Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...



Doğa’ kategorisi arşivi

Bunlar çizgi film değil

  • Doğa kategorisinde.
  • Yorum Yok

Sabah kahvaltı ediyoruz. Bir yandan televizyon açık. Jojo diye bir kanal var Doğa’nın son zamanlarda izlediği. En çok da Gormiti’yi seviyor ve izliyor son 1 yıldır. “Yeni birşey başladı onu izlemek istiyorum” dedi. “Tamam, birlikte izleyelim” dedim çünkü pek bir aksiyonlu bu kanal. Gormiti örneğin 5 elementi ve bu elementin lordlarını anlatıyor. Her ne kadar şiddet içeriyor gibi görünse de felsefesi hoşuma gidiyor, izliyorum ben de severek.

Yeni çizgi film başladı, heyecanla çevirdim yüzümü televizyona ne acaba diye. Dinasour King’ miş ismi. Ama bunlara çizgi film falan denmez! İzlediğimiz şey her neyse orada geçen diyalog şöyleydi, yani üşenmedim not aldım evet:)

Bir keşiş ve ruh korsanı (evet karakterler böyle yanlış okumadınız) konuşuyorlar. Ruh korsanı keşişin gücünü ele geçirmeye çalışıyor;

Keşiş: Kendimi çok kötü hissediyorum, çok korkuyorum.

Ruh Korsanı: Dramaya kaçma!

Keşiş: Biliyor musun senin auran hayatımda gördüğüm en güçlü aura!

Sonra 4 çocuk geliyor, ceplerinden kartlar çıkartıp atıyorlar ortaya birden dinazorlar çıkıyor ve keşişi ruh korsanından kurtarıyorlar. Ama keşiş ağlıyor bir yandan “Neden beni kurtardınız, ben onu olduğu gibi kabul ederdim” diyor. Çocuklar da gülümsüyor ve “sana bunu anlatmamız çok zor” diyorlar. Keşişin ametist kolyesi, ki bu kozmosun taşıymış ağaca takılı kalmış, çocuklardan biri onu almaya çalışıyor falan….böyle devam etti.  Bakugan gibi bir konusu var aslında.

Bir yandan kahvaltı boğazıma dizilmiş, bir yandan not almaya çalışıyorum. Doğa ilgiyle izlerken dayanamadım, “Sen burada olanları anlıyor musun? Yani keşiş falan ne demek sence?” deme gafletinde bulundum.

Yanıtımı aldım; “Eeee Türkçe konuşuyorlar görmüyor musun?”

Tamam  dedim içimden, yutkundum ve sustum. Seni olduğun gibi kabul ediyor ve seviyorum:) Bir yandan Gormiti izlemene, tamir aletleriyle, roketlerle oynamana bir yandan da tacını, küpelerini takıp kokoş kokoş gezmene saygı duyuyorum. Dengeni bul, sen de ayarlan biran önce sağ beyin sol beyin demek istiyorsun bana ya işte anlıyorum artık. Boşuna yogaya vermedim kendimi. Eee bütün çabam sana yetişebilmek canım:)

Bir oyundan nerelere…

Bugün oyun oynarlarken Rana Doğa’ya şöyle dedi; “Büyüyünce senin veteriner dükkanın benim kostüm dükkanımın karşısında olur. Hem de dışarı yemeğe çıkarız buluşup”. Doğa da, “Harika fikir Ranacım” dedi. İşte hayallerimiz, bilinçaltımız böyleydi bizlerin de. Bu kadar netti herşey, olduğu gibi. Ne oldu da bozuldu? Ailevi etkenler, sosyal çevre, okul ve diğer dış etkenler tabiki… ve de bir süre sonra da kendi kendimizi bozduk. Kendimize inanmaz olduk ve işte o noktada yaratmayı durdurduk. Rüyalarımızı bile erteledik, rüya göremez olduk. Ta ki hayatımızda hep terslikler üstüste gelene, nefes almayı bile unutmuş olduğumuzu fark edene kadar.

Bende böyle olmuştu yıllar önce. 6 yıl kadar önceydi, uzun bir ilişkimi yeni bitirmiştim, kendim isteyerek, pek de hoş olmayan bir şekilde. Sabahları bildiğiniz kusarak uyanıyordum, berbat bir şekilde işe gidiyordum. Öyle bir noktadaydım ki hiçbir şeyin önemi kalmamıştı hayatta artık. Kendimi suçlamanın da ötesinde sürekli hayatımda aynı şeylerin tekrar ediyor oluşuna lanet okuyordum. Derken bir gün bir yerde Elif’e rastladım. Şimdi çok yakın dostum olan bu insanla o gün karşılaşmam bugün, şimdi, şu an burada olmamı sağladı. “An” da kalabilmeyi öğrenmek için birçok method, öğreti ile tanıştım ki bunların çocuğunu buradan da anlatıyorum. Kendimi sevdiğim her yeni gün yeni bir mucize girdi hayatıma, kendimi onayladığım her an yeni bir adım attım, yeniyi kucakladım. Serdar ve Doğa da bunların sonucuydu…

Geçmişe artık sevgiyle bakabiliyorum ve baktıkça şükrediyorum her anını doya doya iyi ki yaşamaşım, herşeyiyle. Bunları neden yazdım? Bugün Doğa ve Rana’nın oyunlarını izlemek çok duygulandırdı beni, farklı yerlere aldı götürdü. Bizlerin de kendimizin yarattığı bir oyunun içinde olduğumuzu bir defa daha fark ettim. Nasıl bir oyun yaratacağımız tamamen bizim elimizde. Esra yazmıştı ya Inception ile ilgili; Yarat ve Oyna!

Bu arada geçen akşam ben de gittim Inception’a. Ne zamandır yalnız başıma sinemaya gitmedim ama bu filme yalnız gitmek kısmet oldu. Filmden çıkınca istediğim tek şey, yüzüme çarpan rüzgarla birlikte alabildiğine yürümek oldu. Sanırım 1 saati geçkin yürümüşüm öyle, Serdar arayana kadar:) Toplantısının bittiğini gelip beni alabileceğini söylüyordu telefonda. Ben oracıktaki bir banka oturuverdim sadece beklemek için, geldiğinde beni bankta oturur bulunca çok güldü tabii. Dırdır bütün gece filmi anlattım durdum, üstelik uykumuz da kaçtı bir de üstüne:)

Neydi beni filmde bu kadar etkileyen hemen söylüyorum; Zihnimiz daha güzel anlatılamazdı! Geçmiş anılarımızın izleri, korkularımız, aynalarımız bu kadar güzel tarif edilemez, tasarlanamazdı. Her birimiz yapıyoruz aslında o filmde yapılanları, o aletlere bağlanmaksızın. Filmi izleyenlerler anlayacaklar ne demek istediğimi, bir düşünün bakın, düşüncenizle olumlu ya da olumsuz neler yaratabileceğinizi ya da bugüne kadar yarattıklarınızı. Alt bilinçler ise tam bir görsel şölendi yine. Hep söylüyorum yine de söyleyeceğim, bu film de vesile olsun, bilinçaltınızla oynamayın, oynatmayın. Spiritüel cambazlardan uzak durun!

Mehmet

 

Hem eğlenceli hem keyifli bir gezi yaptık bugün pisimle. Ona keşif bana da eski dostumu görme günüydü. Hem çocuklar tanıştı eğlendi hem de biz hasret giderdik. Henüz Ayşe hamileyken “Onun adı Mehmet” demişti Doğa. Anlayamadık biz de o günden beri ama kabul ettik “sen öyle söyle” dedik. Halbuki ne Mehmet adında tanıdığımız biri var ne de kitaplarımızda, izlediğimiz çizgi filmlerde, hiçbir yerde yok bu isimde bir karakter. Hayır zamanla ben de benimsedim bu ismi baktım Ali’ye ben de Mehmet diyorum bugün. Herşeyiyle kayda değer bir gündü, en kısa zamanda tekrarlamak gerek. Fotoda Ali’yi pusetinde gezdirirken;

Giderken vapurla Beşiktaş’a geçtik. Ama her vapura bindiğimizde de nasıl tuvaleti gelir ve her defasında da eski tip vapura rastlarız. Rahatça bir denizi seyretme durumumuz olamaz. İlla ki tuvalet arama peşindeyiz. Hatırlıyorum geçen yıl adaya Tanya’lara giderken bile ada vapurunda tuvalet aramıştık. Bugün özellikle evden çıkarken uyardım ve yine aynı sonuç. Ben taktım sanırım bu vapurda tuvalete girme durumuna, bu yüzden sürekli aynı şeyi yaşıyoruz:) Neyse dönüşümüz metrobüsle çok rahat oldu. “Anne bu dünyada ne çok sayı var. Her yer harf her yer sayı” diyerek geldik metrobüste.

4 zorlu günün ardından

Ateşi düştü neyse ki 4 günün sonunda. İlk defa bugün ağzına biraz birşeyler koyabildi. “Okulun bahçesinde kaldı” dediği neşesi de yerine geldi. Hatta okula gitmeyip bütün gün benim yanımda olup, birlikte oyunlar oynamaktan pek mutluydu. En önemlisi de dans etti ve “yoga halımı getir yoga yapıcam” dedi. Bu da kendine geldiğinin göstergesi. Ama tabii 4 gün süren ateşin verdiği halsizlik, yemek yememesinin sonucu olan zayıflama konusunda çalışmalarım sürmekte. Sanırım ben de yorgunluğumu fark etmemişim ama bugün külçe gibiydi bütün bedenim. Kollarımı kaldıracak halim yoktu. Dinlendirdik kendimizi bolca sarılarak, yayılarak…

Hayatımın şokunu yaşattı bana Doğa bu hastalığında. Bebekliğinden beri antibiyotik çok zor içer. Kısacası antibiyotikten nefret eder. “Kim sever ki” diyeceksiniz biliyorum ama hiçbir şekilde içirmek mümkün olmuyor. 4 gün boyunca ateşli baygın yattığından zorla bir şekilde içirdik. Fakat dün akşam 40 dk. ikna etmek için uğraşmama rağmen yok içiremiyorum. Delirme noktasına geldim. En sonunda tehdit ettim. Evet başka çarem yoktu ya da o an ben öyleydim. “Ya bunu içersin ya da iğne olursun ikisinden birini seç” dedim. “Tamam iğne olurum hiç korkmam” dedi. Defalarca sordum emin olup olmadığını. Tutturdu iğne olacağım diye. Zaten bu ikinci antibiyotik. İlk aldığı etki etmedi değiştirdi doktorumuz ilacı. Her ilacı içemiyor alerji yapıyor. Şimdi ya iğne de alerji yaparsa diye o riski göze alamadım, yani kararını uygulamaya koyamadım ve kendisine de bu şekilde açıkladım. O sırada babam uğradı, ateşi çıktı. Yattı uyukluyor. O halde verdik antibiyotiği. Bu sabah tekrar aynı, dakikalarca süren ikna süreci. En sonunda bir kaşık antibiyotiğin üzerine bir kaşık nutella pazarlığıyla hallettik. Fakat her defasında söylüyor; “Sevmiyorum diyorum sana bu beyaz şurubu”. Aslında, vücudunun antibiyotiğe ihtiyacı olmadığını anlatmaya çalışıyor bana… Haklı da… Mesajı aldım. Ama şehir insanlarıyız biz. Aldığımız besinler, soluduğumuz hava hiçbiri saf değil. Dolayısıyla taşıdığımız virüsler de bir başka. Malesef bazıları antibiyotik almadan geçmeyen cinsten. Tabiki de en son başvurulacak şey olmalı her zaman antibiyotik ama kendi gerçekliğimizi de kabul etmek gerek. Öte yandan tıbbi tedavinin yanı sıra, alternatif terapilerin de etkisi tartışılmaz derecede yüksek oluyor. Örneğin yüksek ateşli durumlarda hep reiki ile sakinleştirdim, canlandırdım Doğa’yı. İyi ki akıyor enerji ve herşey olması gerektiği gibi dedim bir defa daha şükrettim…

Ateş

Dün okuldan aldım baktım surat bembeyaz. Zaten salgın var, sınıfta 3 kişilerdi dün. Çoğunluğu yüksek ateşli boğaz enfeksiyonu. Anladım göz bebeklerinden belli ki geliyorlar bize de… İlk iş eve gelince bugünkü randevularımı iptal ettim. Hafif bir duş sonrası çıkmaya başladı ateş. Dün geceden beri 38’i göremedik henüz. Hep 38,5 ya da 39,5 ve üzerindeyiz. Kışın bile ateşlenmedi böyle. Sabahın köründe gittik doktora, koca bir şişe antibiyotiğimizi aldık geldik.

Ne de dayanılmaz tatlılıkta bu haliyle bile. “Neşesizim biraz” diyor da başka birşey demiyor. “Sev ben anne yanımda dur”  ya da “Seviyorum seni ben” diyor gözleri yarı açık baygın vaziyette. Oruç durumları var bir de tabii. Süt dahil içmiyor. Pizza istedi canı öğlen. Evdeki her yemeği red etti, ki bunların içinde 2 çeşit çorba, en sevdiği yemek barbunya, bulgur pilavı dahil.  Pizza geldi, “sonra yerim” dedi uyuyakaldı. Ben ise akşamdan hiç uykusuz her an ateş ölçen insan olarak uyuyakalmamak için kendime söylediğim minik tavuklu barbekü soslu pizzanın tamamını yedim o uyurken.  Ne harika değil mi ama? Hani çocuğum yemedi birşey benim de içimden gelmedi, boğazımdan birşey geçmedi durumu yok yani. Nasıl yedim ben de bilmiyorum. Kitap, dergi okuyamıyorum uykum geliyor, başında oturuyorum öylece. Arada kafasını kaldırıp “uyumuyorum ben dinleniyorum sadece” diyor:(

Neşesi yerine gelsin istiyorum biran önce. Böyle anlarda bile güzel annelik. O kor gibi yanan minik eli tutmak var ya, her duygunun üzerinde.