Özgür Turan
Gazeteci, anne ve yoga eğitmeni denilebilir ama aslında bu üç yolun da öğrencisiyim. Kendisiyle çalışmayı pek seven özgür ruhlu bir öğrenci...



Doğa’ kategorisi arşivi

Dün gece uyumadan önce;

Doğa: Anne ben düşünüyorum da ip cambazı olabilmem için çok çalışmam lazım. Ama trapeze nasıl çıkıcam bi türlü anlamıyorum.

Ben: Hımmm.

Doğa: Evet geçen gün bi rüya gördüm anne. Ben büyümüşüm 30 yaşında falanım. Pamuk da büyümüş bir aslan kadar olmuş. İkimiz birlikte sirkte gösteriye çıkıyorduk.

Ben: Aaaaa.

Doğa: Gazetecilik zevkli mi anne?

Ben: Evet çok zevkli. Hadi gözümüzü kapatalım uyuyalım artık.

Doğa: Ama sen evden yazıyorsun yazılarını ya o kadar zevkli değildir herhalde.

Ben: Yok zevkli yine.

Doğa: Aaaa

Ben: Sen doğmadan önce çok gezerdim Doğa. Hep bavulum kapıda yaşardım. Sonra seninle daha fazla vakit geçirebilmek için böyle yaptım.

Doğa: Canım annem iyi ki yanımdasın.

Ben: Sen okuldayken toplantım olursa gidebiliyorum biliyosun ya.

Doğa: Siz o yazıları nasıl gönderiyosunuz anne anlamıyorum ben?

Ben: Mail atıyoruz dergiye yani internetle gönderiyoruz işte. Hani baban anlatmıştı ya büyük printerların olduğu matbaalar var. Orada basılıyor dergiler. Hadi kapat gözünü artık.

Doğa: Haaa tamam. Anne, benim veteriner dükkanım olunca aslanları bile iyileştiricem.

Ben: Tamam canım. Bak ben kapadım gözümü sen de kapat.

Doğa: Seni çok seviyorum anne.

Ben: Ben de seniiiiiiiiiiii.

Bugün bütün gün dün geceki bu diyaloğumuzu düşündüm. Aslında çocuklarımız bize uykuya dalmadan hemen önce çok önemli mesajlar vermeye çalışıyor. Mesajı alabilmek için sabırlı olmak gerekiyor. Fakat benim gibi ikide bir “hadi gözünü kapa çocum” deseniz de onlar anlatmak istediklerini yine de anlatıyor:) Bazen bu böyle diyalogla olmuyor. Bazen olmadık birşeye ağlayarak, sürekli odasına çağırıp su isteyerek, kaşımanızı ya da masaj yapmanızı isteyerek. Hepsinde bir mesaj var size unutmayın. Yeter ki şifrelerini çözmesini bilelim yavruların. Bir de nasıl da biliyorlar nereden soracaklarını, sizi nereden vuracaklarını. Doğa beni fena vurdu dün gece. Enkaz gibiyim bugün. Düşündüm yine binlerce defa muhakemesini yaptığım, kendimle mücadele ettiğim konularımı bir defa daha. Ve yine dedim ki; İyi ki ne hissediyorsam öyle yapmışım. Çok şükür bugünüme.

Doğa-Pamuk-ben

Doğa henüz uyudu… Pamuk sinek kovalıyor… Serdar sıkıcı bir iş yemeğinde… Bense günün yorgunluğunun ardından ne yapacağımı şaşırmış halde duruyorum öyle. Tatil modundan zaten halen çıkamamışım aklım beş karış havada. Otel odasının askısında neredeyse Doğa ve benim bütün elbiselerimizi unutmam yetmiyormuş gibi alyansımı kaybettim bugün. Neyse ki onu da annemlerde unutmuşum. Bir unutkanlıktır gidiyor bakalım hayırlısı.

Pamuk biz tatildeyken bunalıma girmiş. Öyle ki benim çalışma odamdaki, ki onun tuvaleti ve maması da aynı odada, perdeyi sökmüş yere indirmiş.  Annemler 2 günde bir gelip kontrol etmesine rağmen oldukça sıkkındı döndüğümüz gün. Söylenip durdu bize:) Zaten bizim de kalbimiz acıdı tatilde hep ondaydı aklımız. Hele ben sanki bir çocuğumu burada bırakmışım gibi berbat bir hisle tanıştım. Deli gibi fotolarına baktık hep telefonumdan. Çünkü Doğa kedi gördüğü an başlıyordu mızıklamaya “Pamuk’u özledim” diyerekten. En çok ona kavuşacağız diye sevindik tatilden dönüşümüze. Geldiğimizden beri kucağımızdan inmiyor, pek özleşmişiz.

Doğa ip cambazı olmakta kararlı. Veteriner cambaz yani pardon. Cambaz olduğunda gökyüzüne daha yakın olabileceğini ve uzaylı dostlarıyla daha rahat konuşacağını söylüyor. Bugünlerde yine gündemimizde hep onlar var, canım uzaylılar, seviyoruz sizi:)

Bu gece uyuturken, “anne sen benim için oyuncaklarım kadar önemlisin” dedi. Yedim sonra ben de onu. Kaşıma, sevme, masaj üçlüsünü yaptık ve uyudu. Böyle olsak bizler de birbirimize. Yalansız, yargısız, açıkça söylesek neyse ne. Seviyorum çocukları, herşeyleriyle…

Hayatta sevdiklerinle geçirdiğin an’lardan daha değerli birşey yok sanırım. Ama çocuk anne için sevgiden de öte birşey… Hem çok senden bir parça hem de aslında hiç senin olmayan, olamayacak bir parça. İç yolculuğunun da en güzel aynası…

 

Bizde son durumlar

Hayat olması gerektiği gibi akıyor bugünlerde. Çoğunlukla akşamları yorgunluktan kemiklerim sızlayarak ama bir o kadar da mutlu giriyorum yatağa. Doğa ile her günümüz ayrı bir macera. Bu sabah kendimi şöyle derken yakaladım; “Pamuk bi rahat ver kıza. Doğa sen de bırak fiştikleme hayvanı. Ufff bi didişmeyin iki dakka”. Sürekli yapışıklar evde. Doğa tuvalete girince bile Pamuk banyonun kapısında ağzında topu bekliyor. Bir top oyunudur gidiyor evde olduğumuz zamanlarda. Pamuk her halini bize anlatır oldu, konuştu konuşacak gibi yani. Arada söyleniyor kendi kendine. İsmini biliyor, surat ifademizden bile ne hissettiğimizi, ona ne söylemek istediğimizi anlıyor. Sıcaktan o da bunalıyor tabii, şöyle bazen kucağıma alıp suyun altına sokasım geliyor. Hatta Doğa’yı küvete sokunca alıversek diyorum onu da biraz ferahlasa fena mı olur.

Yazmam gereken 2 keyifli röportaj var ama inanın vakit bulup toparlayıp da yazamadım. İkisi de apayrı konularda birbirinden ilginç hem de. Neyse tatile gitmeden yazma hedefi koydum kendime. Asıl tamamlamam gereken başka birkaç iş var biran önce ama bekliyorlar ne yazık ki. Yaz dönemi böyle, vaktimin büyük kısmı kızıma ait. Geceleri öyle bir yorgunluk çöküyor ki elim kolum kalkmıyor. Bir de Pamuk felaket tüy döküyor mevsimsel olarak. Elektrik süpürgesi yapıştı elime tabii haliyle. Çok abatmamak kaydıyla ara sıra süpürmek gerekiyor evi. Haftada bir gelen kadının yaptığı temizlik hiç mi hiç yeterli olmuyor. Birara daha mı fazla çağırsam kadını dedim ama yok kadından yani evde başka birinden sıkıntı geliyor ya bana vazgeçtim. Çok düşündüm ama sonum budur yani süpürgeden de hiç şikayet etmiyim o halde dimi ama:) Ama en komiği, Pamuk ve Doğa süpürge sesinden nefret ediyorlar, ikisi bir odaya kapatıyor kendini, ben evi süpürürken onlar oyun oynuyor. Ama aşağıdaki fotoda Pamuk perdeyle oyun oynuyor. En sevdiği oyun bu; Perdeye dolanıp yatağa zıplayıp öylece kalmak.

Ha bu arada bir de garip şeyler oluyor bedenime. Yorgunluğa mı vursam, değişim ve dönüşüm döneminde mi bedenimle ruhum desem bilemedim ama olmadık şeyler hissediyorum şu birkaç haftadır. Tansiyonda ciddi düşüşler (zaten düşük tansiyonluyum yapı olarak), cildimde kaşıntılar, kas ağrıları vs.. Bunların içinde beni en zorlayan ani tansiyon düşüşleri oluyor. Birden yere yığılacak gibi oluyorum. Mide bulantısı ile birlikte görüş mesafem falan daralıyor. Neyse, en detaylısından bir check up yaptırdım bu durumların sonucunda. Sonuçların tamamı pazartesi belli olacak ama büyük kısmı çıktı. Herşey normal görünüyor. Pazartesi doktorumla konuşup değerlendireceğim sonuçları bakalım. Tabii ilk yapılacak şey olarak doktora gittim ama kendimle içten içe konuşuyorum da bir yandan neden yarattım bu durumları diye. Hastalıkları da yaratan biziz ya sonuçta, derinlere inmem gerek biraz. Ama gelin görün ki ne yalnız kalacak fırsatım var, ne de içsel bir çalışma yapacak zamanım. Böyle olması gerekiyor o halde kendiliğinden olsun, her ne ise kabul ediyorum. Akışa güveniyorum.

Çok şükür ki her zaman yoga var benim benle, dengede kalmamı sağlayan. Asanaları yapamadığım günlerde düşüncesi bile yeterli olan. İsmimin anlamını gerçek anlamda hissetmemi sağlayan öğreti, iyi ki var.

Kontrolü bırak Özgür!

Ne zamandır bizden birşeyler yazmıyorum. Bir tutturmuşum detoks, güneş, gökyüzü falan. Neyse biraz Doğa’dan bahsedeyim de kayıtlara geçsin istedim:) Doğa büyüdükçe pek espirili bir tip oldu çıktı. Gerçekten çok güldürüyor beni. Fıkranın ne demek olduğunu öğrendi geçen gün. Habire fıkra uyduruyor anlatıyor bana. Ben de uyduruyorum ama onunkiler gibi komik olmuyor. Bugün sinirlendi en sonunda; “ya anne mesela desen ki bulaşık yıkarken yanlışlıkla makineye kendimi koymuşum hahhaha ne komik dimi ama ahhaha?” Tuhaf şeylere takıyor kafayı bir de. Örneğin bugün bütün gün “bukelamun gökkuşağının üzerine konsa acaba ne renk olur” diye düşündü, sonrasında birlikte düşündük.

Büyüdükçe daha bir renklendi. İlgiyle izliyorum bu hallerini. Mor eteğin üzerine pembe giyiyor çıkıyor örneğin. Şu an her parmağında ayrı renk oje var. Okul tatil olduğundan şu 2 ay bazen oje sürebilirsin dedim. “Yaşasın benim de hayalim 2 gün ojeyle kalabilmekti” dedi, pek sevindi bu duruma. O ojelerin ne kadar zararlı bir maddeden yapıldığını anlattım ama yine de çok ısrar edince dayanamadım işte. Bir yanım çok gelenekselse diğer yanım da tam çılgın anne! Çocuk da böyle olacak haliyle sanırım:) Barbie konusunda çok tepkiliydim, yuvada arkadaşlarından gördü öğrendi bütün çabalarıma rağmen. Kostüm konusunda da öyleydim onu da öğrendi, artık oldukça esnedim. Halen prenses konseptli kıyafet, kitap, aksesuar dahil herşeyin oldukça gereksiz, yanlış yönlendirmeler olduğunu düşünsem de artık engel olmuyorum. Çünkü o deli merakı duruldu biraz olsun. Daha rahat tercihlerini ortaya koyabiliyor. Yaşayacak, görecek, deneyerek seçimini yapacak. Ne kadar tepki koyarsanız o kadar büyüyor konu. Tepki verdiğiniz her ne ise ve yaş kaç olursa olsun mutlaka deneyimlemek istiyorlar. Kendinizi hatırlayın siz de öyle değil miydiniz?

En sevdiği sayı halen 12, hiç değişmedi. 12 yaşına gelince kendi kendine gezmeye çıkabilir mi diye çok merak ediyor. 12’de ne varmış araştıracak, bulacak…

En sevdiği gezegen Satürn, kendi deyimiyle halkalı gezegen. Uzay ve uzaylıların yeri ayrı…

Bugünlerde en sevdiği müziklerden biri Tarkan- öp öp şarkısı, ki biz Tarkan dinlemeyiz ama Doğa CD’sini çok istedi aldık, dinlemiş ve sevmiş çünkü. Diğeri de Iron Man filminin müzikleri, evet yani ACDC dinliyor resmen. Hem de hastalık derecesinde. Serdar almış arabada dinliyordu. Bir defa dinledi, sonra vazgeçiremedik. Eliyle de “cavcavcav” diyerek elektro gitar çalıyormuş gibi yapıyor. Gerçekten şaka gibi! Yıllar önce Metallica’yı saha içinden en önlerden kafa sallayarak izleyen ben şimdi ACDC’ye 2 şarkı tahammül edemiyorum. Ama sen istediğin kadar evde rock, jazz, klasik müzik, etnik ..vs. dinle, çocuk Tarkan sevsin. Olacak şey mi? Hayır Tarkan sevenler kızmasın, tabiki herkesin zevki farklı ama işte yine görüldüğü üzere hiçbir şey bizim kontrolümüzde değil. Çocuğun anneye en büyük dersi!

En son hem hayvan hem de insan doktoru olmak istiyordu. Şimdi bugünlerde son karar; insan doktorundan vazgeçti. Veteriner ve cambaz olmaya karar verdi. Bir gün cambazlık bir gün veterinerlik yapacakmış. Ve yolda yürürken bulduğu her tür yüksek yere tırmanıyor. Gideceğimiz her yere oldukça geç gidiyoruz çünkü “cambazlık çalışmalarımı yapmam lazım” diyor gayet ciddi.

Diğer çocuk Pamuk ise beslenmesine ayrı bir boyut katarak prebiyotik yoğurtlarıma ve de Doğa’nın dondurmalarına göz koydu. Evet yoğurt ve dondurma delisi Pamuk, bugünlerde çok az yemek yiyor çünkü tavuklu mamasını değiştirdim, sebzeli bir mama aldım. Ama sevmedi, bir haftadır protesto ediyor resmen. Baktık olmadı yine tavuklu mamasından aldık karıştırarak veriyoruz. Serdar, “Dayadın hayvana sebzeyi yemez tabii. Ama bak Gandhi gibi dayattı haklarını geri kazandı” diyor:) Yani anlayacağınız dostlar, evde herkes kontrolü bırakmam için elinden geleni ardına koymuyor. Ha bir de Pamuk bilgisayara bayılıyor. Daha doğrusu ben nereye o oraya. Yakında buraya da el atabilir:) Ayrıca bu yaşımda da anneanne oldum. Doğa kendini Pamuk’un annesi, bizi de anneanne ve dede ilan etti.

Neden?

  • Doğa kategorisinde.
  • Yorum Yok

Serdar iş seyahati çıkarınca biz de fırsat bu fırsat Bursa’ya gidelim anneannemizi, kuzenleri görelim dedik. Onur, ben, Doğa çıktık yola. İyi ki de gitmişiz ne iyi geldi sevdiklerimizi görmek, sevgiyle yapılanları yemek, doğduğumuz yerin yeşilini koklamak ve Doğa’nın Bursa’nın doğasında koşturup oynadığını görmek. Bizim çocukken oynadığımız parklarda oynadı, koştuğumuz yollarda koşturdu, arkadaşlar buldu. Ev çocuğu hiç olmadı Doğa, olamadı. Havayı koklayarak oynamazsa mutlu olamıyor. Hatta geçen gün şöyle dedi; “Anne keşke evimizin üstü açık olsaydı o zaman yatarken bile havayı görebilirdik. Niye içerde yaşıyoruz biz zaten?”

Fakat ciddi anlamda bir “neden” sorusuyla karşıkaşıya kaldık yol boyunca. Her söylediğimize “Neden”sorusu ile yanıt veren Doğa bir noktadan sonra artık bizi de hiçbir soruyu yanıtlayamayacak hale getirdi. Neden sorusu en son geçtiğimiz haftalarda bir gün “ayakkabıya neden ayakkabı demişler? Kim koymuş bunun ismini? Neden koymuş?” şeklinde başladı. “Hah tamam kafa sorgulamaya başladı” dedim içimden fakat hani bir insan ne kadar soru sorabilir bilemiyorum. Bu soruları hem çok ayrıntıya girmeden hem de tam kıvamında yanıtlayabilmek ciddi çaba gerekritiyor. Çünkü ayrıntıya girsem bu defa ayrıntıları didiklemeye başlıyor, az bilgi versem yetinmiyor. Zorlanıyorum! Beynim bulanmış durumda:) Annelikte fiziksel yorgunluk hikaye bence bunların yanında. Bir yandan da yorgunlukların en keyif vereni. Serdar olmayınca daha da bir artıyor sorular üstelik ya da bana mı öyle geliyor bilmem ki. Hayır bir de ben de takıyorum kafayı onun sorduğu sorulara. Düşün düşün sürekli o neden bu neden…

Pamuk’u ilk defa evde 3 gün yalnız bıraktık, süper bakmış evimize mis gibi karşıladı bizi kapıda. Eve girince onu kapıda görmenin keyfi de başkaydı tabii. Herşeyi bıraktık 1 saat onunla oynadık önce:)

Yalnız hiç foto çekmemişiz şaka gibi yeni fark ettim:) Sadece dönüşte bir serada durmuştuk onun fotosu var o kadar. O da pek iyi çıkmamış.