Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...






Ben aşağıdaki posttaki sorgulamalarla meşgulken pisi de bir yandan sorular bombardımanında bu aralar. Cumartesi günü gayet neşeli bir şekilde evden çıktık otoparka indik ki, bir baktık arabaya hırsız girmiş gece. Önünü komple sökmüş, pisinin araba koltuğunun olduğu cam tuz parça. Eee tabii bu görüntü üzdü pisiyi yeterince. Biz de olduğundan farklı göstermek ya da anlatmak istemedik durumu. Her zaman her koşulda yaptığımız gibi her ne ise basit bir şekilde, anlayacağı dilde anlattık. Dudaklar bükük hafif ağlamaklı çıktık eve geri. Serdar polislerle haşır neşirken ben pisiye olayın nedenlerini, sonuçlarını anlatmaya koyuldum. Sorular daha asansörde başlamıştı zaten;
- Neden girmiş hırsız?
-Nasıl girmiş?
-Ne hakkı varmış bizim arabamızın camını kırmaya?
-Adı neymiş hırsızın? (Bu soru halen devam etmekte. Hayır bir isim de uyduramıyoruz o isme takar diye.)
-Kadın mıymış erkek miymiş?
-Neredeymiş şimdi? Polisler onu kafese mi zindana mı koymuş?
-Yani hırsız ile okulda kafasına lego atan çocuk aynı şeymiymiş? İkisi de kötüymüş sonuçta? (Bu soruda koptum ben)
Bu akşam uyuturken konu daha da başkaydı;
-Anneee, ben bütün ailemi çok seviyorum.
-Biz de seni seviyorum tatlım.
-Ama büyükbabamı da seviyorum. O öldü ama nasıl sevicemmm? Ben çok seviyodum onu ama niye öldü?
-Ölen insanları sevmeye devam edebilirsin. Kalbinde yaşatabilirsin sevgilerini canım.
-Nerde şimdi o anneeee, hangi gezegende?
- Eeeeee, hımmm…. Dünyada değil, yok burada.
-Ama çok üzgünüm ben..
-Ben de öyle canım gel sarılalım.
2008 Şubat ayında kaybettik dedemi. Ara ara aklına geliyor ve soruyor ölümle ilgili sorular. Ama hiç bu kadar irdelememişti konuyu. Ailede kimler yaşlı kimler genç tek tek saydırdı bana uyumadan önce.
Büyüse de ölümün bir son olmadığını konuşacağımız günler gelse…

Satürn ve güneş karşıtlığı nedeniyle önümüzdeki 3 gün gergin geçebilirmiş. Hatta bugün yılın en gergin günlerinden biriymiş. Kronik hastalıklarda ve ruhsal gerginliklerde artış diye uyarıyor astrologlar. Zaten dün akşamdan belliydi bugünün nasıl geçeceği bizde. Sanırım bu gezegenlerin durumu bizim Satürn’de yaşama hayalleri kuran cüceyi etkilemiş olsa gerek ki dün gece 02.00 sularında bir kahkaha atarak uyandı. Şaka yapmıyorum cidden… Hayırdır diye koştuk yanına, çünkü alışık değiliz gece bu hallere. “Size şaka yapmak için uyandım” dedi. Saç baş dağılmış bir şekilde oturdu yatakta ve çocuk cin. Gecenin körü, ben zaten dergiye yazımı bir defa yazıp word dosyasını nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde bilgisayarda uçurduktan sonra, tekrar yazıp 01.00 sularında gönderebilmişim. Bir yandan nezleyim, kafamı koyacak yer arıyorum ama gecenin o saatinde ayakta ve konuşmak isteyen biri var! Yastığını aldı geldi ortamıza. Kikir kikir kikirdemeler, konuşmalar artık saat kaçtı sızmışık hatırlamıyorum ama boynum belim her tarafım tutulmuştu uyandığımda. Her yerimize tekmeler eşliğinde uyuduk tabii güzelim yatağımızda. Neyse ki bu akşam baktım esnemekten ağzı çatlayacak 9 itibariyle uyumaya ikna edebildim. Bu gecenin daha sakin olması dileklerimle…
Permakültürle ilgili yazdım yine Nisan sayısı için. Merak edenlere duyurulur. O kadar önemli bir konu ki ne kadar yazsak çizsek o kadar az. Şehirli insanlar olarak bilincimizi açık tutmalı, akıllıca seçimler yapmalıyız. Ne yediğimiz, ne içtiğimiz, içerikleri öncelikle çocuklarımız için çok önemli. Paranoyaklık derecesinde etiket okur oldum ben örneğin. Hayır zaten vardı bir merak ama bu GDO’larda sonra iyice manyaklaştım. Kutu sütü bıraktık biz de sonunda. Uzunca bir süredir günlük süt alıyoruz. Kefiri de keçi sütüne mayalıyorum. Mayası bile bir başka tutuyor. Kutu süte mayalanan kefir ile günlük süte ya da keçi süte mayalanan kefir arasındak farkı görseniz, kutu sütlerin içindekilerin sütten başka birşey olduğunu kesin anlardınız siz de benim gibi. Bir de ekmek konusu var tabii. O meşhur bir marka var ya hani her türlüsünden ekmek üreten poşetlerde, aman diyim dikkat edin. Ya kendiniz yapın ya da güvendiğiniz mahalle fırınından alın. Nereye kadar elimiz değer, ne kadar koruyabiliriz kendimizi katkılı gıdalardan bilmiyorum ama elimizden geldiğince araştırmak, uyanık olmak gerektiğini düşünüyorum. Çocuklarımıza da bu bilinci verebilmek gerek. Onlara da anlatmak gerek. Bir de anaokulları, ilkokullar, kantinler en fena olanlar. Yemek listelerini veliler olarak dikkatlice inceleyip soruşturmalıyız.
Evet gergin geçebileceği konusunda uyarıldığımız önümüzdeki 3 gün olumlu uyanalım, güneş doğarken olumlu niyetlerle güne başlayıp, şükredek günümüzü bitirelim uykudan önce. Haydi meditasyona davet ediyorum hepinizi. Kendiniz için oturun evinizde seçtiğiniz bir köşeye, kapatın gözlerinizi ve durun öyle bakalım neler oluyor. Ya da yürüyüşe çıkın, bir noktada mola verin, orada oturun durun öyle. Meditasyon gözler açık da olabiliyor. Aslında Mihri Hocam “Meditasyon 24 saat” der. Aynen öyle. Farkındalıkla geçen 24 saat düşünsenize. Meditasyon için gerekli şartlarmış, kurallarmış boşverin. İçinizi dinleyin yeter. Keyifli meditasyonlar o halde…

“26 Şubat 2006 – Kadın olmanın bu kadar büyüleyici, özel birşey olduğunu daha önce hiç hissetmemiştim. Kadın olduğum için kendimle hiç bu kadar gurur duymamıştım. Öyle bir güç veriyorsun ki bana attığın her tekme, karnımdaki her pıt pıt edişin hayata yeni bir direniş kazandırırken, bir yandan da kabullenmemi sağlıyor herşeyi olduğu gibi… İşimi sevmediğimi, bu işi sadece başka sorumluluklardan, kendim olmaktan kaçtığım için yaptığımı, cesaretsizliğimi, korkaklığımı kabulleniyorum. Artık tek dileğim seninle doyasıya vakit geçirmek. Belki de ruhumun özgür olduğu bir iş yaparsam sen de daha mutlu olacaksın. Seninle ben de hayata yeni başlayacağım aslında. Kendimi bilerek ve isteyerek bu akıntıya bırakmak ve beni götüreceği yeri izlemek istiyorum. Tıpkı babanı tanıdığımdan beri yaptığım gibi…”
“8 Mart 2007 – Her ayın son haftası deliriyorsun sanki. Uyku düzenin değişiyor. Hareketlerin, bakışların bile değişiyor. Ve mutlaka yeni bir hece ya da kelime söylüyorsun. Bu hafta 10. ayın son haftası. 2 ay sonra yaşına basacaksın ve ben halen anneliğe alışamadım. Kendimi hep yetersiz, nedense biraz suçlu, biraz da agresif hissediyorum. Büyüyor olman benim de büyümemi sağlamakla birlikte diğer yandan bir korku bulutu dolaşıyor üzerimde. Sanki sen büyüdükçe daha da çok yetersiz kalacakmışım gibi. Bu nedenle sürekli okuyorum. İlerili günlerimize bomba gibi hazırlanıyorum canım kızım…”
“16 Eylül 2007 – Bugün ikimizin hayatında da bir dönüm noktası. Sen 16 aydır en yakın dostun olan memmilerine (böyle diyorsun) veda ettin. Ben de kısıtlanmış özgürlüğümü geri kazandım ama bir yandan kalbim acıyor; En önemli bağımız yani seni göğsümden besleyişim sona erdi. Hem komik hem de üzücüydü halin. Bütün evde ‘memmiii’ diye ağlayarak volta attın ve sonra halının ortasına yatıp uyuyakaldın. Deli gibi ağlamak, gözyaşlarım bitene kadar ağlamak istiyorum bu eşsiz paylaşımımız sona erdiği için. Tanrıya şükür ki bu zevki tattık. Seni bu kadar uzun besleyebildim…”
Bunlar Doğa daha karnımdayken tutmaya başladığım Winnie The Pooh’lu minik günlüğümden. Hayatımızı düşüncelerimizin oluşturduğunun, kendimizle yüzleşmenin en iyi yollarından birinin yazmak olduğunun ve duygumuz her ne olursa olsun onu olduğu gibi kabullenip içine girmemiz gerektiğinin bir göstergesi. Zaman zaman bu günlükten alıntılara devam edeceğim.
Not: Fotoda pisi 2 yaşında.


“Anne, düşündüm de, bir daha seni kızdırmamaya karar verdim” dedi bana bu akşam uyuturken…
“Bak bu benim kafatasım. Kafatasımın içinde beynim var. Ama bazen beynim kafatasımdan dışarı fırlıyor. İşte o zaman deliriyorum ben biraz” demiş anneme cumartesi oyun oynarlarken…
“Bana öyle bağırma. Bu şekilde bağırmandan hiç hoşlanmıyorum” dedi bana sesimi yükselttiğim, sabrımın tükendiği bir anda…
Sabır sınıyor resmen cumartesi gününden beri. Tam “bak sakinledi bu çocuk artık” demişken yuttum laflarımı geri, yutkundum indirdim mideme. Dursunlar orada bir süre. Ben kabul ediyim artık değişken, hareketli, şakacı, konuşmayı çok seven, fazlasıyla kararlı bir kızım olduğunu. Bu kadar kararlı olması güzel gibi görünüyor olabilir ama çoğu zaman çok zorluyor bizi. O tercihini yapıyor ve bize de saygı duymak düşüyor. Hele bir eleştirelim ya da tercihini değiştirmeye çalışalım. İmkansız! Hele bir köreltelim. Yok öyle birşey! Sanırsın 14 yaşında ergen var karşında. Nasıl bir direnmek.
Bu fotoyu Serdar çekti cumartesi akşamı biz pisiyle salata malzemelerimizi yıkarken. Örneğin salatayı neredeyse 2 yaşından beri birlikte yapıyoruz. Ya insan biraz olsun marul, salatalık yemez mi? Yok tık yok! Bir ara kırmızı biber kemiriyordu şimdi onu da bıraktı.
Bunu da ben çektim. İkisi Gormiti izlerken… gerçi Serdar hafiften uyukluyor ama napsın izlemek zorunda çünkü gece uyuturken anlattırıyor bir de. Anlatmazsan git öğren diyor falan. Çok merak ediyorum Gormiti izleyen kızı olan var mı hiç? Kendini Jessica sanan bizimki gibi?
Annem dedi ki cumartesi gecenin bir yarısı telefonda; “Senin ergenliğinde çok yorulmuştum ve demiştim ki inşallah senin de başına aynen senin gibisi gelir. Ama bu seni de geçer söyliyim”. Annem ki 30 küsur yıllık ilkokul öğretmeni, sabır taşı insan, o da böyle dedi ya ben ne diyim artık… Şiştim diyorum size.
1 aydır çeşitli nedenlerden ara verdiğim yogaya dönüyorum yarın. Beni ancak orası paklar…
