Özgür Turan
Yoğun tempolu geçen yıllardan sonra 2006 Mayıs'ta ara verdim aktif çalışmaya...
merhaba dedim yeni hayata ve Doğa'ya... Kendimi buldum, yeniden doğdum ben böyle, mucizelere ve evrenin hediyelerine daha fazla inanır oldum.

Esra Ekren
F.Mihrimah Temel
Melda Akanlar






“Birlik Bilinci” kavramını duydunuz mu hiç? Malum 2012 yılına yaklaştıkça bu kelimeleri çok daha fazla duyacaksınız. Hatta duymakla kalmayacak, ne olduğunu merak edip, sorgulayacaksınız. Keşke büyük kitleler halinde bir sorgulanış başlasa, herkes merak etse bu kelimenin tam olarak ne anlama geldiğini. Aslında yüzyıllar önce ortaya atılmış olan “Birlik” kavramı tam anlamını, yerini bulsa.
Gelin ben size bugüne kadar okuyup araştırdıklarımı, deneyimlediklerimi kendi süzgecimden geçirerek anlatmaya çalışayım. “Bir olmak” tan ne anlıyorum onu anlatayım.
Din, dil, ırk, ülke, şehir ve hatta gezegen ayrımı olmaksızın herkesin birbirini bütün farklılıklarıyla kabul edip sevmesi. İşte bu kadar basit bir açıklaması var bana göre “Bir olmak” kavramının. Evrendeki bütün canlıların birbirini yargılamadan, her haliyle sevebilmesi, saygı gösterebilmesinin yanı sıra evrenin işleyişine, doğal akışına kendini bırakabilmek, tam teslimiyet.

Aslında bana göre “bir olmak” kavramının altında ayna felsefesi yatıyor. Hani diyoruz ya, arkadaşının seni rahatsız eden yönleri mi var. O halde kendine bak, içini gör, bak bakalım sende de var mı aynı yönlerden. Kabul et o yönlerini gör bakalım, artık arkadaşının aynı yönleri seni rahatsız ediyor mu? İçimizde binbir kişilik var; Kışkanç, öfkeli, sakin, paranoyak, sufi, polikitacı, polyanna…vs. Bu kişilikler karşımızda birer ayna gibi yer alıyorlar hayatımızda, ailemizde, iş yerimizde ya da arkadaş çevremizde. Peki biz ne yapıyoruz? Hepsini ayrı ayrı gruplara sokuyoruz kafamızda. Örneğin, şımarık olan arkadaşlarım ve uçuk kaçık olanlar diye ayırıyoruz onları kafamızda. Halbuki farkına varsak şımarık da biziz, uçuk kaçık da. Farklılıklar hep bir arada güzel değil mi zaten. Aslında bir dönüp doğaya baksak, ormana baksak… kaç çeşit bitki, kaç çeşit ağaç, kaç çeşit havyan bir arada yaşıyor doğal döngüsünde. Gerçi onlara da eriştik yüzyıllardır, bu doğal döngüyü de bozduk. Şimdi bu bozukluk içinde bir denge arayışındayız hepimiz, kendi içsel dengemizi, özümü bulmaya çalışıyoruz. Yoga, meditasyon yapıyoruz, nefes çalışıyoruz, çeşitli spiritüel seminerlere katılıyoruz ya da kimilerimiz spora verdik kendimizi bolca ve hatta belki de çok çalışmaya…
Birçok çalışma yapıyoruz da vardığımız nokta neresi? Neredeyiz ve kimiz? Arada durup bu soruları sormamız gerektiğini düşünüyorum. Halen olduğumuz gibi kabullenemiyorsak birbirimizi, yargılarımızdan sıyrılıp salt benliğimizle duramıyorsak esen rüzgarların karşısında, o zaman ne yaptığımız yogadan ne de spordan, yani kendimizi iyileştirmek adına yaptığımız hiçbir şeyden hayır gelmez.
Yolumuzu bulabilmemiz adına, ayna bilgisi çok önemli. Bu bilgiyi sindirebildiğimiz zaman tam olarak “Bir olmak” kavramını da anlayabileceğiz. İşte o zaman kim neyi neden söyledi, neden öyle davrandı diye düşünmek yerine, olaylara, insanlara daha farklı bir boyuttan bakabileceğiz. Kimi zaman içimize dönüp sessiz kalıp cevapları içimizden alacağız. İçimizdeki bütün kimliklerimizi kucaklarsak, evrendeki bütün farklılıkları da kucaklayabileceğimizi düşünüyorum. Sadece inanmamız gerek. En azından kendimize dürüst olalım lütfen. Yogadan çıkıp hemen bir arkadaşımızla buluşup bilmem kimin dedikodusunu yapmak yerine, o kişide bizi rahatsız eden ne var onu düşünelim. Ya da karımızı/kocamızı kıskanıyorsak korkularımıza bakalım. Neden kaybetmekten korktuğumuzu düşünelim. Çocuğumuzu fazla kuralcı yetiştiriyorsak, beklentilerimizi sorgulayalım. İş yerimizde mutsuzsak, gerçek anlamda ne yapmak istediğimizi bulmaya çalışalım. Bahaneleri bırakalım artık. Yargılamaları, ertelemeleri, dedikoduları, etiketlemeleri, yaftaları, bize ait olmayan korkularımızı, öfkelerimizi… hepsini bırakalım.
Evet hiç de kolay olmayacak gibi dediğinizi duyar gibiyim. Ama lütfen zihinlerimizi sınırlamayalım. Kolay ya da zor diye bir şey de yok aslında biliyorsunuz ki tüm bunları biz zihnimizle yaratıyoruz. İnsan beyni öyle mucizevi bir şey ki, en derinlerde bir yerlerde neye inanırsa onu rahatlıkla gerçekleştirebilecek güçte.
Gün bugündür artık yarın yok. Bugün, şimdi BİR olma zamanıdır. Evrenle birlikte akma, korkularımızla yüzleşme, teslimiyet zamanıdır. Doğduğumuz andaki ışığımızla yeniden birleşme zamanıdır.
NOT: İnfomag Ağustos sayısı köşe yazım.

Dünyadan aldığımızı dünyaya geri verecek bir yaklaşım; Permakültür,
“Dünyada bugün, avlanma bölgelerinin dörtte üçü zarar gördü.
Ticareti yapılan tahılların yüzde 50’si hayvan yemi ve biyolojik yakıt için kullanılıyor.
Ekilebilir toprakların yüzde 40’ı hasar gördü.
1 milyara yakın insan açlık sınırında.
Yeryüzündeki yoksulların yarısı zengin ülkelerde yaşıyor.
2030 yılına kadar 2 gezegene daha ihtiyacımız olacak.”
Yukarıdaki çarpıcı bilgiler “Home” belgeselinden. Doğadan, dünyadan bugüne kadar neler aldığımızı açıkça gözler önüne seren bu belgeseli izlediğinizde önce koltuğunuzdan kalkamıyorsunuz bir süre. Sonra ise ciddi bir şekilde sorgulamaya başlıyorsunuz “insan” denen varlığı. Bende çevre bilinci anne olduktan daha fazla güçlendi. Keşke daha erken yaşlarda bu farkındalığı yakalayabilseymişim ama yine de geç olmadığını düşünerek konuyla ilgili mümkün olduğunca araştırıp, okumaya ve okuduklarımı, öğrendiklerimi uygulamaya geçirmeye çalışıyorum. Burada size son birkaç aydır araştırmakta olduğum bir konudan bahsetmek istiyorum; Permakültür.
İngilizce ‘permanent’ (kalıcı) ve ‘agriculture’ (tarım) kelimelerinin birleşiminden oluşan permakültür, dünyadan aldığımızı dünyaya geri verecek bir yaklaşım. Permakültür, insanları, hayvanları ve doğal hayatı eszamanlı destekleyen, sağlıklı ve bereketli yasam alanları yaratan çözümler üreten bir tasarım sistemi.
Permakültür’ün diğer bir tanımı da, “sürdürülebilir yerleşimler tasarlamak”. Bazılarına göre permakültür mimari bir yaklaşım, bazılarına göre organik tarım, bazılarına göre de bir yaşam felsefesi.
Permakültür tasarımının temel amacı; bitki, hayvan ve insanları üretim amaçlı bir araya getirerek, bakımı kolay, istikrarlı, kendi kendine yeten bir düzeni “mümkün olan en küçük alanda” oluşturmak. Kaynak kullanımına bağlı olarak çevremiz ile ilgili daha kapsamlı düşünmeyi ve buna yönelik uygulamaları içeriyor. Bunları yaparken de doğadaki örneklerden ilham alıyor. Permakültürün ana teması, ürün yetiştirilen ekolojik alanlar tasarlamak.
Pek çok kisi dünyanın mevcut durumu ile ilgili ne yapabileceğimiz konusunda ümitsizliğe kapılsa da, çoğu zaman akılcı çözümler mevcut. Permakültür, “Sorun olan şey çözüm olabilir” diyor ve bu çözümleri görünür kılıyor, hayatlarımızı, bahçelerimizi ve yasam alanlarımızı, çözülmez gözüyle baktığımız sorunlara pratik çözümler üreten sekillerde tasarlıyor.
Ekonomik sisteme tepki olarak gelişti
“Permakültür” (permaculture) kelimesi, 1970’lerde Avustralyalı Bill Mollison ve David Holmgren tarafından, endüstriyel ve tarımsal sistemler tarafından yaratılan toprak, hava ve su kirlenmesine, kaybolan bitki ve hayvan türlerine, doğal olarak yenilenemeyen kaynakları yok edici ekonomik sisteme tepki olarak geliştirildi ve eski deneyimlerden oluşan bitki, hayvan ve sosyal sistemlerin bilgisine yeni fikirlerin eklenmesiyle, “kalıcı tarım” ve “kalıcı kültür” inşa etmek anlamında kullanıldı. Bill Mollison permakültürün etik ilkelerini şöyle sıralıyor;
*Yeryüzüne özen gösterme; bütün yaşam sistemlerinin, canlı cansız bütün varlıkların devamı ve çoğalması için gerekli koşulları sağlama.
*İnsanlara özen gösterme; insanların gıda, barınak, eğitim, tatmin edici iş ve keyifli insan ilişkilerine sahip olarak sağlıklı bir şekilde varolmaları için gerekli kaynaklara ulaşmalarını sağlama.
*Nüfus ve tüketime sınır getirme; kendi ihtiyaçlarımızı kontrol altına alarak yukarıdaki ilkeleri desteklemek için kaynak ayırabiliriz. Zaman, para veya enerji cinsinden olabilecek bu kaynakları birinci ve ikinci ilkelerin gerçekleştirilmesinde kullanabiliriz.
Şehirde de yapılabiliyor
Permakültür tasarımı için mutlaka kırsal bölgelerde yaşamanız gerekmiyor. Farklı bir bakış açısı geliştirerek şehir yaşamımızı yeniden düzenleyebiliriz. Bu şekilde de sebze yetiştirebilir ya da arıcılık yapabiliriz. Örneğin şehir köyleri yapabiliriz. Permakültürün temelinde aslında yaratıcılık yatıyor. Kendinizi, hayat amacınızı birazz olsun sorgulamaya başladıktan sonra, daha az tüketip, daha az harcama yapmak noktasına mutlaka geliyorsunuz. İşte bu noktada paraya olan ihtiyacınız azalıyor ve permakültür devreye giriyor.
Enerji azaltma planı nasıl yapılmalıdır? Bir toplum, ihtiyaçlarını kendi yerelinden nasıl karsılayabilir? Dünyanın geri kalanının kaynaklarını tüketmeden örneğin İstanbul kendini nasıl sürdürülebilir kılar? İhtiyaçlarımızı yasadığımız yerlerdeki kaynaklardan karsılayabilir miyiz? Suyumuzu nasıl temizleriz? Atıklarımızı kaynağa nasıl dönüstürürüz? Bu gibi sorular sizin de kafanızı meşgul ediyorsa lütfen şu adreslere bakınız; http://www.marmaric.org , http://www.surdurulebiliryasam.wordpress.com , http://www.emanetciler.org , http://permaculture.org.au

Hemen hemen her gün posta kutuma şöyle mesajlar düşüyor; 7 günde mucize kursu, 1 haftada bütün bağımlılıklarınızdan kurtulun, 15 günde hayatınız değişsin. Her programın bir de hızlandırılmış versiyonu var. Özellikle yoğun tempoda çalışanlar için uyarlanmış bu versiyonlar. Spiritüel cambazlar diyorum ben bunlara ya da spiritüel tüccarlar. İnsanların paralarını alıp ruhlarıyla, kodlarıyla oynuyorlar. Üstelik kendilerini adeta Tanrı yerine koyup insanlara hayatlarını değiştirme vaatleri veriyorlar. Birçok seminere katılmış ama halen ne yapmak istediğini bilmeyen, kendiyle barışamamış bir kitle var. Ve bu insanlar her yeni seminere, terapiye koşa koşa gidiyor. Yani aslında alan memnun satan memnun görünüyor fakat işin arka tarafı yani buzdağının görünmeyen kısmı bambaşka.
Bilimsel temelli olmayan, içi boş vaatlerle dolu bu tarz çalışmalar ağır depresyonlara sürüklüyor insanları. Farkındalığınızı yüksek, aklınızı yerinde tutun lütfen. Öncelikle size uygulayacağı çalışmaları kendi hayatında uygulayamamış kişileri ciddiye bile almayın. Yaşam koçuyum diyen herkese inanmayın. Mutlaka araştırın. Koçluk sertifikası var mı, nerede eğitim almış sorgulayın. Israrcı olup da sürekli şu seminere gelmiyor musun diye peşinizde dolaşanlara kulak asmayın. Yaşam koçu olduğunu iddia edip de ısrar ediyor, akışa bırakmıyor, seçiminize saygı duymuyorsa unutun gitsin.
Tek yöntem sizsiniz
Kişisel gelişim her geçen gün daha da büyüyen cazip bir pazar haline geldi. Artık hemen hemen her spor klübünde bir yoga öğretmeni, otellerde enerji terapileri var. Kitapçılardaki en çok satanlar bölümünde de ilk sıralarda mutlaka 1-2 kişisel gelişim kitabı oluyor. Eğitmen, terapi ya da kitap, her birinde doğru seçim yapabilmek için alternatifleri tek tek incelemek, araştırmak gerekiyor. Tek birine sorgulamadan körü körüne inanıp bağlanmak psikolojik ve sosyal açıdan son derece sağlıksız olabiliyor. Bir de şu var; “Bak bu yöntem ile başaramadım bir de şu yöntemi denemeliyim”. Tek yöntem sizsiniz! Hayatınızı değiştirecek olan da, bağımlılıklarından kurtulacak olan da sizsiniz! Bunlar için illa ki bilmem kaç dolar verip seminerlere katılmanız gerekmiyor. Yolunuzu aydınlatacak bir rehber olabilir belki sizin çözümünüz ya da bir kitap. Ya da gerçekten deneyimli ve donanımlı bir yaşam koçundan destek alabilirsiniz. Ya da eğitimine, bilgisine, enerjisine inandığınız, güvendiğiniz bir yoga eğitmeni bir çalışabilirsiniz. Çok da büyük bütçeler değil bu saydıklarım. Binlerce dolar verip ne olduğunu bilmediğiniz guruların eğitimleri yerine kendiniz için daha mantıklı, gerçekçi çözümler yaratabilirsiniz.
Kaldı ki aslında ben ya da başkaları ne dese boş. Bir insanın kendini tanıma uğrunda seçeceği bir yol varsa, bu yola er ya da geç bir şekilde ulaşıyor. Hata yaparak ya da yapmayarak, alternatifleri deneyerek ya da denemeyerek. Önemli olan yolunuza ulaştığınızda neyin ne kadar farkında olduğunuzdur.
Fotoğrafta gördüklerinizi denemeyin!
Bir de özellikle yoga konusunda son dönemde gerek medyada gerekse de çeşitli yoga stüdyolarında gözlemlediğim bir şeyler paylaşacağım; Yoga geleneksellikten uzaklaştıkça ve Amerikan kültürüne yakınlaştıkça pek bir popüler oldu. Olsun olmasına tabii, ne kadar yayılsa, ne kadar fazla insan bu bilinci tanısa güzel ama bugün pedikürsüz gidilmeyen, en son moda eşofmanlarla yoga yapılan stüdyolar in oldu. Öte yandan yoga ile pek ilgisi olmayan akrobatik duruşlar dergilerde bile yerini aldı. Örneğin geçtiğimiz aylarda bir kadın dergisinde rastlamıştım. Evde yapılabilecek birkaç duruş fotoğraflarla gösteriliyor. Fakat içlerinden birkaçı öyle duruşlar ki bir eğitmen eşliğinde bile yaparken zorlanabilirsiniz. Ben yoga hiç bilmeyen biri olsam, bu pozları denesem ve bir yerimi incitsem bunun sorumlusu kim olacak? Özellikle bu tür konularda medyanın çok daha dikkatli ve sorumlu davranması gerekir. Bu tür fotoğrafların altına “Lütfen önce bir eğitmen eşliğinde pozları öğreniniz ve daha sonra evde deneyiniz” gibi bir açıklama yazılması gerekir. Yani aman dikkat diyorum, orada burada gördüğünüz pozları deneyip kendinizi sakatlamayın sakın.

Siz de halen dişiniz ağırmadan dişçiye gitmeyenlerden misiniz? Ya da birine sinirlendiğinizde o kişiyle yüzleşmek yerine hemen mutlu bir şarkı dinleyip sinirinizi geçirmeye mi çalışırsınız? O halde siz de bedeninizi unutmuşsunuz.
Özellikle bizler şehir insanlarının pek de umursamadığı gerçeklerden bahsedeceğim sizlere bu ay; Beden sağlığımızdan. Tesadüf bu ya pek de sağlıklı olmadığım bir günde yazıyorum bu yazıyı. Neredeyse bir haftadır grip olan kızımdan şimdi de bana geçen grip virüsü bedenimin farkındalığını ciddi ölçüde yaşattı bana. Ve bu yazının konusu olan Shiatsu’yu bir defa daha hatırlattı. Uzakdoğu’da asırlardır kullanılan bir iyileştirme yöntemi olan, Japonca shi = “parmak” ve atsu = “basınç” kelimelerinden oluşan Shiatsu, parmak ve avuç içleri ile uygulanan bir masaj tekniği. Aslında önemli olan felsefesi bana göre; Bizi saran her şeyin enerji olduğu, vücudumuzun da bir enerji formu olduğu. İşte Shiatsu, buradan yola çıkarak vücudumuzdaki enerji düzensizliklerini düzene sokmak ve genel sağlık durumunu korumak amacıyla yapılıyor.

Bu ay bu konuyu sizlere anlatmamdaki sebep, Shiatsu Uzmanı Elif Altındiş’in geçtiğimiz günlerde bir sohbetimiz sırasında, son dönemlerde ağrı çeken insanlarda büyük bir artış olduğunu söylemesi oldu. Bu artışın nedenini düşündüm hep ve neler yapmamız gerektiğini. Çünkü yakın çevremde de görüyorum ki örneğin boyun ve bel fıtığı olmayan çalışan insan neredeyse yok gibi. Bu duruma Altındiş’in önemli bir tespiti var; “Çalışma şartlarımız ergonomik değil. Ofislerde sadece görsellik ön planda olsun diye ergonomik olmayan çalışma koşullarına sahip olunması. Masa ve sandalyelerin insan bedenine uygun olmaması”. Tabii çok somut olan bu tespiti dışında kendimize ve çevremize olan davranışlarımıza dair önemli görüşleri var Altındiş’in, sizlerle paylaşmam gereken;
Durum biriktiriyoruz
Elif Altındiş’in dikkat çektiği en önemli nokta; Bedenimizden uzaklaştığımız ve daha çok zihin odaklı yaşadığımız. “Hep akıllı olmak zorundayız. Zihine kayarken bedeni umursamaz olduk. Zaman bulamıyoruz. Bedene dönememek bizi robotlar haline getirdi..Bedene uzak olduğumuz için ruha da uzak kaldık. Halbuki ikisi bir arada. Örneğin bedenlerimizin ilk arıza çıkardığı zamanı kaçırıyoruz. Ülkemizde hasta sağlığını korumak diye bir süreç de olmadığından o ara dönem kaçıyor. Ancak dişimiz ağrıdığında çürüdüğünün farkına varıyoruz. Ancak bir enfeksiyon dışarıda kendini gösterdiğinde hastalığımızın farkına varıyoruz. Bedeni dinlemeyi unuttuk” diyor Altındiş.
Zamanın azlığından dolayı duygularımızın farkına varamıyoruz. Duygusal yaşantımızı düzene sokmuyoruz. Duygularımızı sürekli bekletiyoruz ya da erteliyoruz. “İnci” adlı kitabında anlatır belki bilirsiniz; Japonya’da kadınlar nezaket temsilcisi olduklarından, eşlerine ve çocuklarına bağırmadıkları için mutfakta birer tane porselen kavanozları vardır. Kadınlar günün sonunda kızgınlıklarını kırgınlıklarını o kavanoza kusarlar. Biz ise tam tersi durum biriktiriyoruz. Anlık çözümlere gidemiyoruz. Zaman var ama biz yaratmıyoruz. Ve böylece durumlar zaman aşımına uğruyor.
İşte bu biriktirdiğimiz durumlar, duygular önce içimizi kirletiyor, enerjimizi düzensiz hale getiriyor, sonra da çevremizi kirletiyor. Yani biz sebepleri hep dışarda arıyoruz ama asıl içimize dönüp bakmamız gerekiyor.
Shiatsu masajı ile vücudumuzda bulunan enerji meridyenlerine parmak uçlarıyla basınç uygulanıyor, doğru sinyal gitmeyen yerlere gerekli sinyal gönderiliyor ve böylelikle bozulmuş olan enerji sinyalizasonu tekrar düzene sokuluyor.
Vücudu oksijenlendiriyor
Shiatsu’nun vücuda en önemli katkısının vücudu oksijenlendirmek olduğunu vurgulayan Altındiş, “İnsanlar oksijen alma derdinde. Halbuki bütün vücudumuzun oksijen üretebilme kapasitesi var. Oksijensizlik kan dolaşımı bozukluğu yaratır. Bu bozukluk enfeksiyonlara açık olma, bağışıklık siteminin çökmesi ve böylece dışardan gelecek her şeye açık olması demek” diyor. Ve özellikle de üzerinde durduğu bir konu var ki; Shiatsu yaptırmak için mutlaka ağrınız olması gerekmiyor. En önemli etkisi bağışıklı sistemini güçlendirmek olan bu masajı genel sağlığı korumak adına düzenli olarak yaptırmak gerekiyor. Bu nedenle de en çok çocuklar, yeni doğanlar ve yaşlılara öneriliyor. Çünkü bağışıklık sistemi güçlü olduğunda siz de biliyorsunuz ki enfeksiyon gibi hastalıklara yakalanma riski de oldukça az oluyor.
“Vücudumuzda ağrıyı artıran ve ağrıyı kesen bölgelerimiz var. Ağrıyı oluşturan durumları sen günlük hayatında yaşamaya devam edersen ağrı gelecektir. Ağrının gelmesini engelleyecek nedenler çıkartırsa sadece bir süre ertelersin. Ama ağrıyı oluşturacak sebepleri ortadan kaldırırsan zaten ağrı olmaz” diyor Altındiş.
Düşüncelerimiz ve duygularımızın hastalıklara nasıl bir sebep oluşturabildiği halen size bilimsel gelmiyorsa biraz da İngiliz şair, bir dünya ozanı William Shakespeare’e kulak verin derim; “Ne iyi var ne kötü; hepsi düşüncelerimizin eseri.”
*İnfomag Ocak sayısındaki köşe yazım.

Yeni yıla dair umutlar, kararlarla dolu her birimizin kafası eminim ki şu günlerde. Kimbilir ne listeler var zihinlerimizde. Her yıl yapılan ama ne yazık ki yılın daha ilk ya da ikinci ayında rafa kaldırılan ve uygulamaya konulamayıp sadece zihinde kalan o listeler. Uygulanamadığı için de zihin de arka planda sürekli bizimle konuşan ve her gün ayrı bir çeşit suçluluk duygusu salgılayan listeler. Gelin bu yıl hiç liste yapmayın, hiçbir karar almayın. Her ne olacaksa olmasına izin vermeniz yeterli. Ama tabiî ki olacakların ya da olmasını istediklerinizin sorumluluğunu sonuna kadar alacaksanız.
“Varlığının bütün gücüyle hata yapmak, titreyen bir ruh hali içinde hata yapmaktan kaçınmaktan iyidir. Sorumluluk, eyleminin karşılığında alacağın hazın ve ödeyeceğin bedelin fakında olmak ve farkındalığın temel alındığı bir seçim demektir. Ve sonra da bu seçimle barışık yaşamaktır” diyor Dan Millman “Dingin Savaşçı” adlı kitabında. Ilımlılık hakkında söyledikleri de kayda değer; “Ilımlılık, sıradanlık, korku ve karışıklık içinde saklanmak, kılık değiştirmektir. Şeytanın makul olduğuna kendini inandırmaktır. Hiç kimseyi mutlu etmeyen istikrarsız bir uzlaşmadır. Ilımlılık yumuşak yüzlüler, özür dileyenler ve dünya sahnesinde yer almaktan korktuğu için kenarda kalanlar içindir. Ağlamak ya da gülmekten, yaşamak ya da ölmekten korkanlar içindir. Ilımlılık, son yargısına varmadan önce şeytanın demlediği ılık bir çaydır”.
Gerek iş hayatınızda gerekse de özel hayatınızda ne kadar ve nerelerde ılımlı olmaya yönlendirildiğinizi bir düşünün. Özgürce seçimlerinizi yüksek sesle dile getiremediğiniz anları ve nedenlerini hatırlayın, o anlara geri dönün. Bu yıl seçimlerinizi daha özgürce yapmaya, kendinizi daha özgürce ifade etmeye ve seçimlerinizin sorumluğuna sonuna kadar sahip çıkmaya adayın kendinizi ne dersiniz?
Çok mu anarşistçe geliyor bunlar size? Hiç gelmesin çünkü olması gereken bu aslında. Kendinizi tanımanın, hayallerinizdeki dünyayı yaratmanın yolu buradan geçiyor.
Dan Millman’ın Dingin Savaşçı’sı nacizane yeni yıl kitabı önerim olsun size. Dünya jimnastik şampiyonu Dan Millman, kitapta kendi yaşam öyküsünü anlatıyor. Mayalara göre ruhsal bir uyanış yaşayacağımız 2011’in sonunda yaklaşırken okunması gereken en önemli kişisel gelişim kitaplarından biri. Geçtiğimiz ay vizyona giren 2012 filmine gitmenizi ise önermiyorum. Ama korkularınızı tetiklemek, beslemek istiyorsanız o ayrı tabii. Bu tarz korku bilincini artıran etkilerden uzak kalarak, onun yerine bolca okuma, araştırma ve eyleme geçme zamanı artık. Bugüne kadar seçimlerimizle kirlettiğimiz dünyamız için neler yapabileceğimizi, bireysel olarak üzerimize düşenlerin neler olduğunu araştırma, uyanık olma, seçimlerimizin sorumluluğunu alma vakti.
Sigara değil mide bulandıran; alışkanlık
Yeni yıl listelerimizde ilk sıralarda yer alan, “sigarayı bırakmak”, “içkiyi bırakmak” ya da “kilo vermek” gibi konularda yazarın görüşü ve deneyimleri şöyle; “Sigara içmek, içki içmek, uyuşturucu kullanmak, şeker yemek hem iyi hem kötüdür. Yapılan her eylemin kendi içinde hazları ve karşılığında ödenen bedelleri vardır. Her iki yanının da farkında olmak, senin gerçekçi ve yaptıklarının sorumluluğunu üstlenen biri olmanı sağlar. Ancak o zaman bir savaçının özgür seçim yapma olanağına sahip olursun, yapmak ya da yapmamak”.
“Sigara içki değil mide bulandırıcı olan; alışkanlık” diyor ve ekliyor; “Günde bir sigara içip sonra altı ay içmeyebilirim; bir başkasını içmeye dayanılmaz bir istek duymadan günde bir kere ya da haftada bir kere sigara içmenin tadına varabilirim. Ve sigarayı içtiğimde ciğerlerimin bunun bedelini ödemeyeceğini düşünmezlik etmem. Sonradan bu yaptıklarımın olumsuz etkilerini dengeleyecek uygun bir karşı eylemde bulunurum”.
