Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...

Esra Ekren
F.Mihrimah Temel






Dünya 21 Aralık 2012 tarihine kitlendi bekliyor. Herkes birbirine kendi felaket senaryolarını anlatıyor. Dilden dile dolanıyor hikayeler. Korku bilinci her geçen gün daha da yayılıyor. Tam da bu korkularımıza tuz biber ekecek bir film bu ay vizyona giriyor. Fragmanı bile midenize sancılar girmesi için yeterli, sonuna kadar izleyebilir misiniz bilmiyorum. Bunlar senaryonun ön yüzü. Bir de buz dağının görünmeyen tarafı var; Ekolojik felaketler. Dünyayı bugüne getiren biziz farkında mıyız? Bir an önce bu sorumluluğu alıp üzerimize düşenleri yapmazsak, “Yuva” belgeselinde dediği gibi dünyanın 10 yıl sonra bütün kaynakları bitmiş olacak.
Maya Takvimi uzmanı Fatih Keçelioğlu, takvimin son gününün sanılanın aksine 21 Aralık 2012 değil, asıl tarihin 28 Ekim 2011 olduğunu söylüyor. Bu tarihle birlikte insanoğlunun bilincinde büyük bir değişim başlayacağına dikkat çeken Keçelioğlu, takvime göre 8 Kasım 2009 tarihinden itibaren “6.gece” adında bir döneme girileceğini ve bu dönemin ekonomik anlamda ciddi boyutlarda bir kriz getireceğini söylüyor. Keçelioğlu’na göre bu kriz artık büyük bir dönüşüme yol açacak. Artık geri dönüş olmayacak. Yani kar amaçlı iş yapan, doğaya uyumlu çözüm üretmeyen şirketler, perma kültür ve sürdürülebilir enerji kaynaklarını kullanmayan ülkeler ne yazık ki kendi kendilerini yok edecek. Evet oldukça sancılı, büyük çöküşlerle geçecek bir dönem bekliyor bizleri. Bu süreçte hem bireysel hem de toplumsal olarak neler yapmak gerektiğini Keçelioğlu ile konuştuk. Röportajı bu ay İnfomag’da köşemde yazdım fakat bu hali daha ayrıntılı şekli olup Alternatifkarma’ya özel; 
28 Ekim 2011 dünyanın sonu mudur?
Hayır değildir. Mayalar kesinlikle böyle birşeyden bahsetmiyorlar. Bunun insan psikolojisi ile ilgisi var. Ruhumuzun derinliklerinde birtakım korkular besliyoruz. Özellikle dünyanın sonuna yönelik bir korku taşıyoruz. Bu da gerçekten kolektif bilinç. 10 binlerce yıl önce felaketler yaşamışız. Şimdi onu yansıtıyoruz. “Maya takviminin sonu geliyorsa dünyanın da sonu geliyordur” diyoruz. Direkt sıradan bir insan zihninde ilk akla gelen şey bu oluyor. Dolayısıyla mayalara baktığımızda hiçbir yazıtta “dünyanın sonu geliyor hepiniz öleceksiniz” gibi bir durum yok.
Peki doğal felaketler?
Bu takvimde böyle bir bilgi yok. Bilimsel olarak da mümkün görünmüyor. Jeolojik olarak dünyanın yerkabuğu oturmuş durumda. Büyük depremler, volkan patlamaları için bir neden yok. Her kafadan bir ses çıkıyor. Her araştırmacı kendi bakış açısından bir yorum getiriyor ve bunların büyük bir kısmı belirli bir bilimsel geçerliliğe sahip olmayan teoriler. Örneğin dünyanın kutuplarının yer değiştireceği gibi. Bunu mesela galaktik hizalanma denilen bir astronomik olayla bağlıyorlar. Halbuki böyle birşey yok. Çok fazla yanıltıcı bilgi var. Ben bile bir defa da hepsini hatırlayamıyorum. Maya takvimi ile ilgili özellikle internette çok faklı kaynaklar var. Foton kuşağı, ufoların gelişi gibi teoriler var. Ben bunlara şöyle bakıyorum; İnsanlar sorumluluğu kendinde görmek istemiyor ve bir şeylere yansıtıyor. Başına kötü bir şey gelecekse, yani ya Marduk gelecek, ya galaktik hizalanma olacak ya da ufolar gelecek. Tamamen sorumluluğu uzağa atmaktır bu.
Maya takviminde dönüşüm bizimle gerçekleşecek diyor değil mi?
Evet ama bu maya takviminin belirli bir yorumu. Hocam Carl Johan Calleman’a göre maya takvimi bilincimizin nasıl dönüştüğünü anlatıyor. Bu bizim üzerimizden oluyor, bizim dışımızda bir kaynaktan değil. Bunun bir kozmolojik, spiritüel bir merkezi var ama bu direkt bizi etkiliyor. Biz de evrenin bir parçasıyız. Benim dikkat çekmek istediğim asıl konu şu; Maya takvimini bir kenara atalım. Dünya zaten çok büyük bir felaketle karşı karşıya; Ekoloji felaketler. Yuva belgeselinde en sonunda verilen bir mesaj var; İnsanlığın şu anki gidişatını değiştirmek ve dünyadaki yaşamı öldürmemek için 10 yılı var. Yani saatli bir bomba gibiyiz. Dünya niye böyle? Bizim dünyayı kullanış şeklimizden, yemek yeme şeklimizden, tüketim alışkanlıklarımızdan, enerji tüketim alışkanlıklarımıza dayanıyor tüm felaketlerin nedeni. Dolayısıyla sorumluluk bizim elimizde. Bir şeyleri uyanıp düzeltmezsek zaten kendi sonumuzu hazırlayacağız. Bunun maya kehanetleriyle bir ilgisi yok. Para ve soyut değerler kendini gittikçe güçlenerek kendini ön plana koyuyor. Fakat bir taraftan da son 10 yıldır alternatif bir bilinç yayılıyor. Bu da diyor ki; “evet böyle gidersek dünyanın sonu olacak. Basit yaşayalım, et tüketmeyelim, organik beslenelim, perma kültürle ilgilenelim ve sürdürülebilir sistemler yaratalım.” Bu çok güzel bir dalga ve buna çok destek verelim. Dolayısıyla iş yapış şekli de çok faydalı şekillere dönüşebilir. Basitleşmek zorunda değil ama büyük resmi görerek iş yapmak gerekiyor. Sadece ben kar edicem ve bu yumurtaları satıcam dediği zaman bir yumurta fabrikası kuruyor. Gübresi geliyor, petrol harcanıyor, gübreler zaten petro-kimya ürünü. Tavuklar kötü bir yerde yaşıyorlar. Onlardan çıkan yumurta sağlıklı değil. Onlara yapılan antibiyotik insanları zehirliyor. Böyle bir zincir. Ama doğa ile uyumlu, sürdürülebilir sistemler yaratılırsa, ki perma kültür bu konuda çok çığır açıcı bir yöntem, çok daha sağlıklı işler yapabiliriz. Bunu yapmak da zorundayız zaten. Artı enerji teknolojileri de çok önemli. Örneğin Almanya tüm enerji kaynaklarının yüzde 30 gibi bir kısmını sürdürülebilir enerji kaynaklarından besliyor. ABD’de bu oran yüzde 2. Dollayısıyla diyor ki, bütün bu sistemleri gözden geçirmemiz gerekiyor. Yoksa büyük sıkıntılar yaşarız. Bu bize neyi söylüyor? Bilincimizde bir değişim oluyor ve bu her zaman kendi niyetimizle olmak zorunda değil. Bazı olaylar ve durumlar bizi ekolojik düşünmeye zorluyor. Bu da maya takviminin dinamiğinin özü. Maya takvimi diyor ki; Dünyaya bakış açımızı, dünya ile olan ilişkimizi etkileyen birtakım kozmik enerjiler var ve biz onlardan etkilenerek düşünüyoruz. Ve bu son 5 bin yılda dünyada bu şekilde bir düzen yarattık ve şimdi bu hatamızı fark edip bir alternatif yaratmaya çalışıyoruz. Bunun ilk sırasında bir gerilim var. Bu gerilim de bizi bir senteze getirecek ve orada da daha sağlıklı bakış açısına ulaşacağız. Ben pek çok spiritüalist gibi; ışık bedenlerimiz olacak, çakralarımızın hepsi açılacak, telepati yeteneğimiz gelişecek şeklinde görmüyorum. Daha ayakları yere basar bir şekilde bakıyorum olaya. Daha sosyal ve bilimsel bakıyorum. Maya takvimi bize aslında sosyo ekonomik dönüşümleri açıklıyor. Sosyo ekonomik olarak biz yeni bir düzene doğru gidiyoruz ve tabiî ki bu çok kolay olmayacak. Büyük kargaşalar, acılar, çöküşler, krizler olabilecek. Ama böyle bir bilincimiz olursa zaten başımızdan geçeni anlama şansına sahibiz. Korku ve panikle insanlar bugün eski inanca sarılmaya devam ediyorlar. Burada bir direnç var. Hopiler, mayalara yakın bir yerli kültür, diyor ki, zamanın bu aşamasında bir ırmağın kenarına tutunmamanız gerekiyor. Irmağın içine dalıp akmanız gerekiyor. Ama pek çok insan korkuyor. Korkunun ilacı bilgidir. Maya takvimi de sosyo ekonomik anlamda bizim nerden nereye gittiğimiz anlamında bize böyle bir ışık yakıyor.
Para konusunda yeni bilinç ne olacak?
Para bir soyutlama. Aslında bir kağıt parçası. Değerleri olduğu konusunda tüm insanlık hem fikir olduğu için paranın bir değeri var. Bu da bizim beynimizin sol tarafının ortaya attığı bir soyutlama. Sol beyin ben merkezli ve analiktiktir. Dünyada ulusların ortaya çıkması, toplumda hiyerarşinin ortaya çıkmasının altında yatan neden dünyaya bizim sol beyin üzerinden bakmamızdır. Buna 5 bin yıl önce başladık ve böyle bir bilinç yarattık. Şu anda olan şey ise, bunun bir alternatifinin uyanması ve aslında her şeyin bundan ibaret olmadığı. Biz aslında şu anda burada olanın değerli olduğunu görmeye başlayacağız çünkü öteki tarafta neye bakıyoruz; faizler, krediler, borsa sistemleri; Bunlar tamamen soyutlamaya dayalı. Bu da aslında bir taraftan insanlar arasında uçurumlar yaratıyor. Yuva filminde de gördüğümüz gibi, dünyada çok fazla sosyal göçler olacak. Sadece paradan dolayı değil, su ve yiyecek kaynaklarının tükenmesinde dolayı. Bunların altında yatan da yine o soyutlama şekli. Bizim için bir besin tüketmek ve kendi ihtiyaçlarımızı karşılamak bir kar amacı olmaya başladı. Bütün endüstriyel sistemler dünyanın dengesini bozuyor. Bunlar bize bir şekilde geri dönecek mutlaka. Böyle bir kriz yaşadığımızda düşüneceğimiz şey şu olacak; evet bu sistemleri kullanmayı bırakıp sadece şu an burada olan, doğa ile uyumlu ve dengeli olan, diğer insanları da herkesi düşünen bir ekonomik sistem yaratmak zorundayız. Bunun tam olarak nasıl olacağını bilemiyorum çünkü ekonomist değilim ama belki bugünkü para sistemi tamamen çökebilir. Yerine tamamen bambaşka bir alışveriş sistemi kurulabilir. Çok kolay olmayacak zaten çok zor ve büyük sancılar içerisinde olacak. Gerçekten dünya böyle bir yere doğru hızla gidiyor. İlerili görüşlü insanlar, iş adamları olarak şimdiden yapılabilecekleri yapmak gerek. Bu adımları atan iş adamları zaten yeni dünyada ayakta kalanlar olacak. Diğerleri büyük sıkıntılar yaşayacak.
Dönüşüm bizimle gerçekleşecekse, bireysel olarak kendimizi bu dönüşüme nasıl hazırlamalıyız?
Maya takvimi aslında şunu söylüyor; Evet bir ilahi plan var, bir yaradılış planı var. Sosyal ve bireysel hayatımız birtakım kozmik, ilahi enerjilere göre şekilleniyor ancak bu demek değil ki bizim hiçbir sorumluluğumuz yok bu olan bitende. Yüksek bir sorumluluğumuz var. Ben bir kenara çekiliyim, ne olacaksa olacak diye bir şey yok. “Bu dünya bir ilüzyondur, bu dünya yalandır, dünyadan el etek çekmeliyiz” gibi spiritüel bir algı var günümüzde. Bunun biran önce değişmesi gerek. Ruh ve madde birbirinin içindedir aslında. Biz maddesel, sosyal hayatımızı spiritüel yapmalıyız. Bu da çok fazla eylem gerektirir. Yani kendimizi pasifize etmek yerine çok daha aktif olmamız gerekiyor. Bu da aslında para dediğimiz şeyin yani madde dediğimiz şeyin de ruhsal olduğunu fark etmekte geçiyor. Onun ölü bir madde olmadığını, doğanın tanrının yansıması olduğunu fark etmemiz gerekiyor. Bir ormanı 5 ton kereste olarak görüyorsak gözlerimizde o zaman orada bir sorun var. İşte bunun değişmesi gerekiyor.
Maya takviminin bilgilerine neden ihtiyacımız var? Bu bilgiler olmadan bir dönüşüm yaşanamaz mı?
Bilinçli olmamızı ve bilinçlenmemizi sağlıyor. Şöyle bir benzetme vardır; bir balık suda yüzdüğünün farkında değildir. Su ile çevrilidir ama suyu görmez. Biz de insanlık olarak bir bilinç ırmağı içinde yüzüyoruz ve bunun belirli bir akışı var. İnişleri, çıkışları, zor köşeleri, rahat yerleri var ama biz farkında değiliz. Maya takvimi bizim bunu fark etmemizi sağlıyor. Hangi dönemlerde, hangi tarihlerde, nasıl enerjiler bizim bilincimize tesir ediyor? Bunu gördüğümüz zaman kozmik planla daha uyumlu akmamızı sağlıyor.
Bu takvimdeki kehanetlerin doğruluğuna nasıl inanabiliriz? Neye dayanarak güvenerek inanabiliriz?
Ben özellikle Caral Johan Calleman’ın araştırması üzerinden maya takviminin yorumuna inanıyorum. Temel farkı; Diğer bütün araştırmalar 21 aralık 2012 tarihine kilitlenmiştir ve o tarihe kadar bizim nasıl bir bilinç dönüşümünden geçtiğimize dair bize en ufak bir bilgi sunamamaktadır. Calleman ise, öncelikle 28 ekim 2011’in son tarih olduğunu söylüyor ve bu son tarihe, yani bilincin en son aşamasına girerken kademe kademe sürekli birtakım dönüşümlerden geçtiğimizi söylüyor. Ve bu tamamıyla test edilebilir bir yöntem. Biz şu anda 6. gündüzü yaşıyoruz ve 6. gece başlayacak. 6. gece başladığında (8 Kasım 2009) büyük ekonomik sıkıntılar tekrar başlayacak. Daha ciddi bir kriz, daha derin bir dönüşüm yaşayacağımızı gösteriyor. 3 Kasım 2010’a kadar sürecek. Ama zaten hiç geri gidiş olamayacak. Bilinç hep dönüşecek. Belki geçen yılki ekonomik krizden daha derin bir kriz yaşayabiliriz. Calleman medyum değil. Sosyolik, bilimsel bir araştırma yapıyor. Tabiî ki sezgilerini de işin içine katıyor. Geri gelirsek, 5. geceyi yaşadık 2008’de, bu piramidin sadece 8. katının 5. gecesidir. 1999’dan başlayarak dünyaya yeni bir farkındalık getiren bir bilinç katı bu. Piramidin bir alt katında gece ve gündüzler yirmişer yıl sürüyor. Bu beşinci gece denilen süreç 1932-1952 arasında yaşandı. Büyük buhran 1929 da yaşandı; Hitler, 2.Dünya Savaşı’nın yaşandığı dönem. 5. gece zaten en karanlık gece olarak biliniyor. En büyük yıkımı getiren, eski bilincin ölümünü sağlayan. Yani 2008’de yine aynı dönem; 5.gece bittiğinde Obama seçildi. 6.gündüz başladı. Kriz yavaşladı. Ancak yeni bir dünya yaratacaksak o zaman bizim bu sistemi değiştirmemiz gerekiyor. Gecelerde ekonomik krizler, gündüzler de rahatlama oluyor. Ama artık rahatlama olmayacak artık bu anlamda sona geldik. “Krizi atlatalım yine eski düzen gelecek” diye bir şey olmayacak. Besin, petrol, madenler sonsuz değil. Parmak çıtlatmasıyla yaratılmıyor.
Özgür insanın doğumu nasıl olacak?
İnsan hakikate ulaşamıyor. Ruhun hakikatinden tut da sosyal hakikat. İçtiğimiz su sağlıklı mı, yediklerimiz sağlıklı mı bunu bilmiyoruz. Sürekli bir toplumsal hipnoz var. İnsanların sürekli kendi güçlerinden çıkartıldıkları bir hipnoz bu. İlginç bir örnek var buna; Bu ay yine tam 6. gece başlarken bir film gösterimi giriyor 2012 ile ilgili. Bu film örneğin insanların tamamen korkmasını sağlayacak bir film. Ne işe yarıyor bu tür mesajlar? İnsanlar özgürlüklerinden ödün veriyorlar, korkmaya başlıyorlar ve kendi merkezlerinden çıkıyorlar. Yeni insanın doğuşu, bize gelen bu tür mesajları kendi filtremizden geçirerek olayın hakikatine uyanmamızla gerçekleşecek. Dünya çok kaotik bir noktada. Bunun sonunda ya yeni bir dünya yaratacağız ya da bu kaos bizi tamamen aşağı çekecek. Belki de kendi sonumuzu gerçekten hazırlayabiliriz. Böyle bir ihtimal her zaman var. Dolayısıyla sorumluluğumuzu almamız gerekiyor. Her insanın sorumluluğu var. Şu anda tek yapabileceğimiz bizim gibi insanları bulmak, örnek olmak. İnsanın dünyadan kaçmadan, kendi özünü ruhsal potansiyelini fark etmesi gerekiyor. Dünyanın içinde olup dünyayı dönüştürmek gerekiyor. Dünya iktidarı insanların sağlıklı düşünmesini engelleyecek birçok strateji uyguluyor. Elektro manyetik aletlerin yaydığı radyasyon, suya katılan, diş macununa katılan florid, besin maddelerindeki aspartam, birçok kanserojen madde. Bütün bunlar bizim daha yüksek bir farkındalığa ulaşmamızı engelliyor. Titreşimlerimizi düşürüyor. Evrende herşey titreşim. Baz istasyonları, kablosuz internet, elektro manyetik aletler hepsi dalga boyutumuzu düşürüyor. Örneğin şehirden çıkıp doğa gittiğimizde çok daha yüksek enerjiye ulaşıyoruz ve düşünce boyutumuz değişiyor. Bunlara da dikkat etmek gerekiyor. Cep telefonu için özel kulaklık kullanmak, kablosuz modemi gece yatarken kapatmak gibi birçok dikkat edilecek şey var. Örneğin, dikkat edilmesi gereken ve pek çok nedenle farkına varamadığımız genetik modifikasyonlu tohumlar konusu var. Dünyada küresel ısınmadan daha büyük sosyal sorunlar yaratabilecek bir mesele. Bu konuda da insanlar ne yazık ki uyutuluyorlar. Tohum yasası geçti mesela meclisten. Hormonlu gıda kimyasal zehirdir o kimyasalı vücut bir şekilde atabilir ama genetiğiyle oynanmış gıdalar sizin genetiğinize işliyor ve tamamen mutasyona uğratıyor sizi. İntihar geni diye bir şey var. Bulaşıcı bir şey. O sezon bütün hasatlar durabilir ve milyonlarca insanın açlıktan ölmesine yol açabilir.

İlişki sistemleri diye birşey duydunuz mu hiç? İlişkinin de sistemi olur mu dediğinizi duyar gibiyim. Peki ilişkide bir bilgelik ve akıl var desem size.
Her türlü ilişki sistemleriyle çalışan profesyoneller için metodlar, araçlar ve yöntemler üreten bir kuruluş olan CRR Alliance, Ekim ayı itibariyle Takım ve İlişki Sistemleri Koçluğu Programı’nı (ORSC) İstanbul’da başlatıyor. Eğitim, CRR Alliance Türkiye Ortağı olan Akıllı İlişkiler şirketi tarafından organize ediliyor.
Geçtiğimiz günlerde sohbet etme olanağı bulduğum Akıllı İlişkiler İlişki ve Ekip Koçu Gülsün Zeytinoğlu’nun verdiği bilgilere göre, bu program koçların, ilişkilerle sistemlerle daha verimli çalışabilmesi için oluşturulmuş araçlardan oluşuyor. Program çok farklı alanların karmasından oluşuyor; Kuantum fizik, pozitif psikoloji, Zen budizmi, Gestalt, NLP ve daha birçok araç.
Zeytinoğlu, ilişki sistemlerinin ne anlama geldiğini şöyle açıkladı: “Çiçeğe müdahale edemezsiniz. Yapraklarının gideceği yön vardır onu da bir tek o biliyordur. Onun gibi ilişkinin DNA’sına yükleniyoruz. İlişkideki bilgelik ve akıla yükleniyoruz. Bireyler o ilişkinin sesi oluyor. Çünkü görünmeyen ilişki bireylerin ağzından konuşuyor. Bireyleri dinliyoruz, ama onu yargılamak ya da övmek için değil. Bunu kim niye yaptı diye sormuyoruz. Bu ne anlama geliyor diye bakıyoruz.”
ORSC Programı, takımların bilgelik, potansiyel ve yetkinliklerini vizyonlarına odaklamalarına, verimliliğin arttırılmasına, takım içinde ve ortaklıklarda sağlıklı ilişkiler yaratılmasına olanak tanıyan etkili, araştırmalarla desteklenen, denenmiş yöntemler sunuyor. Programa, takım liderleri, İK yöneticileri, STK ve diğer sosyal hizmet çalışanları, devlet birimlerinde görevli profesyoneller, danışmanlar, koçlar gibi değişimle uğraşan, takımlarda ve ilişkilerde verimlilik ve olumluluğu artırmayı hedefleyen profesyoneller katılabiliyor.
Belirli bir sektör odaklı olmadıklarına dikkat çeken Zeytinoğlu, eğitimin katılımcılara sağladığı avantajları şöyle anlattı; “Program, özellikle İK yöneticilerinin şirketlerin sistemini ve alt sistemleri iyi anlamaları açısından ilişkileri çok farklı şekilde görebilecekleri modüllerden oluşuyor. Örneğin eğitimin ilk bölümünü tamamlayanlardan yüzde 25’i koçtu, geri kalanlarlar İK yöneticileriydi. Program, ilişkinin aklını çok iyi kullandırtıyor. Duygusal zeka, sosyal zeka tamam ama bu program ilişki zekası sistemini katıyor bir üçüncü bacak olarak. Bu daha önce hiç adı konulmamış bir şey.”
Yönetici kendine dönük çalışmalı
Zeytinoğlu, “Şirketler bize mutlaka işler kötü iken gelmiyorlar. Örneğin iki farklı bölüm ortak bir projeye başladığında ya da yönetim değişiklilerinde çok faydalı oluyoruz. Değişim yönetimi için müthiş bir araç. Çok fazla donanım sağlıyor” dedi.
CRR Alliance’tan Arzum Akduran Köseoğlu’nun verdiği bilgilere göre, yöneticiler arasında çok fazla bilgi kirliliği var. Birçok eğitim alıyorlar, “şöyle yap, böyle davran” diye bir dolu şey öğretiliyor. Ama o kalıplarla davranmaya çalışıp kendi sistemlerine, neye ihtiyacı olduğuna hiç bakmayıp, red gelince de sıkıntı yaşıyorlar. “Ben nasıl bir ilişki içindeyim, bu ilişkinin neye ihtiyacı var. Bu kişinin sesi ne söylüyor. Benim sesim ne söylüyor ve ben bu kişiyle nasıl bir ilişki yaratıyorum diğerlerinden farklı?” şeklinde kendilerine dönük sorgulamalar yapmaları gerekiyor.
Anlık motivasyonların devamı gelmiyor
Şirketlerin çoğunlukla ilişkiye bakmadan çalıştıklarını söyleyen Zeytinoğlu, “Kurslar açıyor, yoga eğitimi veriyor, geceleri eğlenceye götürüyorlar. Ağaçtan zıpladın ettin ama o anlık motivasyon için mükemmel. Bunların da işe yaradığı yer var. Bunları destekliyorum ama burada yapılan şeylerin sürdürülebilir olması, desteklenmesi gerek.” Zeytinoğlu, herkesin sesine çok değer veridiklerini ve derin demokrasi dediğimiz bir kavramla çalıştıklarından bahsetti; “Herkesi dinliyoruz, herkesi duyuyoruz. Hoşumuza gitmeyen sesler vardır ya biraz marjinal kalır şirketin içinde. Konuşur kimse dinlemez. Onları da alıyoruz. Nasıl vücudunuzda bir yeri kesip atamıyorsanız bu ilişkide de bunun bir anlamı var. Sessizin de söylediği bir şey vardır onu da katıyoruz. Sosyal olaylarda da çok etkisi olabilecek yöntemler içeriyor. Birbiri ile zıt, çatışma halinde olabilecek kişileri de bir araya getirdiğiniz zaman aslında toplumsal barışa götürecek bir bacağı da var. İlişki sistemleri, Güney Afrika’da siyahlarla beyazlar arasında kullanıldı, İrlanda da kullanıldı. Gay, lezbiyen ilişkilerinde, kadın-erkek ilişkilerinde kullanılabiliyor. Bütün mesele birbirini dinleyebilmek.”
Henüz dünyada da çok yeni olan ORSC eğitim programı, ilk olarak Amerika’da başlamış. Bugün İngiltere, Dubai, Güney Afrika, Kanada, Türkiye ve kuzey ülkelerinde veriliyor. Program aralıklı olarak toplam 6-7 ayda tamamlanıyor.
*İnfomag Ekim sayısı köşe yazım.

İnsan sesinin önemini ve boyutlarını düşündünüz mü hiç? Ben hiç düşünmemiştim ta ki James D’Angelo’nun “İnsan Sesinin İyileştirici Gücü” adlı kitabını okuyana kadar. Bir nefes seminerinde edinmiştim bu kitabı ve uzun zamandır kitaplığımda durmaktaydı. Neyse ki bu ay okuma fırsatı buldum. Oldukça ilginç bir kitap. Yazar, insan sesinin her türlü iyileştirici etkisini, sesli ve sessiz harflerden başlayıp gülerken ya da ağlarken çıkardığımız seslere kadar ayrıntılı bir biçimde anlamları ve özellikleriyle açıklıyor. Şarkı söylemenin ruhsal ve fiziksel sağlığımız üzerindeki gücünü anlatıyor. Ayrıca çakralarımızdaki (omurganın başlangıcı ile başın en üst noktası arasında konuşlanmış döngüsel enerji anaforları) tıkanıklıkları açabilmemiz için nasıl kendi mantralarımızı ve vokal yöntemlerimizi oluşturacağımız konusunda da yol gösteriyor.
Çakraların tonlanması
Bu bölüm özellikle ilgimi çekti. Yazar “Çakraların Tonlanması” başlıklı bölümde her çarka için farklı bir tonlama egzersizi veriyor. Birçok nedenden dolayı çakralardaki doğal enerji akışı bozulabiliyor; Örneğin aşırı çalışma, bastırılmış duygular, vücut yapımıza uymayan yiyecekler ve içecekler. Yazara göre, ses rezonansları çakraların titreşim değerlerini değiştirme gücüne sahip. Tonlama verimli olduğunda, çakraların yolu üzerinde herhangi bir noktadaki enerji tıkanıklığının ortadan kalktığını hissederiz.
Kitabın bu bölümünden kısa bir alıntı; “Çakraların vokal tonlamasında sadece tekbir sistem yoktur, yani belirli frekansların sessiz/sesli harflerle bileşiminden oluşan hiçbir sistem her bir birey için başarıyı garantileyemez. Doğuda en iyi bilinen sistem Tantra Yoga’dır, batıda ise temellerini sesli harflerin frekans değişimlerinden alan birkaç yöntem bulunmaktadır. Fakat çakraların, ortaklaşa kabul edilen Do majör ölçüsünün yedi notasına bağlanması gibi, müzikal tonları çakraların yedisine de bağlayan evrensel bir sistem yoktur. Dahası, insanlar için belirli bir çarka frekansı serisi olduğuna dair hiçbir bilimsel kanıt bulunmamaktadır. Olduğunu düşünsek bile frekanslarının bazıları veya tümü insan sesinin vokal değerleri dışında bulunuyor olabilir.”
En ruhani harf ; H
Yazar, H harfinin sessiz harfler içinde en ruhani olanı olduğunu ve aynı zamanda bu harfin Hint felsefesinde prana olarak bilinen yaşam enerjisinin akışını düzenleyen nefesimiz ile bağlantılı olduğunu söylüyor. Gülmenin anahtarının da H sesinde yattığını vurgulayan yazar, bu harfle ilgili şu ilginç tespitlerde buluyor; “Çeşitli sesli harfler sayesinde gülme sıklığında birçok farklılık olmasına rağmen, öncü H harfidir v nasıl seslendirildiği de iyileştirici özelliklerini etkiler. Hepimiz biliyoruz ki, eğer çok şiddetli ve uzun süre gülersek yanlarımız ağrımaya başlar. Bunun sebebi de nefese ağlı güçlü bir H sesi çıkarmak için karın kaslarımızı kullanmak zorunda oluşumuzdur. Nefes kuvvetlice bedenimizin üst tarafına yönlendirildiğinde, esas arındırıcı H sesi olur. Bu işlevi yerine getirirken, rota üzerindeki bezelerimizi ve onlara bağlı çakralarımızı da harekete geçirir.
Şarkı söylemeye devam
Diğer harflerle ilgili de birçok açıklama var kitapta ama H harfinin yarattığı etkiler çok ilginç geldi bana. Bir de şarkı söylemenin iyleştirici etkisine değinmiş yazar. Çocukluktan itibaren aslında doğal olarak hepimizde var kendi sesimizi her anlamda kullanabilme yeteneğimizi büyüdükçe kaybettiğimizden bahsediyor. Örneğin benim kızım çok yapıyor bu aralar; durup dururken kendi bir şarkı uyduruyor. Hem melodisi hem sözleri uydurma yani. Sürekli bir şeyler mırıldanıyor. Hatırlarsanız mutlaka siz de yapmışsınızdır benzer şeyler çocukken. Daha sonra büyüdükçe bunlar duşta ya da yemek yaparken mırıldanmalara dönüşüyor. Ama gün geliyor öyle bir koşuşturmaca alıyor ki bizi duşta şarkı söyleyecek kadar bile vaktimiz olmuyor. İşte yazar bu noktada çok dikkatli olmamız konusunda bizi uyarıyor çünkü bu doğal yeteneğimizin aslında iyileştirici gücü varmış; Yani şarkı söylemenin!
Bakın ne diyor; “Şarkı söylemek insan sesinin doğal eğilimidir ve iyileştirme anlamında konuşursak, konuşma eyleminin ötesindeki bir seviyededir. İlk insanın lisanı, günümüzde çocuklarımızda olduğu gibi, doğal şarkılar söylemekti ve belki de ses tonuna göre bu kuş sesine daha yakındı. Bugün halen bu tür sesleri bazı Afrika ve Uzak Doğu dillerinde duyuyoruz. Şarkı söylemek tartışmasız sağlıklı bir eylemdir. Çünkü diyafram ya da gırtlak, şarkı söylerken konuşmaya oranla daha büyük bir rezonans etkisi ortaya çıkartmaktadır ve sıklıkla doğal olmayan konuşma biçimleri şarkı söylerken çıkan seslerle bertaraf edilir. Çok sayıda insan kendileri müzik yapmak yerine edilgen müzik dinleyicileri haline geldiler. Eğer şarkı söylemeyi sadece olumlu titreşimler yaratmada ille de model olması gerekmeyen eğlendiricilere bırakırsak, gelecek nesiller doğal bir iyileşme yöntemiyle bağlarını tamamen koparmış olacaklar.”
*İnfomag Ağustos köşe yazım.

Son yıllarda ruhsal aleme yönelen ve sayıları gittikçe büyüyen bir grup asi bilim insanından biri olan Dr. Amit Goswami’ye göre ruhsallığın bilimi var.

2. İstanbul Parapsikoloji Konferansının programı elime ilk geçtiğinde en fazla ilgimi çeken konuşmacılar, çoğunuzun “Ne @#!* Biliyoruz Ki!?” adlı filmden tanıyacağı kuantum fizikçisi Dr. Amit Goswami ve Hindistan’da eğitim görmüş bir psikiyatr olan eşi Dr. Uma Krishnamurthy oldu. Her ikisiyle de uzunca sohbet etme olanağım oldu. Burada ise size biraz Dr. Goswami’den bahsetmek istiyorum.
“Bilinç içinde Bilim” adı verilen yeni bir akımın öncüsü olarak kabul edilen Goswami, konferansta sunumuna “Acaba ruhsallığın bilimi olabilir mi?” sorusu ile başladı. Gerek sunumunda gerekse de sohbetimiz sırasında var olan her şeyin temelinin, madde değil, bilinç olduğunu öne süren görüşü anlattı; “Şuurluluk ve beyni dualite içinde düşünmek yerine bilinçliliği ve beyni yeni bir fizik bakışı içinde değerlendirirsek, her şeyin Tanrı olduğunu söyleyebiliriz. Beyin bütün olasılıkların şuurluluğa geçişidir. Burada dualizm paradoksu sonlanmış oluyor. O zaman beyin başkalarının tercihlerinin kurbanı olmuyor. Bütün varlığı birleştiren yapının parçalarıyız. Hepimiz tekiz. Altta, özde hepimiz bireyler olarak, birbirimizle ilişkiliyiz. Şuurluluk aslında birbirimizle ilişkililik halimiz”.
Yaşamın ruhsal boyutunun varlığına ilişkin sezgilerini doğrulamak amacıyla son yıllarda ruhsal aleme yönelen ve sayıları gittikçe büyüyen bir grup asi bilim insanından biri Dr. Goswami ve ruhsallığın bilimi olduğunu iddia ediyor ve şöyle diyor; “5 farklı labarotavuarda çalışmalar var. Ciddi kanıtlar var. Sıradan dinlerin metafiziğinden bahsetmiyorum. Biz mistik ruhsallıktan bahsediyoruz. Tek bir dünyanın birbiri ile bağlantıda olduğundan bahsediyorum. Bunlar bizim kendi irademizden kaynaklanıyor. Bu aynı zamanda bize gayrı maddi varlıklar olabileceğini de gösteriyor. Hayatın kaynağı, yaşam enerjisi de gayri maddi dünyaya ait. Materyal bilim bunları red ediyor. Zihnin anlamı işlemek için önemi vardır. Bir bilgisayar anlamı işleyemez, sembolleri işler. Anlam sembollerinin anlamını bilebilmek için başka sembollere ihtiyaç var. Yani sonsuz bilgiye ihtiyaç var. Materyalist felsefede dünyanın anlamını göz ardı ediyorsunuz. Hayat dışını ikiye ayırıyorsunuz. Oysa ki o zaman sınırlandırmış oluyorsunuz. Değer, anlam yok oluyor. Ve toplum bu hale geliyor. Bu yüzden küresel ısınmaya yanıt arıyoruz. Anlam ve değeri olmayan materyalist bilim bizi buraya getiriyor”.
Hücre kendini biliyor
Dr. Goswami, düşünce gücünün artık farkına varmamız gerektiğine dikkat çekiyor. Goswami’ye göre, morfojenetik yani biyolojik form oluşturma durumu karmaşık birşey. Gayri yerellik olduğuna dair kanıtlar var. Çok hayati bir kendilik bilgisi var. Hücre kendisinin bedenin neresinde olduğunu biliyor ve ona göre görev üstleniyor; hem yerellik dışı hem de gayri maddi. Bizim bütün planımız morfojenetik alanda. Kayıtlarımız mevcut. Her biyolojik organın bir morfojenetik alanı var. Biz ise, organın ilişkide olduğu bu alanı hissediyoruz.
Dr. Goswami, “Bağışıklık sistemi aslında beni ben olmayandan ayıran bezdir; Timus bezi. Bağışıklık sistemimiz baskılanırsa, karşı cins tarafından red ediliyoruz ya da kalp çakramız duruyor; Kanser, her türlü hastalık oluşabiliyor. Bunda birçok kanıt var. Sadece düşüncemizi düzelterek bir gecede dahi kanserler iyileşebiliyor, morfojenetik alan değişebiliyor” diyor.
*Bu yazı İnfomag Dergisi Temmuz sayısı köşe yazımdan alıntıdır.

* Hindistan’da aileler ve öğretmenler için özel programlarınız var. Ailelere çocuk yetiştirme sürecinde neler önerirsiniz?
Dr. Uma Krishnamurthy: Çocukların davranışlarının yüzde 60’ı aileler tarafından kazandırılıyor. Diğer yüzde yirmisi ise öğretmenler tarafından. Geri kalan yüzdeyi televizyon, arkadaşlar ve diğer çevresel faktörler oluşturuyor.
Ailelere en önemli önerim şu olacak, Çocuklarına uyarıda bulunurken yüzde 80 pozitif, yüzde 20 negatif uyarıda bulunsunlar. Yani yüzde 80 oranında cesaretlendirip, ödüllendirirken, yüzde 20 de negatif eleştiri yapabilirler. Çocuğun ilk 1 yılında birebir anne ile olması çok önemli. Daha sonraki 2 yıl da büyük önem taşıyor. 16 yaşında kişilik oturuyor ve bir daha zor değişiyor.
Çocuğunuzu diğerleriyle karşılaştırmayın. Her çocuk ayrı bir bireydir. Hep pozitif taraflarına odaklanın.
Anne ve baba çocuğu aynı çizgide disipline etmeli. Karşıt olmamalı.
Disiplin çok fazla ya da çok az olmamalı. Özellikle tuvalet, uyku, yemek, ders, oyun konularında disiplin gereklidir. Disiplinsiz büyüyen çocuklar ciddi duygu problemleri yaşarlar.
Çocuğunuzdan fazla beklenti içinde olmayın. Bu durum, çocuk üzerinde gereksiz yere psikolojik stres yaratmanıza neden olur.
Çocuğunuzu hiçbir konuda çok fazla zorlamayın. Onunla iletişim kurmayı öğrenin. Vücut diliniz çok dominant olmamalı. Zaten yüzde 80 beden dili ile iletişim kuruyorsunuz, gerisi yüzde yirmi ağzınızdan çıkan kelimeler. Disiplinin de bir sanatı var. Her şeye çok önem veriyoruz ama duygulara vermiyoruz.
Çocuklar 6-8 yaşlarında basit egzersizlerle yogaya başlayabilirler. 12 yaşında ise bilinçli olarak yoga yapabilirler.
Çocukluğundan beri ruhsal öğretmenlerle ve yoga felsefesiyle yetişmiş olan Dr. Uma Krishnamurthy, Hindistan’da eğitim görmüş bir psikiyatr. Son on yıldır dünyanın dört bir yanında yoga psikolojisi üzerine atölyeler ve ruhsal inzivalar düzenlemekte olup, özellikle Londra’daki Yoga BiyoTıp Vakfı, dünyanın çeşitli ülkelerindeki Sivananda Yoga ve Vedanta Merkezlerinde ve California’daki Krotona Teozofi Derneğinde düzenli aralıklarla atölyeler gerçekleştirme.
Dr. Uma Krishnamurthy ile Parapsikoloji Konferansı sırasında yaptığım röportaj bende güzel izler bıraktı. Kimi röportajlar kalıcı oluyor hem zihinsel hem de ruhsal olarak. Bu da onlardan biriydi. İyi ki tanıştım kendisi ile. Yukarıdaki bölüm röportajın sadece küçük bir parçası. Geleneksel Hint dansı kostümleriyle Uma ve röportajın tamamı İnfomag Temmuz sayısında…
