Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...






Londra ile tanışmam BThaber’de muhabirlik yaptığım yıllardaydı. Gerek Avrupa gerekse de Amerika’da birçok farklı şehir gördüm mesleğim sayesinde. Fakat Londra’nın yeri bir başkadır bende, nedense kendimi hiç yabancı hissetmediğim, tam tersi oraya aitlik hissi ile vakit geçirdiğim bir şehirdir. Geçtiğimiz günlerde yaptığım Londra seyahatinden de yine aynı hislerle döndüm İstanbul’a. Bu defa ailem vardı yanımda ve tam tersi iş değil gezi amaçlı oradaydık. Yaklaşık 12 yıl sonra tekrar orada olmak farklı hissettirdi bana. Bir yandan insanın bakış açısının ne kadar değişebileceğini görürken, diğer taraftan da günlük hayatı özellikle de çocuklu hayatı Türkiye ile karşılaştırmadan edemedim.
En son Londra’ya Ercisson’un R380 cep telefonunun lansmanı için gitmiştim. Hatırlar mısınız bilmem, şimdiki uzaktan kumandalardan bile kalın, outdoor aktivitiler için uygun ısıya, soğuğa, çarpmaya, düşmeye dayanıklı ilk GPRS telefonuydu, yani o zamanın iyi telefonlarındandı. Ericsson ise daha o zamanlardan başlamıştı mobil medyayı konuşmaya. Oldukça etkileyici bir lansman yapmışlardı, fakat o zaman mobil dünyaya yönelik dinlediklerimiz özellikle biz Türk gazetecilere hayal gibi gelmişti. Hayalden gerçeğe dönüşen bu uygulamalara yıllar sonra Ericsson’da çalışmaya başlayınca yakınen tanık oldum. Ve şimdi görüyorum ki uzun süren toplantılar boyunca konuştuğumuz herşey öngörülerin de ötesinde gerçekleşmeye devam ediyor. Gözlemlerime göre İngilizler de cep telefonuyla konuşma ve mobil uygulamaları kullanım konusunda oldukça ilerdeler. Hemen hemen herkes i-phone kullanıyor ve metroda kindle okuyor. Fakat restoranlarda i-pad kullanan ve ebeveynlerinin telefonunda oyun oynayan çocuklar yok denecek kadar azdı. Çocuklar genellikle açık alanda parklarda oynuyorlar ya da kitapçılarda uzunca vakit geçiriyorlar.

Ahşaptan yapılmış bir korsan gemisi. İçi ıslak kum dolu çocukların oynaması için.

3 yaş çocukları için özel alan; Ağaç evler
Havanın oldukça soğuk ve yağmurlu olduğu günlerde bile parklarda kumların üstünde çıplak ayak oynayan çocuklar gördük. Zaten çocuklar yağmura ve soğuğa alışmış olsa gerek çoğu ne bere takıyor ne de şapka. Şemsiye kullanan da pek yok gibi. İngiliz anneleri gayet titiz ve temiz çocuk bakıyorlar fakat çocuklar bir o kadar da endişeden uzak bir şekilde oyun oynuyorlar. Parklar çok geniş ve çok seçenek var. Tahta salıncakta, çadırlara, içi ıslak kum dolu kocaman bir korsan gemisinden ağaç evlere kadar çok farklı oyun alanı var parklarda. Hemen oyun alanının yanı başında ise her Türk annesinin gördüğünde emimin ki şaşıracağı kadar temiz bir çocuk tuvaleti ve alt değiştirme ünitesi mevcut. Ayrıca parkların yakınında mutlaka çocuklar için sağlıklı ve pratik yemek seçenekleri de bulunuyor.
Günlük hayatın akışında ne ulaşım ne de yeme içme olarak zorlandığımız bir durum olmadı. Doğa’nın yürüyüş konusunda sıkıntı yaratmaması bizi çok rahatlattı ve ulaşımımızın neredeyse tamamını metro ile yaptık. Yemeklerde ise tabiî ki öncelik Doğa’nın sağlıklı beslenebilmesine yönelik oldu. İşte bu noktada Türkiye’yi arıyor gözünüz fakat İtalyan restoranları ve fish & chips kurtarıcımız oldu. Et ve tavuk tüketmemeye çalıştık ve en büyük sorunu süt konusunda yaşadık. Büyük marketlerden aldığımız sütlerin tadı ya su gibiydi ya da garip bir aromatik tadı vardı. Anlayacağınız süt gibi süt bulamadık. Pek bir suni geldi tatlar bize. Kahvaltı için Cafe Nero ve Le Pain Quotidien’den vazgeçemedik. Özellikle Cafe Nero, kablosuz İnternet’i, sıcak kahveleri ve güzel sandviç seçenekleriyle orada da gönlümüzde yer etti. Ama benim favorim Le Pain; Hem lezzetli hem de sağlıklı beslenmek istiyorsanız tek adres burası ve şehrin hemen hemen her noktasında var.

Covent Garden'da canlı opera eşliğinde paella
Paketlenmiş hazır gıda konusunda Amerika kadar olmasa da İngilizler de oldukça yol almış. Tabiî ki bu çok da alkışlanacak bir durum değil bana göre. Marketler insanların işten çıktığı saatlerde dolup taşıyor ve baktığınızda çoğu insan hazır paketlenmiş yemekleri tercih ediyor. Öte yandan en çok imrendiğim şey glutensiz ve organik ürünler bölümlerindeki çeşitlilik oldu. Çoğu büyük markette neredeyse apayrı büyükçe bir bölüm sadece bu ürünlere ayrılmış. Sokaklar genel anlamda temiz görünüyor ve her adım başında çöpleri ayrıştıran geri dönüşüm kutuları var. Havaalanına giderken de oldukça büyük ve detaylı bir geri dönüşüm tesisi gördük. Fakat sigara izmaritlerine bir çözüm bulunamamış. Dünyanın halledemediği en büyük sorunlardan biri bana kalırsa ve gittikçe de büyüyen bir sorun Londra’da da karşımıza çıkıyor. Çok fazla sigara içen insan var ve izmaritlerin çoğu yerlere atılıyor. Alışveriş anlamında ise kitapçılar dışında bizi cezbeden hiçbir şey olmadı. Bugün hemen hemen her marka Türkiye’de elimizin altında. Fakat birkaç katlı, içi genişçe, rahatça kitap inceleyebileceğimiz, okuyabileceğimiz kitapçılarımız neden halen yok bilemiyorum.

Tabiki elimizden şemsiyelerimiz hiç eksik olmadı.

Bugünlerde kızımız çöp kutusunun başında nöbet tutuyor. Hele ki yanlışlıkla plastik ya da camı aynı yere atıyım anında uyarıyı alıyorum. Örneğin geçenlerde yoğurt kabını atmışım kağıtların yanına. “Ben sana demedim mi..” diyerek geldi arkamdan ve başladı saymaya öğrendiklerini. Her aldığımız ürünün paketini inceliyor, geri dönüşüm işaret var mı diye kontrol ediyor. Yakında bizim apartmanın yöneticisine yollayacağım kendisini, konuşsun halletsin şu geri dönüşüm çöp kutusu sorunu da alınsın kocaman bir tane apartmanın bahçesine. Çünkü apartman görevlimiz ikna edemedi yöneticiyi.
Doğa’nın sınıfı yaklaşık 2 haftadır geri dönüşüm konusunu işliyor. Ama öyle böyle değil, sanmayın ki sadece cam, plastik, metalin ayrıştırıp atılması gerektiğini öğrendiler. Şu anda edindikleri geri dönüşüm ve geri kazanım bilgileri ile bu minnoşlar hepimize taş çıkartır. En son Doğa bu sabah, balyalardan bahsediyordu bize şaştık kaldık. Çok güzel tabiî ki yeni nesillerin bu kadar bilinçli yetişmesi fakat sorgulamadan edemiyor insan “Acaba biz yetişkinler ne kadar bilgili ve bilinçli miyiz bu konuda?” diye. Şöyle bir düşününce çok yakınlarıma, etrafıma baktığımda örneğin görüyorum ki çok az halen çöpünü ayrıştıranlar, pilleri, kullanılmış yağlarını biriktirip atanlar.
Minicik yürekler çırpınırken kendi gelecekleri ve dünyanın geleceği için bizler halen bugünü kurtarma ve yine sadece kendimizi düşünme derdindeyiz. Ben ki bu konuda bilgili olduğumu sanırdım, yok gerçekten de benim de bilgilerimin güncellenmesine ihtiyacım varmış meğer. Tahmininizden de daha elzem bir konu geri dönüşüm ve çöp gerçekleri. İşte size çarpıcı birkaç gerçek;
*İnsanların çoğu yalnızca yedi hafta içinde ağırlıkları kadar çöp üretiyor.
*Beş plastik meşrubat şişesinin geri dönüştürülmesiyle, kayak yapılırken giyilen bir montun iç malzemesi elde edilebilir. 26 şişenin geri dönüştürülmesiyle bütün bir kayak kıyafeti için yeterlidir.
*Bir ton kağıdın geri dönüştürülmesi 17 ağacın kesilmesini önlerken, 23 bin litre su ve bir evin beş ayda tüketeceği kadar enerjinin tasarruf edilmesini sağlar.
*Tek bir metal kutunun geri dönüştürülmesiyle bir televizyonun üç saat boyunca tüketeceği enerji tasarruf edilmiş olur.
Bu bilgileri nereden mi öğrendim? Türkiye İş Bankası Kültür yayınlarının 9-15 yaş arasına yönelik Harika Bilim Serisi’nde “Keşfedin Geri Dönüşüm” adlı kitabından. İşte çocuklarınız bunları okuyor, biliyor ve sindiriyorlar. Peki ya siz ne biliyorsunuz ya da biliyorsunuz da ne yapıyorsunuz geri dönüşüm için?
Türkiye’de yılda 20 milyon tonun üzerinde evsel atık üretiliyor. Bu atıklardan yaklaşık 2.5 milyon tonu geri kazanılıyor. Sadece 1 ton kağıt için 7 bin 600 kwh enerji harcanırken, bu rakam 1 ton geri dönüştürülmüş kağıtta 2 bin 800 kwh’a iniyor.
Doğal kaynaklarımızın hem nüfus hem de tüketimimizin artması ile azaldığı bu dönemde, bu kaynaklarımızı nasıl daha doğru kullanabiliriz buna bakmak gerek. Bunu düşünen, öngören, ona göre üretim yapan şirketlerin ürünlerini tercih etmek gerek. Bu bir bakış açısıdır, bir duruştur. Hayata karşı bu duruşumuzu korumazsak, çocuklarımıza da doğru örnek olamayacağımız kesin. Ancak bu şekilde de ekonomiye katkı sağlanabilir; Hammaddelerin azalması ve doğal kaynakların tükenmesini önleyerek.
Umarım sizler de benim gibi durumun ciddiyetinin farkına varıp gerekli önlemleri ve çalışmaları bir an önce başlatırsınız önce evinizde ve sonra da yakın çevrenizde.
İlk adım
Satın aldığımız ürünlerin ambalajlarını evlerimizde ayrı birer torbada biriktirerek, ilk adımı atmış oluruz. Biriktirdiğimiz ambalaj atıklarını, evimize en yakın ambalaj atığı konteynerine atarak geri dönüşümü başlatırız. Eğer oturduğunuz belediye sınırları içerisinde ambalaj atığı konteyneri yoksa belediyenize bu konuda başvurmalısınız. Unutmayın, “Ambalaj Atıkları Kontrolü Yönetmeliği” doğrultusunda; il ve ilçe belediyeleri, ambalaj atıklarını kaynağında ayrı toplamak veya toplattırmak ile yükümlüdür. Eğer belediyenizin bu yönde bir çalışması yok ise belediyenize başvuruda bulunabilirsiniz. Belediyenizin bu yönde bir çalışması var ancak atıklarınız toplanmıyor ise, belediyenize başvurarak hangi gün ve saatlerde mahallenizde atıkların toplandığına dair bilgi almanız gerekmektedir. Çevko’nun web sitesi (www.cevko.org.tr) atıkları nasıl ayrıştıracağınız ve bireysel olarak yapabileceklerinizle ilgili çok bilgilendirici.
Çöplerin yaşam süreleri
Cam şişe: yaklaşık 4000 yıl
İzmarit: yaklaşık 3 ay
Kağıt: yaklaşık 3 ay
Ciklet: yaklaşık 5 yıl
Tahta: 15 yıl
Alüminyum: 10-100 Yıl
Plastik şişe: 100-1000 Yıl
Plastik kartlar (Kredi kartı, PVC…vs.): 1000 Yıl
Atık Değerlendirme Başvuru Merkezleri
İstanbul Büyükşehir Belediyesi
İSTAÇ AŞ. (İBB İstanbul Çevre Koruma ve Atık Maddeleri Değerlendirme San. Ve Tic. A.Ş.)
Şişecam
Ankara Valiliği Çevre Koruma Vakfı
ÇEVKO (Çevre Koruma ve Ambalaj Atıklarının Değerlendirme Vakfı)
TC Çevre ve Orman Bakanlığı
Çevre ve Orman Bakanlığı İstanbul İl Çevre Müdürlüğü
Deniz Temiz / Turmepa
Çevre ve Orman Bakanlığı Antalya İl Çevre Müdürlüğü
Çevre ve Orman Bakanlığı Bursa İl Çevre Müdürlüğü
Yeşil Adımlar Çevre Eğitim Derneği

“Aşırı yoğun bir çocuk, hiç durmadan mahsul veren toprağa benzer. Dinlendirilmemiş, derin köklerle havalandırılıp besinlerin derinlere ulaştırılmadığı bir toprak…”
Şu 6 yıllık kısacık ebeveylik yolculuğumda öğrendiklerim, ne çocukluğumda, ne iş hayatında ne de okullarımda öğrendiklerimle karşılaştıramayacak kadar değerli. Şimdi diyeceksiniz ki ebeveyn olana kadar biriktirdiğin bilginin, yaşanmışlıkların da faydası olmuştur mutlaka. Evet orası muhakkak tabii ama günümüzde ebeveyn olmak gerçekten başlı başına zor bir durum. Ebeveynliğe bakış açım ve bir ebeveyn olarak ailemle ilişkilerim, öncelikle birkaç yıl önce katıldığım Connection Parenting – Çocuklarla Elele Semineri ile tamamen değişti. Asıl olanın gönül bağı ile ebeveynlik olduğunu, sevginin her türlü krizleri aşabileceğini, çocukla aranızdaki bağ kuvvetli olduktan sonra her süreçten kolaylıkla geçebileceğimizi gördüm ve birebir deneyimledim. Fakat hayat benim için öğrenme üzerine kurulu olduğundan bu konularda yazma, çalışma ve okumayı hiç bırakmadım. Bu ay 2 sayfamı da çok taze okuduğum bir kitaptan derlemelere ayırdım; “Daha Sade Bir Hayat – Kim John Payne ve Lisa M. Ross”.
Özellikle yoğun çalışan, çocuklarına vakit ayıramadığından yakınan, çocuğunda dikkat eksikliği problemi olduğunu, ergenleriyle iletişim kuramadığını ya da çocuklarının mutsuz olduğunu düşünen tüm ebeveynlere şiddetle tavsiye ediyorum.
Kitap, günümüz dünyasının karmaşa ve yoğunluğunda çocuklarımızla bağımızın nasıl ve nerelerde koptuğuna ve bu bağı kuvvetlendirmek için neler yağmamız gerektiğine değiniyor. Kısaca kendi hayatımızı ve çocuklarımızın hayatını sadeleştirmenin yollarını bütün ayrıntılarıyla gösteriyor.
Yazarın çok ilgimi çeken bir tespiti var ki bu konularda bilgi sahibi olmadan önce benim de yaptığım ve halen çevremde de çok yakınen tanık olduğum bir durum; Çocukları toz pembe bir hayata hazırlamak. Örneğin her anlarını “mutlu” geçirebilmeleri için çocuklara sürekli seçenekler sunmak öyle ki sıkılmalarına hiç fırsat vermeksizin onlara sürekli aktive düzenlemek. Bu aktiviteler, arkadaşlarıyla görüşme, piyano kursu, basket antremanı ya da sinema olabilir. Ya da çocuk içinden çıkılması zor bir durumla baş başa kaldığı zaman, onun yerine düşünmek, onun yerine çözümler bulmak ya da konuyu değiştirip bu konudaki üzüntüsünü unutmasını sağlamak. Bakın yazar bu konuda neler söylüyor; “
Bizler anne babalar olarak uyum bağımlısı olmamalıyız . Her gecenin çocuklarımız için bir “gökkuşağı deneyimi” olacağını umut etmek caziptir. Onları bu mutluluk balonu içinde turabilsek bu mümkün olabilirdi. Ama onların çatışmaya da ihtiyaçları vardır. Çocuklar zorlu durumlarla baş etmenin yollarını bulmalılar. Aşırı koruyucu davrandığımızda, çocuklarımızın yaşadığı her bir deneyimin ve uyanışın mükemmel olması konusunda aşırı nevrotik davrandığımızda, onları davranışlarında iniş çıkışlara neden olmaktan koruyamayız. Onları buna itmiş oluruz. Onları böylece sorunlarla başa çıkmayı bilmeyen bireyler haline getirebiliriz”.
Yazara göre, çok sayı da oyuncak yaratıcılığı nasıl engelliyorsa, çok fazla planlanmış aktivite de çocuğun kendini yönetme, yalnız zaman geçirme ve kendi kendine yetebilme becerisini engelliyor. Kitapta çok net bir şekilde, sıkılmanın çocuk için bir armağan olduğu, her çocuğun günlük programı içerinde mutlaka boşluklara ihtiyacı olduğu, yani sıkılması gerektiği vurgulanıyor. Yazar, bu boşluk zamanlarının çocuğun içindeki sesi duyabileceği, yaratıcılığını kullanabileceği ve kendi benliğini ortaya koyabileceği çok değerli zamanlar olduğunu belirtiyor. Ama bizler çocuklar sıkılmasın diye bu boşluk zamanları çalıp çocuğu oradan oraya taşıyınca çocuk kendi iç sesini duyamaz hale geliyor ve bir süre sonra duygusal ihtiyaçlarının farkına varamıyor. İşte böyle zamanlar öfke krizleri, inatlaşmalar başlıyor ve bizler de ne diyoruz; “Bu çocuk ne yapsam mutlu olmuyor.” En çok istediği, hani reklamda gördüğü, süper ışıklı, sesli kamyonu alıyoruz ama çocuk yine mutlu değil. Sabah arkadaşlarıyla brunch’a katılmış, arkasından basket kursuna gitmiş, hemen ardından da sinemaya gitmiş. Eve gelince de yatmadan önce bilgisayar oynamış. Bize göre her istediği olmuş, daha ne olsun? Ama işte durum maalesef vahim sevgili okurlar. Bizler her daim her yerden mobil olabilmek adına cep telefonlarımızı elimizden düşürmezken, çocuklarımızdan farklı bir şey yapmalarını bekleyemeyiz. Öncelikle bizler yaratacağız kendimize bu boşluk zamanlarını ki çocuklarımızda birebir görerek yaşayacak. Yazarın önerisi, günlük programları dengelemek. Örneğin bir gününüz çok yoğunsa ertesi günü çocukların da kendileriyle vakit geçirebilecekleri şekilde organize etmek.
Tabii bir de her konuda çocukların fikrinin alınması konusu var ki bu gerçekten çok önemli. Yazar, çocukların evin patronu ve karar verici konumunda kesinlikle olmaması gerektiğine değinerek şöyle diyor; “Küçük bir çocuğun yediği, giydiği ve yaptığı her şeyle ilgili “tercih yapma özgürlüğü” olması kaldıramayacağı bir yük olabilir. Seçenekler azaldıkça baskı da kalkar. Çocuklar kendi düşüncelerine sahip olabilmek için gereken zamana ve özgürlüğe kavuşurlar. Kişiliklerini yavaş yavaş geliştirirken huzur hissederler ve kişilikleri de seçeneklerinin, yaptıkları tercihlerin veya satın aldıklarının toplamından fazlasıdır. “Marka kimliği”nden daha fazlasıdır.”
Reklamların çocuklara mesajları
Pazarlama faaliyetleri karşısında kimse yeterince güçlü değildir. Çocuk medyaya, televizyona ne kadar maruz kalırsa, reklamlardaki mesajlar karşısında da o kadar savunmasız oluyor. The Shelter Of Each Other (Birbirine Sığınmak) adlı kitabında Mary Pipher, reklamların bize ve çocuklarımıza öğrettiği, üzerinde pek konuşulmayan mesajlara yer veriyor;
*Sahip olduklarımızla mutsuz olmak
*Dünyanın merkezinde ben varım ve istediğim hemen olmalı.
*Ürünler insanlara özgü karmaşık problemleri çözer ve ihtiyaçlarımızı karşılar.
*Ürün satın almak önemlidir.
10 yaşında bir çocuk, ortalama 300-400 markayı ezbere biliyor ve araştırmalara göre, çocuklar 2 yaşına geldiklerinde konuşarak, işaret ederek ve çığlık atarak gördükleri oyuncakları istiyorlar.
Serbest zaman gittikçe azalıyor
Çocuklar ve ergenler (8-18 yaş aralığı) günde ortalama 3 saat televizyon izliyorlar ve bu süreye video izleyerek veya video oyunları oynayarak geçirdikleri zaman dahil değil. Tüm medya kullanımı (TV, bilgisayar, basılı medya, sesli medya, video ve video oyunları) dikkate alındığında, bir günde harcanan zaman ortalama olarak 6,5 saatin biraz altındır. Ve televizyon izlemek bu sürenin en büyük bölümünü kapsıyor.
Günümüzde çocukların boş zamanları haftada 12 saatten daha az. Michigan Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmaya göre, 1981 yılında bir öğrenci uyku, yemek, ödev ve planlanmış aktivitelere ayrılan zaman dışında günün yüzde 40’ını serbest geçirebiliyorken 1997’de bu süre yüzde 25’e inmiş. Bugün hangi oranda kimbilir.
Not: foto koyamadım bir türlü bu yazıya. Teknik bir problem var henüz çözemediğim. İdare ediverin artık böyle:)


Nasıl bir duyma şekliniz var hiç düşündünüz mü? En rahat hangi ses frekanslarını duyabiliyorsunuz acaba? Örneğin size desem ki, geçmek bilmeyen migren ağrılarınızı Mozart dinleyerek tedavi edebilirsiniz ya da yeni bir dil mi öğrenmek istiyorsunuz buyrun ses frekanslarınızı dengeleyelim. Kimbilir belki de sunum tekniklerinizi geliştirmek istiyorsunuz, iş stresinizi azaltmak ya da sevgilinizle olan ilişkinizin son durumuna bir çare bulmak… Kulak-burun-boğaz ve fonoloji alanlarında uzmanlaşmış Antropolog, Klinik Psikolog ve Terapist, Fransız Dr. Alfred Tomatis, II. Dünya Savaşı’ndan sonra bütün pilotları işitme testine tabii tutuyor. Çünkü II. İkinci Dünya Savaşı sırasında bütün pilotlarda bir işitme kaybı gözlemlenmiş. Bütün pilotlar bir frekansı duymuyorlar. Uzun süren çalışmaları sonucunda Tomatis görüyor ki, bir gürültüye maruz kaldığımız an beynimiz doğal olarak kendini koruma altına alıyor ve doğal olarak bu frekansı duymamaya başlıyor. Bu durum insana hem ruhsal hem de fiziksel bir etki yapıyor. Tomatis, pilotlarla çalışmaları sonucunda kendi adını verdiği Tomatis Frekans Dengeleme Methodunu geliştiriyor.
Tomatis Methodu dünyada birçok ülkede çeşitli merkezlerde uygulanıyor. Türkiye’de ise sadece Anael Aile Merkezi’nde uygulanıyor. Bu merkezin kurucu Psikiyatr Iris Steinfeld’le görüşmeye gittiğimde bana önce hem içkulak hem de orta kulak frekans testi yaptı. Bu test, duyma ve dinleme kabiliyetiniz, fiziksel ve ruhsal kondüsyonunuz, yetenekleriz, sağ-sol beyin arasındaki etkileşim ve işbirlikteliğiniz hakkında bilgi veriyor. İşte bütün terapi süreci bu teste göre belirleniyor çünkü bu test sonucunda beyninizin hangi tarafını yoğun olarak kullanıldığınız, ruhsal ve fiziksel olarak nasıl bir dengelenmeye ihtiyacınız olduğu ortaya çıkıyor. İlk aşamada 10 günlük kür ile terapiye başlanıyor. Daha sonra ara veriliyor ve ihtiyaca göre devam edilip edilmeyeceğine karar veriliyor. Terapilerde frekanslarıyla oynanmış Mozart ve Gregoryan müzikleri dinliyorsunuz. “Neden Mozart” diye sorduğumda ise Steinfeld şöyle dedi: “Mozart’ın müziğinde bütün frekanslar denge ve uyum içinde. Hem rahatlatıyor hem de enerji veriyor. Melodileri tekrarladığı için rahatlatıyor ve zihin susuyor. Zihin sustuğu an enerji doluyoruz.”
Kararı anne karnında veriyoruz
Steinfeld’den öğrendiklerime göre, kulağın anatomisi biz anne karnında 4,5 aylıkken tamamlanıyor ve fetüs 6 aydan sonra işitmeye başlıyor. Anne karnında duyduğumuz annemizin sesi bizim hayata bakışımızı, hayatla bağımızı oluşturuyor. Hamilelikte annenin sesi gerginse, mutsuzsa, travmalıysa dolayısıyla çocuk daha da yalnız kalıyor ve bağlantıya girmekte isteksiz kalıyor. Fetüs 6 aydan sonra bilinçli bir karar veriyor; Ben yüksek frekans anne sesi duymak istiyor muyum yoksa istemiyor muyum? Mutlu, rahat pozitif bir ses, fetusun dinleme isteğini artırıyor. Hayatının geri kalanındaki iletişim becerileri o zaman oluşan şablonlarla belirleniyor. Bu bağlamda Tomatis, hamilelere ve dolayısıyla bebeklere de büyük katkı sağlıyor.
Ne dinleyelim?
Tabii eminim siz de merak ettiniz değil mi ne dinleyelim ki frekanslarımız hep dengeli olsun? Steinfeld’le yaptığım sohbette de gördüm ki aslında en güzeli iç sesimizi dinlemek. İnsan çoğu zaman biliyor içsel olarak hangi müziği dinlemek istediğini, o halde içiniz ne diyorsa onu yapın lütfen. Yalnız bu noktada Steinfeld’in bazı önerileri var; “Yaşam enerjiniz düşük olduğunda yüksek frekans dinlemeniz gerek, yani keman, flüt, soprano içeren müzikler. Huzursuzsanız, zihniniz çok karışıksa, uykusuzluk çekiyorsanız, korku ve endişeleriniz varsa kalın frekans dinlemelisiniz, yani davul, bas ve tenör erkek sesleri içeren müzikler.


Sosyal paylaşım sitesi Tagged’in Marketwire’a yaptırdığı araştırmada, Türkiye Tagged’de üyesi bulunan 25 ülke arasında en sosyal ve en flörtöz ülke konumunda.
Araştırma geçtiğimiz Eylül ve Ekim aylarında sitenin 4 milyon tekil ziyaretçisi üzerinde yapılmış. Araştırmanın sonuçlarına göre Türk erkekleri kişi başına gönderdikleri ortalama 173 arkadaşlık isteğiyle en sosyal grup olarak belirlenmiş. Türkiye’nin ardından ortalama 98 arkadaşlık isteği ile Mısır, 75 ile Fransa, 74 ile İtalya ve 70 ile ABD geliyor.
Ayrıca Türk erkekleri kişi başına gönderdikleri ortalama 25 göz kırpma ile de en flörtöz listesinin başında yer alıyor. Türkiye’yi 24 göz kırpma ile İtalya, 20 ile Fransa, 17 ile Almanya ve 16 ile Brezilya takip ediyor.
İnternet kullanıcıları artık sadece gençler değil. Ülkemizde 26 milyona yaklaşan kullanıcı sayısıyla kadın, erkek, genç, yaşlı, çocuk… kısacası herkes artık internet kullanıyor. Artık hayatımızda Sosyal Medya var. Hatta hayatımızın önemli bir parçası. Van depreminde de gördük ki etkin ve yerinde kullanıldığında her anlamda ciddi faydalar sağladı bize sosyal medya ortamları.
Fakat çoğu konuda olduğu gibi bu konuda da biraz abarttığımızı düşünmeye başladım son günlerde. Buna ne sebep oldu derseniz uzun zamandır bazı gözlemlerim var sosyal medyaya yönelik onları aktaracağım size. Diğer taraftan da tanımadığım insanların beni facebook’ta dürtmesi ya da oldukça samimi şekilde mesajlar alıyor olmam da bazı şeyleri yanlış yaptığımızı düşündürttü bana.

Güzel bir oyun alanı oldu bizim için sosyal medya ortamları. Kendimizi nasıl göstermek istiyorsak öyle gösteriyoruz. Günlük hayatta oynadığımız rollerin yanı sıra bir de bu ortamlarda rolümüz var. Hem de 7×24 oynamamız gereken. Görevliyiz ya sürekli durum ve yer bildirmemiz gerek. Yemeden içmeden tweet atıyoruz sürekli. Kendi başımıza bir kahve içmek istesek bir kafede, kahvemizi yudumlarken ilk yaptığımız şey telefonumuzla oynamak değil mi ama? Hepimiz yapıyoruz, ben de yapıyorum. Fena bir alışkanlık oldu bizlerde bu durum. Önce yerimizi bildiriyoruz çok gerekliymiş gibi sonra kim ne yapmış, nerede onu kolaçan ediyoruz. Çiftler görüyorum örneğin baş başa yemeğe gelmiş ama ikisi de konuşmuyor telefonlarına bakıyor sadece. Ya da çiftler tanıyorum gittikleri her yeri an be an bildiren. Pek bir sosyal olduk hepimiz. Salt eğlence mi, paylaşım mı nedir sizce bu hiç düşündünüz mü?
Kendimizi onaylatmak istiyoruz. Sevilmek istiyoruz. Kabul ve ilgi görmek istiyoruz. Arkadaşlarımızın da, arkadaşımız olmayanların da ilgisini çekmek istiyoruz. İnsanın doğasında var bu aslında o kadar doğal ki kesinlikle yargılamak adına yazmıyorum bunları. Fakat biraz sorgulasak kendimizi diyorum, parmaklarımızı bir an olsun durdursak o tuşlara basıp tweet atarken bir sorsak kendimize “neden yazıyorum şu an bunu” diye. Çok yol alırız. Gerçek anlamda kendimizi tanıma yolunda minik de olsa bir adım atmış oluruz. Örneğin bir kahve içmek için kendimizle baş başa kaldığımızda tweet atmak yerine boş bir kağıt ve kalem alsak elimize ve o an hissettiklerimizi yazsak en basitinden, güzel olmaz mı sizce de? Ben yapıyorum size de tavsiye ederim, hiç ummadığınız sözcükler çıkıyor kaleminizden ve inanın bana çok da kalıcı oluyor. Sosyal medya ile içimizdeki boşlukları doldurmaya çalışıyoruz. Ama gayet geçici, yüzeysel bir çözüm oluyor bu malesef.
Özellikle de facebook’ta daha yaygın olan ve bana çok saçma gelen bir şey daha; “Şu paragrafı statüs’üne koyarsan otistik çocuklara fayda sağlarsın” ya da “profil resmine pembe kurdele koy meme kanserinden korunma kampanyasına sen de katıl” gibi. Şimdi diyeceksiniz ki bunlar pazarlama ve bilinirlik için yapılıyor. Yok eğer öyleyse de hiçbir katkısı yok bence bilinirlik için. İnanın bana her birimiz sadece vicdanımızı rahatlatmak için yapıyoruz bunları. Hani deprem kolilerinden mayo, bikini falan çıktığını söylemişlerdi ya işte öyle bir şey bu. Kalpten yapılan fedakarlık ile yüzeysel olanın farkı. Öyle oturduğunuz yerden bir tuşa basmakla olmuyor fedakarlık biraz daha uygulamalı, insana dokunan çözümler bulmak gerek.
