Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...






“Bugün çok güzel bir gün geçirdim anne” ve “Sen benim en iyi annemsin” dedi uyumadan hemen önce. Kaç annesi var bilemedim:) Tabii ben o cümleyi “Şu dünyada en çok seni seviyorum” demek istiyor şeklinde üzerime alıp egomu şişirip patlattım bir güzel:) Anneliğin en güzel yanı çocukla yaşanılan aşk! Gerisi hikaye.
İstanbul’un kurtuluşunu süper kutladık biz bugün. Yuvanın tatil olmasından dolayı pisiye aitti bütün günüm. Geç uyanıp, yayılarak geç kahvaltı edip, öğle yemeğimizi de kavanoza koyup parkta aldık soluğu. Scooter’ımızı da almayı unutmadık tabii. Saatlerce oynadı, zıpladı, bütün kaydıraklara artık tersten koşarak çıkabildiğini görerek kendiyle gurur duydu. Parkın ardından anneanneyle buluşma ve bir de kitapçı ziyaretinden sonra hayli yorgunduk eve döndüğümüzde. Tam da TV zamanı geldi demiştik ki televizyonumuz bozuldu, ekran karardı birden. Eee napalım Özgür full mesai devam, suluboya, puzzle, hamur, kitap okuma, bıdı bıdı derken yemek saatinde pilim bitmişti. Neyse ama bu güneşli tatil gününün hakkını verdik!
Pisinin yuvaya tam gün başlayışı büyük bir boşluğa düşürdü beni. Neyse ki atlattım bu hafta itibariyle daha yeni ve iyiyim. Dün itibariyle yogaya da başladım tekrar kısa bir aranın ardından. 2010 korksun benden ne diyim:) Bomba röportajlar, yazılar, fikirler gelsin çok…

Bugün yuvadan aldıktan sonra grip aşısının ikinci dozu için doktora gitmek zorundaydık. Evet biliyorum hainlik yaptım söylemedim ona önceden çünkü biliyorum ki söylesem paralayacaktı beni “gitmem ben aşıya” diye. Ama taksiye bindik başladı sorular, sen kiminle dans ediyorsun ki Özgür; “Neden Suadiye’ye gidiyoruz ki?”, “Aaaa gezmeye mi gidiyoruz?”
Taksi durdu tam inecekken anladı; “Aaa Özcan doktoruma geldik. İstememm. Hasta değilim ben” şeklinde başladı ağlamaya. Binbir ikna sözleriyle, süper sevimli tavrımı takınıp girdik içeri. Sıramızı beklerken oynadı orada biraz. Sonra içerden bir bebek, babaanne ve anne çıktı. Doğa ile çok ilgilendiler. İsmini, okulunu falan sordular. Bizimki bıcır bıcır konuştu durdu. En son giderken dediler ki; “Bu bebeği size bırakalım mı Doğa ister misin?”
Cevap; “Aaaa isterim tabii zaten benim de hiç kardeşim yok.”
Oradaki herkes çok güldü ama ben gülemedim. Üzüldüm bu cevaba. Çünkü öyle safça söyledi ki. Aşıyı yaptırdık, dondurmacı, kitapçı, simitçi derken gelebildik eve neyse ki. Sorular halen devam. “Benim kardeşim neden yok?, “Ne zaman kardeşim olacak benim?” Bu kadar net ve açık sorular. Kaçamak cevaplar da kabul edilmiyor.
“Herkesin kardeşi olmak zorunda değil” dedim.
Dedim ama “kardeşten güzel şey de yoktur” diyemedim.
İsterim ki kocaman bir yüreği olsun ve sevdiklerini en az kardeşi gibi bağsına bassın.

Ben: Doğaaa, ayda su bulunmuş biliyor musun? Hani su, hava yoktu ya ayda. Bugün gazetede okudum, su bulmuşlar orada.
Doğa: aaaaaaaaaa! ( ciddi bir şaşırma) Neden ki? Peki nolcak şimdi?
“Eeee bilmem belki gidersin oraya” desem baktım uykusu kaçacak bizim minik astronotun. ”Bilmiyorum ben de” dedim ve uyuttum.



2 gündür okuldan böyle bir pisi alıyorum. Eve gelince de Serdar gelene kadar çıkarmıyor. Aslında ben hep böyle kalsın istedim. Tam da “Doğa Pisi” olmuş bizim kendisine hitap ettiğimiz gibi:)

Biraz önce kitap okuyoruz. Midem ağrımaya başladı hafif, yatar pozisyondan dikey duruma geçtim;
-Doğacım biraz midem ağırıyor oturarak okuyalım mı? Sanırım birşey dokundu bana.
-Aaaaaa ben dokunmuştum ya sana anne hatırladın mı?
