Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...

Esra Ekren
F.Mihrimah Temel







Sosyal paylaşım sitesi Tagged’in Marketwire’a yaptırdığı araştırmada, Türkiye Tagged’de üyesi bulunan 25 ülke arasında en sosyal ve en flörtöz ülke konumunda.
Araştırma geçtiğimiz Eylül ve Ekim aylarında sitenin 4 milyon tekil ziyaretçisi üzerinde yapılmış. Araştırmanın sonuçlarına göre Türk erkekleri kişi başına gönderdikleri ortalama 173 arkadaşlık isteğiyle en sosyal grup olarak belirlenmiş. Türkiye’nin ardından ortalama 98 arkadaşlık isteği ile Mısır, 75 ile Fransa, 74 ile İtalya ve 70 ile ABD geliyor.
Ayrıca Türk erkekleri kişi başına gönderdikleri ortalama 25 göz kırpma ile de en flörtöz listesinin başında yer alıyor. Türkiye’yi 24 göz kırpma ile İtalya, 20 ile Fransa, 17 ile Almanya ve 16 ile Brezilya takip ediyor.
İnternet kullanıcıları artık sadece gençler değil. Ülkemizde 26 milyona yaklaşan kullanıcı sayısıyla kadın, erkek, genç, yaşlı, çocuk… kısacası herkes artık internet kullanıyor. Artık hayatımızda Sosyal Medya var. Hatta hayatımızın önemli bir parçası. Van depreminde de gördük ki etkin ve yerinde kullanıldığında her anlamda ciddi faydalar sağladı bize sosyal medya ortamları.
Fakat çoğu konuda olduğu gibi bu konuda da biraz abarttığımızı düşünmeye başladım son günlerde. Buna ne sebep oldu derseniz uzun zamandır bazı gözlemlerim var sosyal medyaya yönelik onları aktaracağım size. Diğer taraftan da tanımadığım insanların beni facebook’ta dürtmesi ya da oldukça samimi şekilde mesajlar alıyor olmam da bazı şeyleri yanlış yaptığımızı düşündürttü bana.

Güzel bir oyun alanı oldu bizim için sosyal medya ortamları. Kendimizi nasıl göstermek istiyorsak öyle gösteriyoruz. Günlük hayatta oynadığımız rollerin yanı sıra bir de bu ortamlarda rolümüz var. Hem de 7×24 oynamamız gereken. Görevliyiz ya sürekli durum ve yer bildirmemiz gerek. Yemeden içmeden tweet atıyoruz sürekli. Kendi başımıza bir kahve içmek istesek bir kafede, kahvemizi yudumlarken ilk yaptığımız şey telefonumuzla oynamak değil mi ama? Hepimiz yapıyoruz, ben de yapıyorum. Fena bir alışkanlık oldu bizlerde bu durum. Önce yerimizi bildiriyoruz çok gerekliymiş gibi sonra kim ne yapmış, nerede onu kolaçan ediyoruz. Çiftler görüyorum örneğin baş başa yemeğe gelmiş ama ikisi de konuşmuyor telefonlarına bakıyor sadece. Ya da çiftler tanıyorum gittikleri her yeri an be an bildiren. Pek bir sosyal olduk hepimiz. Salt eğlence mi, paylaşım mı nedir sizce bu hiç düşündünüz mü?
Kendimizi onaylatmak istiyoruz. Sevilmek istiyoruz. Kabul ve ilgi görmek istiyoruz. Arkadaşlarımızın da, arkadaşımız olmayanların da ilgisini çekmek istiyoruz. İnsanın doğasında var bu aslında o kadar doğal ki kesinlikle yargılamak adına yazmıyorum bunları. Fakat biraz sorgulasak kendimizi diyorum, parmaklarımızı bir an olsun durdursak o tuşlara basıp tweet atarken bir sorsak kendimize “neden yazıyorum şu an bunu” diye. Çok yol alırız. Gerçek anlamda kendimizi tanıma yolunda minik de olsa bir adım atmış oluruz. Örneğin bir kahve içmek için kendimizle baş başa kaldığımızda tweet atmak yerine boş bir kağıt ve kalem alsak elimize ve o an hissettiklerimizi yazsak en basitinden, güzel olmaz mı sizce de? Ben yapıyorum size de tavsiye ederim, hiç ummadığınız sözcükler çıkıyor kaleminizden ve inanın bana çok da kalıcı oluyor. Sosyal medya ile içimizdeki boşlukları doldurmaya çalışıyoruz. Ama gayet geçici, yüzeysel bir çözüm oluyor bu malesef.
Özellikle de facebook’ta daha yaygın olan ve bana çok saçma gelen bir şey daha; “Şu paragrafı statüs’üne koyarsan otistik çocuklara fayda sağlarsın” ya da “profil resmine pembe kurdele koy meme kanserinden korunma kampanyasına sen de katıl” gibi. Şimdi diyeceksiniz ki bunlar pazarlama ve bilinirlik için yapılıyor. Yok eğer öyleyse de hiçbir katkısı yok bence bilinirlik için. İnanın bana her birimiz sadece vicdanımızı rahatlatmak için yapıyoruz bunları. Hani deprem kolilerinden mayo, bikini falan çıktığını söylemişlerdi ya işte öyle bir şey bu. Kalpten yapılan fedakarlık ile yüzeysel olanın farkı. Öyle oturduğunuz yerden bir tuşa basmakla olmuyor fedakarlık biraz daha uygulamalı, insana dokunan çözümler bulmak gerek.

Geçtiğimiz Mayıs ayında Marshall Rosenberg’in Şiddetsiz İletişim yaklaşımı bahsetmiştim sizlere. Yazının ardından bu konuyla ilgili o kadar çok olumlu geri dönüş aldım ki, bir defa daha anladım ki dilimizi değiştirmeye gerçekten de ihtiyacımız var! Dilimizi değiştirmekle tam olarak ne anlatmak istediğimi bu defa canlı örneğiyle göstermeye çalışacağım size. Şiddetsiz İletişim eğitimi almış bir annenin, bu yaklaşımı kullanmasıyla birlikte hayatında ne gibi değişimler olduğunu okuyacaksınız.
Banu Peters, 2 çocuk annesi, antropoloji okumuş ama çocukların doğumundan sonra çalışmamayı tercih etmiş. Şimdilerde ise Şiddetsiz İletişim gibi hayata anlam katan değerler üzerinde çalışıyor, kendiyle çalışmayı çok seviyor. Banu ile bir arkadaşım aracılığıyla tanıştım ve Şiddetsiz İletişim dilini tam anlamıyla hayatına geçirmeye çalıştığını ve kendi özelinde neler yaptığını, çabalarını görünce sizlerle de paylaşmadan edemedim. Çünkü bana göre, bir uygulama gerçek anlamda hayatınıza soktuğunuzda işlemeye başlar, yoksa alınan eğitimler sadece kağıtta kalmaktan ileriye gidemez. Eminim ki çoğunuz çalıştığınız şirketlerde birçok eğitim alıyorsunuz, belki de kendi özel ilgi alanlarınızda iş dışında da eğitimlere katılıyorsunuz. Ama hadi kendinize dürüst olun, hangi eğitimi tam olarak hayatınıza geçirdiniz?
Banu’nun eğitimden kendi payına aldıklarına bakarsak, aslında kendi ağzından somut olarak hayatına tam olarak kattıkları şöyle; “Duygu ve düşüncelerimi ayırt etmeyi, gerçek olanın duygu olduğu, düşüncenin sadece yargı olduğunu öğrendim. Çevremdeki insanları yargısız, savunmaya ya da saldırıya geçmeden dinlemeyi öğrendim. Artık çocuklarıma da kendileri olabilmeleri için izin veriyorum.”
Aslına bakarsanız yukarıdaki satırlar bile yeterli yani daha başka bir şey söylemeye gerek yok. Eğer Banu gerçekten bunları hayatına geçirdiyse, ki oldukça içten ve gerçekti bana anlattıkları, büyük bir değer katmış öncelikle kendisine. Kendine değer katan kişi, tabiî ki çevresine ve ailesine de o ışığı yansıtır.
Süreci yaşarken oldukça zorluk çektiğinden de bahsetti Banu. İstikrarlı olmanın ve geçmiş kalıplarından sıyrılmanın hiç de kolay olmadığını anlattı: “Başka kalıplarla büyümüşüz, bu kalıpları üzerimizden atmak kolay olmuyor. İğneyle kuyu kazmak kadar zor bir şey. İlişkilerde hep varsayımlar üzerinden gidiyormuşuz örneğin. Bizim kültürümüzde hep dışarıda birileri hata yapar. Trafik vardır, yağmur yağar, öğretmenin kızar, arkadaşın küser. Bir olayı 10 kişiye sor hepsi farklı anlatır. Hepimizin hayata bakış açısı farklı. Geçmişten getirdiğimiz birçok şey var. Ama sen ne kadar donanımlı olursan sisteme dur diyebiliyorsun.
Sen içsel olarak zayıf oldukça dışarıdan gelen etkilere daha açık oluyorsun.”
Banu, kendisiyle bu çalışmaları yapmadan ve bu eğitimi almadan önce insan ilişkilerinde daha çok etiketleyerek değerlendirme yapıyormuş. Sakın hiç de garip bir şeymiş gibi dudak bükmeyin hemen. Etiketlemek o kadar günlük hayatımızın içinde ve o kadar benimsediğimiz bir davranış ki, özellikle çocukluğumuzdan bize öğretilmiş olduğundan kolayca her an hepimiz yapıyoruz bunu. Anında yapıştırıyoruz sıfatlarımızı; Cimri, ukala, uyuz…vb.
Banu bu konuyu şöyle çözmüş; “Etiketledikçe rahatlıyoruz. İhtiyacımız var demek böyle şeye. Yargılamalar hayatımızda böyle devam ediyor. Yapmaya çabaladığım kendimi bunlardan arındırmak. İnsanları davranışlarıyla etiketliyordum ama diğer yandan kendim iyiydim. Şimdi aslında ne öğrendim; ancak kendimden sorumluyum, başkasını değiştiremem. Kendim değiştikçe yargılardan arındıkça, sustukça, dinledikçe, karşımdaki çocuğum da olsa o kişi bana daha fazla açılıyor.”
Kullandığı yeni dil, özellikle çocuklarıyla olan ilişkilerini başka bir boyuta taşımış; “Bayram geldi yemek hazırlarsın ama çocuklar ayak altında olmasın istenir. Misafir gelir en muhteşem sofra kurulur ama çocuk sürece dahil olmamıştır. Aslında hayatın sihri buralarda saklı. Halbuki senin en değerli şeyin çocukların misafir değil ki. Şu anda sürece odaklıyım. Sonuç ne olursa olsun herşey iyi olacak. Herşey çok toz pembe değil ama anların keyfini çıkartmak önemli. Bazen susarak bazen de konuşarak.”
Ve Banu’nun beni en fazla etkileyen cümlesi; “Keşke herkes bu dili konuşmayı öğrense, hayat bu kadar da zor değil”. Evet değil gerçekten de. Hayatı zorlaştıran bizim bakış açımız ve düşüncelerimiz.
Eğer siz de dilinizi değiştirmek isterseniz lütfen alın ve bu kitabı başucunuza koyun;
Marshall Rosenberg – “Şiddetsiz İletişim, Bir Yaşam Dili”.

Astroloji bugün günlük hayatımıza girmiş durumda. Dolunay dönemlerinde gergin olmamak için birbirimizi uyarır, Merkür geri giderken aldığımız kararları gözden geçirir, astroloji haritamızı önemser olduk. Yüzyıllar önce kadim uygarlıkların Ay ve Güneş’in konumlarına göre beslenme düzenlerini dahi değiştirdiklerini göz önüne alırsak, bugün bu kadim bilgileri fark edenlerin sayısında artış olmasının da bir sebebi olsa gerek. Aslında astroloji sorunlarımıza çözüm bulmaya çalışırken başvurduğumuz yöntemlerden sadece biri, belki ufak bir kaçış noktası bizim için, kimbilir belki de kendimizi iyi hissettiğimiz bir liman bazen. Fakat ne olursa olsun yine her konuda olduğu gibi bu derin bilginin çok doğru kanallardan, bilgiyi gerçek anlamda bilen ve deneyimlemiş olandan alınması gerektiğini düşünüyorum. Bu anlamda Nilgün Yüksel ile tanışmam hiç de tesadüf olmasa gerek. Tam da bu konuları sorgularken çıktı kendisi karşıma ve de keyifli sohbet yaptık astroloji üzerine.

Nilgün Yüksel
Yüksel, İstanbul Üniversitesi Teorik Fizik Bölümünün ardından Uygulamalı Matematik ve Bilgisayar alanında Boğaziçi Üniversitesi’nde Master programını bitirmiş. Yıldız Üniversitesi Bilgisayar Müh. Bölümünde 7 sene öğretim üyesi olarak çalışmış. Yıllarca Bimsa, Alexander Mann başta olmak üzere birçok teknoloji şirketinde çalışmış ve sonunda kendi İnsan Kaynakları şirketini kurmuş. Bugün hem kendi şirketinde çalışmakta hem de astroloji ve kişisel gelişim seminerleri eğitimleri vermekte. Astroloji eğitimini ise kişisel merakı sonucunda Hakan Kırkoğlu’ndan almış ve kendi bilgileri ve bilgeliği ile sentezlemiş.
Astrolojik harita kader değil
Astroloji haritamızın kesinlikle bizim kaderimiz olmadığını belirten Yüksel, olayların bizdeki birtakım duyguları tetiklediğini ama o olaylar karşısında ne yapacağımızın bizim seçimimiz olduğunu söylüyor. Ve şöyle devam ediyor; “Bazen başımıza gelecek olayları değiştiremeyebiliriz ama bakış açımızı değiştirebiliriz. İşte burada astroloji, kuantum fiziği ile eşleşmeye başlıyor. Tüm olasılıklar yüzer gezer bir vaziyette evrende dolaşıyor. Bir konuya odağımızı çevirdiğimiz andan itibaren, sanki bir mıknatıs varmış gibi tüm moleküllerimiz, parçacıklarımız ona doğru dönüyor. Olasılıklar buna göre gelişmeye başlıyor. Biz sanıyoruz ki tek şansımız vardı, ama sadece görmeyi tercih etmiyoruz. Bu bizim bilinç bakış açımız. Bilincimiz evriliyor, genişliyor. Sahip olduğumuz her şeye başka bir gözle bakmayı öğreniyoruz. Burada kuantum var; “Ahaa” dediğimiz noktalar var ya, o nokta bizim farkında olduğumuz nokta. Bu da zaten yolun yüzde 80’ini oluşturuyor. İsterseniz gidin 10 günlük inziva yapın, o bilincinizi günlük hayatınıza uygulayamıyorsanız bir şey fayda etmez. Farkında olduğunuzda kolay tetiklenmiyorsunuz. Ayrıca her zaman karşınızdaki insanın içindekini görebilirseniz, karşılaştığınız olaylarda insanlardan dolayı da kolay tetiklenmezsiniz”. Yüksel, astrolojik haritamızdaki korku alanlarımızın ve kendimizi günlük hayatta eksik hissettiğimiz zamanların, aslında kendimizi deneyimleme yolumuzu oluşturduğunu söylüyor.
Burçlara göre genelleme yapmayın
Her birimizin 12 burcun bütünü olduğumuzdan söz eden Yüksel, insanlara burçlarına göre genelleme yapmamak gerektiğini herkeste 12 burçtan bir şeyler olabileceğini vurguluyor.
Yüksel’den aldığım bilgilere göre, 12 burcun hepsi birer bilinç düzeyi. Bu bilinç düzeyimizi gökyüzündeki bir hareket etkiliyor. Oradaki bir hareketle bizde ne harekete geçiyor bilmiyoruz. İşte olasılıklar burada başlıyor. Yani aynı olay sizde başka kayıtları açıyor bende başka kayıtları açıyor. İçerden dışarı bir şeyler çıkıyor; siz kızıyorsunuz, ben gülüyorum örneğin. Hayata belli temaları deneyimlemek için gelmişiz, olasılıklar sonsuz. Ama biz bunları bilinç düzeyimizde görebildiğimiz zaman, o bilinç, korkularımız, başarılarımız, ailemiz gibi bir düzlemde farkına varabiliyoruz. Farkına varana kadar belirli temaları veya kalıpları tekrarlıyoruz, sadece baş aktörler değişiyor.
Dolunayın ve güneşteki patlamaların etkileri
Dünyanın yapısı ile insanın yapısının aynı olduğundan bahseden Yüksel, konuya şöyle açıklık getiriyor; “Bizim yapımız karbon bazlı bir yapı. Dünyanın yapısı da aynı. Dünyanın dörtte üçü sudur insanların da öyle. Dünyanın çekirdeğinde demir vardır bizim de kanımızda demir vardır. Bu nedenle güneşteki patlamalar dünyanın kabuğunun içindeki demiri ısıtıyorsa, orada dengesiz hareketler oluşuyorsa bizim içimizdeki demir de aynı şekilde oynuyor”.
Dolunay zamanının önümüzde duran olayların tam aydınlanma, farkındalık zamanı olduğuna dikkat çekerek, “Dolunay zamanı, bizim içimizdeki sıvı da etkileniyor. Örneğin ay zamanı 28 günde birdir, kadının menstürasyon zamanıyla aynıdır. Bu nedenle kadınlar dolunaydan daha fazla etkilenir. Dolunay, kadının bilincine sahip olma zamanıdır.” şeklinde konuşuyor.
Yüksel, diğer yandan güneş ve ay tutulmalarının da farklı bir bilinçle bakıldığında, gerçek bilgiye ulaşmamızı sağladığını söylüyor. Kendi gerçeğimizi görmemiz için de tutulmaların bir araç olduğunu anlatan Yüksel, özellikle tutulma ve dolunay dönemlerinde kendimizle kalabileceğimiz zamanlar yaratmamızı öneriyor.
Seminerler
Nilgün Yüksel, aşağıdaki başlıklarda seminerler veriyor. Seminerle ilgili bilgi almak isterseniz Mor Danışmanlık’a başvurabilirsiniz;
- Astroloji ile Farkındalık Yolculuğu : 8 haftalık workshop, sabah 10:30- 13:30 , akşam 19:30-22:30 seçenekleri
- Astrolojiye Giriş Semineri : 1 günlük, 13:30-17:30 arası cumartesi günleri
- Kişisel Gelişim Semineri : Ayda 1 kere, seçilen konu üzerinden, interaktif olarak verilecek seminer. Gün olarak cuma akşamı 19:30-23:00, veya cumartesi günü 13:30-18:00 arası. İlk seminer konusu “Nedir şu Kuantum dedikleri”.
Mor Danışmanlık, Etiler : morkisiselgelisim@gmail.com
0212 351 76 55 www.nurperiozcelik.com

Aykut Oğut’un kapağı aynalı kitabını plajda, havuzda görüyorum insanların elinde. Aynaya bakıp saçını falan düzeltenler var…Ama bence siz siz olun yanınıza bir de kalem alın bu kitabı okurken.
Birçok kişisel gelişim kitabı okudum bugüne kadar. İnanın sayısını bilemiyorum. Hem bu köşede hem de blogumda (Alternatifkarma) yer veriyorum okuduğum kitapların analizlerine. Ne düşünüyorsam açıkça, kalbimden yazıyorum bütün şeffaflığıyla. Ama bu defa gerçekten çok iddialı bir önerim var size. Mutlaka okumalısınız diyorum adı olmayan bu kitabı. Kapağında kocaman bir ayna var ve de yazarı Aykut Oğut. Aslında kitabı ilk gördüğümde bir anlam veremedim. “Yok canım bu kadar hızlı ikinci kitabı çıkarmış olamaz. Herhalde Evrenden Torpilim Var’ı farklı bir kapakla tekrar bastı” dedim ve incelemedim bile. Sonra bir dost sohbetinde bahsedildi yazarın ikinci kitabının çıktığından. İlk fırsatta aldım ve bir solukta okudum. İlk kitabın tamamlayıcısı niteliğinde ama ben aynalı kitabı ilkinden daha çok sevdim. Tabii ayna çalışmalarına ne kadar önem verdiğimi bilirsiniz, hep söyler dururum ya “Bir konuda sıkıntı mı yaşadınız önce aynaya bakın” diye. İşte kitap beni buradan vurdu öncelikle, köşemin ismiyle de birebir aynı olması da tesadüf olmasa gerek. Bir de yazarın kendi yaşamından birebir verdiği örnekler, kendi yaşanmışlıklarıyla kendine yönelik yaptığı tahliller, içsel çalışmaları ve vardığı sonuçları bütün samimiyetiyle en ince ayrıntısına kadar anlatması çok hoşuma gitti. Çünkü kendimi okuyormuşum gibi hissettim. Öyle ki kitabın bazı yerlerini sanki ben yazmışım gibi.
Bu köşede ayda bir ama blogda çok daha sık yazıyorum kendimle ilgili, yaşadıklarımdan, kendimle içsel konuşmalarımdan bahsediyorum. Bazen çok yakın arkadaşlarımdan hatta ailemden bile şöyle diyenler olur; “Ya sen bu kadar kişisel gelişim çalışmalarının içindesin, o kadar okuyorsun ama halen bir şeylere öfkeleniyorsun, hastalanıyorsun, sinirleniyorsun…vs.”
Birkaç yıl öncesine kadar fena bozuluyordum bu duruma. Gerçekten bir şeyleri yanlış yapıyorum herhalde diyordum ama baktım ki durum öyle değil ve ben her geçen gün her deneyimimden daha fazla şey öğreniyorum. Artık son zamanlarda ben de cevap olarak her defasında “İyi ki böyleyim” diyorum. Oğut bu konuya nefis bir şekilde açıklık kazandırmış, çatladım gülmekten okurken; “Elbette kendi üstünüzde çalışın, ben de çalışıyorum, ama bunu tamamlanacağınızı, olacağınızı, ereceğinizi sanarak ya da buna benzer niyetlerle yapmayın. Sizi bekleyen tek şey hayal kırıklığı olacak benden söylemesi. Evren’de bir yamukluk olduğu için değil, sürekli genişlediği için. Her gün her halinizle zaten tamsınız. Evren genişlediği için, yeniden öğreniyoruz hepsi bu.”
Bence daha önce hiç yapılmamış bir şeyi başardı yazar. Kişisel gelişimi birebir yaşanmışlıklarıyla, bütün maskelerini düşürerek, tamamen koşullardan, yargılardan arınmış bir şekilde herkese anlatabildi. Hem de oldukça sade ve anlaşılır bir Türkçe ile.
“Ben ne biliyorsam, aslında siz de biliyorsunuz” diyen Oğut, bugünün insanın içinde bulunduğu sıkıntılardan ve kaos ortamından çıkabilmesi için tamamen kendine inanması ve kendi yöntemlerini keşfetmesini öneriyor; “Onca filozof, din adamı, düşünür geldi, gitti, neden hala cevabı bulamadık? Cevap aslında herkesin kendi içinde yatıyor. Kendi doğrularını yaşamak isteyenlere ya deli dedik ya da çıkıntı. Elbette etrafımızdakiler, bizim kendi doğrularımızı bulup çıkarmamızı, kendi doğrularımızla yaşayabileceğimiz fikrini desteklemek istemiyor. Kötü niyetlerinden yapmıyorlar bunu, sadece korkuyorlar. Onlar bu durumlara katlanacaklarına siz değişin ve onlar gibi olun istiyorlar. Kendimiz gibi kaç kişi varsa, ne kadar insan varsa o kadar güvende ve önemli hissettik. Hadi bakalım artık kendi doğrularınızı itiraf etme zamanı geldi. Kapatın kitabı, ayna sizi bekliyor.”
Mutlu olmak için değil asıl mutsuz olmak için sebeplere ihtiyacımız olduğundan bahseden Oğut, “Pazartesi iş yerinde kavga edip, akşam sevgilinizle atışıp, Salı günü taksicinin birine çatıp, Çarşamba günü facebook’a “hayat bu kadar acımazsızsın” yazıp, ardından bir de hüzünlü bir şarkı ekleyip, Cuma günü yorgunluktan bitap düşüp, Cumartesi günü falanca workshop’a veya kuantum kişilik bilmemnesine katılmakla kişisel gelişim olmaz. Kişisel gelişim, eğlenceli, keyifli, havuz başında bir kadeh şarapla bile yapılabilecek ciddi bir iştir. Bunları neden söylüyorum? Çünkü yaşadığımız kısır döngülerin içinde kalmamızın yegane nedeni, nehrin içine düşmüş bir dal parçası gibi sürüklenerek yaşıyor olmanız” diyor.
Yazarın eşi Esra Oğut ile birlikte kurduğu bir de web sitesi var; http://www.ayrasehri.com/. Günlük bültenler çok eğlenceli, kaçırmayın derim.
*İnfomag Ağustos köşe yazım.

Üniversite yıllarındaydım sanırım ‘sağlıklı beslenme’nin ne demek olduğunun ilk farkına vardığımda. Malum bol stresli bir üniversite sınavından çıkmıştım ve en çok istediğim bölümlerden biri olan gazeteciliği kazanmış olmanın verdiği rahatlıkla iyice de salmıştım kendimi. Hafif balık eti olan bedenim baktım ki gittikçe daha bir yuvarlak hale geliyor. Son çare olarak bir spor salonuna kayıt oldum ve spor hocamın desteğiyle sıkı da bir diyete girdim. Sonunda 9 kilo verdim ve istediğim bedene ulaştım. O gün bugündür hep dikkat ettim ama bir daha da diyet yapamadım. Ne zaman ki yoga ile tanıştım bedenim için neyin iyi olabileceğine kafa yormaya başladım. Bugün artık bedenimin gerçekten istemediklerini yememeye çaba gösteriyorum. Kilo alıp almamak ise gerçekten çok da umrumda değil çünkü zaten sağlıklı beslendiğinizde ve bedeninizi çalıştırdığınızda kilonuzda fazla değişiklik olmuyor.

Öte yandan insanın kendi bedenini her şeyi ile sevmesi gerektiğini düşünüyorum. Her ne kadar popüler kültür bize bunun tam tersini dayatsa da gözümüzü açık tutmakta fayda var. ‘Örnek anneler’ olarak doğumdan 2 ay sonra işe dönen süper modellerin haber yapılması, 5 yaşında çocukların elinde partiden çıkmış kıyafetleri ile ve yoğun makyajlı Barbie’lerle oynaması, 50 yaşında bir sanatçının plajda fotoğrafı çekilip kiloları yüzünden rencide edilmesi, bütün reklamlarda mutlu insanların süper fit ve güzel görünmesi buna sadece birkaç örnek. Bir yandan her daim fit olmamız gerektiği pompalanırken, diğer yandan abur cubur reklamları aldı başını gidiyor ve okul kantinlerinde çocuklar birbiriyle yarış ediyorlar gofret ve bisküvi yemede. Çocukların kimileri obezite sınırında, kimileri de yediklerini gizli gizli kusuyor. Mis gibi ev yemekleriyle beslenen, açık havada oyunu bilgisayara tercih eden çocuklar çok az bugün.
Bedenim için iyi olanları yiyorum derken sürekli sebze, meyve ile besleniyorum sanmayın, sonuçta şehir insanlarıyız ve her ortama girip çıkıyoruz. Fakat dikkatli olur özellikle de alışverişlerimizde etiket okuyabilme bilgisini edinirsek büyük yol katetmiş oluruz. Etiket okumak hem size hem de ailenize ummadığınız faydalar sağlar. Katkı maddeli her tür yiyecek ve içecekten sizi uzak tutar ve yarının çocuklarını da bilinçlendirmenizde önemi büyüktür.
En Çok Dikkat Edilmesi Gereken Gıda Katkı Maddeleri
Benzoik Asit (E210) ve Sodyum Benzoat (E211) gibi Benzoatlar – Soslar, margarin, ketçap, mayonez gibi gıdalarda kullanılır. Alerji ve astım hastalarında ataklara neden olabilir. Kanserojen olduklarından şüphelenilmektedir.
BHA (E320) ve BHT (E321) – Yağlarda, hazır çorbalarda ve cipslerde antioksidan olarak kullanılır. Alerjik reaksiyonlara neden olabilir. Kanserojen olduklarından şüphelenilmektedir. Bazı Avrupa ülkeleri ve Japonya’da kullanımları yasaktır.
Sunset yellow (E110), Tartrazin (E102), Amaranth (E123), Patent Blue V (E131), Green S (E142) gibi Gıda Boyaları – Renk vermek için şekerleme, dondurma, toz içecekler, salata sosu ve ketçap gibi pek çok gıdada kullanılırlar. Alerjik reaksiyonlara, astım ataklarına, çocuklarda hiperaktif davranış bozukluklarına neden olduklarından ve kanserojen olduklarından şüphelenilmektedir. E123 ve E110, ABD ve Avrupa’nın pek çok ülkesinde yasaklanmıştır.
Nitrat ve Nitritler (E249, 250, 251, 252) – Koruyucu, renklendirici ve lezzet artırıcı olarak sosis, salam gibi gıdalarda kullanılırlar. Baş ağrısı ve kurdeşene neden olabilirler. Vücutta kanserojen bir madde olan nitrozamine dönüşürler.
Aspartam (E951) – Diyet gıdalarda kullanılan yapay tatlandırıcı. Çok kullanıldığında vücutta şişmelere ve başta sinir sistemiyle ilgili olmak üzere çok sayıda soruna neden olduğu iddia edilmektedir.
Siklamatlar (E952) – Diyet gıdalarda kullanılan yapay tatlandırıcı. Kansere neden olduğu için ABD’de yasaklanmıştır.
Sülfitler (E220, 221, 222, 223, 224, 225, 226, 227, 228) – Çeşniler, deniz ürünleri, jöleler, kremalı bisküviler, kurutulmuş meyveler, meyve suları, konserve sebzeler, dondurulmuş patates ve hazır çorbalarda, bira, şarap gibi içeceklerde bulunurlar. Sülfitler göğüste sıkışma, kurdeşen, karında kramp, ishal, başta yanma hissi gibi bulgulara neden olabilirler. Duyarlı astımlılarda astım atağını tetikleyebilirler. Bazı vitaminlerin vücutta yıkımına neden olurlar. ABD’de bazı ürünlerde kullanımları yasaklanmıştır. Bu gıda katlı maddelerinin tümü ülkemizde kullanılmaktadır.
