Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...







Üç ayı geçti yogaya tekrar dönüş yapalı. İlk olarak yıllar önce Rus bir yoga hocası ile ufak gruplar şeklinde çalışmalarla başladı yoga maceram. Daha sonra, BThaber’de çalışırken ofisin arka sokağında ufak bir yoga stüdyosuna giderdik iş çıkışlarında. O yoğun temponun ardından cennete düşmüş gibi olurduk Beliz Kudat ve ben. Tabii işlerin yoğunluğu ağır bastı o dönem ve biz de hazır değildik henüz içselleşmeye, bir süre devam ettikten sonra bıraktık dersleri. Bıraktık bırakmasına da, ben o zamanlardan beri evde yapmaya devam ettim. Uzun süre çalıştım kendi kendime evde. Hatta bir dönem oldukça ilerlemiştim, asanaları kolaylıkla yapabiliyor, uzun süre aynı pozlarda durabiliyordum. Fakat şimdi düşünüyorum da belki de fazla zorlamış olabilirim vücudumu, çünkü bu yıl boyun ağrısı ile gittiğim fizik tedavi doktorum boynumda çok önceden kaynamış olan bir çatlak olduğunu söyledi. Tabii hafızamı zorlayınca hatırlıyorum ki evde yoga yaptığım dönemlerde şiddetli boyun ve baş ağrılarım oluyordu. Ama tabii ben hiç yoga sebepli olacağını düşünmemiştim. Belki de değildir bilemiyorum. Çünkü boynumdaki çatlağın ne zaman ve ne şekilde oluştuğu, nasıl kaynadığı tespit edilemedi. Ama demek yoga yaparken boyunda bir zorlama oluyordu ki o kadar şiddetli ağrılarım oluyordu. Evde kendinizle çalışırken özellikle boynunuza çok dikkat edin. Zorlandığınız yerde durun. Bütün bunların şimdi farkına varıyorum çünkü gerçek anlamda yoga yapmaya başlayalı henüz 1 ay oldu diyebilirim. Daha öncekiler ısınma turlarıymış yani bu döneme hazırlıkmış diyelim. Ya da doğru hocaları buldum diyelim. Kaivalya Yogashram ve hocalarıyla tanışana kadarmış her şey.
Sizlere yoganın faydalarını buradan ansiklopedik bilgi şeklinde anlatacak değilim. Faydaları ancak yaşayarak anlaşılabiliyor. Zaten google’da yoga yazarsanız yeteri kadar bilgiye ulaşabilirsiniz. “Holistik bir yaşam şekli” diyebilirim sadece. Evet bir yaşam şekli olursa ancak faydalı. Yoksa haftada 1 ya da 2 bir yoga kursuna gidip jimnastik gibi hareketleri yapıp eve dönmek ancak vicdanınızı rahatlatır başka da bir işe yaramaz. Yaşam şekli haline getirmek için ise emek vermek, çalışmak, felsefesini okumak, araştırmak gerek. Ben henüz tam olarak istediğim zamanı ayıramıyorum. Şimdilik haftada 3 gidebiliyorum sadece ama amacım her gün yogaya vakit ayırabilmek. Çünkü bu kadarla bana kattıklarını gördükçe, tamamen hayatıma girdiğinde neler kazanacağımı düşünemiyorum bile. Şimdilik bana kattıklarını şöyle sıralayabilirim;
*Konsantrasyon
*Yavaş olmayı öğrenmek, sabırlı olabilmek
*Kaslarımda uzama, rahatlama
*Boyun, sırt ağrılarımda iyileşme
*Nefesimin farkında olma
*Öfke kontrolü
*Anın farkında olma
*Vücudumun fiziki farkındalığı
*Kendi enerjimin farkına vamak
*Pranayı anlamak (Yogada Prana, evrende var olan tüm enerjinin toplamı olan kozmik evrensel enerjidir.)
*Zaman sorununu halletmek yani istediğim her şeye yeteri kadar zaman bulabilmek
*Özdisiplin
Bu yazıyı öyle bir günde yazdım ki; Bugün bahar nezlesi ve grip karışımı bir şekilde sürünerek gittim yoga dersine. Ders enerjimi o kadar yükseltti ki günümü nezleye rağmen ayakta kolayca geçirebildim. Aklımda hiç yoga yazmak yoktu ama kitap bilgilerindense gerçek deneyimler çoğu zaman daha faydalı oluyor düşüncesinden yola çıkarak sizlere yoga maceramı paylaşmak istedim. Umarım hoşunuza gider.
*İnfomag Mayıs sayısı köşe yazım.

26 yıl gözlük kullandıktan sonra Pranik Şifa yöntemi ile gözlük kullanmayı bırakmış olan Leo Angart, doğal yoldan net görüş eğitimi vermek üzere geçtiğimiz hafta İstanbul’daydı. Bu ay İnfomag’da Leo Angart’ın bu eğitimiyle ilgili yazdım. Yazımdan bazı ilginç alıntılar;
“Leo Angart, kimsenin gözlük, lens gibi aygıtlara ihtiyacı olduğuna inanmıyor. Ayrıca doğal görme yeteneklerinize tekrar kavuşmanın birden fazla yolu olduğunu söylüyor. “Önemli olan rahatlamayı öğrenmek ve dünyayı olduğu gibi görmek” diyor.
Kendisi, 26 yıl gözlük kullandıktan sonra, ‘Pranik Şifa’ (Pranic Healing) dünyası ile tanışmış. Pranik Şifa yöntemi ile gözlerdeki statik (durağan) enerjiyi normal enerjiye çevirebiliyorsunuz. Bir hafta günde 2 saat bu yöntemi denemiş. Önceleri gözlüksüz öğle saatlerine kadar idare edebiliyormuş. Bir haftanın sonunda ise artık gözlüğe hiç ihtiyaç hissetmemiş ve o gün bugündür de gözlük kullanmıyor.
Angart, Danimarkalı ve 1970’lerin başından beri Hong Kong’da yaşıyor. Çeşitli ülkelerde danışman ve eğitmen olarak Nöro-Lenguistik Programlama, Hipnoz ve Pranik Şifa konularında hizmet sunuyor.
Angart’a göre, gözün şekli ve tansiyonunda oluşan değişiklikler ölçülebilir. Aynı fiziksel yapının, içinde bulunulan ruhsal duruma göre farklı fiziksel bulgular vermesi, bu tür problemlerin çözümünün de zihinsel olduğunu düşündürüyor. Bu araştırmalar bizi yaş ilerledikçe görme kaybının normal olduğu inancını sorgulamaya itiyor. Angart, görmenin zihinsel kısmını şu dört elemanın dengesi olarak değerlendiriyor :
- İmgeleme : Meditasyon / rahatlama
- İnanç : Hayatınızın bir döneminde görmek istemediğiniz ya da size çok aykırı gelen şeyler görmüş olmak, kısıtlayıcı bazı inançların gelişmesine yol açabilir. NLP bu konuda çok etkin ve hızlı yöntemler sunmaktadır.
- Enerji : Pranik Şifa ile görme sisteminizdeki statik (durağan) enerji kısa sürede size canlılık veren bir enerji biçimine dönüşebilir.
- Fiziksel egzersiz : Gözlük taktığınızda göz kaslarınız daha az kullanıldıkları için zayıflar ve Bates (Dr. William Bates) egzersizleri gibi egzersizlerle tekrar güçlendirilmeleri gerekir.
Angart’ın görme konusunda oluşturduğu temel varsayımları şöyle :
1. Görmenin yüzde 90’ı zihinseldir. Gözler sadece duyu organlarıdır. Gerçek görme olayı, beynin arka tarafında, iki görüntünün üst üste düşerek üç boyutlu bir görüntü oluşturmasıyla gerçekleşir.
2. Doğal olanı iyi görmektir. Hepimiz mükemmel görme yeteneği ile doğarız. Görme özürlü doğanlar yüzde 1’in altındadır. Kırsal alanlarda ve doğaya daha yakın yaşayan toplumlarda sağlıklı görme oranı çok yüksektir.
3. Görme öğrenilir. Yeni doğan bebekler önceleri dünyayı bulanık görürler. Görme ilk gelişen duyulardan biridir. Göz ameliyatı geçiren yetişkinler de buna benzer bir deneyim yaşarlar.
4. Görme alanımız enerji seviyemizi gösterir. Dr. Bates doğal görüşün sürekli değiştiğini fark eden ilk bilim adamıydı. Artık herkes yorgunluğun görme üzerindeki olumsuz etkisini biliyor.
5. Görme, bizden kaynaklanır ve bize geri döner. İçsel bir duyu olarak, görmenin metafizik yönü görmemizi etkiler. Jacques Lusseyran (Fransız yazar, filozof, direnişçi) çocukluğunda bir kaza sonucu gözlerini kaybetti. Gözleri tamamen tahrip olmuşken, kazadan kısa bir süre sonra hala görebildiğini farketti. Lusseyran, bandajlar açıldıktan sonra yaşadıklarını ‘And There Was Light’ (‘Ve Işık Vardı’) isimli otobiyografisinde anlatır.
6. Görme, neyin görülüp neyin görülmemesi gerektiğine ilişkin inançları yansıtır. Neyi görmenin uygun olduğu hakkındaki inançlar değiştiğinde, görme bozukluğu da önemli ölçüde iyileşir. Bunlar çoğunlukla, bir nedenle gelişmiş ve bilinç altına yerleşmiş tepkilerden kaynaklanır. Görsel eğitimin bilinçaltı ile uyumlu ilerlemesi sonucu gözler doğal durumlarına geri dönerler.
7. Egzersizle kaslar yenilenir. Gözlük veya lens kullanılması nedeniyle zayıflayan göz kaslarının egzersizle kendilerini yenilemeleri sağlanır. “

İngiltere Biyoloji Enstitüsü’nün yayımladığı tıp dergisinde yayınlanan bir makalede internetteki sosyal ağların bireylerin ruh sağlığı açısından zararlı olduğundan bahsediyordu. Makalede Dr.Aric Sigman’ın uyarılarına yer verilmiş; “Örneğin Facebook gibi sitelerde sosyalleşmeye alışan insanların gerçek sosyal ilişkilerinden ve yüzyüze iletişimden uzak kalmalarının çeşitli biyolojik sonuçları da olabilir”.
Dr. Sigman, son dönemde internetin insan üzerindeki etkilerini saptamak amacıyla fizyolojik ve metabolik değişimlerin de araştırıldığını belirtiyor. Bu araştırmalara göre, bilgisayar önünde oturarak sosyalleşmek, genlerin çalışma biçimini değiştirebiliyor, bağışıklık sisteminin tepkilerini etkileyebiliyor, hormon seviyelerini değiştirebiliyor ve hatta damar sisteminin fonksiyonlarını bozabiliyor. Sonuç olarak kişinin ruh hali de olumsuz etkileniyor. Dr. Sigman’a göre bütün bunlar kişinin kanser, kalp krizi, beyin kanaması ve bunama gibi risklerle karşı karşıya kalmasına neden olabiliyor.
Bilgisayar ile çok uzun süre vakit geçiren insanların sosyal yaşamdan uzaklaştıklarına dair makaleleri yıllardır bir yerlerde okur dururuz. Ama bu anti-sosyal hallerin bir gün gelip de kalp krizine dayanabileceğini düşünmüş müydünüz hiç? İşte bu boyutundan dolayı ilginç geldi bana bu araştırma. Çünkü çok ciddi olarak inanıyorum ki ben de, hastalıklarımızın kökeninde düşüncelerimiz ve düşüncelerimizin doğurduğu davranışlarımız yatıyor. Bu nedenle neyi hangi ruh haliyle yaptığınız ya da güne hangi ruh haliyle başladığınız büyük önem taşıyor. Bu öyle ince bir çizgi ki aslında sosyalleşmek adına internette birçok farklı ortamlara üye oluyoruz ve kendimizi her gün bu ortamları kontrol ederken buluveriyoruz birden. Aslında nasıl bir tezattır ki düşünün ne kadar sosyal olanakları olan şehirlerde yaşıyoruz ama yine de evimizde internet başından kalkamıyoruz. Evimizde değilsek, dolmuşta, sinemada, restoranda, migrosta, yani her yerde internete erişmek istiyoruz. Hatta yakında bu erişim görüntülü olacak 3G sayesinde. Artık o zaman anti-sosyalliği görün siz. Bir defa görüntülü konuştuğumuz arkadaşımızla artık aylarca görüşmesek olur. Nasıl olsa şimdi de çoğu arkadaşımızla facebook’tan görüşüyoruz. Hatta doğum günü hediyelerimizi bile facebook üzerinden sanal olarak gönderiyoruz. Bir de seviniyoruz bize sanal gül gönderdiğinde, sanal çikolata gönderdiğinde arkadaşlarımız. Bakıyoruz profillere; kimin daha fazla hediyesi var, kimin daha fazla arkadaşı var merak ediyoruz. Kokusunu bilmediğim gülü ben ne yapıyım? Tadını hissetmediğim çikolata ne işe yarar, yanında nefis bir kahve ile tadına bakmak varken? Burada söylenecek çok güzel iki cümle var geçenlerde rastladım bir makalede yine; “Başkalarını bilen zekidir. Kendini bilen bilgedir. – Lao Tzu”
Dikkat ederseniz, burada söz konusu olan fazla teknoloji kullanımı değil. Konumuz internette sosyalleşmek adına çeşitli ortamlardan vazgeçemeyen kişiler. Mutlaka vardır etrafınızda bu tarz bir arkadaşınız, tanıdığınız biri ya da belki biraz kendinizden bir şeyler bulursunuz. Biraz olsun dürüst olursanız kendinize, sorgularsanız nedenlerini, dönersiniz içinize ve alırsınız sorularınızız yanıtlarını. Hep söylediğim gibi yanıtlar her zaman sizde; Ne psikologunuzda, ne yaşam koçunuzda, ne yöneticinizde, ne çalışanlarınızda, ne de ailenizde değil.
Sosyalleşmek adına internette geçireceğiniz zamanı kendinizle geçirdiğinizde gelecek olan hediyeler, mucizeler daha farklı olacaktır. Hiçbir şey kendinizle olmak gibi keyif vermeyecektir bundan sonra. Belki küçük bir meditasyonla başlarsınız arkasından engin denizlere ulaşırsınız, ardından da okyanuslara… Kendinizi ne kadar çok derinlemesine izler ve gözlerseniz o kadar iyi sonuçlar alırsınız. Ünlü Fransız ressam Paul Gauguin, “Görmek için gözlerimi kapatırım” demiş. Siz de bir deneyin derim ben, bakalım nerelere gideceksiniz, neler göreceksiniz.
İnternette sosyalleşmeyi ise, günümüz popüler kültürünün bir parçası olarak kabul etmekten başka çaremiz de yok. Maalesef bu kültür bizi istesek de istemesek de içine alıyor. Yine de seçim sizin. Belki biraz ucundan kıyısından keyfini çıkarıp, teknolojinin nimetlerinden faydalanıp, dozajını iyi ayarlamak gerekiyor. Yani yıllardır görüşmediğimiz arkadaşımızı dünyanın bir ucuna taşınmış haliyle facebook’ta bulup da konuşmamak olmaz tabii.
*İnfomag Dergisi Mart sayısı köşe yazımdır.

Bugünlerde televizyonunu çöpe atan ünlüler gündemde biliyorsunuz. Çevreci ünlülerden sonra şimdi bir de bu moda oldu. Ama güzel oldu hoşuma gitti benim. Hiç denediniz mi televizyon izlemeden ve gazete okumadan kaç gün dayanabilirdiniz? Denemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Buna öyle çabuk alışıyor ki insan uzunca bir süre ne bir şey okumak ne de izlemek geliyor içinizden. Nasıl bir huzur ve dinginlik geliyor hayatınıza inanamazsınız.
Ben çocuk sahibi olup evden çalışmaya başlayana kadar bunu hiç denememiştim. Gerçi anne olmadan önce de çok televizyon fanatiği bir insan değildim ama yine de her akşam açılırdı mutlaka evimizde. Fakat çocuk sahibi olduktan sonra bizim değil onun öncelikleri her şeyi değiştirdi. Akşamları o yatana kadar haber programı dahil hiçbir şey izlemiyoruz. Her ikimiz de gazeteci olmamıza rağmen. Bu bize çok iyi geldi. Daha fazla konuşur, paylaşır olduk birbirimizle. Kızımız da kolayca konuştu, kelime dağarcığı çok gelişti kısa zamanda. Çocuklarımız öğretmenlerimiz oluyor ya bu hayatta, bizimki de bize sakin ve sabırlı olmayı öğretiyor. Her anın farkına vararak yaşamayı öğretiyor.
Aslında size bir kitaptan bahsedecektim ama konuya televizyondan girdim. Çünkü televizyon izlememenin hayatımızda çok büyük bir kayıp değil hatta kimi zaman artı olduğunu gördüm şu son 2-3 yılda. Bugün kitabımı okurken de bunun farkında vardım. Julia Cameron, “İçinizdeki Yaratıcıyı keşfedin” kitabında sanatçılara, yazarlara, kısaca hayatında yaratıcılık isteyen herkese ilginç önerilerde bulunuyor. Kitap 12 haftalık bir eğitim süreci aslında. Her hafta ayrı bir bölümü okuyarak, ödevleri yapıyorsunuz. Yazarın yaratıcılığı geliştirme yönünde çok güzel önerileri var. Bunlardan en fazla ilgimi çeken “Okumama Alıştırması” oldu.
“Birşey yaratma sürecinde, herhangi bir fikir, kitap, makale, resim, şarkı olabilir, hiçbir şey okumayın sadece yaratıcılığınızı güçlendirecek şeyler yapın; Örneğin yürüyüşe çıkın, yemek yapın, müzik dinleyin, dans edin” diyor Cameron.
Okumama Alıştırması’nın anlatıldığı bölümden bir alıntı: “Kendinizi hayatınıza ya da sanatınıza sıkışmış hissediyorsanız okumama alıştırması kadar hiçbir şey etkili olamaz. Birçok sanatçı için kelimeler küçük sakinleştiriciler gibidir. Medya gündeminin konuşma tarzına sahibiz. Bu, yağlı yiyeceğe benzer ve sistemimizi tıkar. Fazlası bünyemizi bozar. Hayatımızdan bizi rahatsız eden şeyleri çıkartırken pınarımızı besliyor olmamız ise tam bir paradoks. Zihnimizi dağıtmadığımız zamanlarda, tekrar duyular dünyasına dönebiliriz. Önünüzü kapatan bir gazete olmadığında, tren yolculuğu seyredilecek bir galeriye dönüşür. İçine gömüleceğimiz bir roman olmadığında ya da bizi etkisizleştiren televizyon, gece koca bir kırlık alana dönüşür. Okumama tekniği çok kuvvetli ve korkutucu bir araçtır. Bu konuda düşünmek bile inanılmaz bir öfkeye sebep olabilir. Birçok engelli yaratıcı için okuma bir bağımlılıktır. Kendi düşüncelerimizi ve hislerimizi sindirmek yerine başkalarının kelimelerini ezberleriz.”
Cameron, derslerinde en zor haftaların okumama alıştırmasını verdiği haftalar olduğunu söylüyor. Bana da hayli ilginç geldi doğrusu. 1 hafta kadar denedim ve gerçekten de o hafta yazma konusunda daha rahat ve yaratıcı olduğumu gözlemledim kendimde. Bu aslında bir nevi içsel temizlik gibi, sadece içinizdeki akışı izliyorsunuz. Ve dışardan çok fazla uyaran olmayınca yaratım süreciniz daha kolay ve kendiliğinden oluyor.
Öte yandan, yaratıcılığınızı keşfetme yolunda temel teknik olarak Cameron “sabah sayfaları”nı öneriyor. Her sabah sadece yarım saat daha erken kalkıp 3 sayfa yazıyorsunuz. Ama aklınıza ne gelirse. Hiçbir şekilde kısıtlama yok. Tamamen özgürsünüz ve kendinizle başbaşasınız. Aslında günlük tutanlar bu duyguyu bilirler. Fakat nedense günlükler hep çocuklukta kalıyor, yaşı büyüdükçe insan utanıyor, üşeniyor yazmaktan. Kendinden bile çekinir hale geliyor. İşte bu sabah sayfaları sizi kendinizle yeniden buluşturuyor. Tam olarak kim olduğunuzu yeniden keşfediyorsunuz. Öyle şeyler çıkıyor ki bu sayfalardan hayatınıza yön veriyorsunuz. Bunu da denedim ve harika sonuçlar aldım. Zaten sürekli yazan ve kendimle de yazarak çalışan biri olduğumdan çok farklı gelmedi bana ama yine de disipline ettim kendimi yazma konusunda. Daha farklı ufuklar açtı, kalemimi çeşitlendirdi sanki. Aslında meditasyon niteliğinde bana kalırsa. Bir yerden sonra öylesine özgürce yazmaya başlıyorsunuz ki siz bile kendinize şaşıyorsunuz.
Kimliğimizi ve evrendeki gerçek yerimizi bulmak için meditasyon yaparız. İçsel gücümüzle bağlantı kurar, değişim için ilham, güç toplarız. İşte sabah sayfaları da bu nedenle benzer yani ruhsal bir etkiye sahip.
10 yıldır insanların içindeki yaratıcılığı özgür bırakmayı amaçlayan ruhsal seminerler veren Cameron, ev kadınlarından ressamlar, avukatlardan sanatçılar çıktığına şahit olmuş. Yani kitaptaki alıştırmaları yapmanız için ille de sanatçı olmanız gerekmiyor. Her kim olursanız olun mutlaka bir yerlerde saklı kalmış, farkında olmadan ya da olarak üzerini örttüğünüz yetenekleriniz olabilir. Artık örtüleri kaldırma zamanı.
*İnfomag Dergisi Şubat sayısı köşe yazım.
*Fotoğrafın ise yazıyla pek bir ilgisi yok ama… Doğa ve çok sevdiği arkadaşlarından Beliz ile yaratıcı bir dans yaparken:)

Bu ay size ne yeni bir kitaptan bahsedeceğim, ne seminer ne de kişisel gelişiminiz yeni bir yöntemden. Sadece gerçek bir hikaye anlatacağım. Kendini gerçekleştirmiş 35 yaşında Mert Erkal’ın hikayesini. Mert’le tanıştıktan sonra gördüm ki onun hikayesini sizlerle mutlaka paylaşmam gerek. Çünkü çoğu zaman yaşanmışlıklar teorik bilgilerden ya da önerilerden daha hızlıca yer eder insanın ruhuna ve hafızasına.
Babasını kaybettikten sonra blog yazmaya başlamış. İşten dönüp gece yarılarına kadar uykusuz kalır sürekli yazarmış blogunda. Fakat gün geçtikçe blog dünyasına o kadar ait hissetmeye başlamış ki kendisini profesyonel iş hayatını bırakıp,yoluna bir blogger olarak devam etme kararı almış. Bu kararı almak ve uygulamaya koymak sandığı kadar kolay olmamış tabii. Annesi başta olmak üzere en sevdiği insanlar, “otur oturduğun yerde, gül gibi işin var” diyerek durdurmaya çalışmışlar onu. Ve sonunda hayalleri o kadar ağır basmış ki 10 yıllık pazarlama işinden ayrılmış. Kendisi bu süreci şöyle anlatıyor: “Bu süre boyunca tabiî ki de umutsuzluğa düştüğüm oldu ama hayallerim o kadar güçlüydü ki, her seferinde yerden düşüp tekrar ayağa kalkmamı sağladılar. Bir şeyi gerçekten isterseniz ve uğruna mücadele ederseniz, sonunda güç de olsa gerçek oluyor.”
Mert’in hayallerine ulaşma yolunda yaşadığı 2 önemli farkındalık var; Biri zihnimizin bize yarattığı engeller, diğeri de korkularımızı kendimizin yarattığı gerçeği.
Yaşadığı bu farkındalıkları ise şu şekilde ifade ediyor: “Bu süreçte hayalleri gerçekleştirmenin önündeki en büyük engelin yine insanın kendi zihninin yarattığı engeller olduğunu keşfettim. O küçücük kafatasımızın içinde kendimize ait bir gerçeklik yaratıyoruz ve işin komik tarafı, bir süre sonra da bu gerçeklik hayatın kendisi oluyor bizim için. Bu tespiti yaptıktan sonra insan, hayatı daha sıkı bir şekilde sorgulamaya başlıyor. Ben bu sorgulamayı yaptım ve kafatasımda birkaç delik açıldı. Bu şekilde sınırsız olanaklarla dolu bambaşka bir dünya ile tanıştım. Beynimde yarattığım korkuların yersiz olduğunu ve istersem hepsinin üstesinden gelebileceğini anladığım an benim hayatımın dönüm noktasıdır.”
Mert şu anda ne mi yapıyor? Tamamen kendi yaratıcılığı olan web sitesi ile doğu ve batı arasında köprü görevi görüyor. Bloggerlara pazarlama, içerik, tasarım ve daha birçok farklı alanda önerilerde bulunduğu sitesinde sadece İngilizce yazıyor. Hedefi alanında dünyada en iyi olmak, marka olmak.
Kendi deyimiyle basit yaşamayı deneyimlemiş ve daha önceki profesyonel iş hayatına göre çok daha mutlu ve huzurlu olduğunu söylüyor.
Mevcut işinden ya da genel olarak hayatından memnun olmayanlara Mert’in önerileri ise şöyle; “Eğer siz de işinizde mutsuzsanız, bir şeyler yaparak içinde bulunduğunuz kısırdöngüden kurtulmak istiyor, ancak kendinizin ve sevdiklerinizin yarattığı korkular her seferinde sizi frenliyorsa bu konuda bir şeyler yapmanın zamanı gelmiş demektir. İşe, beyninizin sizi frenlerken yarattığı mükemmel bahanelerin hemen hepsinin üstesinden gelebileceğinize kendinizi inandırarak başlayın. Bütün bu bahaneleri yaratan siz olduğunuza göre, onları ortadan kaldıracak da yine sizsiniz. Beyin kıvrımlarınızı bahaneler üretmek yerine, çözüm yolları üretmek için kullanın. Kendinizi keşfedin, sınırlarınızı zorlayın, kendinize zaman ayırın, bolca okuyun, negatif insanları hayatınızdan çıkarın, zamanın kıymetini bilin, bol bol yürüyün. Yalnız kalın.Yalnızlık yaratıcılığı körükler. Öncelikle ne istediğinizi keşfedin, sonra da bu hedeflere ulaşmak için atılması gereken adımları tespit edin. Sonra da kararlı bir şekilde yola koyulun.”
Mert’in bu hikayesinden umarım siz de kendinize düşenleri alır ve de kullanırsınız. Kişisel gelişim kitapları, seminerler gerçek anlamda hayatınızın içinde yer almadıkça bir işe yaramıyor. Her zaman en iyi cevap yine kendinizde, içinizde. “Hayal gücü, bilgiden daha önemlidir” demiş Einstein. Lütfen siz de hayal etmekten korkmayın, korkularınızla yüzleşin ve kendinize karşı dürüst olun. Ancak bu şekilde hayattaki gerçek amacınıza ulaşır ve hem işinizde hem de özel yaşantınızda gerçek mutluluğa ulaşabilirsiniz. Engeller, iç sorgulamalar, olumsuzluklar hep vardı ve hep olacak. Bunları hayat dersleriniz olarak görür, kabul ederseniz yolunuz sizin bile şaşıracağınız bir şekilde açılacaktır. Yeter ki siz kendi kendinizin ışığı olun.
*İnfomag Ocak sayısı köşe yazımdır.
