Özgür Turan
Yoğun tempolu geçen yıllardan sonra 2006 Mayıs'ta ara verdim aktif çalışmaya...
merhaba dedim yeni hayata ve Doğa'ya... Kendimi buldum, yeniden doğdum ben böyle, mucizelere ve evrenin hediyelerine daha fazla inanır oldum.

Esra Ekren
F.Mihrimah Temel
Melda Akanlar






Biz de yine bir enerji değişimi, temizlik var bu aralar. Önce televizyon patladı, sonra çamaşır makinesi bozuldu, en son bu akşam saçımı kuruturken saç kurutma makinesi alev aldı elimde. Ayrıca bozulan ayakkabılık, kırılan bardak ve tabak sayısından hiç bahsetmiyim. Bir de bu arada Doğa hastalandı. Geçtiğimiz bütün bir hafta yuvaya göndermedim, evdeydik. Halsizdi çok. Ee tabii onun yuvaya gitmemesi demek benim bütün işlerin donması anlamına geliyor. Ne işi, hani sanki kumandanın bir düğmesine basıyorum ve hayat donuyor. Herşey o oluyor bir anda. Haftanın ilk günleri iyiydi, “neyse ki ateşi yok sadece nezle” dedim. Ama artan halsizliği ve o burun akıntısı ile dışarı çıkamamamızdan dolayı eve hapsoluşumuz beni çok bunalttı. “Ne bunalıyorsun kadın çocuğun hasta otur oturduğun yerde” diyorum kendime ama bir yandan içim içimi yiyor. Yogaya gidemiyorum, kitap okuyamıyorum, röportajımı iptal ettim…vs. Peh! Hissettiklerime bakar mısınız… ne bencillik ama dimi! Ama size yalan söyleyecek değilim sıkıldım işte. Diyorum ya hep en büyük dersim benim annelik. Bazen içimden; “Eh be Özgür sen de çocuk doğuracak kadın mıydın” diyorum. Hem de isteyerek çağırdın cüceyi, o da koşa koşa geldi dünyaya. Öğretecek işte bana beni, görevi büyük!
İşte ben böyle bıdı bıdı içimden söylenirken hadi dedim yogayı bari birlikte yapalım. Bayıldı bu fikre tabii. Yuvaya gitmeden önce hep yapardık birlikte evde. Ama tabii artık farklı cüce eskisi gibi sakin değil ki. Tam bir asananın ortasında sırtıma binmeye çalışmasın mı. Boynum çıkacaktı yerinden. Bir de “Hadi şimdi bu hareketi döne döne yapalım anne” ya da “Şimdi zıpla arada” gibi ayrı bir tat getirdi asanalarıma. Bir de Ersin Hoca yazın demişti ki “Doğa’yı da getir derslere”. Ah hocam görse bunun bu halini der miydi hiç. Fakat çok ilginç birşey oldu sonrasında; Yoga yapmamızdan iki gün falan sonra bir akşam baktım bizimki salonda, kütüphaneden nerden bulmuş bilmiyorum gerçekten çok arkalardaydı, yoga duruşlarını gösteren kitabımı açmış tek tek her sayfadaki duruşları yapıyordu. Annem de bendeydi hatta ikimiz de şok olduk. Kitabın sonuna kadar sabırla yaptı hepsini, sonra kapattı koydu yerine kitabı. Hoca haklı belki de götürmeliyim bilemedim:)
Tam gribi atlattık derken beni esir aldı bu defa da. Cumadan beri ciddi hissettirdi kendini. Neyse yeni haftaya tertemiz başlıyorum artık. Hastalıksız, enerjik günlerimiz geri gelsin.
Bu arada hafta başı doktora götürmüştük Doğa’yı. Doktordan çıktık Mothercare’e uğradık. Kasada Doğa’nın burnunun aktığını gören bir anneannenin torununu bir çekiştirerek uzaklaştırması vardı ki Doğa’dan… İnsanların bu halleri ürkütüyor beni, yabancılaştırıyor iyice bu dünyaya. Sürekli bir korku içinde yaşıyoruz ya kendimize bile yabancılaşıyoruz bu korku ile. Şimdilerde yeni fobimiz de domuz gribi. Oysa herşey büyük bir oyunun parçası gibi geliyor bana.


Rana: Doğa benim tüylerim çıkıyo biliyo musun?
Doğa: Benim de tüylerim var.
Rana: Bak kollarımda var.
Doğa: Evet ama çocukların tüyleri kesilmiyo Rana.
………
Rana: Şimdi bize gidiyoruz Doğa, oyunlar oynar sonra da parka gideriz.
Doğa: Aaaa yaşasın
Rana: Hah işte kakamı yaparken hep bunları düşünüyorum ben Doğa.
Doğa: Aaaa çok komiksin Rana.
—-
Doğa: Patlamış mısır çok sağıklıdır bize Rana biliyo musun?
Rana: Biliyorum zaten o yüzden yiyoruz ya.

Böyle kimbilir kaç komik diyalog vardı bugün. Güldük ama kaçırdık çocuğunu. Keşke kaydetseydik dedik bir yandan da. Yuvadan aldık bu iki en yakın arkadaşı, bütün günü birlikte geçirdiler. Eee ne yapalım okuldan habire kağıt geliyor “Aman kapalı yerlere götürmeyin çocuğunuzu” şeklinde. Zaten biz de pek meraklısı değiliz ya kapalı mekanların, alışveriş merkezlerinin. Ev kuşu olduk iyice okuldan arta kalan zamanlarda.
Biri Cindirella, diğeri Uyuyan Güzel oldu, kurabiye yaptılar, boyama, hamur, puzzle kutularının içine girip buz pateni, top derken tabiki en keyiflendikleri çığlık çığlığa oynadıkları saklanbaçtı. Eve dönerken Doğa o kadar ağladı ki tehdit bile ettim “Sen burada kal, gelip almayacağım gidiyorum” dedim. Hemen kabul etti, “tamam” dedi. “Birlikte uyuruz biz” dediler. Ben de öylece bakakaldım. Tabiki krizsiz bir gün değildi. Hiçbir zaman olmadı, olamaz. Ama krizleri bile öyle yumuşak atlatıyorlar, öyle çabuk unutuyorlar ki. Biz kendimizi kandırıyoruz. Asıl “an” da yaşayanlar onlar.
Böylesine saf arkadaşlıklar ne güzel. Hesapsız, yargısız, koşulsuz… Bir düşünün bakalım kaç arkaşınız var böyle. Bir tane bile varsa şanslısınız diyelim. Böyle saf sevgi ile dolu doğuyoruz, sonradan bozuluyoruz. Kendimiz bozulduğumuz gibi bir de dünyayı da bozuyoruz.

Hıh bu da Rana’nın kardeşi Sena. Doğa’nın bir süredir “Biz de evimize canlı bebek alalım anne” demesine sebep olan şahsiyet! Bu yıl 1 yaşında artık o da katılıyor cadıların oyunlarına. Nasıl da mutlu ve uyumlu. Doğa ve Rana’nın diyaloglarını dinleyerek büyüyüp artık o neler söyler bilinmez:)


Bu aralar en çok bu uyku tulumunla uyumayı seviyorsun. Uykudan önce gıdıklamaca oyunlarımızla kahkaha makinesi gibi kıkırdamaların, tam uyumak üzereyken “sev beni, kaşı beni” diyişlerin, okuldan geldiğin saatten itibaren yatana kadar beni neredeyse yüzlerce defa şapur şupur öpüşlerin… enerjimi yükselten sadece ufak ayrıntılar.
Bizi her geçen gün şaşırtmaya devam ediyorsun. Hoş “ne şaşırıyorsun anne anlayamadın mı halen?” desen yeridir ama anne olunca insan hep bir beklenti içine giriyor ya, eee ben de bu beklentilerle kimi zaman barış, kimi zaman da savaş içerisinde oluyorum. Aynaya bakıyorum bolca böyle zamanlarda ki kendimi şaşırmıyım diye. Hani ben benlikten çıkmıyım.
Neyse, bak örneğin bugün okulunda “annenin babanın kıyafetini giy gel” partisi vardı. Sen babanın gömleğini götürdün partide giymek için. Bir de bıyık ve sakal yapmışlar sana partide:) “Serdar oldum ben” demişsin. Ah fotolar olsaydı elimde de koysaydım şuraya.
Haftasonları okuldan eve istediğiniz oyuncağı ödünç alıp getiriyorsunuz bazen. Senin şu ana kadar getirdiklerin; Çekiç, direksiyon, inek ve tavşan.
Hakkında öğretmenlerinden hep duyduğum “çok hareketli” oluşun. Hareketin bol olsun kim tutar seni, ne diyim:) Benim tutmayacağım kesin:)

“Bugün çok güzel bir gün geçirdim anne” ve “Sen benim en iyi annemsin” dedi uyumadan hemen önce. Kaç annesi var bilemedim:) Tabii ben o cümleyi “Şu dünyada en çok seni seviyorum” demek istiyor şeklinde üzerime alıp egomu şişirip patlattım bir güzel:) Anneliğin en güzel yanı çocukla yaşanılan aşk! Gerisi hikaye.
İstanbul’un kurtuluşunu süper kutladık biz bugün. Yuvanın tatil olmasından dolayı pisiye aitti bütün günüm. Geç uyanıp, yayılarak geç kahvaltı edip, öğle yemeğimizi de kavanoza koyup parkta aldık soluğu. Scooter’ımızı da almayı unutmadık tabii. Saatlerce oynadı, zıpladı, bütün kaydıraklara artık tersten koşarak çıkabildiğini görerek kendiyle gurur duydu. Parkın ardından anneanneyle buluşma ve bir de kitapçı ziyaretinden sonra hayli yorgunduk eve döndüğümüzde. Tam da TV zamanı geldi demiştik ki televizyonumuz bozuldu, ekran karardı birden. Eee napalım Özgür full mesai devam, suluboya, puzzle, hamur, kitap okuma, bıdı bıdı derken yemek saatinde pilim bitmişti. Neyse ama bu güneşli tatil gününün hakkını verdik!
Pisinin yuvaya tam gün başlayışı büyük bir boşluğa düşürdü beni. Neyse ki atlattım bu hafta itibariyle daha yeni ve iyiyim. Dün itibariyle yogaya da başladım tekrar kısa bir aranın ardından. 2010 korksun benden ne diyim:) Bomba röportajlar, yazılar, fikirler gelsin çok…

Bugün yuvadan aldıktan sonra grip aşısının ikinci dozu için doktora gitmek zorundaydık. Evet biliyorum hainlik yaptım söylemedim ona önceden çünkü biliyorum ki söylesem paralayacaktı beni “gitmem ben aşıya” diye. Ama taksiye bindik başladı sorular, sen kiminle dans ediyorsun ki Özgür; “Neden Suadiye’ye gidiyoruz ki?”, “Aaaa gezmeye mi gidiyoruz?”
Taksi durdu tam inecekken anladı; “Aaa Özcan doktoruma geldik. İstememm. Hasta değilim ben” şeklinde başladı ağlamaya. Binbir ikna sözleriyle, süper sevimli tavrımı takınıp girdik içeri. Sıramızı beklerken oynadı orada biraz. Sonra içerden bir bebek, babaanne ve anne çıktı. Doğa ile çok ilgilendiler. İsmini, okulunu falan sordular. Bizimki bıcır bıcır konuştu durdu. En son giderken dediler ki; “Bu bebeği size bırakalım mı Doğa ister misin?”
Cevap; “Aaaa isterim tabii zaten benim de hiç kardeşim yok.”
Oradaki herkes çok güldü ama ben gülemedim. Üzüldüm bu cevaba. Çünkü öyle safça söyledi ki. Aşıyı yaptırdık, dondurmacı, kitapçı, simitçi derken gelebildik eve neyse ki. Sorular halen devam. “Benim kardeşim neden yok?, “Ne zaman kardeşim olacak benim?” Bu kadar net ve açık sorular. Kaçamak cevaplar da kabul edilmiyor.
“Herkesin kardeşi olmak zorunda değil” dedim.
Dedim ama “kardeşten güzel şey de yoktur” diyemedim.
İsterim ki kocaman bir yüreği olsun ve sevdiklerini en az kardeşi gibi bağsına bassın.
