimli ve nasihat ettikleri şeyi kendileri uygulayabilen anne-babalara ihtiyacı vardır. Çocuklar, yüceltilen bir anne-babanın değerlerini içselleştirmek suretiyle bir bilinç geliştirirler. Anne-babalar, doğruyu yanlıştan ayırt edebilen çocukları olsun istiyorlarsa, sadece onlara telkin veren değil, çocukların beğendiği kişiler de olmalıdır. Şükran duygusunun yokluğu, günümüz çocuklarında giderek salgın halini alıyor. Anne-babalar çocuklarına yeterinde zaman ayıramıyor. Bu durumda suçluluk duygusu, yeni elbise ve oyuncaklarla telafi edilmek isteniyor. Çocuklarımız sizden birşeyler ister hale geldiklerinde, şükran duyguları körelmeye başlar. Onlara iyi şeyler için beklemek gerektiğini, vermenin ve paylaşmanın neşesini, basit hediyelerden zevk almayı öğretmemiz gerek. Hayatın içinde organik çocuklar yetiştirmek, günümüz anne-babaları için bir borç.”

Kimseyi olduğu gibi kabul edemiyoruz. Mutlaka bir etiket yapıştırıyoruz. Tıpkı bugünlerde Ayşe Arman’a yaptığımız gibi. Yazılarını ya da fotoğraflarını beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz ama yargılamak gibi bir hakkınız yok. Kadının kendisi karar vermiş, ailesi, kocası onaylamış ve gitmiş çektirmiş bu fotoğrafları. Bu kadar… Beğenmezseniz bakmazsınız bir daha ya da yazılarını da okumazsınız. Hayat yaptığınız seçimlerden oluşur. Bu da bir seçimdir, tercihtir. Yargılamak çok kolay, asıl zor olan insanları olduğu gibi kabul edebilmek. Yani şimdi aynı fotoları Kıvanç Tatlıtuğ verse bayılarak bakacak olan çoğu bayan şimdi Ayşe Arman’ı yerden yere vuruyor. Neymiş efendim evliymiş, anneymiş. Kızı yıllar sonra onu böyle görmek istermiymiş. Eee kendisi düşünmüştür herhalde bunları değil mi ama? Ve lütfen bırakalım artık bu evli ve anne olan kadınları insan dışı “tek görevi fedakarlık olan” bir varlık olarak görmeyi. Yok böyle birşey! Evliyiz, anneyiz ve hormonlarımız çalışıyor çok şükür! Aslında en çok bayanlar yargılıyor birbirini bu tarz konularda. Çünkü egolar çatışıyor. Erkekler daha kolay kabullenip, sakin kalabiliyor çoğu zaman.
Gündem yaratmak için yapmış olabilir mi? Olabilir. Göz önünde olmayı seven, özgüveni gayet güçlü bir kadın. Bal gibi de gündeme oturdu. Tıklanma rekoru kırmış fotoğraflar daha ötesi var mı? İstemiş ve yapmış. Tartışmaya gerek yok bence.
Şaşırmadım ben fotoğrafları gördüğümde. Kendisi gibi seksi buldum. Şık buldum. Yazılarını her zaman okumayı tercih etmem, röportajlarını daha çok severim, eğlenceli bulurum ama fotoğrafları sevdim.

“Bedende en çok rahatsızlığa neden olan düşünce kalıpları eleştirme, kızgınlık, içerleme (gücenme) ve suçluluktur. Örneğin, eleştirme eğer alışkanlık halini alırsa artrit (eklem iltihabı) gibi hastalıklara yol açabilir. Kızgınlık, bedende kabaran ve yanan bir iltihaplanmaya dönüşebilir. Uzun süren bir içerleme insanı zehirler, yavaş yavaş yiyip bitirir ve en sonunda urlara ve kansere yol açabilir. Suçluluk duygusu daima cezalandırma peşindedir ve acıya yol açar.” diyor Louise L. Lay “Tüm Hastalıkların Zihinsel Nedenleri” isimli kitabında.
5 yaşında tecavüze uğramış ve tüm çocukluğu boyunca hırplanmış biri olan Hay, yıllarda şifacı olarak ders verirken dölyolu kanseri olduğunu öğrenir. 6 ay süresince doktorundan izin isteyerek kendi içsel yolculuğunu tamamlayana dek, kendisi ile çalışarak affetme çalışmaları yapar, zihinsel ve bedensel olarak tam bir arınma gerçekleştirir. Bu çalışmanın sonucunda ise düşünce kalıplarımızı değiştirerek ve gerekli onaylamaları düzenli olarak gerçekleştirerek varolan hastalıklarımızı iyileştiribildiğimizi fark eder ve bu kitabı yazar.
Kitapta hemen hemen bütün hastalıklar, olası nedenleri ve onaylayıcı yeni düşünce modelleri ile birlikte veriliyor. Kendimdeki rahatsızlıkları ve nedenlerini gözden geçirirken en ilgimi çeken Adet Öncesi Sendromu ile ilgili olası neden ve onaylaması oldu. Bu sendromun olası nedeni kitapta şöyle açıklanıyor: “Karışıklığın hakim olmasına izin verme. Gücünü dış etkilere teslim etme. Kadınlık süreçlerini reddetme.”
Yeni düşünce modelinde ise şöyle bir onaylama yapmanız gerekiyor: “Şimdi zihnimin ve hayatımın sorumluluğunu üstleniyorum. Ben güçlü ve dinamik bir kadınım. Bedenimin her parçası kusursuz çalışıyor. Kendimi seviyorum.”
Bu onaylamayı en az 1 ay boyunca kendinizle sürekli yapıyor olmanız gerekiyor. Hatta bunun üzerine bir meditasyon yaparsanız belki daha da derinlere inebilir, kendinizle ilgili farklı ipuçları da yakalayabillir, farklı yanlarınızla yüzleşebilirsiniz.
Benim olduğu gibi sizinde kabusunuzsa bu sendrom, bir deneyin derim. Bazen adet döneminden 10 gün önce başladığını düşünürsek bu da ayın yarısı demek oluyor. Her ayın yarısını depresyonda geçirmektense kendimizle çalışmak, kendimizi keşfetmek en güzeli…
Hadi bakalım kolay gelsin bayanlar…


Sayfalar(1): 1