Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...



İnfomag yazıları’ kategorisi arşivi

Yeni yılda ılımlı olmayalım

Yeni yıla dair umutlar, kararlarla dolu her birimizin kafası eminim ki şu günlerde. Kimbilir ne listeler var zihinlerimizde. Her yıl yapılan ama ne yazık ki yılın daha ilk ya da ikinci ayında rafa kaldırılan ve uygulamaya konulamayıp sadece zihinde kalan o listeler. Uygulanamadığı için de zihin de arka planda sürekli bizimle konuşan ve her gün ayrı bir çeşit suçluluk duygusu salgılayan listeler. Gelin bu yıl hiç liste yapmayın, hiçbir karar almayın. Her ne olacaksa olmasına izin vermeniz yeterli. Ama tabiî ki olacakların ya da olmasını istediklerinizin sorumluluğunu sonuna kadar alacaksanız.
“Varlığının bütün gücüyle hata yapmak, titreyen bir ruh hali içinde hata yapmaktan kaçınmaktan iyidir. Sorumluluk, eyleminin karşılığında alacağın hazın ve ödeyeceğin bedelin fakında olmak ve farkındalığın temel alındığı bir seçim demektir. Ve sonra da bu seçimle barışık yaşamaktır” diyor Dan Millman “Dingin Savaşçı” adlı kitabında. Ilımlılık hakkında söyledikleri de kayda değer; “Ilımlılık, sıradanlık, korku ve karışıklık içinde saklanmak, kılık değiştirmektir. Şeytanın makul olduğuna kendini inandırmaktır. Hiç kimseyi mutlu etmeyen istikrarsız bir uzlaşmadır. Ilımlılık yumuşak yüzlüler, özür dileyenler ve dünya sahnesinde yer almaktan korktuğu için kenarda kalanlar içindir. Ağlamak ya da gülmekten, yaşamak ya da ölmekten korkanlar içindir. Ilımlılık, son yargısına varmadan önce şeytanın demlediği ılık bir çaydır”.
Gerek iş hayatınızda gerekse de özel hayatınızda ne kadar ve nerelerde ılımlı olmaya yönlendirildiğinizi bir düşünün. Özgürce seçimlerinizi yüksek sesle dile getiremediğiniz anları ve nedenlerini hatırlayın, o anlara geri dönün. Bu yıl seçimlerinizi daha özgürce yapmaya, kendinizi daha özgürce ifade etmeye ve seçimlerinizin sorumluğuna sonuna kadar sahip çıkmaya adayın kendinizi ne dersiniz?
Çok mu anarşistçe geliyor bunlar size? Hiç gelmesin çünkü olması gereken bu aslında. Kendinizi tanımanın, hayallerinizdeki dünyayı yaratmanın yolu buradan geçiyor.
Dan Millman’ın Dingin Savaşçı’sı nacizane yeni yıl kitabı önerim olsun size. Dünya jimnastik şampiyonu Dan Millman, kitapta kendi yaşam öyküsünü anlatıyor. Mayalara göre ruhsal bir uyanış yaşayacağımız 2011’in sonunda yaklaşırken okunması gereken en önemli kişisel gelişim kitaplarından biri. Geçtiğimiz ay vizyona giren 2012 filmine gitmenizi ise önermiyorum. Ama korkularınızı tetiklemek, beslemek istiyorsanız o ayrı tabii. Bu tarz korku bilincini artıran etkilerden uzak kalarak, onun yerine bolca okuma, araştırma ve eyleme geçme zamanı artık. Bugüne kadar seçimlerimizle kirlettiğimiz dünyamız için neler yapabileceğimizi, bireysel olarak üzerimize düşenlerin neler olduğunu araştırma, uyanık olma, seçimlerimizin sorumluluğunu alma vakti.

Sigara değil mide bulandıran; alışkanlık
Yeni yıl listelerimizde ilk sıralarda yer alan, “sigarayı bırakmak”, “içkiyi bırakmak” ya da “kilo vermek” gibi konularda yazarın görüşü ve deneyimleri şöyle; “Sigara içmek, içki içmek, uyuşturucu kullanmak, şeker yemek hem iyi hem kötüdür. Yapılan her eylemin kendi içinde hazları ve karşılığında ödenen bedelleri vardır. Her iki yanının da farkında olmak, senin gerçekçi ve yaptıklarının sorumluluğunu üstlenen biri olmanı sağlar. Ancak o zaman bir savaçının özgür seçim yapma olanağına sahip olursun, yapmak ya da yapmamak”.
“Sigara içki değil mide bulandırıcı olan; alışkanlık” diyor ve ekliyor; “Günde bir sigara içip sonra altı ay içmeyebilirim; bir başkasını içmeye dayanılmaz bir istek duymadan günde bir kere ya da haftada bir kere sigara içmenin tadına varabilirim. Ve sigarayı içtiğimde ciğerlerimin bunun bedelini ödemeyeceğini düşünmezlik etmem. Sonradan bu yaptıklarımın olumsuz etkilerini dengeleyecek uygun bir karşı eylemde bulunurum”.

İçinize dönebileceğiniz cennet

Hani hatırlarsınız burada demiştim ya size Neler gördüm neler! İşte gördüklerim;

Organik beslenip, doğayla iç içe olmak, her şeyin doğalını deneyimlemek, kendinizi evinizde hissetmek ve aynı zamanda inzivaya çekilmek istiyorsanız burası tam size göre.
Naya3
İstanbul’un karmaşasından ve iş yaşamınızda stresli günlerden bunaldıysanız sadece bir vapur gezisi yaparak gidebileceğiniz alternatif bir yer var; Naya İstanbul. Büyükada’da yer alan Naya, adeta cennetten kopmuş bir inziva yeri. Beyaz ahşap bir villa içinde kalıyorsunuz ve palmiyeler, kaktüsler, çeşit çeşit çiçek arasında kendinizden geçiyorsunuz. Nane, adaçayı ve lavanta kokuları içinde nefis bir deniz manzarasına şahitlik ediyorsunuz. Fakat bildiğiniz otellere benzemiyor burası. Kendinizi evde gibi hissetmeniz için birçok sebep var; Öncelikle yediğiniz her şey tamamen organik. Suyunuz, elektriğiniz, yedikleriniz doğal yollardan elde ediliyor.
ludwig
Naya’nın kurucularından Ludwig Lehner, öncelikle Türk insanına hayran olduğu için Türkiye’de kalma kararı almış. Lehner, 13 yıl önce Türkiye’ye gelmiş. Türk insanını oldukça insancıl ve doğal bulan Lehner, “Herhangi bir Avrupa insanının sizinle tanıştıktan hemen sonra evine davet etmesi çok normal bir durum değildir” diyor.
Lehner, bir süre Tünel Festivali’ni düzenlemiş ve Beyoğlu Tünel’de vejeteryan bir restoran işletmiş. Daha sonra ise Naya’yı kurma kararı almış. Kendisi de aynı zamanda meditasyon hocası olan Lehner, Naya’da dünyanın dört bir yanından gelen kişisel gelişim gruplarının çalışmalarına ev sahipliği yapıyor. Kültürler arası bir dinlenme merkezi olan otele bir haftasonu kaçamağı için gitmek istiyorsanız mutlaka önceden aramanız gerek çünkü otelde çok sık meditasyon ve inziva çalışmaları yapılıyor.
Otelin sadece 8 odası var. Daha fazla misafir olduğunda ise misafir villalarda ağırlanıyor. En güzel sezon ise Eylül-Ekim ayları.
naya4
naya6

Herşey ekolojik
Lehner, Naya’yı doğaya duyarlı bir çevre projesi olarak ele aldıklarını ve bir yandan da yüksek tekolojiden faydalandıklarını söylüyor. Fakat bu teknolojiyi doğaya saygı duyarak kullandıklarını vurguluyor. Bu nedenle oteldeki herşey doğal;
*Bahçedeki havuzun suyu bitkilerle temizleniyor. Havuzun bir bölümünde yüzülüyor, diğer bir bölümünde ise temizleme fonksiyonu var.
naya5
*Ahşap fırında ekmek, pizza, pide pişiriliyor. Aynı zamanda otelin tamamı bu fırının doğal enerjisi ile ısınıyor. Fırın ahşap olduğundan ısısını saatlerce koruyor. Böylece dışardan başka enerjiye ihtiyaç olmuyor. Fırın aynı zamanda saunada duruyor. Dışarıda ekmekler pişerken bir yandan saunadan da faydalanabiliyorsunuz. Yani bu fırının 3 temel fonksiyonu var; Ekmek yapımı, ısı tasarrufu ve elektrik üretimi. Güneş enerjisi ile elektrik ve sıcak su üretiliyor.
*Duş suyu geri dönüşümlü olarak kullanılıyor, temizleniyor.
*Mutfak ağırlıklı olarak vejeterjan fakat misafirlerin isteklerine bağlı olarak barbekü partileri yapılıyor.

Doğal yaşama yönelik inzivalar
Mekanı görmek için gittiğimizde, dünyanın çeşitli ülkelerinden gelmiş, insan haklarıyla ilgili bir grup çalışması vardı. Çalışmanın öğlen arasında açık büfe vejeteryan yemekleri gerçekten de görülmeye değerdi.
Gelecek yıl doğal bahçe tasarımıyla ilgilenen bir grubu misafir edeceklerinden bahseden Lehner, bu grubun tasarım süresinde bütün materyalleri yine bahçenin kendisinden kullanarak muhteşem güzellikte bir bahçe oluşturduklarını anlattı.
Naya’daki inziva çalışmaları kaliteli doğal yaşama yönelik. Otelin para odaklı değil doğanın güzelliklerine odaklı olduğunu iddia eden Lehner, “Burada evde gibi hissediyorsunuz. Soğuk atmosferi sevmiyoruz. Müşterilerimizle aile ya da arkadaş gibi olmayı seviyoruz. Gelip paranızı ödeyip de gitmeniz değil istediğimiz. İletişimimiz hep sürsün istiyoruz. Mutfağa bile girin ve bizimle her anı yaşayın istiyoruz.”
Otelde ayrıca, ahşap boyama, resim, yazarlık, yoga ve meditasyon kurslarına katılabilir, shiatsu ve ayurvedik masaj yaptırabiliyorsunuz.

Yeni bir dünya yaratmak bizim elimizde

Dünya 21 Aralık 2012 tarihine kitlendi bekliyor. Herkes birbirine kendi felaket senaryolarını anlatıyor. Dilden dile dolanıyor hikayeler. Korku bilinci her geçen gün daha da yayılıyor. Tam da bu korkularımıza tuz biber ekecek bir film bu ay vizyona giriyor. Fragmanı bile midenize sancılar girmesi için yeterli, sonuna kadar izleyebilir misiniz bilmiyorum. Bunlar senaryonun ön yüzü. Bir de buz dağının görünmeyen tarafı var; Ekolojik felaketler. Dünyayı bugüne getiren biziz farkında mıyız? Bir an önce bu sorumluluğu alıp üzerimize düşenleri yapmazsak, “Yuva” belgeselinde dediği gibi dünyanın 10 yıl sonra bütün kaynakları bitmiş olacak.
Maya Takvimi uzmanı Fatih Keçelioğlu, takvimin son gününün sanılanın aksine 21 Aralık 2012 değil, asıl tarihin 28 Ekim 2011 olduğunu söylüyor. Bu tarihle birlikte insanoğlunun bilincinde büyük bir değişim başlayacağına dikkat çeken Keçelioğlu, takvime göre 8 Kasım 2009 tarihinden itibaren “6.gece” adında bir döneme girileceğini ve bu dönemin ekonomik anlamda ciddi boyutlarda bir kriz getireceğini söylüyor. Keçelioğlu’na göre bu kriz artık büyük bir dönüşüme yol açacak. Artık geri dönüş olmayacak. Yani kar amaçlı iş yapan, doğaya uyumlu çözüm üretmeyen şirketler, perma kültür ve sürdürülebilir enerji kaynaklarını kullanmayan ülkeler ne yazık ki kendi kendilerini yok edecek. Evet oldukça sancılı, büyük çöküşlerle geçecek bir dönem bekliyor bizleri. Bu süreçte hem bireysel hem de toplumsal olarak neler yapmak gerektiğini Keçelioğlu ile konuştuk. Röportajı bu ay İnfomag’da köşemde yazdım fakat bu hali daha ayrıntılı şekli olup Alternatifkarma’ya özel; Fatih

28 Ekim 2011 dünyanın sonu mudur?

Hayır değildir. Mayalar kesinlikle böyle birşeyden bahsetmiyorlar. Bunun insan psikolojisi ile ilgisi var. Ruhumuzun derinliklerinde birtakım korkular besliyoruz. Özellikle dünyanın sonuna yönelik bir korku taşıyoruz. Bu da gerçekten kolektif bilinç. 10 binlerce yıl önce felaketler yaşamışız. Şimdi onu yansıtıyoruz. “Maya takviminin sonu geliyorsa dünyanın da sonu geliyordur” diyoruz. Direkt sıradan bir insan zihninde ilk akla gelen şey bu oluyor. Dolayısıyla mayalara baktığımızda hiçbir yazıtta “dünyanın sonu geliyor hepiniz öleceksiniz” gibi bir durum yok.

Peki doğal felaketler?

Bu takvimde böyle bir bilgi yok. Bilimsel olarak da mümkün görünmüyor. Jeolojik olarak dünyanın yerkabuğu oturmuş durumda. Büyük depremler, volkan patlamaları için bir neden yok. Her kafadan bir ses çıkıyor. Her araştırmacı kendi bakış açısından bir yorum getiriyor ve bunların büyük bir kısmı belirli bir bilimsel geçerliliğe sahip olmayan teoriler. Örneğin dünyanın kutuplarının yer değiştireceği gibi. Bunu mesela galaktik hizalanma denilen bir astronomik olayla bağlıyorlar. Halbuki böyle birşey yok. Çok fazla yanıltıcı bilgi var. Ben bile bir defa da hepsini hatırlayamıyorum. Maya takvimi ile ilgili özellikle internette çok faklı kaynaklar var. Foton kuşağı, ufoların gelişi gibi teoriler var. Ben bunlara şöyle bakıyorum; İnsanlar sorumluluğu kendinde görmek istemiyor ve bir şeylere yansıtıyor. Başına kötü bir şey gelecekse, yani ya Marduk gelecek, ya galaktik hizalanma olacak ya da ufolar gelecek. Tamamen sorumluluğu uzağa atmaktır bu.

Maya takviminde dönüşüm bizimle gerçekleşecek diyor değil mi?

Evet ama bu maya takviminin belirli bir yorumu. Hocam Carl Johan Calleman’a göre maya takvimi bilincimizin nasıl dönüştüğünü anlatıyor. Bu bizim üzerimizden oluyor, bizim dışımızda bir kaynaktan değil. Bunun bir kozmolojik, spiritüel bir merkezi var ama bu direkt bizi etkiliyor. Biz de evrenin bir parçasıyız. Benim dikkat çekmek istediğim asıl konu şu; Maya takvimini bir kenara atalım. Dünya zaten çok büyük bir felaketle karşı karşıya; Ekoloji felaketler. Yuva belgeselinde en sonunda verilen bir mesaj var; İnsanlığın şu anki gidişatını değiştirmek ve dünyadaki yaşamı öldürmemek için 10 yılı var. Yani saatli bir bomba gibiyiz. Dünya niye böyle? Bizim dünyayı kullanış şeklimizden, yemek yeme şeklimizden, tüketim alışkanlıklarımızdan, enerji tüketim alışkanlıklarımıza dayanıyor tüm felaketlerin nedeni. Dolayısıyla sorumluluk bizim elimizde. Bir şeyleri uyanıp düzeltmezsek zaten kendi sonumuzu hazırlayacağız. Bunun maya kehanetleriyle bir ilgisi yok. Para ve soyut değerler kendini gittikçe güçlenerek kendini ön plana koyuyor. Fakat bir taraftan da son 10 yıldır alternatif bir bilinç yayılıyor. Bu da diyor ki; “evet böyle gidersek dünyanın sonu olacak. Basit yaşayalım, et tüketmeyelim, organik beslenelim, perma kültürle ilgilenelim ve sürdürülebilir sistemler yaratalım.” Bu çok güzel bir dalga ve buna çok destek verelim. Dolayısıyla iş yapış şekli de çok faydalı şekillere dönüşebilir. Basitleşmek zorunda değil ama büyük resmi görerek iş yapmak gerekiyor. Sadece ben kar edicem ve bu yumurtaları satıcam dediği zaman bir yumurta fabrikası kuruyor. Gübresi geliyor, petrol harcanıyor, gübreler zaten petro-kimya ürünü. Tavuklar kötü bir yerde yaşıyorlar. Onlardan çıkan yumurta sağlıklı değil. Onlara yapılan antibiyotik insanları zehirliyor. Böyle bir zincir. Ama doğa ile uyumlu, sürdürülebilir sistemler yaratılırsa, ki perma kültür bu konuda çok çığır açıcı bir yöntem, çok daha sağlıklı işler yapabiliriz. Bunu yapmak da zorundayız zaten. Artı enerji teknolojileri de çok önemli. Örneğin Almanya tüm enerji kaynaklarının yüzde 30 gibi bir kısmını sürdürülebilir enerji kaynaklarından besliyor. ABD’de bu oran yüzde 2. Dollayısıyla diyor ki, bütün bu sistemleri gözden geçirmemiz gerekiyor. Yoksa büyük sıkıntılar yaşarız. Bu bize neyi söylüyor? Bilincimizde bir değişim oluyor ve bu her zaman kendi niyetimizle olmak zorunda değil. Bazı olaylar ve durumlar bizi ekolojik düşünmeye zorluyor. Bu da maya takviminin dinamiğinin özü. Maya takvimi diyor ki; Dünyaya bakış açımızı, dünya ile olan ilişkimizi etkileyen birtakım kozmik enerjiler var ve biz onlardan etkilenerek düşünüyoruz. Ve bu son 5 bin yılda dünyada bu şekilde bir düzen yarattık ve şimdi bu hatamızı fark edip bir alternatif yaratmaya çalışıyoruz. Bunun ilk sırasında bir gerilim var. Bu gerilim de bizi bir senteze getirecek ve orada da daha sağlıklı bakış açısına ulaşacağız. Ben pek çok spiritüalist gibi; ışık bedenlerimiz olacak, çakralarımızın hepsi açılacak, telepati yeteneğimiz gelişecek şeklinde görmüyorum. Daha ayakları yere basar bir şekilde bakıyorum olaya. Daha sosyal ve bilimsel bakıyorum. Maya takvimi bize aslında sosyo ekonomik dönüşümleri açıklıyor. Sosyo ekonomik olarak biz yeni bir düzene doğru gidiyoruz ve tabiî ki bu çok kolay olmayacak. Büyük kargaşalar, acılar, çöküşler, krizler olabilecek. Ama böyle bir bilincimiz olursa zaten başımızdan geçeni anlama şansına sahibiz. Korku ve panikle insanlar bugün eski inanca sarılmaya devam ediyorlar. Burada bir direnç var. Hopiler, mayalara yakın bir yerli kültür, diyor ki, zamanın bu aşamasında bir ırmağın kenarına tutunmamanız gerekiyor. Irmağın içine dalıp akmanız gerekiyor. Ama pek çok insan korkuyor. Korkunun ilacı bilgidir. Maya takvimi de sosyo ekonomik anlamda bizim nerden nereye gittiğimiz anlamında bize böyle bir ışık yakıyor.

Para konusunda yeni bilinç ne olacak?

Para bir soyutlama. Aslında bir kağıt parçası. Değerleri olduğu konusunda tüm insanlık hem fikir olduğu için paranın bir değeri var. Bu da bizim beynimizin sol tarafının ortaya attığı bir soyutlama. Sol beyin ben merkezli ve analiktiktir. Dünyada ulusların ortaya çıkması, toplumda hiyerarşinin ortaya çıkmasının altında yatan neden dünyaya bizim sol beyin üzerinden bakmamızdır. Buna 5 bin yıl önce başladık ve böyle bir bilinç yarattık. Şu anda olan şey ise, bunun bir alternatifinin uyanması ve aslında her şeyin bundan ibaret olmadığı. Biz aslında şu anda burada olanın değerli olduğunu görmeye başlayacağız çünkü öteki tarafta neye bakıyoruz; faizler, krediler, borsa sistemleri; Bunlar tamamen soyutlamaya dayalı. Bu da aslında bir taraftan insanlar arasında uçurumlar yaratıyor. Yuva filminde de gördüğümüz gibi, dünyada çok fazla sosyal göçler olacak. Sadece paradan dolayı değil, su ve yiyecek kaynaklarının tükenmesinde dolayı. Bunların altında yatan da yine o soyutlama şekli. Bizim için bir besin tüketmek ve kendi ihtiyaçlarımızı karşılamak bir kar amacı olmaya başladı. Bütün endüstriyel sistemler dünyanın dengesini bozuyor. Bunlar bize bir şekilde geri dönecek mutlaka. Böyle bir kriz yaşadığımızda düşüneceğimiz şey şu olacak; evet bu sistemleri kullanmayı bırakıp sadece şu an burada olan, doğa ile uyumlu ve dengeli olan, diğer insanları da herkesi düşünen bir ekonomik sistem yaratmak zorundayız. Bunun tam olarak nasıl olacağını bilemiyorum çünkü ekonomist değilim ama belki bugünkü para sistemi tamamen çökebilir. Yerine tamamen bambaşka bir alışveriş sistemi kurulabilir. Çok kolay olmayacak zaten çok zor ve büyük sancılar içerisinde olacak. Gerçekten dünya böyle bir yere doğru hızla gidiyor. İlerili görüşlü insanlar, iş adamları olarak şimdiden yapılabilecekleri yapmak gerek. Bu adımları atan iş adamları zaten yeni dünyada ayakta kalanlar olacak. Diğerleri büyük sıkıntılar yaşayacak.

Dönüşüm bizimle gerçekleşecekse, bireysel olarak kendimizi bu dönüşüme nasıl hazırlamalıyız?

Maya takvimi aslında şunu söylüyor; Evet bir ilahi plan var, bir yaradılış planı var. Sosyal ve bireysel hayatımız birtakım kozmik, ilahi enerjilere göre şekilleniyor ancak bu demek değil ki bizim hiçbir sorumluluğumuz yok bu olan bitende. Yüksek bir sorumluluğumuz var. Ben bir kenara çekiliyim, ne olacaksa olacak diye bir şey yok. “Bu dünya bir ilüzyondur, bu dünya yalandır, dünyadan el etek çekmeliyiz” gibi spiritüel bir algı var günümüzde. Bunun biran önce değişmesi gerek. Ruh ve madde birbirinin içindedir aslında. Biz maddesel, sosyal hayatımızı spiritüel yapmalıyız. Bu da çok fazla eylem gerektirir. Yani kendimizi pasifize etmek yerine çok daha aktif olmamız gerekiyor. Bu da aslında para dediğimiz şeyin yani madde dediğimiz şeyin de ruhsal olduğunu fark etmekte geçiyor. Onun ölü bir madde olmadığını, doğanın tanrının yansıması olduğunu fark etmemiz gerekiyor. Bir ormanı 5 ton kereste olarak görüyorsak gözlerimizde o zaman orada bir sorun var. İşte bunun değişmesi gerekiyor.

Maya takviminin bilgilerine neden ihtiyacımız var? Bu bilgiler olmadan bir dönüşüm yaşanamaz mı?

Bilinçli olmamızı ve bilinçlenmemizi sağlıyor. Şöyle bir benzetme vardır; bir balık suda yüzdüğünün farkında değildir. Su ile çevrilidir ama suyu görmez. Biz de insanlık olarak bir bilinç ırmağı içinde yüzüyoruz ve bunun belirli bir akışı var. İnişleri, çıkışları, zor köşeleri, rahat yerleri var ama biz farkında değiliz. Maya takvimi bizim bunu fark etmemizi sağlıyor. Hangi dönemlerde, hangi tarihlerde, nasıl enerjiler bizim bilincimize tesir ediyor? Bunu gördüğümüz zaman kozmik planla daha uyumlu akmamızı sağlıyor.

Bu takvimdeki kehanetlerin doğruluğuna nasıl inanabiliriz? Neye dayanarak güvenerek inanabiliriz?

Ben özellikle Caral Johan Calleman’ın araştırması üzerinden maya takviminin yorumuna inanıyorum. Temel farkı; Diğer bütün araştırmalar 21 aralık 2012 tarihine kilitlenmiştir ve o tarihe kadar bizim nasıl bir bilinç dönüşümünden geçtiğimize dair bize en ufak bir bilgi sunamamaktadır. Calleman ise, öncelikle 28 ekim 2011’in son tarih olduğunu söylüyor ve bu son tarihe, yani bilincin en son aşamasına girerken kademe kademe sürekli birtakım dönüşümlerden geçtiğimizi söylüyor. Ve bu tamamıyla test edilebilir bir yöntem. Biz şu anda 6. gündüzü yaşıyoruz ve 6. gece başlayacak. 6. gece başladığında (8 Kasım 2009) büyük ekonomik sıkıntılar tekrar başlayacak. Daha ciddi bir kriz, daha derin bir dönüşüm yaşayacağımızı gösteriyor. 3 Kasım 2010’a kadar sürecek. Ama zaten hiç geri gidiş olamayacak. Bilinç hep dönüşecek. Belki geçen yılki ekonomik krizden daha derin bir kriz yaşayabiliriz. Calleman medyum değil. Sosyolik, bilimsel bir araştırma yapıyor. Tabiî ki sezgilerini de işin içine katıyor. Geri gelirsek, 5. geceyi yaşadık 2008’de, bu piramidin sadece 8. katının 5. gecesidir. 1999’dan başlayarak dünyaya yeni bir farkındalık getiren bir bilinç katı bu. Piramidin bir alt katında gece ve gündüzler yirmişer yıl sürüyor. Bu beşinci gece denilen süreç 1932-1952 arasında yaşandı. Büyük buhran 1929 da yaşandı; Hitler, 2.Dünya Savaşı’nın yaşandığı dönem. 5. gece zaten en karanlık gece olarak biliniyor. En büyük yıkımı getiren, eski bilincin ölümünü sağlayan. Yani 2008’de yine aynı dönem; 5.gece bittiğinde Obama seçildi. 6.gündüz başladı. Kriz yavaşladı. Ancak yeni bir dünya yaratacaksak o zaman bizim bu sistemi değiştirmemiz gerekiyor. Gecelerde ekonomik krizler, gündüzler de rahatlama oluyor. Ama artık rahatlama olmayacak artık bu anlamda sona geldik. “Krizi atlatalım yine eski düzen gelecek” diye bir şey olmayacak. Besin, petrol, madenler sonsuz değil. Parmak çıtlatmasıyla yaratılmıyor.

Özgür insanın doğumu nasıl olacak?

İnsan hakikate ulaşamıyor. Ruhun hakikatinden tut da sosyal hakikat. İçtiğimiz su sağlıklı mı, yediklerimiz sağlıklı mı bunu bilmiyoruz. Sürekli bir toplumsal hipnoz var. İnsanların sürekli kendi güçlerinden çıkartıldıkları bir hipnoz bu. İlginç bir örnek var buna; Bu ay yine tam 6. gece başlarken bir film gösterimi giriyor 2012 ile ilgili. Bu film örneğin insanların tamamen korkmasını sağlayacak bir film. Ne işe yarıyor bu tür mesajlar? İnsanlar özgürlüklerinden ödün veriyorlar, korkmaya başlıyorlar ve kendi merkezlerinden çıkıyorlar. Yeni insanın doğuşu, bize gelen bu tür mesajları kendi filtremizden geçirerek olayın hakikatine uyanmamızla gerçekleşecek. Dünya çok kaotik bir noktada. Bunun sonunda ya yeni bir dünya yaratacağız ya da bu kaos bizi tamamen aşağı çekecek. Belki de kendi sonumuzu gerçekten hazırlayabiliriz. Böyle bir ihtimal her zaman var. Dolayısıyla sorumluluğumuzu almamız gerekiyor. Her insanın sorumluluğu var. Şu anda tek yapabileceğimiz bizim gibi insanları bulmak, örnek olmak. İnsanın dünyadan kaçmadan, kendi özünü ruhsal potansiyelini fark etmesi gerekiyor. Dünyanın içinde olup dünyayı dönüştürmek gerekiyor. Dünya iktidarı insanların sağlıklı düşünmesini engelleyecek birçok strateji uyguluyor. Elektro manyetik aletlerin yaydığı radyasyon, suya katılan, diş macununa katılan florid, besin maddelerindeki aspartam, birçok kanserojen madde. Bütün bunlar bizim daha yüksek bir farkındalığa ulaşmamızı engelliyor. Titreşimlerimizi düşürüyor. Evrende herşey titreşim. Baz istasyonları, kablosuz internet, elektro manyetik aletler hepsi dalga boyutumuzu düşürüyor. Örneğin şehirden çıkıp doğa gittiğimizde çok daha yüksek enerjiye ulaşıyoruz ve düşünce boyutumuz değişiyor. Bunlara da dikkat etmek gerekiyor. Cep telefonu için özel kulaklık kullanmak, kablosuz modemi gece yatarken kapatmak gibi birçok dikkat edilecek şey var. Örneğin, dikkat edilmesi gereken ve pek çok nedenle farkına varamadığımız genetik modifikasyonlu tohumlar konusu var. Dünyada küresel ısınmadan daha büyük sosyal sorunlar yaratabilecek bir mesele. Bu konuda da insanlar ne yazık ki uyutuluyorlar. Tohum yasası geçti mesela meclisten. Hormonlu gıda kimyasal zehirdir o kimyasalı vücut bir şekilde atabilir ama genetiğiyle oynanmış gıdalar sizin genetiğinize işliyor ve tamamen mutasyona uğratıyor sizi. İntihar geni diye bir şey var. Bulaşıcı bir şey. O sezon bütün hasatlar durabilir ve milyonlarca insanın açlıktan ölmesine yol açabilir.

İlişki sistemleri diye birşey duydunuz mu hiç? İlişkinin de sistemi olur mu dediğinizi duyar gibiyim. Peki ilişkide bir bilgelik ve akıl var desem size.

ilişki2Her türlü ilişki sistemleriyle çalışan profesyoneller için metodlar, araçlar ve yöntemler üreten bir kuruluş olan CRR Alliance, Ekim ayı itibariyle Takım ve İlişki Sistemleri Koçluğu Programı’nı (ORSC) İstanbul’da başlatıyor. Eğitim, CRR Alliance Türkiye Ortağı olan Akıllı İlişkiler şirketi tarafından organize ediliyor.
Geçtiğimiz günlerde sohbet etme olanağı bulduğum Akıllı İlişkiler İlişki ve Ekip Koçu Gülsün Zeytinoğlu’nun verdiği bilgilere göre, bu program koçların, ilişkilerle sistemlerle daha verimli çalışabilmesi için oluşturulmuş araçlardan oluşuyor. Program çok farklı alanların karmasından oluşuyor; Kuantum fizik, pozitif psikoloji, Zen budizmi, Gestalt, NLP ve daha birçok araç.
Zeytinoğlu, ilişki sistemlerinin ne anlama geldiğini şöyle açıkladı: “Çiçeğe müdahale edemezsiniz. Yapraklarının gideceği yön vardır onu da bir tek o biliyordur. Onun gibi ilişkinin DNA’sına yükleniyoruz. İlişkideki bilgelik ve akıla yükleniyoruz. Bireyler o ilişkinin sesi oluyor. Çünkü görünmeyen ilişki bireylerin ağzından konuşuyor. Bireyleri dinliyoruz, ama onu yargılamak ya da övmek için değil. Bunu kim niye yaptı diye sormuyoruz. Bu ne anlama geliyor diye bakıyoruz.”
ORSC Programı, takımların bilgelik, potansiyel ve yetkinliklerini vizyonlarına odaklamalarına, verimliliğin arttırılmasına, takım içinde ve ortaklıklarda sağlıklı ilişkiler yaratılmasına olanak tanıyan etkili, araştırmalarla desteklenen, denenmiş yöntemler sunuyor. Programa, takım liderleri, İK yöneticileri, STK ve diğer sosyal hizmet çalışanları, devlet birimlerinde görevli profesyoneller, danışmanlar, koçlar gibi değişimle uğraşan, takımlarda ve ilişkilerde verimlilik ve olumluluğu artırmayı hedefleyen profesyoneller katılabiliyor.
Belirli bir sektör odaklı olmadıklarına dikkat çeken Zeytinoğlu, eğitimin katılımcılara sağladığı avantajları şöyle anlattı; “Program, özellikle İK yöneticilerinin şirketlerin sistemini ve alt sistemleri iyi anlamaları açısından ilişkileri çok farklı şekilde görebilecekleri modüllerden oluşuyor. Örneğin eğitimin ilk bölümünü tamamlayanlardan yüzde 25’i koçtu, geri kalanlarlar İK yöneticileriydi. Program, ilişkinin aklını çok iyi kullandırtıyor. Duygusal zeka, sosyal zeka tamam ama bu program ilişki zekası sistemini katıyor bir üçüncü bacak olarak. Bu daha önce hiç adı konulmamış bir şey.”

Yönetici kendine dönük çalışmalı
Zeytinoğlu, “Şirketler bize mutlaka işler kötü iken gelmiyorlar. Örneğin iki farklı bölüm ortak bir projeye başladığında ya da yönetim değişiklilerinde çok faydalı oluyoruz. Değişim yönetimi için müthiş bir araç. Çok fazla donanım sağlıyor” dedi.
CRR Alliance’tan Arzum Akduran Köseoğlu’nun verdiği bilgilere göre, yöneticiler arasında çok fazla bilgi kirliliği var. Birçok eğitim alıyorlar, “şöyle yap, böyle davran” diye bir dolu şey öğretiliyor. Ama o kalıplarla davranmaya çalışıp kendi sistemlerine, neye ihtiyacı olduğuna hiç bakmayıp, red gelince de sıkıntı yaşıyorlar. “Ben nasıl bir ilişki içindeyim, bu ilişkinin neye ihtiyacı var. Bu kişinin sesi ne söylüyor. Benim sesim ne söylüyor ve ben bu kişiyle nasıl bir ilişki yaratıyorum diğerlerinden farklı?” şeklinde kendilerine dönük sorgulamalar yapmaları gerekiyor. 

Anlık motivasyonların devamı gelmiyor
Şirketlerin çoğunlukla ilişkiye bakmadan çalıştıklarını söyleyen Zeytinoğlu, “Kurslar açıyor, yoga eğitimi veriyor, geceleri eğlenceye götürüyorlar. Ağaçtan zıpladın ettin ama o anlık motivasyon için mükemmel. Bunların da işe yaradığı yer var. Bunları destekliyorum ama burada yapılan şeylerin sürdürülebilir olması, desteklenmesi gerek.” Zeytinoğlu, herkesin sesine çok değer veridiklerini ve derin demokrasi dediğimiz bir kavramla çalıştıklarından bahsetti; “Herkesi dinliyoruz, herkesi duyuyoruz. Hoşumuza gitmeyen sesler vardır ya biraz marjinal kalır şirketin içinde. Konuşur kimse dinlemez. Onları da alıyoruz. Nasıl vücudunuzda bir yeri kesip atamıyorsanız bu ilişkide de bunun bir anlamı var. Sessizin de söylediği bir şey vardır onu da katıyoruz. Sosyal olaylarda da çok etkisi olabilecek yöntemler içeriyor. Birbiri ile zıt, çatışma halinde olabilecek kişileri de bir araya getirdiğiniz zaman aslında toplumsal barışa götürecek bir bacağı da var. İlişki sistemleri, Güney Afrika’da siyahlarla beyazlar arasında kullanıldı, İrlanda da kullanıldı. Gay, lezbiyen ilişkilerinde, kadın-erkek ilişkilerinde kullanılabiliyor. Bütün mesele birbirini dinleyebilmek.”
Henüz dünyada da çok yeni olan ORSC eğitim programı, ilk olarak Amerika’da başlamış. Bugün İngiltere, Dubai, Güney Afrika, Kanada, Türkiye ve kuzey ülkelerinde veriliyor. Program aralıklı olarak toplam 6-7 ayda tamamlanıyor.

*İnfomag Ekim sayısı köşe yazım.

Ses ile iyileşebilmek

ses1İnsan sesinin önemini ve boyutlarını düşündünüz mü hiç? Ben hiç düşünmemiştim ta ki James D’Angelo’nun “İnsan Sesinin İyileştirici Gücü” adlı kitabını okuyana kadar. Bir nefes seminerinde edinmiştim bu kitabı ve uzun zamandır kitaplığımda durmaktaydı. Neyse ki bu ay okuma fırsatı buldum. Oldukça ilginç bir kitap. Yazar, insan sesinin her türlü iyileştirici etkisini, sesli ve sessiz harflerden başlayıp gülerken ya da ağlarken çıkardığımız seslere kadar ayrıntılı bir biçimde anlamları ve özellikleriyle açıklıyor. Şarkı söylemenin ruhsal ve fiziksel sağlığımız üzerindeki gücünü anlatıyor. Ayrıca çakralarımızdaki (omurganın başlangıcı ile başın en üst noktası arasında konuşlanmış döngüsel enerji  anaforları) tıkanıklıkları açabilmemiz için nasıl kendi mantralarımızı  ve vokal yöntemlerimizi oluşturacağımız konusunda da yol gösteriyor.

Çakraların tonlanması
Bu bölüm özellikle ilgimi çekti. Yazar “Çakraların Tonlanması” başlıklı bölümde her çarka için farklı bir tonlama egzersizi veriyor. Birçok nedenden dolayı çakralardaki doğal enerji akışı bozulabiliyor; Örneğin aşırı çalışma, bastırılmış duygular, vücut yapımıza uymayan yiyecekler ve içecekler. Yazara göre, ses rezonansları çakraların titreşim değerlerini değiştirme gücüne sahip. Tonlama verimli olduğunda, çakraların yolu üzerinde herhangi bir noktadaki enerji tıkanıklığının ortadan kalktığını hissederiz.
Kitabın bu bölümünden kısa bir alıntı; “Çakraların vokal tonlamasında sadece tekbir sistem yoktur, yani belirli frekansların sessiz/sesli harflerle bileşiminden oluşan hiçbir sistem her bir birey için başarıyı garantileyemez. Doğuda en iyi bilinen sistem Tantra Yoga’dır, batıda ise temellerini sesli harflerin frekans değişimlerinden alan birkaç yöntem bulunmaktadır. Fakat çakraların, ortaklaşa kabul edilen Do majör ölçüsünün yedi notasına bağlanması gibi, müzikal tonları çakraların yedisine de bağlayan evrensel bir sistem yoktur. Dahası, insanlar için belirli bir çarka frekansı serisi olduğuna dair hiçbir bilimsel kanıt bulunmamaktadır. Olduğunu düşünsek bile frekanslarının bazıları veya tümü insan sesinin vokal değerleri dışında bulunuyor olabilir.”

En ruhani harf ; H
Yazar, H harfinin sessiz harfler içinde en ruhani olanı olduğunu ve aynı zamanda bu harfin Hint felsefesinde prana olarak bilinen yaşam enerjisinin akışını düzenleyen nefesimiz ile bağlantılı olduğunu söylüyor. Gülmenin anahtarının da H sesinde yattığını vurgulayan yazar, bu harfle ilgili şu ilginç tespitlerde buluyor; “Çeşitli sesli harfler sayesinde gülme sıklığında birçok farklılık olmasına rağmen, öncü H harfidir v nasıl seslendirildiği de iyileştirici özelliklerini etkiler. Hepimiz biliyoruz ki, eğer çok şiddetli ve uzun süre gülersek yanlarımız ağrımaya başlar. Bunun sebebi de nefese ağlı güçlü bir H sesi çıkarmak için karın kaslarımızı kullanmak zorunda oluşumuzdur.  Nefes kuvvetlice bedenimizin üst tarafına yönlendirildiğinde, esas arındırıcı H sesi olur. Bu işlevi yerine getirirken, rota üzerindeki bezelerimizi ve onlara bağlı çakralarımızı da harekete geçirir.

Şarkı söylemeye devam
Diğer harflerle ilgili de birçok açıklama var kitapta ama H harfinin yarattığı etkiler çok ilginç geldi bana. Bir de şarkı söylemenin iyleştirici etkisine değinmiş yazar. Çocukluktan itibaren aslında doğal olarak hepimizde var kendi sesimizi her anlamda kullanabilme yeteneğimizi büyüdükçe kaybettiğimizden bahsediyor. Örneğin benim kızım çok yapıyor bu aralar; durup dururken kendi bir şarkı uyduruyor. Hem melodisi hem sözleri uydurma yani. Sürekli bir şeyler mırıldanıyor. Hatırlarsanız mutlaka siz de yapmışsınızdır benzer şeyler çocukken. Daha sonra büyüdükçe bunlar duşta ya da yemek yaparken mırıldanmalara dönüşüyor. Ama gün geliyor öyle bir koşuşturmaca alıyor ki bizi duşta şarkı söyleyecek kadar bile vaktimiz olmuyor. İşte yazar bu noktada çok dikkatli olmamız konusunda bizi uyarıyor çünkü bu doğal yeteneğimizin aslında iyileştirici gücü varmış; Yani şarkı söylemenin!
Bakın ne diyor; “Şarkı söylemek insan sesinin doğal eğilimidir ve iyileştirme anlamında konuşursak, konuşma eyleminin ötesindeki bir seviyededir. İlk insanın lisanı, günümüzde çocuklarımızda olduğu gibi, doğal şarkılar söylemekti ve belki de ses tonuna göre bu kuş sesine daha yakındı. Bugün halen bu tür sesleri bazı Afrika ve Uzak Doğu dillerinde duyuyoruz. Şarkı söylemek tartışmasız sağlıklı bir eylemdir. Çünkü diyafram ya da gırtlak, şarkı söylerken konuşmaya oranla daha büyük bir rezonans etkisi ortaya çıkartmaktadır ve sıklıkla doğal olmayan  konuşma biçimleri şarkı söylerken çıkan seslerle bertaraf edilir. Çok sayıda insan kendileri müzik yapmak yerine edilgen müzik dinleyicileri haline geldiler. Eğer şarkı söylemeyi sadece olumlu titreşimler yaratmada ille de model olması gerekmeyen eğlendiricilere bırakırsak, gelecek nesiller doğal bir iyileşme yöntemiyle bağlarını tamamen koparmış olacaklar.”

*İnfomag Ağustos köşe yazım.