Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...



İnfomag yazıları’ kategorisi arşivi

Yaz kitabı olamayacak kadar güzel

Aykut Oğut’un kapağı aynalı kitabını plajda, havuzda görüyorum insanların elinde. Aynaya bakıp saçını falan düzeltenler var…Ama bence siz siz olun yanınıza bir de kalem alın bu kitabı okurken.

Birçok kişisel gelişim kitabı okudum bugüne kadar. İnanın sayısını bilemiyorum. Hem bu köşede hem de blogumda (Alternatifkarma) yer veriyorum okuduğum kitapların analizlerine. Ne düşünüyorsam açıkça, kalbimden yazıyorum bütün şeffaflığıyla. Ama bu defa gerçekten çok iddialı bir önerim var size. Mutlaka okumalısınız diyorum adı olmayan bu kitabı. Kapağında kocaman bir ayna var ve de yazarı Aykut Oğut. Aslında kitabı ilk gördüğümde bir anlam veremedim. “Yok canım bu kadar hızlı ikinci kitabı çıkarmış olamaz. Herhalde Evrenden Torpilim Var’ı farklı bir kapakla tekrar bastı” dedim ve incelemedim bile. Sonra bir dost sohbetinde bahsedildi yazarın ikinci kitabının çıktığından. İlk fırsatta aldım ve bir solukta okudum. İlk kitabın tamamlayıcısı niteliğinde ama ben aynalı kitabı ilkinden daha çok sevdim. Tabii ayna çalışmalarına ne kadar önem verdiğimi bilirsiniz, hep söyler dururum ya “Bir konuda sıkıntı mı yaşadınız önce aynaya bakın” diye. İşte kitap beni buradan vurdu öncelikle, köşemin ismiyle de birebir aynı olması da tesadüf olmasa gerek. Bir de yazarın kendi yaşamından birebir verdiği örnekler, kendi yaşanmışlıklarıyla kendine yönelik yaptığı tahliller, içsel çalışmaları ve vardığı sonuçları bütün samimiyetiyle en ince ayrıntısına kadar anlatması çok hoşuma gitti. Çünkü kendimi okuyormuşum gibi hissettim. Öyle ki kitabın bazı yerlerini sanki ben yazmışım gibi.

Bu köşede ayda bir ama blogda çok daha sık yazıyorum kendimle ilgili, yaşadıklarımdan, kendimle içsel konuşmalarımdan bahsediyorum. Bazen çok yakın arkadaşlarımdan hatta ailemden bile şöyle diyenler olur; “Ya sen bu kadar kişisel gelişim çalışmalarının içindesin, o kadar okuyorsun ama halen bir şeylere öfkeleniyorsun, hastalanıyorsun, sinirleniyorsun…vs.”

Birkaç yıl öncesine kadar fena bozuluyordum bu duruma. Gerçekten bir şeyleri yanlış yapıyorum herhalde diyordum ama baktım ki durum öyle değil ve ben her geçen gün her deneyimimden daha fazla şey öğreniyorum. Artık son zamanlarda ben de cevap olarak her defasında “İyi ki böyleyim” diyorum. Oğut bu konuya nefis bir şekilde açıklık kazandırmış, çatladım gülmekten okurken; “Elbette kendi üstünüzde çalışın, ben de çalışıyorum, ama bunu tamamlanacağınızı, olacağınızı, ereceğinizi sanarak ya da buna benzer niyetlerle yapmayın. Sizi bekleyen tek şey hayal kırıklığı olacak benden söylemesi. Evren’de bir yamukluk olduğu için değil, sürekli genişlediği için. Her gün her halinizle zaten tamsınız. Evren genişlediği için, yeniden öğreniyoruz hepsi bu.”

Bence daha önce hiç yapılmamış bir şeyi başardı yazar. Kişisel gelişimi birebir yaşanmışlıklarıyla, bütün maskelerini düşürerek, tamamen koşullardan, yargılardan arınmış bir şekilde herkese anlatabildi. Hem de oldukça sade ve anlaşılır bir Türkçe ile.

“Ben ne biliyorsam, aslında siz de biliyorsunuz” diyen Oğut, bugünün insanın içinde bulunduğu sıkıntılardan ve kaos ortamından çıkabilmesi için tamamen kendine inanması ve kendi yöntemlerini keşfetmesini öneriyor; “Onca filozof, din adamı, düşünür geldi, gitti, neden hala cevabı bulamadık? Cevap aslında herkesin kendi içinde yatıyor. Kendi doğrularını yaşamak isteyenlere ya deli dedik ya da çıkıntı. Elbette etrafımızdakiler, bizim kendi doğrularımızı bulup çıkarmamızı, kendi doğrularımızla yaşayabileceğimiz fikrini desteklemek istemiyor. Kötü niyetlerinden yapmıyorlar bunu, sadece korkuyorlar. Onlar bu durumlara katlanacaklarına siz değişin ve onlar gibi olun istiyorlar. Kendimiz gibi kaç kişi varsa, ne kadar insan varsa o kadar güvende ve önemli hissettik. Hadi bakalım artık kendi doğrularınızı itiraf etme zamanı geldi.  Kapatın kitabı, ayna sizi bekliyor.”

Mutlu olmak için değil asıl mutsuz olmak için sebeplere ihtiyacımız olduğundan bahseden Oğut, “Pazartesi iş yerinde kavga edip, akşam sevgilinizle atışıp, Salı günü taksicinin birine çatıp, Çarşamba günü facebook’a “hayat bu kadar acımazsızsın” yazıp, ardından bir de hüzünlü bir şarkı ekleyip, Cuma günü yorgunluktan bitap düşüp, Cumartesi günü falanca workshop’a veya kuantum kişilik bilmemnesine katılmakla kişisel gelişim olmaz. Kişisel gelişim, eğlenceli, keyifli, havuz başında bir kadeh şarapla bile yapılabilecek ciddi bir iştir. Bunları neden söylüyorum? Çünkü yaşadığımız kısır döngülerin içinde kalmamızın yegane nedeni, nehrin içine düşmüş bir dal parçası gibi sürüklenerek yaşıyor olmanız” diyor.

Yazarın eşi Esra Oğut ile birlikte kurduğu bir de web sitesi var; http://www.ayrasehri.com/. Günlük bültenler çok eğlenceli, kaçırmayın derim.

*İnfomag Ağustos köşe yazım.

Bedenini sev

Üniversite yıllarındaydım sanırım ‘sağlıklı beslenme’nin ne demek olduğunun ilk farkına vardığımda. Malum bol stresli bir üniversite sınavından çıkmıştım ve en çok istediğim bölümlerden biri olan gazeteciliği kazanmış olmanın verdiği rahatlıkla iyice de salmıştım kendimi. Hafif balık eti olan bedenim baktım ki gittikçe daha bir yuvarlak hale geliyor. Son çare olarak bir spor salonuna kayıt oldum ve spor hocamın desteğiyle sıkı da bir diyete girdim. Sonunda 9 kilo verdim ve istediğim bedene ulaştım. O gün bugündür hep dikkat ettim ama bir daha da diyet yapamadım. Ne zaman ki yoga ile tanıştım bedenim için neyin iyi olabileceğine kafa yormaya başladım. Bugün artık bedenimin gerçekten istemediklerini yememeye çaba gösteriyorum. Kilo alıp almamak ise gerçekten çok da umrumda değil çünkü zaten sağlıklı beslendiğinizde ve bedeninizi çalıştırdığınızda kilonuzda fazla değişiklik olmuyor.

Öte yandan insanın kendi bedenini her şeyi ile sevmesi gerektiğini düşünüyorum. Her ne kadar popüler kültür bize bunun tam tersini dayatsa da gözümüzü açık tutmakta fayda var. ‘Örnek anneler’ olarak doğumdan 2 ay sonra işe dönen süper modellerin haber yapılması, 5 yaşında çocukların elinde partiden çıkmış kıyafetleri ile ve yoğun makyajlı Barbie’lerle oynaması, 50 yaşında bir sanatçının plajda fotoğrafı çekilip kiloları yüzünden rencide edilmesi, bütün reklamlarda mutlu insanların süper fit ve güzel görünmesi buna sadece birkaç örnek. Bir yandan her daim fit olmamız gerektiği pompalanırken, diğer yandan abur cubur reklamları aldı başını gidiyor ve okul kantinlerinde çocuklar birbiriyle yarış ediyorlar gofret ve bisküvi yemede. Çocukların kimileri obezite sınırında, kimileri de yediklerini gizli gizli kusuyor. Mis gibi ev yemekleriyle beslenen, açık havada oyunu bilgisayara tercih eden çocuklar çok az bugün.

Bedenim için iyi olanları yiyorum derken sürekli sebze, meyve ile besleniyorum sanmayın, sonuçta şehir insanlarıyız ve her ortama girip çıkıyoruz. Fakat dikkatli olur özellikle de alışverişlerimizde etiket okuyabilme bilgisini edinirsek büyük yol katetmiş oluruz. Etiket okumak hem size hem de ailenize ummadığınız faydalar sağlar. Katkı maddeli her tür yiyecek ve içecekten sizi uzak tutar ve yarının çocuklarını da bilinçlendirmenizde önemi büyüktür.

 En Çok Dikkat Edilmesi Gereken Gıda Katkı Maddeleri

Benzoik Asit (E210) ve Sodyum Benzoat (E211) gibi Benzoatlar – Soslar, margarin, ketçap, mayonez gibi gıdalarda kullanılır. Alerji ve astım hastalarında ataklara neden olabilir. Kanserojen olduklarından şüphelenilmektedir.

BHA (E320) ve BHT (E321) – Yağlarda, hazır çorbalarda ve cipslerde antioksidan olarak kullanılır. Alerjik reaksiyonlara neden olabilir. Kanserojen olduklarından şüphelenilmektedir. Bazı Avrupa ülkeleri ve Japonya’da kullanımları yasaktır.

Sunset yellow (E110), Tartrazin (E102), Amaranth (E123), Patent Blue V (E131), Green S (E142) gibi Gıda Boyaları – Renk vermek için şekerleme, dondurma, toz içecekler, salata sosu ve ketçap gibi pek çok gıdada kullanılırlar. Alerjik reaksiyonlara, astım ataklarına, çocuklarda hiperaktif davranış bozukluklarına neden olduklarından ve kanserojen olduklarından şüphelenilmektedir. E123 ve E110, ABD ve Avrupa’nın pek çok ülkesinde yasaklanmıştır.

Nitrat ve Nitritler (E249, 250, 251, 252) – Koruyucu, renklendirici ve lezzet artırıcı olarak sosis, salam gibi gıdalarda kullanılırlar. Baş ağrısı ve kurdeşene neden olabilirler. Vücutta kanserojen bir madde olan nitrozamine dönüşürler.

Aspartam (E951) – Diyet gıdalarda kullanılan yapay tatlandırıcı. Çok kullanıldığında vücutta şişmelere ve başta sinir sistemiyle ilgili olmak üzere çok sayıda soruna neden olduğu iddia edilmektedir.

Siklamatlar (E952) – Diyet gıdalarda kullanılan yapay tatlandırıcı. Kansere neden olduğu için ABD’de yasaklanmıştır.

Sülfitler (E220, 221, 222, 223, 224, 225, 226, 227, 228) – Çeşniler, deniz ürünleri, jöleler, kremalı bisküviler, kurutulmuş meyveler, meyve suları, konserve sebzeler, dondurulmuş patates ve hazır çorbalarda, bira, şarap gibi içeceklerde bulunurlar. Sülfitler göğüste sıkışma, kurdeşen, karında kramp, ishal, başta yanma hissi gibi bulgulara neden olabilirler. Duyarlı astımlılarda astım atağını tetikleyebilirler. Bazı vitaminlerin vücutta yıkımına neden olurlar. ABD’de bazı ürünlerde kullanımları yasaklanmıştır. Bu gıda katlı maddelerinin tümü ülkemizde kullanılmaktadır.

Değişim önce dilimizde başlamalı

Küçükken anneannem ya da dedem kafamı masaya çarptığımda, masaya vururlardı ve “Hımm ne yaptın bakalım sen bizim kızımıza bakalım” diye masayı azarlarlardı. Bu davranışı daha sonra birçok büyükanne ve dedede hatta anne, babalarda da gördüm. Öyle yer etmiş ki bende anne olduğumda en karşı çıktığım ve sevdiklerimi “sakın yapmayın” diye uyardığım durum bu oldu. Oysa ki bir çocuğun kafasını masaya çarpmasından doğal ne olabilir ki değil mi ama bunun için masayı dövmek neden? Sonradan okuduklarım ve araştırdıklarımdan öğrendim ki bu davranış çocuğa “senin canını acıtanı sen de acıt” mesajı veriyormuş. İşte bu mesajlarla büyüme sürecine girip sonra ilkokula başlayınca bize hakaret edene biz de hakaret ediyor hatta bizi iten, döven çocukları biz de dövüyoruz. Ve şiddet böyle çaktırmadan giriyor hayatımıza hiç çıkmamacasına. Sonunda bugünkü halimize geliyoruz ve “dünya bizim canımızı acıtıyorsa biz de ayakta kalabilmek için onu acıtırız” felsefesini güderek yaşayıp gidiyoruz. Ama gerçek anlamda yaşıyor muyuz yoksa sadece hayatta kalmaya mı çalışıyoruz onun farkına varmak gerek. Çok sevdiğim bir kitap olan Tanrılar Okulu’nun yazarı Stefano E. D’Anna’nın dediği gibi “Dünya böyle çünkü sen böylesin”. Şu koskoca evrenin bizim şahane bir yansımamız olduğu gerçeğini kabul edelim artık hadi. Bizler değişmedikçe dünya değişmeyecek. Değişim de bizim dilimizden ve iletişim şeklimizden başlayacak öncelikle. Öfkemizi bile sevgiyle ifade edebilecek iletişim becerisini kazandığımız gün bireyler, aileler, toplum, kıtalar yani dünya daha şevkat dolu bir yer olacak.

Marshall Rosenberg, Şiddetsiz İletişim yaklaşımını ortaya koymadan önce “En zor şartlar altındayken bile doğamızdaki şefkate bağlı kalabilmemizi sağlayan nedir” diye düşünmüş ve bu sorunu yanıtlarını aramış uzun yıllar. Araştırmaları sonucunda ise, şefkatli kalabilme yeteneğimizi etkileyen sebepler üzerinde çalışırken, dilin ve kelimeleri kullanış şeklimizin ne kadar önemli olduğunu fark etmiş. Ondan sonra iletişime – konuşma ve dinleme – yönelik özel bir yaklaşım getirmiş. Bu yaklaşımı, doğamızda var olan şefkat duygusunun gelişmesini sağlayacak şekilde bizi kendimizle ve diğer insanlarla birleştiren, böylece birbirimizle gönülden bir alışverişe, paylaşıma yönelten “Şiddetsiz İletişim” olarak tanımlaşmış. Burada şiddetsizlik sözcüğünü Gandhi’nin kullandığı anlamda, yani “şiddetten arındığında yüreğimizde doğal olarak var olan şefkat hali” anlamında kullanıyor. 

Mahatma Gandhi’nin torunu Arun Gandhi, 1940’larda ırk ayrımcılığı yapılan Güney Afrika’da derisi koyu bir kişi olarak büyümenin zorluklarını çok derinden yaşamış. Bu anlamda öfkesini ve içindeki intikam duygusunu hafifletmesi için ailesi tarafından 18 aylık kısa bir süre için dedesi Mahatma Gandhi’nin yanına Hindistan’a gönderilmiş. Sadece 13 yaşıdaymış. Arun Gandhi, dedesinden öğrendiklerini şöyle özetliyor; “Dedemden öğrendiğim pek çok şeyden biri de şiddetsizliğin derinliğini ve kapsamını anlamak; hepimizin şiddet dolu olduğunu, bu yüzden davranışlarımızda nicel bir değişim yaratmamız gerektiğini kabul etmekti. Çoğu zaman içimizdeki şiddeti kabul etmeyiz çünkü bu konuda cahiliz. Şiddetli olmadığımızı varsayarız çünkü bizim için şiddet, dövüşmek, öldürmek, dövmek ve savaşlardır ki bunlar da normal insanların genelde yapmadıkları şeylerdir.

Beni bu konuda ikna etmek için dedem benden soyağacı oluşturmak için uygulanan kuralları kullanarak şiddetin soyağacını çıkarmamı istedi. Onun savunduğu şey, eğer ben dünyada var olan şiddeti anlar ve kabul edersem şiddetsizliğin kıymetini daha iyi bilecektim.

Her akşam o gün olanları, deneyimlediğim her şeyi, okuduklarımı, gördüklerimi ve başkalarına yaptıklarımı analiz etmeme yardım etti ve soyağacının üzerine bunları, eğer şiddetin yer aldığı durumlarda fiziksel güç kullanılmışsa “fiziksel” başlığı altına veya eğer duygusal acı veren türde bir şiddetse “pasif” başlığı altına yerleştirmemi istedi.

Birkaç ay içinde odamdaki bir duvar, dedemin fiziksel şiddetten daha sinsice olarak tanımladığı pasif şiddet olayları ile örtüldü.

Ondan sonra, bana pasif şiddetin eninde sonunda, birey veya bir topluluğun üyesi olarak, şiddet kurbanı olan kişide öfke yarattığını ve onun da sonuçta şiddetle tepki verdiğini açıkladı. Diğer bir deyişle fiziksel şiddetin ateşini körükleyen şey, pasif şiddetti.

Bu kavramı anlamadığımızdan veya takdir etmediğimizden, barış için sarf ettiğimiz gayretler ya meyve vermiyor ya da kazandığımız barış kalıcı olamıyordu. Önce cehennem ateşini körükleyen yakıtı kesmezsek yangını nasıl söndürürdük?”

Marshall Rosenberg’in “Şiddetsiz İletişim Bir Yaşam Dili” kitabı taze çevrildi Türkçe’ye ve raflarda yerini aldı. Beni derinden etkileyen önsözü de Arun Gandhi yazmış. Her satırı sindire sindire okunası bir kitap. Keyifli okumalar…  

*Mayıs köşe yazım

Fukuşima 50

“Gönüllü olarak fukuşima nükleer tesislerinde bulunan ve an itibari ile yüksek radyasyon zehirlenmesinden dolayı kısa bir süre sonra (haftalar belki de günler içinde) ölüme mahkum insanlardır.

Tamamı santral çalışanı olan bu 50 kişi, deprem ve tsunamiyi takip eden patlamaların ardından tahliye edilmektense santralde kalıp duruma müdahale etmeyi tercih etmişlerdir.

Neredeyse 1 hafta reaktöre deniz suyu vererek aşırı ısınan rod’ları soğutmaya çabalamışlardır. Yetkililer şu ana kadar içlerinden 2 kişi ile telefon bağlantısı kurabilmiştir ve bu iki kişi “öleceklerini bilerek çalışmaya devam edeceklerini” açıklamıştır.

Eğitimli ve şu an için yeterli teçhizata sahip olmalarına karşın, uzun süreli olarak inanılmaz yüksek dozlarda radyasyona maruz kalmaktadırlar. Sonları muhtemelen liquidatorlar ile aynı ve belki de daha kötü olacaktır. Maruz kaldıkları radyasyon dozu tahminen bu sabahki patlamadan sonra öylesine yüksek seviyelere ulaşmıştır ki, koruyucu giysilere rağmen vücuda aldıkları rad sebebiyle kanser olmak gibi 1-2 yıllık uzun bir hastalık sürecinden bahsetmek bile mümkün değildir, ömürleri reaktördeki radyasyon seviyesine bağlı olarak haftalar ve günlerle sınırlıdır.

Fukushima 50 olmasaydı, santraldeki durum şu an için çok ama çok daha korkunç olabilirdi, çünkü içeri deniz suyu vererek bir meltdownu engelleyen neredeyse tek şey onların çabasıdır.

Halen hayatta olan insanlardan gelecekte nasıl saygıyla anılacaklarını ve bu saygıyı neden hak ettiklerini açıklayarak bahsetmek çok acı verici bir durum.

Aileleri bu kişilerle haklı gurur duymalıdır (her ne kadar kayıplarının acısını hafifletmeyecek olsa da), çünkü hiçbir hiyeraşik baskı, emir veya zorlama olmaksızın, tamamen gönüllü olarak ölmeyi ve başkalarını kurtarmayı seçmişlerdir.”

Ekşi sözlükte “Fukuşima 50” yukarıdaki satırlarla tanımlanmış. Japonya depremiyle ilgili beni en fazla etkileyen durum bu oldu. 50 santral görevlisinin ölüm pahasına radyasyona maruz kalarak görev bilincinden vazgeçmemeleri. Düşünsenize siz bu görevlilerden birinin annesi ya da babası olsaydınız ne yapardınız? Ben hep bunu düşünüyorum günlerdir. Bir noktaya kadar itiraz edebilirdiniz belki ama karşılaşacağınız direnci görüp eninde sonunda çocuğunuzun verdiği karara saygı duymaktan başka çareniz kalmazdı. “Boşver çocuğum koskoca Japonya’nın kaderi sana mı kalmış” derdiniz? Ya da “Her ne yaparsan yap yanındayız” mı derdiniz? Ne zor bir süreç değil mi?

Japon halkı gerçekten de tüm dünyaya örnek olacak bir metanet ve teslimiyet sergilediler bu felaket sonucunda. Hemen hemen hiç yağmalama yapmamaları, birbirlerini acıtıcı tavırlardan mümkün olduğunca kaçınmaları, yemek kuyruklarında huzursuzluk yaratmamaları ve her lokmalarını evcil hayvanlarıyla paylaşmaları hepimize kapak olsun. Daha köprü trafiğinde birbirimizi boğazlayacak duruma gelen biz, böyle bir felakette ne yaparız kimbilir. Olanı olduğu gibi kabul edebilir miyiz acaba Japonlar gibi? Belki de yaparız bilmem ki, böyle bir felaketin ardından neyin kavgası kalır ki zihinde? Halen öfke kalıntıları kalırsa, zaten dünya yok da olsa, zihin sakinlemez, huzur bulmaz. Gerçi ille de felaket olması gerekmiyor ya teslimiyet duygusu için.

Hep yazıyorum, söyleşiyorum konunun uzmanlarıyla sizin için, doğa olaylarının artacağını ve buna karşı hem bedenen hem ruhen güçlenmemiz gerektiğini söylüyorum ya buradan. İşte gün bugün arkadaşlar. Güçlenme ve farkında olma vakti artık. Kenetlenme, ‘bir’ olma zamanı. Tek bir dünya düşünme, farklılıklarla kabul edip sevebilme zamanı. Sahip olduklarımızı, sahip olamayanlarla paylaşma zamanı. Büyük bir değişime gebe önümüzdeki günlerde dünya. Bu değişime direnmemeyi ve farklı bakış açıları geliştirmeyi seçelim.

Kitap önerisi;

Tehdit, zorlama, baskı yerine gönül bağı, korku yerine sevgi ile ebeveynlik nasıl olur merak ediyorsanız Pam Leo’nun “Çocuklarla El Ele Ebeveynlik” kitabını mutlaka okumanızı öneririm.

Connection Parenting-Çocuklarla El Ele Yöntemi’nin yaratıcısı Pam Leo‘nun kitabı Gün Yayıncılık tarafından dilimize kazandırıldı. Baskısı yakında kitapçılarda olacak kitabın e-kitap hali bugün internet üzerinden satış yapan sayfalara girdi. Yöntemi yaklaşık 2 yıldır deneyimleyen biri olarak şunu söyleyebilirim; Sadece ebeveyn olarak değil insan olarak hayatınızın her alanına sihirli bir dokunuş yapacak bir yöntem. Aslında hep içinizde olan, doğuştan bildiğiniz ama farkında olmadan kaybettiğiniz değerlerinizi tekrar bulmanızı sağlıyor. 

*Nisan köşe yazım

Güneşe dikkat

Son 6 ayda güneşteki patlamaların  ne kadar sıklaştığının ve arttığının farkında mısınız? Güneşteki bu hareketliliğin hem fiziksel hem de ruhsal bedende ne gibi etkiler yaptığını gözlemleyelim. Örneğin anlamsız yere depresif ruh halinde olabiliriz, bedenimizin çeşitli yerlerinde tanımlayamadığımız ağrılar hissedebiliriz, hormonal düzenimizde de değişimler görebiliriz. Çünkü makro kosmosda ne oluyorsa mikro kosmos yani canlılar da bu durumdan etkileniyor. Evrenin bir yansıması olduğumuzu düşünürsek, güneş aktivitelerinden ne boyutta etkilenebileceğimizi de daha iyi anlayabiliriz.

Elektromanyetik dalgalardan nasıl korunalım?

1. Sabah mümkün oldukça erken kalkıp akşam da mümkün oldukça erken yatın. Böylece güneş ışığından daha fazla yararlanıp, ışıkları daha az kullanacaksınız ve evinizdeki kirliliğin azaltılmasına katkıda bulunacaksınız.

2. Elektrikli aletleri olabildiğince az kullanmaya çalışın. Örneğin büyük bir temizlik yapmıyorsanız elektrikli süpürge yerine, bez ya da paspasla silin. Mutfakta eski usul meyve suyu presleri ve el mikserleri kullanabilirsiniz.

3. Bağışıklık sisteminizi güçlü tutun. Bol meyve sebze (mümkünse organik), probiyotik (kefir, yoğurt) içeren bir beslenme alışkanlığı edinin olabildiğince güneş ışınlarından yararlanmaya çalışın. En az 8 saat uyumaya özen gösterin.

4. Pek çok kimyasal toksin içeren kişisel bakım, temizlik ürünlerini doğal alternatifleriyle değiştirin. Örneğin deodorant yerine sodyum bikarbonat (yemek sodası) kullanmayı deneyin. Çok daha memnun kalacaksınız.

5. Doğal tabanlı (kösele, deri) ayakkabılar kullanın, fırsat buldukça parklarda bahçelerde yalınayak yürüyün, bulduğunuz ağaçlara sarılın. Bütün bunlar vücudunuzdaki fazla elektrik alanının toprağa aktarılmasını sağlayacaktır.

6. Kullanmadığınız elektrikli aletlerin fişlerini çekin.

7. Yatak odanızı, özellikle başınızın olduğu yere yakın alanları her türlü elektrikli (lambalar dahil, uyurken fişlerini çekin) aletten temizleyin.

8. Mobilyalarınızı yerleştirirken duvarların, tavanların, yerlerin elektromanyetik alanları engellemediğini aklınızda tutun.

9. Dimmer anahtarları normal anahtarlarla değiştirin. Bunu yapmak elektrik kablolarındaki yüksek frekanslı radyasyonu azaltacaktır.

10. Halojen ve floresan ampullerden sakının. Floresanlar her ne kadar enerji tasarrufu sağlasa da migrene neden olmakta ve civa içermektedir. LED ampulleri kullanın.

11. Hız ayar özelliği bulunan fan, ısıtıcı vb gibi aletleri kullanmayın.

12. Mikrodalga fırın, saç kurutma makinesi, elektrikli battaniye, elektrikli diş fırçası, bebek monitörleri gibi gereksiz aletleri kullanmayın.

13. Kablosuz dekt telefonları kullanmayın. Bunlar cep telefonunun yaydığının 2-3 katı radyasyonu, kullanılmadıkları zaman bile yaymaktadır. Cep telefonlarınızı kullanmadığınız zaman kapatın. Şarj aletlerini kullanmıyorken fişten çekin.

14. LCD ekranlı televizyon ve monitörleri tercih edin. Plazma ve katot tüplü televizyonlardan mümkün oldukça uzak durun.

15. Başarabiliyorsanız, kablosuz ağlardan, internet kafe vb. gibi alanlardan uzak durmaya çalışın. Kullanmadığınızda evinizde varsa kablosuz ağınızı kapatın. Komşularınızı da bu konuda uyarın.

Hatırlarsanız birkaç ay önce güneş fırtınasından bahsetmiştim. Güneş aktivitelerinin 11 yıllık çevrimleri olduğunu ve bu çevrimlerin zirve yaptığında çok büyük patlamalar oluşturduğunu ve gücü çok yüksek parçacık proton, elektron rüzgarı ve fırtınasının dünyaya çarptığını söylemiştim. Böyle bir şey yüzyılda birkez oluyor. Bu da elektrik ve elektromanyetik bütün aletleri bozuyor ve kullanılamaz hale getiriyor. Böyle bir olay 1859’da yaşandı (Carrington Event). O zaman kuzey yarımküreye çarptı ve bütün telgraf sistemleri iptal oldu. 2 haftaya yakın sürdü. Böyle birşey yüz yılda bir geliyor ama yaklaşık 150 yıldır gelmedi ve her an olabilir. Bilim adamları bu olası felaketi elektronik kıyamet olarak tanımlıyorlar. Bu konuda birçok internet sitesi var, olası bir felakette neler yapmanız gerektiğini anlatan. Tabii amacım felaket tellallığı yapmak değil, sadece ufak bir hatırlatma.

*Mart ayı köşe yazım