Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...



İnfomag yazıları’ kategorisi arşivi

Bilimsel ve spritüel alem buluşuyor

30 Kasım-2 Aralık tarihlerinde İstanbul, Uluslararası Kişisel Gelişim Zirvesi’ne ev sahipliği yapacak. “Yeni bir ben doğuyor” isimli proje kapsamında gerçekleşecek zirvede, tasavvuf, kabala, budizm, yoga, meditasyon, dua, sağlıklı beslenme, diyet, kanser, kalp hastalıkları, beyin, sinir sistemi, DNA gibi konuların ele alınacağı konferanslar yer alacak. Bu konferanslar ile Türk kültürünün tüm dünyaya tanıtımının yanı sıra son yıllarda dünyanın birçok ülkesinde farkındalık sağlayan holistik sağlıkla ilgili uluslararası bilgi ve kültür alışverişi yapılması, doğu ve batı anlayış sentezleriyle toplumun bilinçlendirilmesi, bilimsel (madde) âlem ile spritüel (mana) âlemin geçiş noktasına ışık tutulması, farklı ulusların bir amaç için birleşip hiçbir koşul gözetmeden ihtiyacı olana sevgi ve merhamet sunma örneğinin oluşturulması amaçlanıyor.

Tüm konuşmacıların ücretsiz olarak destek verdiği bu projede, hem fiziksel aktivitelere hem de konferanslara katılımdan elde edilecek gelir, kimsesiz çocuklara ingilizce, müzik ve fiziksel aktivite programlarının oluşturulmasında ve Gediatri Vakfı aracılığı ile sağlıklı yaşlanma farkındalığının sağlanmasında kullanılacak.

Projenin fikir annesi Dr. Türkan Aydoğmuş, uzun yıllar boyunca tasavvuf, yoga ve kabala konuları üzerine kişisel araştırmaları ile bilim ve sağlık alanındaki akademik eğitimleri birleşince bu proje doğduğunu söylüyor. Nanoteknoloji üzerine Texas A&M Üniversitesi’nde doktorasını yapan Aydoğmuş, dünyanın bir numaralı kanser merkezi MD Anderson’da araştırmacı olarak görev yapmış. Son 5 yıldır ise, Shell petrol şirketi Ar-Ge bölümünde mühendis olarak çalışmakta. Aydoğmuş’a proje ile ilgili merak ettiklerimi sizler için sordum;

Türkan Aydoğmuş

Projenin hayata geçiş öyküsünü kısaca anlatır mısınız? Nasıl karar verdiniz ve sonraki süreçler nasıl gelişti?

Herşey önce kendi hayatımda başladı. Kendi özel hayatımda yaşadığımm bir olay, kendimi daha yakından tanımama sebep oldu. Dışarıdan bakılınca gayet kendine güveni olan, akılli, başarılı bir iş kadını olarak görünürüm. Bir o kadar da doğal ve olduğu gibi davranan bir insanımdır. Bütün bunlara rağmen fark ettim ki kendimi sevmiyorum. Kendime ve dışarıya karşı çizdiğim bu resmi, tamamı ile yırtıp atıp, gerçek ben ile tanışmaya karar verince Türkan kitabı açılmaya başladı. Okudukça heyecanlandım, daha da çok merak ettim, tanıdıkça daha da çok sevdim. Kendimi gerçekten sevmeye başladıkça, başkalarının ne düşündüğünün önemi kalmadı artık, birden etrafımdaki karakterler ve yaşadığım olaylar değişmeye başladı. Yani ben değiştikçe, karanlıklarımı kabullenip onları sevmeyi öğrendikçe “yaşam” diyeceğim bu aynaya baktığımda gördüğüm görüntüm de değişmeye başladı. Birden bir sır fark ettim. Ne yansıtırsam onu görüyorum. Eğer güzel şeyler görmek istiyorsam, önce kendimi güzelleştirmem lazım ki, yansımama baktığımda cenneti yaşayabileyim. Bu aşamada ne yapmak istediğimi bulmuş oldum. Kim, hep mutlu ve doyumda olmak istemez ki? Bir sonraki adim buna nasıl ulaşacağımı çözmek oldu. Cevabın gelmesi çok vakit almadı. Fark ettim ki Allah’ın bana çizdiği yol, beni bu cevaba getiriyormuş zaten. Mutlak sessizlik içinde kalbimi dinleyince cevabi gördüm: Kendimi, doğduğumdan bugüne kadar kalbimde ve düşüncelerimde, bilerek veya bilmeyerek oluşturduğum bütün koşullanmalardan kurtarmak. Koşullanmalardan kurtulunca geriye kalan şey ise sevgi, nur. İster bunun adi Türkan, ister Emrah, ister Elmas, hepsi bir. Bunu nasıl yapacağımı da bulunca, proje doğmuş oldu: Öncelikle herkes ile paylaşmak istedim. Zaten şu anda sahip olduğum bilinçte “başkası” kavramı olmadığı için, ha kendi kendime düşünmüşüm, ha etrafımdaki herkes ile paylaşmışım, aynı şey. Bu projeyi bir senaryo gibi düşünebiliriz. Her gün bir sayfasını yazıyorum. İnanılmaz karakterler girdi senaryoma. Normalde enerji verip de tanışmayacağım insanlar ile tanışıp, çok enteresan olaylar paylaştım. Bu senaryoda tek amacım önüme çıkan her karakteri koşulsuz anlamak ve sevmek, çünkü her karakter Türkan’ın bilincinin bir seviyesini temsil ediyor. Simdi senaryodaki karakterler çoğalmaya başladıkça, kelebek etkisi gibi onların senaryoları da değişmeye başladı. İnanılmaz bir deneyim. Herkese tavsiye ederim.

Bu proje ile tam olarak neyi amaçlıyorsunuz?

Koşulsuz sevgiyi gerçek anlamda fiziksel hayata geçirmeyi. Fakat bu bir varış noktasından ziyade bir proses. O yüzden ilk adım farkındalık yaratmak.

Ar-Ge bölümünde çalışan bir mühendis olarak spritüel yanınızı geliştirmek gerek mesleki gerekse de özel hayatınıza ne gibi farklılıklar kattı?

Bir kere iş hayatımda obur mühendislerden daha farklı düşünen ve daha farklı çözümlere varan biri yaptı beni. Bu da başarıyı beraberinde getiriyor tabii ki. Hayatıma madde ve mananın dengesini getirdi. Etrafımda dengemi bozacak olaylar olsa bile kendimi tekrar nasıl dengeye getireceğimi öğretti. Manadan uzaklaşan insanin hem özel hayatında hem de iş hayatında dengeyi bulması zorlaşır, madde içinde kaybolabilir, mutsuzluk ve doyumsuzluğa düşebilir.

İş dünyası bu seminer ile kendine neler katabilir?

Özellikle iş dünyasının bu seminerlere ihtiyacı var. Günümüzde çoğumuz çalıştığı için, hayatımızın büyük bir çoğunluğu iş hayatında geçiyor. Kişisel etkileşimler, ego çatışmaları en çok bu alanda oluyor. Kendini tanıyan ve seven bir insanin iş hayatında da gerek takım arkadaşlarına, gerekse patronlarına karşı hal ve hareketi daha olumlu ve daha yapıcı olacaktır. Böyle bir iş ortamı verimliliği doğurur. Kim mutlu ve huzurlu olduğu bir iş için sabah erkenden kalıp gitmek, en iyisini üretmek istemez ki? Ben şirket sahibi olsaydım bütün çalışanlarımı ve hatta yakın ailelerini bu seminerlere gönderirdim. Bunu kendi işime bir yatırım olarak görürdüm.

Dünyaca ünlü uzmanlar birarada

Ana Forest

 

Önümüzdeki yıl ikincisinin İsrail’de yapılması planlanan zirvede dünyaca ünlü uzmanlar buluşacak. Araştırmacı-nörobilimci Dr. Daniel Siegel, Madonna, Sting, Gwyneth Paltrow, Red Hot Chili Peppers’in kundalini yoga hocaları Ana Breet ve Ravi Sing, Forrest Yoga’nın  kurucusu Ana Forrest, Bosna piramitlerini bulan arkeolog-araştırmacı Sam Osmanagich ve birçok bilim ve metafizik yöntemlerini örtüştüren değerli isimler üç gün boyunca birbirini takip eden seminer ve atölye çalışmalarıyla İstanbul’da olacak.

Psikoloji ve beyin üzerine yaptığı bilimsel araştırmalarında alkol bağımlılığı, stres ve öğrenme bozukluklarına yoğunlaşan, yoga, Qigong ve meditasyon üzerine eğitimler veren Robert Boustany; Tibet meditasyonu ve yoga uygulamalarının kanser üzerine etkilerini bilimsel olarak araştıran ve USA, Latin Amerika ve Avrupa’nın çeşitli yerlerinde bu konuda eğitim vermeye devam eden Dr. Alejandro Chaoul; 25 senedir Chiropractic doktor olarak Amerika’da hizmet veren Dr. Joseph ve Carolyn Clauss; genetik ile kanser, beslenme, kalp hastalıkları ve yaşlanma arasındaki ilişkileri araştıran Dr. Jonathan Stein; meditasyon, karma, insan bilinci ve ileri yoga teknikleri üzerine araştırmalar yapmış olan Kaia Nightingale da konuşmacı olarak yer alacak.

Türkiye’den Kimler katılıyor?

Mevlana’nın 22. kuşaktan torunu Esin Çelebi Bayru, Nur Arttıran, İstanbul Memorial Hastanesi Kardiyoloji Bölüm Başkanı Dr. Bingür Sönmez, Memorial Hastanesi Kardiyoloji Bölümü Yoğun Bakım Ünitesi Başkanı Dr. Erol Can, Beyin Cerrahı Dr. Orhan Barlas, Teoloji Profesörü Ali Saban Düzgün, Detoks Uzmanı Gül Kaynak.

 

 

Çok erken oldu bu gidiş

Kafamda, gündemimde türlü konular vardı oysa ki. Ama sayfalarımı hazırlamama 1 hafta kala aldığım bir haberle bütün gündemim değişti. Daha doğrusu gündemim sıfırlandı diyelim. Tanıdığım çok güzel bir insan talihsiz bir deniz kazası sonucu bu dünyaya veda etti. Sebepsiz, zamansız gidişler derin sorgulamalar yaptırıyor insana, adeta bir tokat gibi çarpıyor yüzünüze. Kimsenin kontrolünde olmayan bir düzenin varlığını bir defa daha fark ediyorsunuz. Sevgili Buket Güney, Caddebostan Sinerji adındaki kişisel gelişim merkezinin işletmecisiydi. Bugün Sinerji’nin tam karşı çaprazında bir kafede oturdum kahvemi yudumlarken, bir yandan düşünüyorum “Şimdi oraya gitsem Buket yok artık” diye, diğer yandan karton kahve bardağımın üzerindeki minik yazılar dikkatimi çekti; “Life is too short. Stay awake for it”. Yani, “Hayat çok kısa. Farkında ol” diyor. Kimbilir Buket de kaç defa bu kafede kahve içti ve bardakların üzerini okudu ve gülümsedi. En fazla da gülümsemesi var aklımda kalan ve de o güzel mavi gözleri. Hangimiz farkındayız ki hayatın çok kısa olabileceğinin, habire yazıp, okuyup duruyoruz “an”ların kıymetini bilin diye. Peki ya gerçekten yaşayabiliyor muyuz acaba “an” ları olduğu gibi? Hep keşkeler, acabalar, -meli, -malı’larla geçiyor günlerimiz. Ya geçmişteyiz ya da gelecekte.

Buket’le tanışmama vesile olan dostum Esra ile bugün telefonda konuşurken “kıyamet içimizde” dedik. Öyle bir dönemden geçiyoruz ki an be an değişiyoruz, dönüşüyoruz. Farkındayız ya da değiliz bir şekilde değişmeye zorlanıyoruz. Zorlandığımız zamanlarda şikayet etmek yerine farklı bakış açıları geliştirip, kendi içimize dönebilirsek işte gerçek değişim orada başlıyor. Ama biraz cesaretli, yürekli olmamız gerek. Hükümetten, düzenden, eğitim sisteminden, kapitalizmden, eşinizden, çocuğunuzdan, işinizden sürekli şikayet ederek mutlu olabilir misiniz? Önce kendinizi, bakış açınızı değiştirmekle başlayın işe sonra hayatınıza bir bakın, neleri yeniden inşa etmeniz gerekiyorsa sıvayın kolları ve girişin işe. Hemen hemen! Beklemeye vakit yok. Zaman şimdi! Başka bir zaman kalmadı artık. Çevrenizi değiştirmek istiyorsanız önce kendiniz değişin. Daha kaç tane kişisel gelişim seminerine katılmanız gerekiyor değişmeniz için? Kaç terapist işe çalışmanız gerekiyor? İnanın bana bunun sonu yok. Bırakın gününüzü ayın güneşin durumuna göre planlamayı. Siz içinizde ay ve güneşi bulun önce, onlara inanın.

Size yol gösterecek rehberlere tabiî ki ihtiyacınız olacak ama her zaman en büyük rehberiniz sezgileriniz olsun. İçinizdeki güce güvenmeyi öğrenin.

Bu tür yazıları hiç de planlayıp yazmıyorum. Kelimeler kendiliğinden dökülüyor. Sanki biraz ahkam kesiyormuşum gibi bir hal içinde oluyorum ama sanılmasın ki ben bu dediklerimin her birini birebir uyguluyorum. Yapmaya çalışıyorum diyelim sadece. Evet kendimle çalışmayı çok seviyorum. Biraz olsun tökezlediğim her defasında kendime dönüyorum ve daha da iyi anlıyorum kendi gücümü. Söylediklerim, yazdıklarım her zaman önce kendime. Haydi terzi kendi söküğünü dikemez atasözünü değiştirelim. Önce kendi söküğümüzü dikelim ki düşlerimizi gerçekleştirebilmek ve sevdiklerimize yardım edebilmek için gücümüz olsun.

Düş deyince Tanrılar Okulu kitabının yazarı kitabının yazarı Prof. Stefano E.D’Anna geldi şimdi aklıma. 2008 yılında röportaj yapmıştım kendisiyle. Üşenmedim aradım buldum röportajı şimdi. En fazla “düş” ile ilgili sorular sormuşum röportajımda. Ekonomist ve sosyolog olan yazara göre ‘düş’ bir amaç, hedef ya da istek değil. Örneğin bir yazar olmak ya da bir araba sahibi olmak düş değil. D’Anna düşü şöyle tanımlamış: “Düş, varlığımızın bir durumudur. İnsanoğlunun genel bir aktivitesidir. Gerçekten ne için doğmuş olduğunuzu düşünün. Bu çok önemli. O zaman düşlemeniz daha kolay olacaktır. Ne için doğduğunuz, bu hayata neden geldiğinizi bulursanız, düşünüz için savaşmak, mücadele etmek zorunda kalmazsınız. Hayatınız bir çabadan ibaret olmaz. Başarı kendiliğinden gelir. Evren sizin için çalışır.”

Ne için doğmuş olduğunuzu nasıl bulabilirsiniz? Hangi işi yapsanız en çok haz duyarsınız, sevgiyle yaparsınız onu düşünün. Evrenin işaretlerini izleyin. Bir işi çok isterken o iptal olup hiç hesapta olmayan başka bir iş çıkıyorsa bir bakın bakalım orada görmeniz gereken ne var. Direnmeden sadece olanı olduğu şekliyle, yeni bir gözle görmeye çalışın. Başarı kendiliğinden nasıl gelir ve evren sizin için nasıl çalışır? Bir iş sevgiyle yapıldığı zaman kendiliğinden su gibi akar, siz evrenin işaretlerini anlamlandırdığınızda ve değişime direnmediğinizde her süreci kolaylıkla aşabilirsiniz.

Sevgili Buket ile bu sohbetleri ayaküstü yapardık. Daha çok kızlarımız ve onların geleceği üzerine konuşurduk, dertleşirdik. Tanıdığım Buket çok cesurdu, hayata karşı dayanıklıydı. Bir yandan da eğlenceli tarafından bakardı hep hayata. Neden gitti bu kadar erken? İşte bu sorunun yanıtı yok bu dünyada. Sizler bu yazıyı okurken gidişinin üzerinden 1 ay geçmiş ama kalplerde acısı halen taptaze olacak.

NOT: Bu yazıyı Ağustos’un 20’lerinde yazmıştım. O günlerden beri halen yazasım yok. Buket’in gidişinden yaklaşık 1 ay sonra da çok değerli bir gazeteci arkadaşımız Yurtsan Atakan’ı kaybettik.

Işıklara kavuşsunlar…

Alkali misiniz asidik mi?

Kalori hesaplarını, gramları, protein diyetlerini, kibrit kutusu heasplarını unutun. Ne kadar asit yüklüsünüz ne kadar alkali buna bakın.

Beslenmemizdeki asit-alkali dengesi uzunca bir süredir araştırmakta olduğum bir konuydu. Dr. Ayşegül Çoruhlu’nun kitabı “Alkali Diyet”, konuyla ilgili tüm merakımı giderdi. Kitabı okuduktan sonra sizlerle de ayrıntılı bir şekilde paylaşabilmek adına Çoruhlu’ya birkaç sorum oldu.

Çoruhlu, Alkali Diyet’in diğer popüler diyetlerden farkını şöyle anlatıyor: “Alkali diyet, aslında şimdiye kadar doğru bildiklerimizin toplamıdır. Genel olarak diyetler belli konseptlere göredir, kan gruplarına göre olanlar, ağırlıklı protein içerenler, kalori hesabına dayalı olanlar gibi. Tüm bu konseptlerde eksik olan temel nokta, vucüdun alkali olmak üzere dizayn edildiğini ve en büyük günlük meselesinin de asit artıkları atmak olduğunu hatırlatmamış olmaktır. Tüm diyetlerdeki  bol su içmek, sebzeleri bolca tüketmek, basit şekerli besinlerden uzak durmak gibi  önerilerin temeli vucüdun asit yükünün azaltılması temeline dayanır.Ancak bu vurgu şimdiye kadar yeterince yapılmamıştı. Amacım tüm diyet önerilerini tek bir ortak noktada toplamaktı. Kilo vermekten de öte, genel sağlığı en basit şekilde korumanın ipuçlarını vermekti.

Kitaptan en sevdiğim ve zihnime kazınan cümle şu; “Hastalıklar bizi bulmaz, biz onların bizi bulmasına sebep oluruz”. Çoruhlu’ya göre hastalıklara verilen sayısız ismin hiçbir önemi yok. Önemli olan hepsinin aynı sebepten kaynaklanması; Vücuttaki aşırı doku asitlenmesi. Asitlenme arttıkça da yağ depolamaya eğitim artıyor. Asitlerin yağda depolanması ve kiloyu yağdan kaybetmemek bizim için ucuz bir bedel. Asıl sorun, asit yükünün sebep olduğu diğer hastalıklar; Kanser, kalp rahatsızlıkları, osteoporoz, diş çürükleri, tiroid, romatizma, depresyon, böbrek taşı, çeşitli enfeksiyonlar, selülit…vs.

Asitlenmeye yol açan yiyecekler ise şöyle; Yanlış yağlar, şeker, yanlış proteinler, yanlış tuz, yanlış su.

Nasıl alkali olacağız?

Çoruhlu’nun alkali olmak için basit bir formülü var; Tabağımızda yüzde 80 alkali, yüzde 20 asit yiyecekler olmalı. Asitli besin tükettiğimiz öğünlerde, bu miktarın dört katı kadar alkali beslenmeliyiz. Alkali olmaya geçişte Çoruhlu’dan aldığım öneriler şöyle;

1. Su içmek. Su içmeyi becerebilen suyunu alkali içmeye çalışmalıdır.

2. Çiğ sebzeler. Çiğ olmaları tercih sebebidir çünkü bu şekilde daha çok asit atılımına yardımcı olurlar.İçlerindeki enzimler, proteinler, klorofil bozulmamış olur. Çiğ sebze suyu içmek muhteşem bir asit temizleme yöntemidir.Ben yakında her restoranda içecekler listesinde ‘ıspanak suyu’, ‘kırmızı lahana suyu’ ya da ‘ karışık sebze suyu’ gibi seçeneklerin olacağına inanıyorum. Yoksa o koca biftekleri, ağır soslu makarnaları yerken vicdan azabından öleceğiz.

3. Asitlenme yapacak besinleri azaltmak. İşlenmiş etler, kızartmalar, fastfood ürünler, basit şekerli hazır gıdalar, hazır soslar, kötü yağlar gibi yüksek asitlenme yapan gıdaları azaltmak vücudun asit yükünü azaltır. Bu tür yiyeceklerden fayda sağlamak bünye için imkansızdır. Zaten alkali beslenmede, bu besin türlerinin yıllarca birirkerek yarattığı asit yükünü azaltmak istiyoruz.

Alkali diyetin bir kısıtlamadan öte, ısrarla ve bolca alkali besinleri eklemeye yönelik olduğunu vurgulayan Çoruhlu, “Yıllarca biriktirdik ve hemen kurtulamayacağız. Hastalıklar hemen ortaya çıkmaz, uzun yılların yanlış beslenme ve yanlış alışkanlıklarının faturasını, biz büyükler pekçok hastalığa yakalanarak ödüyoruz.

Alkali diyet ile, beslenme yanlışlarını dengeleyecek şekilde gıda seçmek mümkündür” diyor.

Çocuklarımız için de erkenden sağlıklı beslenmeye geçişi sağlamamız gerektiğine değinen Çoruhlu, “Su içmenin, bol sebze tüketmenin iyi olduğunu, hazır market ürünleri ve hazır fastfood yiyeceklerin iyi olmadığını sokaktaki herkes bilir. Çoğumuzun yaptığı gibi sadece erteleme ve yeterince ciddiye almama sebebiyle, çocuklar için olsa bile, konuya gereken önemi vermiyoruz. Biran önce çocuklarımızı kolalı şekerli içecekler yerine su içmeye, hamburger yerine sebze, baklagil, balık gibi sağlıklı besinler tüketmeye alıştırmalıyız. Aslında keşke  çocuklar bu tür yararsız yiyeceklerle hiç tanışmamış olsa” diyor.

Gıda duyarlılığı

Şimdilerde çok meşhur bir gıda intoleransı testi var. Çoğu insan yaptırıyor fakat sonuçlarına göre hayatında bir değişim yapamıyor. Çünkü buğdayı ya da süt ürünlerini örneğin tamamen hayatından çıkartmak insanlara zor geliyor. Fakat kitapta, gıda duyarlılığı yaşadığımız besinlerin vücutta yüksek enflamasyon yarattığı ve bu durumun vücudun asit yükünü ciddi ölçüde arttırdığından bahsediliyor. Örneğin inek sütü ve ürünlerine karşı bağışıklık sistemimizin bir duyarlılığı söz konusu ise, bu besinlerden gelen kalsiyum kemiklerimizi korumuyor.

Çoruh’un bu konudaki görüşü şöyle: “Gıda duyarlılığı bir yana beyaz buğday ununun iyi bir besin maddesi olmadığını zaten biliyoruz. Pratik olmak için süt-peynir grubundan lor peyniri, ev yapımı yoğurt, kefir rahatlıkla önerilebilir. Unlular için glutensiz undan ev yapımı ekmek kullanılabilir. Bu mümkün olmuyorsa buğday içermeyen tam tahıllı ekmek veya karabuğday veya quinoa unu ekmeği tüketilebilir. Bu unları marketlerde bulmak mümkündür. Glutensiz diyeti uygulamak başta zor gelse de sağlık için yararları çok fazladır. Pek çok hastalığın tedavisinde, tedaviye destek olarak Gluten-free tabir edilen glutensiz diyet önerilir.”

Suyu nasıl alkali yaparız?

*Limon, misket limonu, elma sirkesi suyla tüketilince vücudu alkali yapar.

*Karbonat katarsanız suyun pH’I alkaliye yükselir. (Bir bardak suya yarım çay kaşığı)

*Eczanelerden hazır pH damlacıklarına ulaşabilirsiniz.

*Günlük olarak en 3litre su için.

*İdeali suyu 20 kilo başına 1lt. içmektir.

*Çay ve kahve içtiğinizde üzerine 2 bardak alkali su için.

*Alkali su cihazları da kullanılabilir.

*İçtiğiniz suyun klor ve flor içermemesine dikkat edin.

*Sabah ilk iş, gece son iş olarak alkali su için.

Not: Teknik bir nedenden dolayı foto koyamıyorum:( Çözmeye çalışıyorum.

Londra’ya dair…

Londra ile tanışmam BThaber’de muhabirlik yaptığım yıllardaydı. Gerek Avrupa gerekse de Amerika’da birçok farklı şehir gördüm mesleğim sayesinde. Fakat Londra’nın yeri bir başkadır bende, nedense kendimi hiç yabancı hissetmediğim, tam tersi oraya aitlik hissi ile vakit geçirdiğim bir şehirdir. Geçtiğimiz günlerde yaptığım Londra seyahatinden de yine aynı hislerle döndüm İstanbul’a. Bu defa ailem vardı yanımda ve tam tersi iş değil gezi amaçlı oradaydık. Yaklaşık 12 yıl sonra tekrar orada olmak farklı hissettirdi bana. Bir yandan insanın bakış açısının ne kadar değişebileceğini görürken, diğer taraftan da günlük hayatı özellikle de çocuklu hayatı Türkiye ile karşılaştırmadan edemedim.

En son Londra’ya Ercisson’un R380 cep telefonunun lansmanı için gitmiştim. Hatırlar mısınız bilmem, şimdiki uzaktan kumandalardan bile kalın, outdoor aktivitiler için uygun ısıya, soğuğa, çarpmaya, düşmeye dayanıklı ilk GPRS telefonuydu, yani o zamanın iyi telefonlarındandı. Ericsson ise daha o zamanlardan başlamıştı mobil medyayı konuşmaya. Oldukça etkileyici bir lansman yapmışlardı, fakat o zaman mobil dünyaya yönelik dinlediklerimiz özellikle biz Türk gazetecilere hayal gibi gelmişti. Hayalden gerçeğe dönüşen bu uygulamalara yıllar sonra Ericsson’da çalışmaya başlayınca yakınen tanık oldum. Ve şimdi görüyorum ki uzun süren toplantılar boyunca konuştuğumuz herşey öngörülerin de ötesinde gerçekleşmeye devam ediyor. Gözlemlerime göre İngilizler de cep telefonuyla konuşma ve mobil uygulamaları kullanım konusunda oldukça ilerdeler. Hemen hemen herkes i-phone kullanıyor ve metroda kindle okuyor. Fakat restoranlarda i-pad kullanan ve ebeveynlerinin telefonunda oyun oynayan çocuklar yok denecek kadar azdı. Çocuklar genellikle açık alanda parklarda oynuyorlar ya da kitapçılarda uzunca vakit geçiriyorlar.

 

Ahşaptan yapılmış bir korsan gemisi. İçi ıslak kum dolu çocukların oynaması için.

 

3 yaş çocukları için özel alan; Ağaç evler

 

Havanın oldukça soğuk ve yağmurlu olduğu günlerde bile parklarda kumların üstünde çıplak ayak oynayan çocuklar gördük. Zaten çocuklar yağmura ve soğuğa alışmış olsa gerek çoğu ne bere takıyor ne de şapka. Şemsiye kullanan da pek yok gibi. İngiliz anneleri gayet titiz ve temiz çocuk bakıyorlar fakat çocuklar bir o kadar da endişeden uzak bir şekilde oyun oynuyorlar. Parklar çok geniş ve çok seçenek var. Tahta salıncakta, çadırlara, içi ıslak kum dolu kocaman bir korsan gemisinden ağaç evlere kadar çok farklı oyun alanı var parklarda. Hemen oyun alanının yanı başında ise her Türk annesinin gördüğünde emimin ki şaşıracağı kadar temiz bir çocuk tuvaleti ve alt değiştirme ünitesi mevcut. Ayrıca parkların yakınında mutlaka çocuklar için sağlıklı ve pratik yemek seçenekleri de bulunuyor.

Günlük hayatın akışında ne ulaşım ne de yeme içme olarak zorlandığımız bir durum olmadı. Doğa’nın yürüyüş konusunda sıkıntı yaratmaması bizi çok rahatlattı ve ulaşımımızın neredeyse tamamını metro ile yaptık. Yemeklerde ise tabiî ki öncelik Doğa’nın sağlıklı beslenebilmesine yönelik oldu. İşte bu noktada Türkiye’yi arıyor gözünüz fakat İtalyan restoranları ve fish & chips kurtarıcımız oldu. Et ve tavuk tüketmemeye çalıştık ve en büyük sorunu süt konusunda yaşadık. Büyük marketlerden aldığımız sütlerin tadı ya su gibiydi ya da garip bir aromatik tadı vardı. Anlayacağınız süt gibi süt bulamadık. Pek bir suni geldi tatlar bize. Kahvaltı için Cafe Nero ve Le Pain Quotidien’den vazgeçemedik. Özellikle Cafe Nero, kablosuz İnternet’i, sıcak kahveleri ve güzel sandviç seçenekleriyle orada da gönlümüzde yer etti. Ama benim favorim Le Pain; Hem lezzetli hem de sağlıklı beslenmek istiyorsanız tek adres burası ve şehrin hemen hemen her noktasında var.

Covent Garden'da canlı opera eşliğinde paella

Paketlenmiş hazır gıda konusunda Amerika kadar olmasa da İngilizler de oldukça yol almış. Tabiî ki bu çok da alkışlanacak bir durum değil bana göre. Marketler insanların işten çıktığı saatlerde dolup taşıyor ve baktığınızda çoğu insan hazır paketlenmiş yemekleri tercih ediyor. Öte yandan en çok imrendiğim şey glutensiz ve organik ürünler bölümlerindeki çeşitlilik oldu. Çoğu büyük markette neredeyse apayrı büyükçe bir bölüm sadece bu ürünlere ayrılmış. Sokaklar genel anlamda temiz görünüyor ve her adım başında çöpleri ayrıştıran geri dönüşüm kutuları var. Havaalanına giderken de oldukça büyük ve detaylı bir geri dönüşüm tesisi gördük. Fakat sigara izmaritlerine bir çözüm bulunamamış. Dünyanın halledemediği en büyük sorunlardan biri bana kalırsa ve gittikçe de büyüyen bir sorun Londra’da da karşımıza çıkıyor. Çok fazla sigara içen insan var ve izmaritlerin çoğu yerlere atılıyor. Alışveriş anlamında ise kitapçılar dışında bizi cezbeden hiçbir şey olmadı. Bugün hemen hemen her marka Türkiye’de elimizin altında. Fakat birkaç katlı, içi genişçe, rahatça kitap inceleyebileceğimiz, okuyabileceğimiz kitapçılarımız neden halen yok bilemiyorum.

Tabiki elimizden şemsiyelerimiz hiç eksik olmadı.

 

Çöp gerçekleri

Bugünlerde kızımız çöp kutusunun başında nöbet tutuyor. Hele ki yanlışlıkla plastik ya da camı aynı yere atıyım anında uyarıyı alıyorum. Örneğin geçenlerde yoğurt kabını atmışım kağıtların yanına. “Ben sana demedim mi..” diyerek geldi arkamdan ve başladı saymaya öğrendiklerini. Her aldığımız ürünün paketini inceliyor, geri dönüşüm işaret var mı diye kontrol ediyor. Yakında bizim apartmanın yöneticisine yollayacağım kendisini, konuşsun halletsin şu geri dönüşüm çöp kutusu sorunu da alınsın kocaman bir tane apartmanın bahçesine. Çünkü apartman görevlimiz ikna edemedi yöneticiyi.

Doğa’nın sınıfı yaklaşık 2 haftadır geri dönüşüm konusunu işliyor. Ama öyle böyle değil, sanmayın ki sadece cam, plastik, metalin ayrıştırıp atılması gerektiğini öğrendiler. Şu anda edindikleri geri dönüşüm ve geri kazanım bilgileri ile bu minnoşlar hepimize taş çıkartır. En son Doğa bu sabah, balyalardan bahsediyordu bize şaştık kaldık. Çok güzel tabiî ki yeni nesillerin bu kadar bilinçli yetişmesi fakat sorgulamadan edemiyor insan “Acaba biz yetişkinler ne kadar bilgili ve bilinçli miyiz bu konuda?” diye. Şöyle bir düşününce çok yakınlarıma, etrafıma baktığımda örneğin görüyorum ki çok az halen çöpünü ayrıştıranlar, pilleri, kullanılmış yağlarını biriktirip atanlar.

Minicik yürekler çırpınırken kendi gelecekleri ve dünyanın geleceği için bizler halen bugünü kurtarma ve yine sadece kendimizi düşünme derdindeyiz. Ben ki bu konuda bilgili olduğumu sanırdım, yok gerçekten de benim de bilgilerimin güncellenmesine ihtiyacım varmış meğer. Tahmininizden de daha elzem bir konu geri dönüşüm ve çöp gerçekleri. İşte size çarpıcı birkaç gerçek;

*İnsanların çoğu yalnızca yedi hafta içinde ağırlıkları kadar çöp üretiyor.

*Beş plastik meşrubat şişesinin geri dönüştürülmesiyle, kayak yapılırken giyilen bir montun iç malzemesi elde edilebilir. 26 şişenin geri dönüştürülmesiyle bütün bir kayak kıyafeti için yeterlidir.

*Bir ton kağıdın geri dönüştürülmesi 17 ağacın kesilmesini önlerken, 23 bin litre su ve bir evin beş ayda tüketeceği kadar enerjinin tasarruf edilmesini sağlar.

*Tek bir metal kutunun geri dönüştürülmesiyle bir televizyonun üç saat boyunca tüketeceği enerji tasarruf edilmiş olur. 

Bu bilgileri nereden mi öğrendim? Türkiye İş Bankası Kültür yayınlarının 9-15 yaş arasına yönelik Harika Bilim Serisi’nde “Keşfedin Geri Dönüşüm” adlı kitabından. İşte çocuklarınız bunları okuyor, biliyor ve sindiriyorlar. Peki ya siz ne biliyorsunuz ya da biliyorsunuz da ne yapıyorsunuz geri dönüşüm için?

Türkiye’de yılda 20 milyon tonun üzerinde evsel atık üretiliyor. Bu atıklardan yaklaşık 2.5 milyon tonu geri kazanılıyor. Sadece 1 ton kağıt için 7 bin 600 kwh enerji harcanırken, bu rakam 1 ton geri dönüştürülmüş kağıtta 2 bin 800 kwh’a iniyor.

Doğal kaynaklarımızın hem nüfus hem de tüketimimizin artması ile azaldığı bu dönemde, bu kaynaklarımızı nasıl daha doğru kullanabiliriz buna bakmak gerek. Bunu düşünen, öngören, ona göre üretim yapan şirketlerin ürünlerini tercih etmek gerek. Bu bir bakış açısıdır, bir duruştur. Hayata karşı bu duruşumuzu korumazsak, çocuklarımıza da doğru örnek olamayacağımız kesin. Ancak bu şekilde de ekonomiye katkı sağlanabilir; Hammaddelerin azalması ve doğal kaynakların tükenmesini önleyerek.

Umarım sizler de benim gibi durumun ciddiyetinin farkına varıp gerekli önlemleri ve çalışmaları bir an önce başlatırsınız önce evinizde ve sonra da yakın çevrenizde.

 İlk adım

Satın aldığımız ürünlerin ambalajlarını evlerimizde ayrı birer torbada biriktirerek, ilk adımı atmış oluruz. Biriktirdiğimiz ambalaj atıklarını, evimize en yakın ambalaj atığı konteynerine atarak geri dönüşümü başlatırız. Eğer oturduğunuz belediye sınırları içerisinde ambalaj atığı konteyneri yoksa belediyenize bu konuda başvurmalısınız. Unutmayın, “Ambalaj Atıkları Kontrolü Yönetmeliği” doğrultusunda; il ve ilçe belediyeleri, ambalaj atıklarını kaynağında ayrı toplamak veya toplattırmak ile yükümlüdür. Eğer belediyenizin bu yönde bir çalışması yok ise belediyenize başvuruda bulunabilirsiniz. Belediyenizin bu yönde bir çalışması var ancak atıklarınız toplanmıyor ise, belediyenize başvurarak hangi gün ve saatlerde mahallenizde atıkların toplandığına dair bilgi almanız gerekmektedir. Çevko’nun web sitesi (www.cevko.org.tr) atıkları nasıl ayrıştıracağınız ve bireysel olarak yapabileceklerinizle ilgili çok bilgilendirici.

Çöplerin yaşam süreleri

Cam şişe: yaklaşık 4000 yıl

İzmarit: yaklaşık 3 ay

Kağıt: yaklaşık 3 ay

Ciklet: yaklaşık 5 yıl

Tahta: 15 yıl

Alüminyum: 10-100 Yıl

Plastik şişe: 100-1000 Yıl

Plastik kartlar (Kredi kartı, PVC…vs.): 1000 Yıl

Atık Değerlendirme Başvuru Merkezleri

İstanbul Büyükşehir Belediyesi

İSTAÇ AŞ. (İBB İstanbul Çevre Koruma ve Atık Maddeleri Değerlendirme San. Ve Tic. A.Ş.)

Şişecam

Ankara Valiliği Çevre Koruma Vakfı

ÇEVKO (Çevre Koruma ve Ambalaj Atıklarının Değerlendirme Vakfı)

TC Çevre ve Orman Bakanlığı

Çevre ve Orman Bakanlığı İstanbul İl Çevre Müdürlüğü

Deniz Temiz / Turmepa

Çevre ve Orman Bakanlığı Antalya İl Çevre Müdürlüğü

Çevre ve Orman Bakanlığı Bursa İl Çevre Müdürlüğü

Yeşil Adımlar Çevre Eğitim Derneği