Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...



İnfomag yazıları’ kategorisi arşivi

Var olan her şeyin temeli bilinçtir

Son yıllarda ruhsal aleme yönelen ve sayıları gittikçe büyüyen bir grup asi bilim insanından biri olan Dr. Amit Goswami’ye göre ruhsallığın bilimi var.

blinç

2. İstanbul Parapsikoloji Konferansının programı elime ilk geçtiğinde en fazla ilgimi çeken konuşmacılar, çoğunuzun “Ne @#!* Biliyoruz Ki!?” adlı filmden tanıyacağı kuantum fizikçisi Dr. Amit Goswami ve Hindistan’da eğitim görmüş bir psikiyatr olan eşi Dr. Uma Krishnamurthy oldu. Her ikisiyle de uzunca sohbet etme olanağım oldu.  Burada ise size biraz Dr. Goswami’den bahsetmek istiyorum.
“Bilinç içinde Bilim” adı verilen yeni bir akımın öncüsü olarak kabul edilen Goswami, konferansta sunumuna “Acaba ruhsallığın bilimi olabilir mi?” sorusu ile başladı. Gerek sunumunda gerekse de sohbetimiz sırasında var olan her şeyin temelinin, madde değil, bilinç olduğunu öne süren görüşü anlattı; “Şuurluluk ve beyni dualite içinde düşünmek yerine bilinçliliği ve beyni yeni bir fizik bakışı içinde değerlendirirsek, her şeyin Tanrı olduğunu söyleyebiliriz. Beyin bütün olasılıkların şuurluluğa geçişidir. Burada dualizm paradoksu sonlanmış oluyor. O zaman beyin başkalarının tercihlerinin kurbanı olmuyor. Bütün varlığı birleştiren yapının parçalarıyız. Hepimiz tekiz. Altta, özde hepimiz bireyler olarak, birbirimizle ilişkiliyiz. Şuurluluk aslında birbirimizle ilişkililik halimiz”.
Yaşamın ruhsal boyutunun varlığına ilişkin sezgilerini doğrulamak amacıyla son yıllarda ruhsal aleme yönelen ve sayıları gittikçe büyüyen bir grup asi bilim insanından biri Dr. Goswami ve ruhsallığın bilimi olduğunu iddia ediyor ve şöyle diyor; “5 farklı labarotavuarda çalışmalar var. Ciddi kanıtlar var. Sıradan dinlerin metafiziğinden bahsetmiyorum. Biz mistik ruhsallıktan bahsediyoruz. Tek bir dünyanın birbiri ile bağlantıda olduğundan bahsediyorum. Bunlar bizim kendi irademizden kaynaklanıyor. Bu aynı zamanda bize gayrı maddi varlıklar olabileceğini de gösteriyor. Hayatın kaynağı, yaşam enerjisi de gayri maddi dünyaya ait. Materyal bilim bunları red ediyor. Zihnin anlamı işlemek için önemi vardır. Bir bilgisayar anlamı işleyemez, sembolleri işler. Anlam sembollerinin anlamını bilebilmek için başka sembollere ihtiyaç var. Yani sonsuz bilgiye ihtiyaç var. Materyalist felsefede dünyanın anlamını göz ardı ediyorsunuz. Hayat dışını ikiye ayırıyorsunuz. Oysa ki o zaman sınırlandırmış oluyorsunuz. Değer, anlam yok oluyor. Ve toplum bu hale geliyor. Bu yüzden küresel ısınmaya yanıt arıyoruz. Anlam ve değeri olmayan materyalist bilim bizi buraya getiriyor”.
Hücre kendini biliyor
Dr. Goswami, düşünce gücünün artık farkına varmamız gerektiğine dikkat çekiyor. Goswami’ye göre, morfojenetik yani biyolojik form oluşturma durumu karmaşık birşey. Gayri yerellik olduğuna dair kanıtlar var. Çok hayati bir kendilik bilgisi var. Hücre kendisinin bedenin neresinde olduğunu biliyor ve ona göre görev üstleniyor; hem yerellik dışı hem de gayri maddi. Bizim bütün planımız morfojenetik alanda. Kayıtlarımız mevcut. Her biyolojik organın bir morfojenetik alanı var. Biz ise, organın ilişkide olduğu bu alanı hissediyoruz.
Dr. Goswami, “Bağışıklık sistemi aslında beni ben olmayandan ayıran bezdir; Timus bezi. Bağışıklık sistemimiz baskılanırsa, karşı cins tarafından red ediliyoruz ya da kalp çakramız duruyor; Kanser, her türlü hastalık oluşabiliyor. Bunda birçok kanıt var. Sadece düşüncemizi düzelterek bir gecede dahi kanserler iyileşebiliyor, morfojenetik alan değişebiliyor” diyor. 

*Bu yazı İnfomag Dergisi Temmuz sayısı köşe yazımdan alıntıdır.

Uma röportajından…

* Hindistan’da aileler ve öğretmenler için özel programlarınız var. Ailelere çocuk yetiştirme sürecinde neler önerirsiniz?
KrishnamurthyUDr. Uma Krishnamurthy: Çocukların davranışlarının yüzde 60’ı aileler tarafından kazandırılıyor. Diğer yüzde yirmisi ise öğretmenler tarafından. Geri kalan yüzdeyi televizyon, arkadaşlar ve diğer çevresel faktörler oluşturuyor.
Ailelere en önemli önerim şu olacak, Çocuklarına uyarıda bulunurken yüzde 80 pozitif, yüzde 20 negatif uyarıda bulunsunlar. Yani yüzde 80 oranında cesaretlendirip, ödüllendirirken, yüzde 20 de negatif eleştiri yapabilirler. Çocuğun ilk 1 yılında birebir anne ile olması çok önemli. Daha sonraki 2 yıl da büyük önem taşıyor. 16 yaşında kişilik oturuyor ve bir daha zor değişiyor.
Çocuğunuzu diğerleriyle karşılaştırmayın. Her çocuk ayrı bir bireydir. Hep pozitif taraflarına odaklanın.
Anne ve baba çocuğu aynı çizgide disipline etmeli. Karşıt olmamalı.
Disiplin çok fazla ya da çok az olmamalı. Özellikle tuvalet, uyku, yemek, ders, oyun konularında disiplin gereklidir. Disiplinsiz büyüyen çocuklar ciddi duygu problemleri yaşarlar.
Çocuğunuzdan fazla beklenti içinde olmayın. Bu durum, çocuk üzerinde gereksiz yere psikolojik stres yaratmanıza neden olur.
Çocuğunuzu hiçbir konuda çok fazla zorlamayın. Onunla iletişim kurmayı öğrenin. Vücut diliniz çok dominant olmamalı. Zaten yüzde 80 beden dili ile iletişim kuruyorsunuz, gerisi yüzde yirmi ağzınızdan çıkan kelimeler. Disiplinin de bir sanatı var. Her şeye çok önem veriyoruz ama duygulara vermiyoruz.
Çocuklar 6-8 yaşlarında basit egzersizlerle yogaya başlayabilirler. 12 yaşında ise bilinçli olarak yoga yapabilirler.

Çocukluğundan beri ruhsal öğretmenlerle ve yoga felsefesiyle yetişmiş olan Dr. Uma Krishnamurthy, Hindistan’da eğitim görmüş bir psikiyatr. Son on yıldır dünyanın dört bir yanında yoga psikolojisi üzerine atölyeler ve ruhsal inzivalar düzenlemekte olup, özellikle Londra’daki Yoga BiyoTıp Vakfı, dünyanın çeşitli ülkelerindeki Sivananda Yoga ve Vedanta Merkezlerinde ve California’daki Krotona Teozofi Derneğinde düzenli aralıklarla atölyeler gerçekleştirme.

Dr. Uma Krishnamurthy ile Parapsikoloji Konferansı sırasında yaptığım röportaj bende güzel izler bıraktı. Kimi röportajlar kalıcı oluyor hem zihinsel hem de ruhsal olarak. Bu da onlardan biriydi. İyi ki tanıştım kendisi ile. Yukarıdaki bölüm röportajın sadece küçük bir parçası. Geleneksel Hint dansı kostümleriyle Uma ve röportajın tamamı İnfomag Temmuz sayısında…

JEFF&OZGUR11 gün boyunca hiç konuşmadan, yazmadan, hiçbir şey okumadan, izlemeden durabilir misiniz? Tamamen sessizlik içinde yapılan Vipassana kursunda katılımcılar birbirleriyle hiç konuşmuyorlar. Yazma ve okumayı da bir kenara bırakıyorlar ki, an be an ortaya çıkan deneyimleri daha iyi gözlemleyebilmek için. Bu sessiz ve gözlem dolu ortamda, farkındalık artıyor, bedenler rahatlıyor, zihinler berraklaşıyor, böylece içgörü ve anlayış gelişiyor.
“Olanı olduğu gibi görmek” anlamına gelen “Vipassana” bir meditasyon tekniği. “Vipassana”, Pali dilinden gelme bir kelime. Buda öğretisinin bir parçası olan vipassana meditasyonu, zihinsel arınma yoluyla farkındalığı artırma ve şifalanma, bilgelik yolunda ilerlemeyi amaçlıyor. Kökeni 2500 sene öncesine kadar uzanan vipassana meditasyon tekniğinin günümüzde modernize edilmiş haliyle uygulanıyor.
Bu tekniğin dünyaca ünlü uygulayıcılarından Jeffrey Oliver’la yaptığımız keyifli sohbetten sizler için;

“İç sessizliğinizi bulmaya gerçekten ihtiyacınız var mı? Herkesin ihtiyacı bu olmayabilir. İnsanların kendi gerçeğini, kendi doğrusu bulmasıyla ilgili bir şey bu. Şu anda gerçek nedir? Gerçekten farkında olduğunuzda deneyimize dışardan bakabiliyorsunuz. Vücudunuzu ve zihninizi gözlemleme şansınız oluyor. Örneğin kahve içiyorken, kahvenin tadını sonuna kadar hissetmek, kokusunu duymak, diğer kahvelerden farkını ayırt etmek gibi bir şey. Bunu herkes yapabilir. Fakat düşüncelerimiz içinde, yararsız bir dolu şey arasında kayboluyoruz. Şu an mevcut olmayan birçok problemi çözmeye çalışıyoruz kafamızda. Geçmişte ya da gelecekte olan, şu anda mevcut olmayan problemleri. İşte bu süreçlerde yaşadığımız korkular, endişeler ve öfke farkındalığımızı engelliyor.
Örneğin iş dünyasında konseptler arasında kayboluyorsunuz. Geçmişte ne yaptık, neden yaptık onun muhasebesini yapıyosunuz. Ve gelecekle ilgili projeksiyonlarlar, spekülasyonlar yapıyorsunuz. Hayatınızda nerede problem olursa olsun, işinizle ilgili ya da  özel hayatınızda, önce durun ve “şu anda neler oluyor” sorusunuz sorun kendinize. İşte o anda zihin bu soruya türlü cevaplar buluyor bahanelerle birlikte. Hemen arkasından “ne hissediyorum” diyin. Ve zihnin reaksiyonuna bakın. O noktadan itibaren probleminiz kalmayacak çünkü probleminizi düşünmeyi bırakacaksınız. Örneğin endişelisiniz. Durun ve düşünün neden endişelisiniz? Bu endişe size ne katıyor? Bu sadece bir duygu. Durmazsanız bu endişenizi eve kadar taşıyorsunuz. Ve geçmedikçe uyuyamıyorsunuz ve baş ağrıları başlıyor ve ilaçlara başvuruyorsunuz. Ertesi gün ayılmak için kahveye başvuruyorsunuz. Bunların hiçbirine ihtiyacınız yok, çok gereksiz. Sadece sakin kalıp zihninizi bakabilirsiniz. Kontrol etmek değil bu, zihninize dışardan bakabilmek.
Endişeniz gelecekle ilgili ise projeksiyon yapıyorsunuz demektir. Gelecekle ilgili bir endişe duymak stres duygusudur. Çok fazla beklenti içinde olmak da, işler yolunda gitmediğinde hayal kırıklığına yol açar. Lütfe şimdiye dönün.
Günlük hayatımızda genel anlamda yavaşlamaya ihtiyacınız yok çünkü pratik değil. Yapılacak birdolu şey var. Farkında olursanız eğer az da olsa yavaşlamak sizi çok rahatlatır. Örneğin yürürken bile zaman bizim için çok önemlidir ve zihnimiz sürekli çalışır geçmiş ve gelecekle ilgili. Örneğin çalışan insanlara bakın, öğle yemeği arasında oradan oraya koştururlar ya da yürüyüş yaparlar ama sürekli zihinleri çalışır. Farkında değiller. Farkındalık  geldiği zaman zaten doğal olarak yavaşlıyorsunuz.

Şu anda dışarı baktığınızda 10 tane ağaç görüyorsunuz diyelim ki. Ama gerçek şu ki; hepsi bir ağaç. Yani 1 var olan tek rakamdır. Bir de 0 vardır o da 1’in yokluğudur. Sadece 1 vücudumuz, 1 hayatımız ve 1 nefesimiz var. Nefes aldığım diğerleri yok, mevcut değil. Bütün problemlerim mevcut problemler değildir. Geçmişte vücudumda çektiğim acılar, ağrılar şimdi yok. Gerçek olan ne? Şu an. Nefes alıyorum, veriyorum.
Bu aslında yavaşlamak değil, anın farkında olmak ve sadece anda tek bir şey yapıyor olmak
Her ne yapıyorsanız yaptığınız işe tam konsantre olun. Tek bir problemle ya da tek bir kişi ile meşgul olun. Örneğin araba kullanırken sadece araba kullanın.
Problemler bizi büyütür. Gerekli dersleri alırsak tabii. Örneğin herkes dünyadaki savaşlardan, ekonomik sıkıntıdan vs. şikayet ediyor. Ama herkes kendi işine odaklansa dünya harika bir yer olurdu. Ofisler için de aynı şey geçerli. Birbirimizin dedikodusunu yapacağımız yerde kendi işimizi yaspsak ne güzel olur.”
Jeffrey bunu özellikle ingilizce yazmamı istedi; DO YOUR BEST, LET GO OF THE REST.”  Türkçeye çevirdiğimizde, “Yapabileceğinin en iyisini yap, gerisini bırak gitsin” gibi olabiliyor. Bence bir saati geçen sohbetimizin özünü oluşturan cümle bu zaten.

Bu ay İnfomag’da yazdım Jeffrey ve Vipassana’yı. Ama bu şekli şekli biraz daha ayrıntılı, sadece AlternatifKarma için…

Faydası yaşamadan anlaşılmıyor

yoga1

Üç ayı geçti yogaya tekrar dönüş yapalı. İlk olarak yıllar önce Rus bir yoga hocası ile ufak gruplar şeklinde çalışmalarla başladı yoga maceram. Daha sonra, BThaber’de çalışırken ofisin arka sokağında ufak bir yoga stüdyosuna giderdik iş çıkışlarında. O yoğun temponun ardından cennete düşmüş gibi olurduk Beliz Kudat ve ben. Tabii işlerin yoğunluğu ağır bastı o dönem ve biz de hazır değildik henüz içselleşmeye, bir süre devam ettikten sonra bıraktık dersleri. Bıraktık bırakmasına da, ben o zamanlardan beri evde yapmaya devam ettim. Uzun süre çalıştım kendi kendime evde. Hatta bir dönem oldukça ilerlemiştim, asanaları kolaylıkla yapabiliyor, uzun süre aynı pozlarda durabiliyordum. Fakat şimdi düşünüyorum da belki de fazla zorlamış olabilirim vücudumu, çünkü bu yıl boyun ağrısı ile gittiğim fizik tedavi doktorum boynumda çok önceden kaynamış olan bir çatlak olduğunu söyledi. Tabii hafızamı zorlayınca hatırlıyorum ki evde yoga yaptığım dönemlerde şiddetli boyun ve baş ağrılarım oluyordu. Ama tabii ben hiç yoga sebepli olacağını düşünmemiştim. Belki de değildir bilemiyorum. Çünkü boynumdaki çatlağın ne zaman ve ne şekilde oluştuğu, nasıl kaynadığı tespit edilemedi. Ama demek yoga yaparken boyunda bir zorlama oluyordu ki o kadar şiddetli ağrılarım oluyordu. Evde kendinizle çalışırken özellikle boynunuza çok dikkat edin. Zorlandığınız yerde durun. Bütün bunların şimdi farkına varıyorum çünkü gerçek anlamda yoga yapmaya başlayalı henüz 1 ay oldu diyebilirim. Daha öncekiler ısınma turlarıymış yani bu döneme hazırlıkmış diyelim. Ya da doğru hocaları buldum diyelim. Kaivalya Yogashram ve hocalarıyla tanışana kadarmış her şey.
Sizlere yoganın faydalarını buradan ansiklopedik bilgi şeklinde anlatacak değilim. Faydaları ancak yaşayarak anlaşılabiliyor. Zaten google’da yoga yazarsanız yeteri kadar bilgiye ulaşabilirsiniz. “Holistik bir yaşam şekli” diyebilirim sadece. Evet bir yaşam şekli olursa ancak faydalı. Yoksa haftada 1 ya da 2 bir yoga kursuna gidip jimnastik gibi hareketleri yapıp eve dönmek ancak vicdanınızı rahatlatır başka da bir işe yaramaz. Yaşam şekli haline getirmek için ise emek vermek, çalışmak, felsefesini okumak, araştırmak gerek. Ben henüz tam olarak istediğim zamanı ayıramıyorum. Şimdilik haftada 3 gidebiliyorum sadece ama amacım her gün yogaya vakit ayırabilmek. Çünkü bu kadarla bana kattıklarını gördükçe, tamamen hayatıma girdiğinde neler kazanacağımı düşünemiyorum bile. Şimdilik bana kattıklarını şöyle sıralayabilirim;
*Konsantrasyon
*Yavaş olmayı öğrenmek, sabırlı olabilmek
*Kaslarımda uzama, rahatlama
*Boyun, sırt ağrılarımda iyileşme
*Nefesimin farkında olma
*Öfke kontrolü
*Anın farkında olma
*Vücudumun fiziki farkındalığı
*Kendi enerjimin farkına vamak
*Pranayı anlamak (Yogada Prana, evrende var olan tüm enerjinin toplamı olan kozmik evrensel enerjidir.)
*Zaman sorununu halletmek yani istediğim her şeye yeteri kadar zaman bulabilmek
*Özdisiplin
Bu yazıyı öyle bir günde yazdım ki; Bugün bahar nezlesi ve grip karışımı bir şekilde sürünerek gittim yoga dersine. Ders enerjimi o kadar yükseltti ki günümü nezleye rağmen ayakta kolayca geçirebildim. Aklımda hiç yoga yazmak yoktu ama kitap bilgilerindense gerçek deneyimler çoğu zaman daha faydalı oluyor düşüncesinden yola çıkarak sizlere yoga maceramı paylaşmak istedim. Umarım hoşunuza gider.

*İnfomag Mayıs sayısı köşe yazım.

Görme alanımız enerji seviyemizi gösterir

26 yıl gözlük kullandıktan sonra Pranik Şifa yöntemi ile gözlük kullanmayı bırakmış olan Leo Angart, doğal yoldan net görüş eğitimi vermek üzere geçtiğimiz hafta İstanbul’daydı. Bu ay İnfomag’da Leo Angart’ın bu eğitimiyle ilgili yazdım. Yazımdan bazı ilginç alıntılar;

“Leo Angart, kimsenin gözlük, lens gibi aygıtlara ihtiyacı olduğuna inanmıyor. Ayrıca doğal görme yeteneklerinize tekrar kavuşmanın birden fazla yolu olduğunu söylüyor. “Önemli olan rahatlamayı öğrenmek ve dünyayı olduğu gibi görmek” diyor.
Kendisi, 26 yıl gözlük kullandıktan sonra, ‘Pranik Şifa’ (Pranic Healing) dünyası ile tanışmış. Pranik Şifa yöntemi ile gözlerdeki statik (durağan) enerjiyi normal enerjiye çevirebiliyorsunuz. Bir hafta günde 2 saat bu yöntemi denemiş. Önceleri gözlüksüz öğle saatlerine kadar idare edebiliyormuş. Bir haftanın sonunda ise artık gözlüğe hiç ihtiyaç hissetmemiş ve o gün bugündür de gözlük kullanmıyor.
Angart, Danimarkalı ve 1970’lerin başından beri Hong Kong’da yaşıyor. Çeşitli ülkelerde danışman ve eğitmen olarak Nöro-Lenguistik Programlama, Hipnoz ve Pranik Şifa konularında hizmet sunuyor.

Angart’a göre, gözün şekli ve tansiyonunda oluşan değişiklikler ölçülebilir. Aynı fiziksel yapının, içinde bulunulan ruhsal duruma göre farklı fiziksel bulgular vermesi, bu tür problemlerin çözümünün de zihinsel olduğunu düşündürüyor. Bu araştırmalar bizi yaş ilerledikçe görme kaybının normal olduğu inancını sorgulamaya itiyor. Angart, görmenin zihinsel kısmını şu dört elemanın dengesi olarak değerlendiriyor :

– İmgeleme : Meditasyon / rahatlama
– İnanç : Hayatınızın bir döneminde görmek istemediğiniz ya da size çok aykırı gelen şeyler görmüş olmak, kısıtlayıcı bazı inançların gelişmesine yol açabilir. NLP bu konuda çok etkin ve hızlı yöntemler sunmaktadır.
– Enerji : Pranik Şifa ile görme sisteminizdeki statik (durağan) enerji kısa sürede size canlılık veren bir enerji biçimine dönüşebilir.
– Fiziksel egzersiz : Gözlük taktığınızda göz kaslarınız daha az kullanıldıkları için zayıflar ve Bates (Dr. William Bates) egzersizleri gibi egzersizlerle tekrar güçlendirilmeleri gerekir.

Angart’ın görme konusunda oluşturduğu temel varsayımları şöyle :
1. Görmenin yüzde 90’ı zihinseldir. Gözler sadece duyu organlarıdır. Gerçek görme olayı, beynin arka tarafında, iki görüntünün üst üste düşerek üç boyutlu bir görüntü oluşturmasıyla gerçekleşir.
2. Doğal olanı iyi görmektir. Hepimiz mükemmel görme yeteneği ile doğarız. Görme özürlü doğanlar yüzde 1’in altındadır. Kırsal alanlarda ve doğaya daha yakın yaşayan toplumlarda sağlıklı görme oranı çok yüksektir.
3. Görme öğrenilir. Yeni doğan bebekler önceleri dünyayı bulanık görürler. Görme ilk gelişen duyulardan biridir. Göz ameliyatı geçiren yetişkinler de buna benzer bir deneyim yaşarlar.
4. Görme alanımız enerji seviyemizi gösterir. Dr. Bates doğal görüşün sürekli değiştiğini fark eden ilk bilim adamıydı. Artık herkes yorgunluğun görme üzerindeki olumsuz etkisini biliyor.
5. Görme, bizden kaynaklanır ve bize geri döner. İçsel bir duyu olarak, görmenin metafizik yönü görmemizi etkiler. Jacques Lusseyran (Fransız yazar, filozof, direnişçi) çocukluğunda bir kaza sonucu gözlerini kaybetti. Gözleri tamamen tahrip olmuşken, kazadan kısa bir süre sonra hala görebildiğini farketti. Lusseyran, bandajlar açıldıktan sonra yaşadıklarını ‘And There Was Light’ (‘Ve Işık Vardı’) isimli otobiyografisinde anlatır.
6. Görme, neyin görülüp neyin görülmemesi gerektiğine ilişkin inançları yansıtır. Neyi görmenin uygun olduğu hakkındaki inançlar değiştiğinde, görme bozukluğu da önemli ölçüde iyileşir. Bunlar çoğunlukla, bir nedenle gelişmiş ve bilinç altına yerleşmiş tepkilerden kaynaklanır. Görsel eğitimin bilinçaltı ile uyumlu ilerlemesi sonucu gözler doğal durumlarına geri dönerler.
7. Egzersizle kaslar yenilenir. Gözlük veya lens kullanılması nedeniyle zayıflayan göz kaslarının egzersizle kendilerini yenilemeleri sağlanır. “